mim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Kasım 2016 Cuma

On Beş Kitap

Hatırlıyorum eskiden mimler olurdu, sorulanların yanıtlaması bitince aynı soru bir diğer blog yazarına pas edilirdi, zincir uzar giderdi. Yorum Atölyesi'nde gördüm, üzerime aldım. Topa kendiliğimden girdiğim için ben başkasına pas atmıyorum. 

Aklımda en uzun süre yer tutan on beş kitap şöyleymiş: 

  1 - Geniş Geniş Bir Deniz - Jean Rhys
  2 - Büyücü - John Fowles
  3 - Lolita - Vladimir Nabokov
  4 - Vahşi Dedektifler - Roberto Bolaño
  5 - Düzeltmeler - Jonathan Franzen
  6 - Kan Zirvesi ya da Batıda Gecenin Kızıllığı - Cormac McCarthy
  7 - Zemberek Kuşunun Güncesi - Haruki Murakami
  8 - San Luis Rey Köprüsü - Thorton Wilder
  9 - Beş NUmaralı Mezbaha - Kurt Vonnegut
10 - Tanrı'ya Bakıyorlardı - Zora Neale Hurston
11 - Madde 22 - Joseph Heller
12 - Terazi - Don De Lillo
13 - Çelik Bilye - Jerzy Kosinski
14 - Yalnız Bir Avcıdır Yürek - Carson McCullers
15 - Anna Karenina - L. Tolstoy




4 Nisan 2013 Perşembe

Tanıdık Sularda Tanımadık Yüzme Biçimleri


Yedi Öykü Başlangıcı arasından, heyecan verici öyküler gelmeye başladı. "Gaybubetinde çok kitap okudum" iki öykü yazdı bile. Bana haber verip, "Kaşları olmayan, şaşırmış bir surat aynanın içinden bana bakıyordu." cümlesinin altına bir öykü yazdım dediğinde çok şaşırdım. Yedi cümle içinde en merak uyandırıcısı ve altını doldurabilecek öyküyü hayal edemediğim o idi. Hemen bloguna gidip şu şahane öyküyü okudum. 


Mümkün olmazmış gibi gelen başlangıç bu öyküde çok güzel bir yere bağlanıyor. 

Ayna olur da gerçek olmaz mı? 

İşin gerçeği arkadaşım "G." 2012 sonunda Akgün Akova'nın öykü kitabı projesi içinde "Mona Lisa" öyküsü ile yer aldı. 

Kitabın adı. "Bir Müzede On Bir Pilot"

Bu da benim facebook'da paylaşmış olduğum tanıtım yazım. 


Uzun zamandır böyle keyif veren bir öykü kitabı okumamıştım. 

Durun! En başından başlamalıyım. 

Oyuncak Müzesini Bilirsiniz, Göztepe'de; bembeyaz, ahşap bir konak. Önündeki iki devasa zürafa heykeli ve bahçesinde dev bir kedi ile Keloğlan ve eşeğine ters binen Nasreddin Hoca olunca gözden kaçırması güç bir yapı. Sunay Akın'ın gönül verdiği işlerden bir tanesi. Daha bahçe kapısından geçerken anlıyorsunuz dev kentin içinde çocuklar için de, yetişkinler için de bir vahaya ayak basmakta olduğunuzu. Her yaştan çocuk burada kendini kaybedebilir. Ama büyükler kaybettikleri bir çok şeyi burada yeniden bulabilir. Yaşı otuz beşin üzerinde olanlar, yetmişli yıllara doğru bir zaman yolculuğuna çıkabilir. Saksı yerine boş "vita" kutularının pencere önlerinde sıralandığı kullanıldığı mahalle arasında unutulmuş o eski bakkalın önünden geçebilir. Her şeyin eski yerli yerinde sıralandığını görüp hafiften hüzne kapılabilir. 

Hüzün dediğinden bu müzede kurtulması kolay. Şöyle bir silkelenirsin: çikletinden çıkan kartı başkasınınkiyle değiştirip, lastik topun peşinde koşarken Turist Ömer'e bir selam çakabilirsin. Hooop! Deme mişmiydim ben? Geçti işte. 

Zaman yolculuğuna çıkınca yetmişlerde takılıp kalmak yok elbette. Bunun 1870'leri var. Daha da öncesi var. Yüzlerce yıl evveline ait başka coğrafyalardan sabırla toplanıp vitrin camlarının arkasında sükuneti tercih etmiş oyuncakların arasında kaybolmak pekala da mümkün. 

Oyuncak Müzesi Yayınları'nın ilk kitabı "Bir Müzede On Bir Pilot". On bir yazar, müzeden seçtikleri bir oyuncağı, bir geceliğine evlerine alarak her bir oyuncağın çağrıştırdıkları ile bu kitabı vücuda getirmiş. Akgün Akova'nın bu projesi yeni yazar adayları ile tanıştırıyor bizleri. Sunay Akın'ın hoş bir sunum yazısı var, her zamanki gibi okuyanı zenginleştiren. 

Mona Lisa'nın öyküsünü okurken hayale gerçek arasında yitmiş bir genç kadına yol arkadaşlığı ediyorsunuz mesela. Müzenin en nadide oyuncaklarından bir tanesi görkemli ama sade tablonun arkasında gizli çok önemli üç sırrı teker teker fısıldarken genç kadının kulağına, haydi ne olduğunu anlamadan bir bakmışsınız, takılmışsınız peşlerine, diyar diyar dolanıyorsunuz. Bir atlı karınca, sarı bir değirmen, bir gergedan, bir piyano, Uzay Gemisi Atılgan'ın mürettebatı ve unutulmuş ama çok tanıdık çehreler ile birlikte zamanda yolculuğa çıkmanın sonucu baştan belli. Çocukluğunuzu yanınıza alıp şimdiki halinize muzipçe göz kırparken yakalıyorsunuz kitabın en gizemli yerlerinde kendinizi. Tanıdık sularda, tanımadık yüzme biçimleri denemek için ideal bir kitap. Korkmayın gevezeliğimden, daha fazla konuşup kitabın sürprizlerini açık etmek istemiyorum. 

Ha unutmadan, bu kitabı bir tek şekilde temin edebiliyorsunuz: Oyuncak Müzesi'nden. 



Meraklısına Linlkler:

25 Ocak 2013 Cuma

Dostluk Mimi

Bunları biliyor muydunuz? 

Hassas kişilerin aslında en güçlü olduğunu, her şeyin üstesinden tek başlarına gelebildiklerini? 
Başkalarına nezaket gösterenlerin, kaba davranışlara en fazla maruz kaldığını? 
Sürekli başkalarıyla ilgilenenlerin aslında ilgiye en çok ihtiyaç duyanlar olduklarını?
Söylemesi en zor üç sözün “Seni seviyorum!” “Özür dilerim!” ve “Bana yardım et!” olduğunu? 
Biliyor muydunuz? 

Birinin mutlu görünmesi onun her daim mutlu olduğu anlamına gelmez; yüzündeki o gülümsemenin ardına bakarsanız, belki aslında ne kadar acı çektiğini ve gülümsemenin acısının üzerine beceriksizce örtmeye çalıştığı bir perde olduğunu görebilirsiniz.

Şu anda sorunu olan bütün dostlarımız için bir iyi niyet hareketi başlatalım. 

Blogumuza bu yazıyı kopyalayıp yapıştıralım. Belki bir aile sorunları, sağlık sıkıntıları, iş dertleri, o ya da herhangi bir konuda endişesi olanlara ve sadece birinin umursadığını bilme ihtiyacında olanlardan bir tanesi, birimizin blogunda rastlar ve bir anlık da olsa dünyada başkalarını düşünen insanlar da olduğunu fark eder. 

Bunu hepimiz için yapalım, çünkü kimse sorunlardan bağımsız değildir. Umarım bu yazıyı bütün blog dostlarımın duvarında görürüm. Bazılarınınkinde  göreceğimi biliyorum! Ben bir dostum için yaptım ve isterseniz siz de yapabilirsiniz. Çok basit, başka mimlerde olduğu gibi uzun uzun bir şeyler yazmanıza bile gerek yok, kopyalayıp yapıştıracaksınız. O kadar.  :) 




25 Haziran 2012 Pazartesi

Meğerse Vicdan....

Sevgili Sırrakalem mimlemiş, yine ilginç ve güzel bir mim, kendisine teşekkür ediyorum. Mimleri bu ara ya hemen yazıyorum ya da yazmayı çok istemekle birlikte hemen unutuveriyor ve oradan uzuyorum. Ama hepsine tepkim hemen oluyor, o yüzden bugüne kadar mimlerini cevaplamadığım bloggerlardan özür dilerim. Unutuyorum, sonra hatırlayıp kafamda çeki düzen veriyorum, tam yazacakken bu sefer, bazen kimden geldiğini unutup mime noktayı koyuyorum. Daha fazla uzatıp bu mimi de unutmadan gelelim konumuza;

Bugün ne öürendim?

Bugün aslında hiç bir şey öğrenmedim, dün pazara gitim; karpuzun ve domatesin fiyatının 50 kuruşa, taze fasulye, patlıcan ve kabağın 1,5 TL'na,minik sarı kavunların iki tanesinin 2,5 TL'na  indiğini öğrendim. 

Pazardan eve dönerken bazı insanların vicdanlarını içine zarif bir mutfak bezsi ve şık bir kutu kullanmak sureti  ile nasıl rahatlatabiliyor olduklarını öğrendim. Pazara giderken o kutu orada değildii ya da gözümden kaçmış olmalıydı. Saat öğleden sonra iki sularıydı, yolun kenarında kızgın güneşin altına sapsarı çık bir kutu vardı, içinde dört minnacık ölü kedi duruyordu. Kedilerin altına zarif, desenli, hafif pütürlü mutfak bezlerinden biri koyulmuştu. Bir haftalık anca vardı kediler. Hepsi de birbirinden ölüydü. Gözleri kedi görsün istemeyen kimseler kedileri şık bir kutunun içinde şık bir bezin üstüne bırakarak onların gerek duyduğu kontrolü de sağlamışlardı işte. Geri kalanı kedini nankörlüğü. Güneşin altına cılız, minicik hayvanı bırakırsan ölürdü, ama süslü püslü bırakırsan için acımazdı vicdanın ferah olurdu. Dün bir de bunu öğrendim. 


Bir kaç gün evvel Geçtiğimiz günlerde akşam salak salak TV kanallarında göz gezdirirken ahtapotların 3 tane kalplerinin olduğunu öğrenmiştim.


Aslında kazık kadar adamım son zamanlarda çok şey öğrenmedim. Yazmaya başlayınca durasım gelmiyor bu da benim kusurlarımdan bir tanesi. Mesela kazık kadar oldum da neler mi öğrendim? Evet mirim geçelim bugünü, evvelki günü; bir ömür neler öğrendim? Çok şey öğrendim. Okuyarak öğrendim, yaşayarak öğrendim, okuduklarımdan ziyade yaşadıklarım zihnimde daha çok yer etti. 

İnsanların yanlarına çalışanlara ya da gittikleri kafeterya ya da restoranda garsonlara nasıl davrandıklarının onların kişilikleri ile ilgili derin ipuçları barındırdıkları öğrendim.

Başkalarıyla yarışmayı sevmediğimi öğrendim. Hırsı başkaları ile yarışmak zanneden insanları civarımda istemediğimi öğrendim. Yıpratıcı oluyorlar çünkü. Kendilerini yıpratışları fazla gürültülü oluyor. Buna kulak dayanmaz. 

Mesela restoranda hesap öderken, fişi aldınız böldünüz, eşit ödediniz diyelim; maddi durumu en iyi olanın en az bahşiş bıraktığını - sıfır bahşiş ekolü - geliri düşük olanın en çok bahşişi bırakacak kadar gönlü zengin olduğunu öğrendim. 

Onlarca defa tolerans gösterdiğiniz bir insanın, arkadaşınız diye defalarca beklediğiniz, sıkılsanız da beklediğiniz insanın, gün gelip siz on dakika gecikseniz tafralandığını, oturup yemeğini yediğini öğrendim Yani nsanları bekletmekten erinmeyen kişilerin insanları beklemeye tahammülü olmadığın öğrendim. 

Gerçek dostlarınızn zor günlerde de etrafınzda takılmaya devanm ettiğini öğrendim.

Bedavacı angutların sizin sıkıntıda lduğunuz dönemlerde bile sizden sövüşlediği üç kuruşa sevindiklerini öğrendim. 

Yalan, dolan ve benzeri manevralarla elde edilen kariyer zirvelerine dört elle tutunulduğunu ve manipülasyon meyvesi olarak elde şişen başarı meyvesinin sahici başarı zannedildiğini gördüm.

Sİzi sürekli kendi derdini anlatmak, vırvır vır kafanızı, beyninizi delmekten başka gailesi olmayan insanların sahiden de başka gailelerinin olmadığını öğrendim. İyi günlerini başkaları ile paylaştıklarını, dertlerini size dökerek içinizi şişirdiklerini öğrendim. Dahası zor gününizde en hızla kaçışanların bu Celadettin Turnagöledüştügillerden çıktığı öğrendim. 

İnsanlarla ilgili hayale kapılmanın gereksiz olduğunu. İnsanlarla ilgili her bir hayalinizin suya düşeceğini ve üzülmenin kaçınılmaz olduğunu böylelikle insanlar ile ilgili hayale kapılmamayı öğrendim. 

Daha çok çok şey öğrendim, ama hava da sıcak. Yazasım gelmiyor daha fazla. Yeter değil mi bu kadar? Olmuştur değil mi mim? 

İyi o vakit... 

Okuduklarımdan öğrendiklerimden ziyade yaşadıklarımdan öğrendiklerim zihnimde yer etti. Ama yine de insanlara şans tanımaktan vazgeçemedim. Vazgeçemediğim bu hobim sayesinde öğrendiklerimi altını çize çize yeniden, yeniden öğrendim. Vicdanlı bir insan olmayı en güzelöğrendim. Ama bazı insanlar için Vicdan'ın yalnızca bir apartman ismi olduğunu öğrendim.

Mim bitti, bu ara yaptığım gibi mimi kimselere göndermiyorumi ama ylu buraya düşmüş herkes, bu mimi alıp yazmakta serbesttir. 





19 Haziran 2012 Salı

Buraları Eskiden Takıntılıktı

Sevgili blog arkadaşlarım Deeptone ile Nehir İda mimlediler. Bu seferki yine ilginç bir mim. Nehir İda ile bazı huylarımızın benzeştiğini de onun mim yazısını okuyunca anladım. Deeptone bu aralar herkesi mime boğup blog dünyasını hareketlendiriyor zaten. Her ikisine de teşekkür ediyorum.

Bu seferki mimimizin konusu: "Takıntılarınız var mıdır? Nelerdir?"

Hmmm.

Öncelikle konu ile hiç mi hiç alakası yok ama Mor ve Ötesi'nin "Ayıp Olmaz mı?" şarkısının remixi ile başladım bu sabaha o yüzden şarkı hala dilimde, Yani takılınıyor bazen bazı şarkılara. Şarkıyı herkese tavsiye ediyorum. . 

Şimdi gelelim mime...

Aslında bu soruya yıllar önce cevap verseydim burası takıntıdan geçilmezdi. Burasının sahibi eskiden bizzat  takıntılıktı, takıntı çöplüğünden farksızdı. Ama gelin görün ki, şu ara pek takıntım yok. Eskiden olanların büyük bölümünden de kurtuldum. Tek büyük takıntım müziktir. Müzik dinlemeyi severim, sürekli müzik dinlerim. Tek tek şarkıdan ziyade albümü alır baştan sona dinlerim. Beğendiğim şarkıları mixler ya da onlarla potburiler hazırlar dinler kenara atarım. Bir iki sene sonra bulunca tekrar dinlerim. Önceden hazırladığım mixleri dinlemek bana ayrı bir keyfi veriyor. Aynı şarkıyı çok defa ardarda dinleyemem. Kafamda yer ediyor sonra, sürekli farklı, yeni şarkılar dinlerim. Doğru düzgün her müziği dinlerim, kendi içinde tutarlı sanatçıları severim. Albümlerin kendi içinde bir dengesinin, bütünlüklerinin olmasını severim. Müziğe takıntım öyle böyle değildir. 

Yatarken mutlaka müzik dinlerim, on onbeş dakika kadar, uyku durumuna geçerken müziği kapatırım. Kulaklıklar kulağımda uyumuşluğum da olmuştur ama az sayıdadır.

Bir de bir zamanlar müzik marketlerde önüme gelen cd yi alırdım ona engel olmayı başardım. O kadar rezil cdler getirtiyorlar ki, kolay oldu. (korsann müzik olayını övmeyeceğim buradan) 

Son takıntım da kırtasiye malzemelerine olan merakımdır. Düzenli olarak defter ve kalem, bilhassa dolmakalem satın alırım. Bunlarla yazmasını, çizmesini çok severim. 

Gelelim eskiden sahip olduğum, artık urtulduğum takıntılarıma;

İlk kez girdiğim yerdeki objeleri sayardım. Sayılarını da unutmazdım. Şu kadar yer karosu, bu kadar lamba, şu kadar masa, sandalye, bu kadar elektrik düğmesi, şu kadar lamba gibi sayılar kafamda çıkardım odadan. Çok yorucuydu ve etrafta olan bitene dikkat edemeyecek kadar her şeyin önüne geçmişti. 

Gece yatarken üç yudum su içmezsem ve evin herhangi bir yerine yarısı dolu bir bardak su bırakmazsam sevdiklerim ölecek zannederdim. 

Gereksiz, mantıksız otorite ile sorunum hala devan ediyor gerçi ama, şu ara çalışmadığım için tepemde bir otorite yok. Normalde munis, insanlara saygılı sakin biri iken gereksiz üstelemelerle karşımda bana ahkam kesen amirlerimin malesef canına okuduğumu kabul ediyorum. Sükûnetimi hiç bozmadan aklımdakileri ortaya söylerdim. Hem iyi, hem de kötü elbette. Ama yattığımda, başımı yastığa vurduğumda müziğimi dinleyip uykuya dalabiliyorum. İçimden günün rövanşını almama gerek kalmıyor.

Çok eskiden iş hayatında yeni iken, gece uykumdan dişlerim kenetlenmiş uyanırdım. Muhtemelen çok feci biçimde gcııcırdatıyordum. O zamanlar uykuya dalarken, gündüz söyleyemediğim lafları hayalimde amirlerime, berbaer çalıştıklarıma söylerdim. Sürekli işten söz eder etrafımdakileri de bunaltırdım. İi yerinde ilk terfimi alınca şunu farkettim: İnsanları değiştirmem mümkün değil, ama kendim değişip, uykularımın kaçmasını engelleyebilirim. O günden itibaren ağzıma geleni usturuplu biçimde söyledim ve kapıdan çıktığım anda iş yerini geride bıraktım, işten söz etmeyi hiç sevmem. Sürekli işlerinden bahseden insanlarla bir arada bulunmam. İnsanların br de kendilerini bulabilecekleri hobisi olmalı, iş başkasının işi, sen onları yapmakla sadece, kendin olamazsın. 

İşte bu kadar. Mim bitti. Ben bu aralr mimmleri kimseye göndermiyorum. Okuyan ve yazmak isteyen herkes yazabilir. 

Resim: Takıntılı Adam - D.M.

Görseli hazırlamamda Domatesuyu'nun büyük faydası olmuştur.
Ona çok teşekkür ederim. 
Blogundaki müthiş "kuş projesini" öğrenmesem
Pixlr.com'un ne online "editör"ünden ne de online "express'"nden 
haberim olurdu.. 

11 Haziran 2012 Pazartesi

Yosunumsu Zibidilere Gülen Bir İç Ses

Mimlere karşı bir tuhafım; bazen hoşuma gidiyor, oturup hemen yazıyorum. Bazen de hoşuma gitse bile unutuyorum gidiyor. Deeptone "iç ses mimini" gönderdi geçen hafta, unutacaktım ki bir başka blog arkadaşımın aynı mimi cevaladığını görünce aklıma geldi. Yazmaya karar verdim. Deeptone'a bu güzel mim için teşekkür ederim. 

Konumuz, "İçinizdeki sesi dinler misiniz?"

Aslında benim içimde filmlerdeki gibi bir kafa sesi yaradılışlı ses yok. Ben aklıma geleni yaparım. Hoşlandığım şeyleri yaparım, yapmak istemediğim bir şeyi ise yaptığım vaki değildir. Kafamda habire bana şunu yap, bunu yap diyen bir ses yoktur ayrıca. Bir şeyler düşünürüm, kafamda yazı ile ilgili bir şeyler kurgularım sürekli, hoş bir fikir yakaladığımda oturur defterime not ederim. Susmayı daha çok seven bir yanım var benim. Susanı enayi sanan İzmir şürekasının ağzının ortalarına def_i hacet gidermeten büyük keyif alırım, açık sözlüyümdür. Oradan buradan lafı koyup en samimi, en yakın ahbaplarına kazık atmayı seven hayli kalabalık bir insan grubu vardır bu kentte kimse bilmemezlikten gelmesin şimdi. Tatlı su kurnazı bunlar. Her bir yanları yosun kaplı. Yosunumsu şeylerin tümü gibi kaygan olur bunlar da. Yalakalıkta yosun kadar kayganlaşmışlardır. Sıkıntıyı görünce kayar/kaçar giderler. Yüzleşince şapa oturur bu dandiktatörler.Sustuğum zaman enayi değilim uzun lafın kısası. Baygın insanların yalanlarına körükle gitmiyorum. Bunalırsam çekip gidiyorum, fazla sıkarlarsa da ortaya döküyorum bildiklerimi.   

Sustuğum vakit kafamın içinde bir sesw bana git şunu yap, yok onu yapma gibi direktifler vermiyor. Arkadaşlarla, ya da özel bir gün için birileri ile dışarı çıkıldığında sonbet eşliğinde yemek yemeyi severim mesela. Ama normal zamanlarda yemek yerken, bir on dakika kadar olsun kendimle kalmak isterim. Yemek yerken konuşmayı da düşünmeyi de sevmem, yemeğin tadını çıkarırım. İçimden o an hiçbir ses çıkmaz. 

Bir de tutarsız insanlara çok gülerim ben. Saçma sapan, tutarsız insanların topluluk içinde ettiği abul sabul afları ne kadar saçma olurlarsa olsunlar bir gıdım daha saçma hale getirmekten keyif alırım. Şöyle insanlar vardır hani; hem samimi görünür hem senden bir menfaati vardır gizlediğini sandığı, hem efendi gözükmek ister hem hangi ortamda olursa olsun bilmediği tam emin olamadığı konuda bile en son sözü kendisi söylemek ister, hem misafişrpğerver gibi dabranır insanı davet eder hem de onun o adamın olmadığı ortamda ucu ona giydirecek biçimde boyunu fersah fersah aşmış laflar eder, kendisinde ve yakınlarında olan kusurları görmez, aynı kusur başkasında varsa atar tutar, hem çalışmak istemez, hem de çalışmakta olanlara il güç sahibi oldukları için diş biler, hem karnı doysun, hem pastası olsun ister, hem hiç bedel ödemesin hem de herşeyi olsun ister. Kel ve fodulken güzel ve yakışıklı sayılsın iseter, ister oğlu ister. Bu kabakistan doğumlu tıfıllara çok gülerim işte. Bendeki iç ses abuk insanların subukluklarına gülen bir ses. 

Saçmalıklara gülerim uzun lafın kısası. 



29 Mayıs 2012 Salı

Yeşilçam Hatırası

Geçen hafta sevgili Leylak Dalı çok güzel bir mim göndermiş. Birinci elden mimleri daha fazla seviyorum. Kafaya koyarsam belki bir gün ben de bir mim uydurabilirim. Ama dur bakalım. 

Mim'in kuralı şu. Evdeki kitaplığın karşısına geçiliyor, soldaki en üst sıradan başlayarak sayılıyor. Yaşınızı gösteren kitaba gelinince çekip alınıyor, yaşınızı gösteren sayfa açılıp ilk paragrafı yazılıyor. (yaşımızı yazmak zorunda değiliz elbette) Paragraf çok uzunsa, beş satır yeterli.  .  


Leylak Dalı'nın mimini görünce, tamam bu mimi hemen cevaplarım dedim. Kalktım çalışma masamın yanındaki kitaplığı en üst sırasındaki sinema kitaplarından saymaya başladım. Yaşıma denk gelen sayıda durdum. Mesut Kara'nın 2007 yılında yayınlanmış, Yeşilçam Hatırası kitabını çektim aldım. Yaşımın sayfasını açtım. Ne göreyim? Sadri Alışık. Mim i yazmak için Super salak internet hizmeti aldığım fibercinin bakımlarını tamamlamasını bekledim. , 

Mesut Kara'nın Yeşilçam Hatırası 256 sayfalık bir kitap. Adından belli olduğu gibi Yeşilçam üzerine. Eski Türk filmlerinde sıkça görülen, ancak unutulmaya yüz tutmuş; kamera önü ve arkasındaki sinema emekçilerinin yanı sıra bir kaç da daha popüler kişinin hayatlarına dair enteresan teferruat; rol aldıkları, nadir bulunan filmlerin afişlerinin renkli fotoğrafları,   içeren nostaljik duyguları kabartan bir sinema kitabı.

Yaşımı gösteren sayfada Sadri Alışık'a dair enteresan detayları görünce ben tek paragraf sınırını aşmaya karar verdim. Kısacık bir paragraf ve ardından unutulmaz oyuncunun naaif bir şiirini alıntılamadan geçmeyeceğim. Şunlar yazılı kitabın o sayfasında; 

"Sadri Alışık'ın Sadrettin Alışık olarak öyküsü de 5 Mart 1925 yılında, bu günün dünyasından çok farklı bir İstanbul'da, bahçesinde çiçeklerin ve meyve ağaçlarının olduğu, Paşabahçe'deki üç katlı ahşap evde başlar. Nüfus kağıdındaki adı Sadrettin olmasına rağmen annesi Saffet Hanım da, kaptan olan babası Rafet Bey de, diğer kalabalık aile bireyleri de onu hep Sadri diye çağırırlar."

"Sadri Alışık 'Biyografi' adlı şiirinde yaşamöyküsünü şu dizelerle anlatır

Paşabahçe'de doğmuşum
Sayı bilmişim sünnet olmuşum
Koynumda pabuçlarım
Uyanık uykular uyumuşum arife geceleri
Kamalı Bekir, Çamur Ahmet bir de Süleyman
Ayak yapıp çift kaleler kurmuşum
Cigaraya başlamışım
Tertemiz yataklarda pis rüyalar görmüşüm


Tepelerde uçurtma
Sokakta şarkı
Karakollarda sabah
Ekmek karnesi, çay fişi
İhtilaller görmüşüm
Kâh kafa tutmuşum taşlara
Kâh canevimden vurulmuşum
Hanümanlar yıkmışım
Üçüncü Selim, Mustafa Çavuş ve Baküs

Erik narı çiçek açmış şarkılar
Yitik baharlarında gönlümün
Ve kıpkırmızı bir Granada akşamı
İspanya'ya şatolar kurmuşum
Oklar üşüştürüp gemiler batırmışım Karadeniz'de
Sancaktepe Hadımköy'de nöbetlere kalkmışım

Daracık daracık sokaklara girmişim
Ya dostlar tutup sofralar vermişim
Ya ev bark kurup anasını satmışım
Avarelik mavarelik etmişim

En sonunda
Oyuncu olmuşum olabildiğimce...

Bu güzel mimi isim belirtmeksizin yanıtlamak isteyen herkese gönderiyorum. 


Meraklısına Linkler; 

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Köprü

Acıdan Geçtim, Güzelleştim mimlemiş. Çok teşekkürler. Bu ara blog arkadaşlarım çok ilginç mimler yolluyorlar, en güzel yanı da mimleri kendilerinin yaratıyor olmaları. Bu defaki mim'in konusu ilginç. Blogumuzun  "taslaklar" bölümünde bıraktığımız bir yazımızı ya da yazılarımızdan bazılarını  paylaşacağız. Taslaklarda epeydir sürünmüş, hatta yayınlamayı düşünmediğim bir çeviri karalamamı paylaşacağım. Ama yazıya geçmeden evvel, bu Mim'i sevgili 7. Oda, Deli Pelüze, Sırra Kalem, Hayal Kahvem, Şavki ve Hayattan ve Masallardan Biraz'a yolluyorum.    



Thornton Wilder’ın The Bridge of San Luis Reykitabından çevirdiğim birkaç pasaj:
Birinci Bölüm - BELKİ BİR KAZA
1714 senesinde, yirmi Haziran Cuma günü, öğle vakti, Peru’nun en iyi köprüsü koptu ve üzerindeki beş yolcuyu aşağıdaki boşluğa savurdu. Lima ve Cuzco arasındaki dağlık yolda yer alan bu köprüden her gün yüzlerce kişi geçerdi. Şehri ziyaret eden herkes; Inkaların yüz yıldan uzun bir süre önce söğüt ağaçlarıyla ördüğü bu köprüyü görmeye getirilirdi. İncecik tahta parçalarının merdiven basamağı gibi sıralanmasından ve dallardan yapılmış korkuluklardan ibaret olan köprü vadinin üzerinde salınırdı. Atlar, at arabaları, tahtarevanlar yüzlerce metre aşağıya iner; akarsuyun üzerinden sallarla karşıya geçerlerdi. Ama hiç kimse, ne Vali ne de Lima Baş Psikoposu meşhur San Luis Rey Köprü’sünden geçmek yerine yüküyle aşağıya inmeyi tercih etmezdi..Fransız Kralı Aziz Louis’di köprüyü koruması altına alan, hem kutsal adı hem de diğer taraftaki topraktan yapılmış kilisesi ile. Köprü ilelebet dayanacak şeylerden biri gibi dururdu, parçalanacağı kimsenin aklına gelmezdi. Perulular kazayı duydukları anda istavroz çıkarıp, ardından köprüyü en son ne zaman geçtiklerinin ya da ne kadar yakın zamanda tekrar geçmeye niyetlendiklerinin hesabını yaptılar. İnsanlar bir müddet kendilerinin de boşluğa düştükleri sanrısını gördüklerini sayıklayarak dolandı.
Katedral’de büyük bir cenaze töreni düzenlendi. Kurbanların cesetleri el yordamı ile toplandı ve birbirlerinden ayrıldı. Güzel Lima şehrinde, herkes vicdanını yokladı. Hizmetçi kızlar hanımlarından çaldıkları bilezikleri geriye götürdüler. Tefeciler karılarına, tefeciliği temize çıkarmak için öfke dolu nutuklar çektiler. Fakat yine de bu hadisenin Limalıları böylesine etkilemesi tuhaf sayılırdı, çünkü bu ülkede avukatların rahatsız edici biöçimde “Tanrı’nın işleri“ dedikleri felaketler genellikle, sık olurdu.  Gel-gitler şehirleri yerle bir eder, haftada bir depremler olur ve kuleler iyi insanların üzerlerine yıkılıverirdi.. Hastalıklar daima şehirden şehire uçuşurdu, ileri gelen isimlerden bazılarını ise yaşlılık alıp götürürdü. İşte bu yüzden Peruluların San Luis Rey Köprüsü’nün parçalanışından bu denli müteessir olmaları şaşırtıcıydı.
Herkes çok derinden etkilendi ancak sadece bir kişi bununla ilgili bir şey yaptı. O da din adamı Juniper’di. Kuzey İtalya’dan yerlilerin dinini değiştirmek için Peru’ya gelmiş bu ufacık,  kırmızı saçlı, Fransisken din adamı; insanın içine bu işte bir Kasıtın olduğuna dair şüpheler yerleştiren bir dizi, hayli sıradışı tesadüf eseri, kazaya tanık oldu. .  
Çok sıcak bir öğlendi -  o ölümcül öğlen – bir tepenin yamacını dönmekte olan Juniper alnındaki teri  silip, uzakları, karlı tepelerin sıralandığı manzarayı seyretmek için durdu. Ardından tüy gibi görünen koyu yeşil ağaçlar ile yeşil renkli kuşlarla dolu aşağıdaki vadiye ve karşıdan karşıya geçmeyi sağlayan söğüt çıtalara baktı.  İçi neşe doluydu, her şey yolunda gidiyordu. Bir kaç terk edilmiş küçük kiliseyi hizmete sokmuştu; yerliler sabahın ilk ayinine kendiliklerinden geliyor ve kutsal şaraba batırılmış ekmek sunulduğunda sanki yüreklerine iniyormuş gibi inliyorlardı. Belki de, belki de önünde uzanan karlı havanın temizliğindendi, Bir şiirin anısıydı onu bir anlığına yoklayan, bakışlarını güzel tepelere doğru kaldırmaya davet eden. Ne olursa olsun, hep huzur doluydu. Sonra bakışları köprüde gezindi. İşte o anda sanki boş bir odadaki herhangi bir müzik aletinin teli tıngırdamışçasına derinden gelen bir gürültü etrafa yayıldı. Köprünün ortadan ikiye ayrıldığını ve uzuvlarını sallayan beş karıncanın aşağıdaki vadiye savrulduklarını gördü.
Ondan başka kim olsa, gizli bir keyifle şunu düşünürdü; “On dakika sonra, o köprüden ben….” Ama Keşiş Juniper’î ziyaret eden başka bir düşünceydi:“Neden bu beş kişinin başına geldi bu kaza?”
İşte o anda, Keşiş Juniper bu beş kişinin hayatlarının sırlarını araştırmaya, boşluğa düşüş anlarını ve ölüp gidişlerindeki hikmeti anlamaya azmetti.
Bütün bu çabalarının sonucu, sonradan göreceğimiz gibi, devasa bir kitap oldu ve çok güzel bir bahar sabahında, büyük bir meydanda halk önünde yakıldı. Fakat gizli bir nüshası vardı ve çok uzun yıllar sonra, kimselerin dikkatini çekmeksizin, San Marco Üniversitesi Kütüğhanesi’ndeki yerini buldu.
İkinci Bölüm - MONTEMAYOR MARKİZİ
Günümüzde, her İspanyol talebe Montemayor Markizi Doña María hakkında, Keşiş Juniper’in yıllar süren araştırması boyunca keşfettiklerinden fazlasını bilmekle yükümlüdür. Ölümünden bir yüzyıl kadar sonra, Markiz’in yazdığı mektuplar İspanyol Edebiyatı’nın mihenk taşlarından oldu, yaşadığı zamanlar ve hayatı uzun soluklu araştırmalara konu edildi. Onun biyografisini yazanlar bir konuda, Fransisken Keşiş’im başka bir husuta yanıldığı kadar yanıldılar…… 




Önceden...




Orijinal Metin; 

Part One - PERHAPS AN ACCIDENT
On Friday noon, July the twentieth, 1714, the finest bridge in all Peru broke and precipitated five travellers into the gulf below. This bridge was on the high-road, between Lima and Cuzco and hundreds of persons passed over it every day. It had been woven of osier by the Incas more than a century before and visitors to the city were always led out to see it. It was a mere ladder of thin slats swung out over the gorge, with handrails of dried vine. Horses and coaches and chairs had to go down hundreds of feet below and pass over the narrow torrent on rafts, but no one, not even the Viceroy, not even the Archbishop of Lima, had descended with the baggage rather than cross by the famous bridge of San Luis Rey. St. Louis of France himself protected it, by his name and by the little mud church on the further side. The bridge seemed to be among the things that last forever; it was unthinkable that it should break. The moment a Peruvian heard of the accident he signed himself and made a mental calculation as to how recently he had crossed by it and how soon he had intended crossing by it again. People wandered about in a trance-like state, muttering; they had the hallucination of seeing themselves falling into a gulf.
There was a great service in the Cathedral. The bodies of the victims were approximately collected and  approximately separated from one another, and there was great searching of hearts in the beautiful city of Lima. Servant girls returned bracelets which they had stolen from their mistresses, and usurers harangued their wives angrily, in defense of usury. Yet it was rather strange that this event should have so impressed the Limeans, for in that country those catastrophes which lawyers shockingly call the "acts of God" were more than usually frequent. Tidal waves were continually washing away cities; earthquakes arrived every week and towers fell upon good men and women all the time. Diseases were forever flitting in and out of the provinces and old age carried away some of the most admirable citizens. That is why it was so surprising that the Peruvians should have been especially touched by the rent in the bridge of San Luis Rey.
Everyone was very deeply impressed, but only one person did anything about it, and that was Brother Juniper. By a series of coincidences so extraordinary that one almost suspects the presence of some Intention, this little red-haired Franciscan from Northern Italy happened to be in Peru converting the Indians and happened to witness the accident.           
It was a very hot noon, that fatal noon, and coming around the shoulder of a hill Brother Juniper stopped to wipe his forehead and to gaze upon the screen of snowy peaks in the distance, then into the gorge below him filled with the dark plumage of green trees and green birds and traversed by its ladder of osier. Joy was in him; things were not going badly. He had opened several little abandoned churches and the Indians were crawling in to early Mass and groaning at the moment of miracle as though their hearts would break. Perhaps it was the pure air from the snows before him; perhaps it was the memory that brushed [5] him for a moment of the poem that bade him raise his eyes to the helpful hills. At all events he felt at peace. Then his glance fell upon the bridge, and at that moment a twanging noise filled the air, as when the string of some musical instrument snaps in a disused room, and he saw the bridge divide and fling five gesticulating ants into the valley below.
Anyone else would have said to himself with secret joy: "Within ten minutes myself ...!" But it was another thought that visited Brother Juniper: "Why did this happen to those five?" If there were any plan in the universe at all, if there were any pattern in a human life, surely it could be discovered mysteriously latent in those lives so suddenly cut off. Either we live by accident and die by accident, or we live by plan and die by plan. And on that instant Brother Juniper made the resolve to inquire into the secret lives of those five persons, that moment falling through the air, and to surprise the reason of their taking off.
The result of all this diligence was an enormous book, which as we shall see later, was publicly burned on a beautiful Spring morning in the great square. But there was a secret copy and after a great many years and without much notice it found its way to the library of the University of San Marco.
Part Two - THE MARQUESA DE MONTEMAYOR
ANY Spanish schoolboy is required to know today more about Doña María, Marquesa de Montemayor, than Brother Juniper was to discover in years of research. Within a century of her death her letters had become one of the monuments of Spanish literature and her life and times have ever since been the object of long studies. But her biographers have erred in one direction as greatly as the Franciscan did in another….. 



14 Mayıs 2012 Pazartesi

Silmeden

Beyaz Sayfa mimlemiş, çok teşekkürler. İlginç bir mim. Kesin bi konusu yok. Bir şeyler anlatmamazı ve silmeden yazmamız gerekiyor. 

Mimin konusu silmeden olunca benim bloga yazma tarzıma cuk diye oturan bir hal olduğunu söylemem gerek. Çünkü buraya yazdığım yazı sayısı dokuz yüzü bulmuş. Düşünüyorum da düzenleyip yazdığım yazı sayısı on adedi geçmez. Burayı hep müsvedde kağıdı gibi kullanmışım. Bir kaç istisnası hariç hepsi ilk aklıma geldiği ve ilk yazıldığı hali ile burada yer almakta. Bazen harf hatalarım öyle hal alıyor ki onları yalnızca, geriye dönüp düzeltiyorum. Bu konuda özellikle Mavi Kalemdekiler'e yani N. Narda'ya teşekkür etmek isterim. Çok dikkatli ve uyarıları beni çok memnun ediyor. 

Blog silmeden yazmayı kaldırıyor. ama öykü, roman, şiir... bunlara daldığınızda silmenin, yazıp, bozmanın haddi hesabı yok. Onlar defalarca yazılıyor, üzerinden geçiliyor, olmuyor, bir daha, olmuyor yeni baştan. 

Hepinize keyifli yazmalar dilerim.  



24 Nisan 2012 Salı

Zu-Bi-Zu-Bi-Zu, Yani Dizi Film Mimi, Yani Zou Bisou Bisou

"1'i Yok mu?" mimledi, bu sefer değişik bir mim: Dizi filmler hakkında 8 şey yazmak gerekiyor. Zamanlama çok ilginç oldu, çünkü dün gece Mad Men'in Far Away Places isimli bölümünü (Sezon 5, bölüm 6) izledim ve daha izlerken bu bölüm hakkında yazmayı düşündüm.

Bu mim kısacası Mad Men ve çoğunlukla son sezon ve an itibariyle en son bölümü üzerine olacak. Öyleyse sözlerime şu şarkıyı mırıldanarak başlamak istiyorum: "Zubi Zubi Zuuuu....Zubi, Zubi, Zuuu, Zubi Zubi zu, zu bizu, zu bi zu zu zu zu"

Şarkı dile dolanıp akılda kalıcı şarkılardan, en iyisi kenara kaldırayım. 

1 - Öncelikle Mad Men, sinema tutkunları için şahane bir dizi. Şahane dizi olmanın birinci kuralı süresinde gizli. Kısa olacak. Her şey gösterilmeyip izleyicinin boşlukları tamamlaması beklenecek. Mad Men'in bölümleri arasında devamlılık pek yok, ama birbirinden tamamen bağımsız da değiller. Yani kahramanlarımızın başına bu hafta ne gelecek gibi bir durum yok. Her bir bölümde insancıklar normal hayatlarını ve iş yaşamlarını gözümüze kısa kısa seriyorlar, anlatılmayan ve ima edilenlerde çok daha uzun öyküler gizli. O yüzden 45 dakikayı bulmayan süresi boyunca tamamını dikkatle izlemek lazım. 

2 - Bir kaç sene önce dizinin "Suburban Dreams"  isimli bölümünün şimdiye kadar ki en iyi bölümü olduğunu yazmıştım.  Dizinin hiç bir bölümünü izlememiş bile olsanız rüya ile gerçeğin harmanlandığı, kısa bir sinema filmi gibi bölümdü zira. O bölüme verdiğim en iyi bölüm ünvanını dün geceden beri "Far Away Places" isimli bölüme veriyorum. 

3- Far Away Places: Peggy Heinz Fasülyeleri reklam kampanyası için firma sahiplerine sunum yapmış, ama tavrı firma sahiplerine antipatik gelmiştir. Don'un ve Megan'ın desteğine ihtiyacı vardır. Ama onlar ortada yoktur. Don ile telefonda konuşur. İkisi de öfkeli ve sabırsızdır çünkü ikisi de hayal kırıklığına uğramıştır. Dizinin bundan sonrasının flash back olduğunu anlamamız için ise otuz beş dakika geçmesi ve aynı telefon görüşmesinin en başını dinlememiz gerekmektedir. Şimdiye kadar izlediğim en iyi geri dönüş sahnelerinden birisi. Don, eşi Megan'ı güzel bir yemek için dışarı çıkarır, kilometrelerce uzakta bir yol üstü lokantasına götürür. Halbuki Roger ve eşi de akşamı onlarla geçirmek istemektedir. Roger Don'un kendisinden genç oluşunu kıskanmaktadır. Bir dostlarının evinde sıkıcı bir akşam yemeği yerler. Yemek sonrası ev sahibi LSD denemelerini önerir. Herkes ağzına bir küp şeker atar. Roger şampanya şişesinin içinde yükselen müzik sesinin dinlerken elindeki derginin sayfaları içinde kaybolur. Aynaya baktığında dergideki adama döndüğünün görür, yüzünün yarısı kendisini diğer yarısı Don'u temsil etmektedir. 


Yemeklerini yiyen Don ile Megan tatlı siparişinden sonra kavga ederler. Don Megan'ın portakallı dondurma yemesini ister. Kadın gelen dondurmayı beğenmediğini gören kocası ile alay eder. Kavga ederler. megan gel deyince gelen, git deyince giden, portakalı dondurma ye dediğinde yiyen bi rkadın olmadığını şirkeyyeki arkadaşları ile hazırlandığı bir proje olduğunu onun yüzünde  ekibini yüz üstü bıraktığını söyler. Lokantada ayırılırken Don eşinin annesi ile sürekli fransızca konuşmasından nefret ettiğini bağırınca Megan "O zaman sen de kendi anneni ara" der. Annesi doğum esnasında ölmüştür. Adam arabaya biner, karısını yol kenarında bırakıp sürer, gider. 

Roger sabah bir otel odasında eşinin yanında uyanır. Zaman içinde yitirdiklerini geri alamayacağını düşünmektedir, yeni eşinin de bir engel olarak görmeye başlaöıştır Boşanmak ister, karısı kırılmıştır; "Sana çok pahalıya patlayacak" der ve kendini geri çeker. 

Peggy başarısız olmayı hazmedememiştir, kendini mahvetme yolunda başarılı deneyimlere girişir. Hava kararınca ofise geçer. .

Don geri döner, karısı kayıptır. Her yeri arar. Peggy ile konuştuğunda Heinz'ı kaybedebileceklerini anlar. Peggy işe yeni aldıkları Yahudi genç ile o öğleden sonra ofise gelen babasından konuşurken onun gerçek babası olmadığını, toplama kampında .doğduğunu annesinin de babasının da yokolduğunu söyler. İlgi çekmek için yalan söylüyor olabilir. 

Don sabah eve döner, karısı ile kavga ederler. Adam başını eşinin karnına, sanki annesinin karnına yaslamış gibi dayar. 



Berbaerişe döndükleri zaman bir şey olmamış gibi davranırlar. Don başkalarının sırtına işleri yüklemenin hiç de iyi bir fikir olmadığı gerçeği ile yüzleşir.

4 - bu sezon bir çok karakterin sorunlarla yüzleştiği yıl olacak ve bu bölüm ileride olacakların bir habericisi. Her bir sahne aslında ileride olacak şeyleri anlatıyor.

5 - Sezonun ilk bölümlerinde Betty'nin kanser olduğu korkusuna kapıldığı günlerde gördüğü rüya sahnesi çok ilginçti. MAile mutfakta yemek yerken, kızı aynı kendisi gibi davranıyor, annesinin yanından geçip giderken onu ögrmüyordu. Masada her zaman oturduğu yerdeki sandalyenin baş aşağı çevrilmiş olduğunu farkedince çok korktu. 

6 - Dönemi başarılı biçimde veren bir TV dizisi. geri planda devrin önemli olayları akayıyor. EN ufak detay bile yerli yerinde. 1965 yılını anlatıyorsa bahsettiği aydan sonraki ayda üretilmiş bir nesnenin benzerini etrafta görmek mümkün değil.

7 - Diyaloglar az ve öz, karakterler kendilerine uyan sözler ediyor, hiç birinin karakter bu güne dek ani değişikliğe uğratmadı. Seyircisini entrika ile değil de sıradan hayatlardan birbirine pek de bağlı olmayan kesitlerle ekrana bağlayan bir dizi. 

8 - Şarkılar güzel. Özellikle sezonun ilk (iki bölüm bir arada) bölümünde Don'un eşinin verdiği sürpriz partide söylediği Zou Bisou Biso şarkısı akılda yer eden eski bir şarkı. Dizi filmde de önemli işlevi var. Megan'ın seyirci tarafından bile "bir yabancı" olarak dışlanmasına hizmet eden bir seçim. Sonraki bölümlerde bu şarkı yüzünden alay konusu olacak. Parti vermesi bir hata çünkü Don'un herşeyini bilen Peggy Megan'ı kocasının ne sürpriz ne de doğum günü partisi sevmediğine dair uyarmıştır. Hoş bu uyarı Megan'ın Peggy'e inanmasını sağlar.  

Aşaüıdaki kısacık video meşhur şarkıya ait.. 



Meraklısına Fotoğraflar;


Mimleri pas etmek adettendir, ama bu kez kimseye göndermiyorum, onun yerine yazmak isteyenleri yazsınlar lütfen. 

16 Nisan 2012 Pazartesi

Buhar Olsam, Bulut Olsam

Bu ara mimler sıklaştı, böyle olunca da ihmaller çoğalmış oluyor. İri Turuncu Balık ile Sessiz Prenses şu aralar pek revaçta olan "olsam"lı mimi gönderdiler. Blog arkadaşlarında keyifle okuduğum bu mim için ikisine de çok teşekkür edip sıcağı sıcağına yazıyorum. 

1 - Yemek olsan ne yemeği olurdun?
Okurken kolay gelen mime daha ilk soruda takılacağım nereden gelirdi aklıma. Yemek olmayı hiç düşünmezdim, hatta istemezdim de bu yüzden yamyam filmi bile izleyemem, yemek olmak istemezdim. Ama sevdiğim yemeklerden birini söyleyeyim anlaşalım. Bu ara sarmaşık otunun tam zamanı bir iki haftaya kalmaz tükenir, o yüzden zamanı gelmişken sarmaşık yemeği diyorum. 

2 - Müzik aleti olsan ne olurdun?
Eskiden olsa Harp olurdum ama şimdi sample zengini bir PC olsam daha ne isterim, istediğim enstrüman ses ile istediğim melodiyi çıkartabilirdim böylece. 

3 - Araba olsan hangisi olurdun?
Araba olmak istemiyorum. Ben helikopter olmak manzaraya baka baka gezmek istiyorum. İnsanı bile deli eden bu trafklte araba olsam çıldırmam an meselesiydi, o yüzden trafiğe bulaşmadan uçayım ben olmaz mı? 

4 - Aylardan hangisi olurdun?
Tipik bir terazi burcu erkeği olarak, ne sıcak ne soğuk bana yaranabilir, o yüzden tıpkı bu günlerdeki gibi ılıman havalar tercihimdir. En güzeli Nisan bence. 

5 - Ayakkabı olsan hangisi olurdun?
Öncelikle sağlam bir ayakkabı olurdum. Ama içindekini de rahat ettiren, sağlam, rahat bir ayakkabı. Bağcıklı bir pabuç ya da yumuşak derili bir yürüyüş ayakkabısı. 

6 - Kıyafet olsan hangisi olurdun?
Bu soruya deli gömleği diye cevap vermek geçti ilk evvel aklımdan ama durun biraz düşüneyim de cevap vereyim. Tamam buldum, bildiğin kıyafet olurdum işte. Hareket etmesi kolay, sıkmayan, hem rahat, hem şık ve temiz bir şey. Detayına fazla aklım ermez. Kravatı olmasın da, sweat shirt, altına rahat bir pantolon işte, o kadar. Ayakkabıyı da az evvel olmuştum zaten, bir de çorap, tamam işte. 

7 - Renk olsan hangisi olurdun?
Laciverdin bütün tonları olurdum. Yakışır.  

8 - Hayavan olsan hangisi olurdun?
Kedi olurdum, var mı ondan daha rahatı. 

9 - Şu anda okuduğun kitabın 137. sayfasında ne var?
Murat Gülsoy'un "Tanrı Beni Görüyor mu?" isimli öykü kitabında resimli roman gibi anlatılmış kolaj hikaye var, sayfa numarası bile yok ama saydım 137. sayfa olan yerden alıntılıyorum: "Köşk satılıp, paylaşılan paralan işgüzar damatların elinde müthiş yatırımlara dönüştü. Toplu halde banker furyasında kaybettiler, işte o tarihte ben yirmilerimi sürdürüyordum, para etmeyen ne varsa alıp bekâr evime koydum. Albümler, ağaç işleme aletleri, dedemin tıraş takımı, eski Lupitel marka fotoğraf makinesi. Hâlâ çalışır. Nefis de fotoğraf çeker. Altı çarpı altı negatifleri şimdikiler gibi değildir. Resmi büyütürsün, büyütürsün, netlik hiç kaybolmaz."

İşte bu kadar ben de bu mimi Leylak Dalı ve Yazabilen Yaratık'a gönderiyorum. Yanıtlayacak olurlarsa sevinirim. 


Resim: René Magritte - Not to be reproduced

30 Mart 2012 Cuma

2 Soru

Başlıkta “2 Soru” dediğime bakmayın aslında 1 adet mim bu. Mim konusundaki halim hiç belli olmuyor, bazen hemen yazıyorum bazen de üst üste yığılıyor, yığılıyor, ihmal ediyorum. Unuttuğum mimlerden vicdan azabı duyuyorum, hatırlayınca yazıyorum bazısını. Bu kez; “1’i Yok mu?”dan geldi mim. İnsanın zaman zaman kendine sorabileceği ve cevabını bulmaya çalışacağı sorulardan.

SORU 1:  Hayatınızda ‘artık yok’ dediğiniz şeyler var mı? Eskiden bu yana neler değişti sizce? Neleri özlüyorsunuz peki, neleri yad ediyorsunuz? Ya da aklınıza gelince ‘iyi ki de değişti’ dediğiniz şeyler oluyor mu?

Geçmişe dair özlediğim çok fazla şey yok. Geçmişin geriye gelmeyeceğini bildiğim için kendimi  “ah keşke” diye ciddi biçimdeyormuyorum. Arada nostalji krizine kapılıp buradan kafa ütülesem de, yok valla şu an iyi sanki. Eskiye dair özlediğim insanların samimiyeti sadece. Gerçek bir samimiyetten söz ediyorum. Şimdiki “bundan ne kopartırım bakışlı”insan samimiyetinden bahsetmiyorum.

Mesleğim gereği uzun yıllar insanlarla zaman geçirmek bana karşılaştığım insanların kişiliklerine dair ipuçlarını hızlı biçimde birleştirmeyi öğretti. Sahte samimiyete kolay kanmıyorum. Sosyal ortamları paylaştığım kişilere ben de medeniyetin gerektirdiği kadar, ilgili gibi davranabilirim, ama kimseden bir şey kopartmayı uygun görmediğim gibi o menfaat uğruna yaklaşan kıtipsiyoz yaratıkları, asalakları gayet hızlı tanırım. Ama bu kendi gizli menfaati uğruna yakınlık gösteren budalaların haline de öte yandan hayli eğlenirim.

Bence arkadaşlık, karşısındakinin etinden, sütünden, yününden yararlanmak değildir. Bu yola sapanlardan ne ahbap olur, ne de dost. Bir de görünüyor kardeşim, hele ahmak olup da açıkgöz entel ayağına yatmış olanlarda iki misli görünüyor.

SORU 2: Hayatınızda neyin değişmesini isterdiniz? Yeni bir eşya, yeni bir hayat ya da yeni bir icat mı istediğiniz? ‘Hayalimdir…’ dediğiniz bir şey söyler misiniz?

Hayatımda değişmesini istediğim çok fazla bir şey yok, şu ara bir değişiklik ile haşır nelşir vaziyetteyim. Onun keyfini çıkarmaya çalışıyorum. O sonuçlandıktan sonra yapacağım şey üzerine de çaba harcar vaziyetteyim. Bu senenin sonuna doğru olmasını beklediğim bir başka şey var, O da olsun düşünürüz.

Hayalim olan, hep yazan bir insan olarak kalmak istiyorum. Buradan paylaştıklarım dışında yazdıklarımın gün ışığına çıkıp başkaları tarafından okunabilmesi de en büyük hayalim sanırım. Küçük hayalim de bu ülkede işlerin yüzde sekseni “eş, ahbap, dost ve akraba” kontenjanından yürüyor kanısındayım. O yüzden çevirmenlik yapma hayallerim hep suya düşüyor yaptığım baçvuruların her birine olumsuz yanıt alıyorum. Çok güzel cümle kurabilen ama yalan yanlış çeviren bir sürü insanın da o çevirme eylemini hatır gönülle aldığına inancım artık iyice pekişti. Zorla kıytırık bir çeviri koparacak olsam bunun da kontenjandan girenlerin kıvırmakta iyice zorlanacağı, canlarını üzmek istemedikleri metinler olacağını gayet iyi biliyorum. Dertliyim, çünkü bu konuda yaptığım 22 başvuruya da henüz yanıt almadım. Kontenjan güllerinin arasında belki birkaç nadir düzgün çevirmen vardır son yıllarda bilemem. Sözüm onlara değil. Ama çevirmenler çemberine kılım aralarına bu iş için gereken donanıma sahip olanları almakta direndikleri için. Ama bir gün, bir kitabın içinde adı çevirmen olarak yazılı olsun istiyorum. Bakalım. Göreceğiz.

Mim için teşekkürler ben de bu mimi, eğer yazmak isterlerse sevgili; Sessiz Prenses ve Bolat’a gönderiyorum. 

Sevgiler.  .  





21 Şubat 2012 Salı

En, En, En Çoklar...

Sevgili Deeptone mimledi, çok neşeli bir yazı yazmış kendisi de bu mimi cevaplarken. Bu seferki mimimi fazla ihmal etmeden, anında yani yazdığım gibi yayınlıyorum. Konumuz en sevdiğimiz "şeyler", bir sür şey var da ben en önce en sevdiğim şeylerden başlıyayım.

1 - En sevdiğim şeyler;

Sükunet, sessizlik
Gürültü, patırtı,
Müzik dinlemek, bilgisayarda müzik yapmak, sevdiğim şarkıları kesip, biçip onlara kendimce eklentiler yapmak, sevdiğim şarkıları rahat bırakamayıp illaki onları rahatsız etmek, 
Gezmek
Evde oturmak
Gördüğünüz gibi birbirne zıt şeyleri, hal geçmesin diye aynı ölçüde ve aynı derecede seviyorum.
Sinemada ya da evde film izlemek,
Huzur, ama huzurum bir kaçınca da huzurumu kaçıranların huzurunu kaçırmak. 
Arkadaşlarım,
Kalabalıklar, sokaklar ve yağmur.
Yazı yazmak, sakin bir köşede yazı yazmak ya da çok gürültülü bir yerde yazmak. 
Yazdıklarımı değerlendirmeme yardımcı olacak birilerini aramak.
Kediler,
Sokak kedileri, sokak köpekleri,
Trenler, tren yolculukları,
Havaalanları, 
Pencereler,
Pencerelerden dışarı bakmak, 
Yolda giderken pencerelere bakıp onlara öyküler uydurmak
Eller,
İnsanların ellerini zilemek, O ellerin sahiplerine hikayeler uydurmak
Resim yapmak,
Kaşını gözünü yara yara sadece kağıt kullanarak, noyasız resim yapmayı öğrenmek.

İlk aklıma gelen sevdiklerim bunlar. 

2 - Bilgisayarda vaktini neler yaparak geöirirsin,

Bilgisayar feci vakit alıyor birkere o yüzden ondan yazı dışında kendimi sıyırmaya çalışıyorum. Çok istesem de bazen okuduğum bloglara yorum bile yazamıyorum. Çok sayıda blog takip ediyorum, hepsine yorum yazsam saatler yetmiyor arada bir yorum bırakabiliyorum bu yüzden, PCyi sıklıkla yazı yazmak ve müzik hacamat etmek için kullanıyorum. Bir de kendi yaptığım karakalem resimlerin renkleri ile oynamak için resim programlarını bolca kurcalarım. Twitter a arada giriyorum. Vakit emen şeylerden uzak durmaya çalışıyorum gün yetmiyor sonra. Eskiden bir ara bolca briç oynadığım geldi şu anda aklıma. Vay be ne günlerdi Saatler ne kadar çabul uçar da giderdi.

3 - En sevdiğin filmler nelerdir, izlediğin ve aklında kalan ya da kesinlikle izleyin dediğin filmler nelerdir.

Çok film izlediğim için buna verebileceğim örnekler de fazla. Ama dönem dönem farklı filmleri farklı sebeplerden örnek verebilirim.

Bugün vereceğim en sevdiğim ve önerdiğim film örneklerim şunlar (uarın başka birliste çıkartabilirim);
Barry Lyndon,  Tom Jones isimli romanı okumuş ve kullanılan mizahi uslubu çok beğenmiştim. Hemen ardından Stanley Kubrick'in Barry Lyndo filmini çekebilmek için özel bir kamera geliştirdiği ve böylelikle çekimlerde yapay ışık kullanmadan, mum ışığındaki sahneleri bile çekebildiğini bir sinema kitabında okuyunca bu filmi çok merak etmiştim. Filmi bulup izledim ve aynı dönemi anlatan Tom Jones romanındaki esprili, neşeli anlatım tarzını yakalayarak çok mutlu olmuştum. Çok hoş nükteler, acaip alaycı bir oyunculuk var duyguların zıt duygular ile aktarılması çok zekice. Ryan O'Neal'in ilk defa rol yaptığını da bu film ile gözlemlemiş oldum. Bence Kubrick'in en iyi filmi. Kesinlikle öneririm. 

Ayrıca Le Sirene du Mississippi Framçois Truffaut'un çok başarılı bir filmi olmamakla birlikte, çok hoş mizansenlerden oluşur, jean Paul Belmondo ile Catherine Denevue'ün oyunculukları eşsizdir. Hikayedki ufak yefek gediklere sırf finaldeki, karlar içindeki klüubede geçen sahneler için bile katlanılabilir. Beüenirim bu filmi. 

Yine Truffaut'un ülkemizde "Penceredeki Kadın" ismi ile göstrilmiş filmi mükemmel bir öyküdür, oyunculuklar süper başarılıdır, filmin fianli ise her izleyişte aynı korkunç etkiyi yapar.

Possession, Andrzej Zulawski'nin unutlmaz gerilim filmi ülkemizde bir çok "yaratıcı" çizere de etki etmiş olmalı ki aynı hikayeyi, sanki filmin story boardunu çizer gibi utanmadan araklamışlar, hem de defalarca. ama ne yazık ki hiçbiri filmin yarattığı etkiyi verememektedir.

Para babaları tarafından dehdehlenen geri zekalı sinema eleştirmenlerince malum sebeplerle görmezden gelinen ancak hali hazırda yönetmeni Roman Polanski'nin başyapıtı olan The Ghost Writer başta olmak üzere Ninth Gate, Tess ve Repulsion isimli Polanski filmleri.

Brian de Palma filmlerinin The Sisters hariç olmak üzere tümünü. Aralarından illa birini seçmem gerekirse Femme Fatale filmini. Kanımca rüyaları anlatan en başarılı filmdir

Elia Kazan'ın .sansüre rağmen insanı allak bullak eden A Streetcar Named Desire filmini. 

Aynı dönemlerden unutulmaz film klasiği Sunset Boulevard filmini.  

True Romance, Romeo Bleeding, Double Indemnity, Music Box, Double Life of Veronique, Bound, Reebecca, zaman zaman izlediğim filmlerdendir. 

4 - Şu sıralar satın almak istediğiniz şeylerin listesi;

O kadar çok ki. 

En başta yeni bir bilgisayar, bir sürü kitap, cd, dvd yani bilimum ıvır zıvır diyebilirim.

5 - Şu sıralar en çok dinlediğini zşarkılar (3tane)
Gotye ve Kimbra düeti Somebody That I Used to Know
Adele'in meşhur şarkısı Rolling in the Deep'in Linkin Park versiyonu.süper olmuş. 
Patricia Kaas'ın güzel şarkısı Un Fille de L'est şarkısını bu versiyonunu yeni duydum, çok harika olmuş.  

İşte mimimiz bu kadar, Yoruldum yazarken gidip bir dolanacağım şimdi. Mimi kimseye göndermiyorum ama isteyen buradan aslın cevaplasın, yeni filmler şarkılar ööğrenmek güzel olur. 







11 Şubat 2012 Cumartesi

Harem

Sevgili Üç Ünsüz İçinde İki Ünlü artık kendi mimimi kendim yaratıyorum diyerek çok güzel bir mim göndermiş, hemen arkasından aynı mimi sevgili Deeptone da gönderdi. Her ikisine de teşekkür ediyorum. 

Mimi ilk okuduğumda çok kolaymış gibi gelse de sonradan bir zorladı beni, sanki birini yazsam başka birini ihmal ediyormuşum gibi hafiften vicdan azabı çeker gibi bile oldum. Konumuz; Eğer kişisel bir hareminiz olsa, o harmde yer alacak on kişi kim olurdu. Kolay dedim ise de baktım işin içinden çıkamıyorum bu sefer de  madem kolay görünen zorlardanmış ben de kolayına sapayım dedim. Eğer kişisel bir haremim olsa içinde şu kadınlar olurdu;

1 - Selam Ergeç
2 - Nur Aysan
3 - Öeryem Uzerli
4 - Meryem Uzerli
5 - Merve Oflaz
6 - Filiz Ahmet
7 - Ezgi Eyüboğlu
8 - Serenay Sarıkaya
9 - Melike İpek Yalova
10 - Sema Keçik Karabel

Hazır bu kadro malum TV dizisi için sete girmiş, harem entrikalarına alışmışken hazır hareme konmak da böyle bir şey olsa gerek. Benim haremim bunlardan olurdu. Ama yanıt kolay olurdu o yüzden biraz değişiklik katmakı istiyorum. Benim haremim bir hafta sonu için olurdu ve Agatha Christie'nin "On Küçük Zenci" romanındakine benzer biçimde ıssız, kayalık, ağaçlık bir adadaki devasa malikanede hayat bulurdu. U.N. Owen'dan gelen minik davetiyeler alarak çağrıldığımız gizemli adada konuklar birer birer sırra kadem basar, heyecan  had safhada olurdu. 

Yok yok, bu mimi böylecevaplamak olmaz, kolayın akaçıyorum hemn de. 

Mimde şöyle ufak bir değişiklik yapsak yine. Keyifli bir akşam yemeği için on hanımefendiyi konuk edecek olsam, ve beraber güzel yemekler, yanında hoş bir sohbeti paylaşacak olsam, konuk listemde şunlar olurdu:

1 - Penelope Cruz
2 - Rachel Weisz
3 - Alessandra Ambrosio
4 - Scarlet Johanson
5- Patricia Kaas
6 - Mina Mazzini
7 - Nilgün Belgün
8 - Bette Middler
9 - Perihan Mağden 
10 - Sezen Aksu

Böyle bir masadan vaktin nasıl geçtiğini hiç birimiz anlamazdık, çok büyük keyif alırdık sanırım. En azından ben alırdım yani 

Mimi kime göndersem? 


Kendinize ait bir haremini zolsa bu haremin olmazsa olmazı on kişi kimler olurdu? 

Yazmak ister misiniz?

Tablo: The Harem Dance - Giulio Rosali