David Lynch Diyor ki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
David Lynch Diyor ki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Kasım 2016 Çarşamba

Industrial Symphony No. 1: The Dream of the Broken Hearted

Lynch Pennsylvania Güzel Sanatlar Akademisi'nde okurken "Endüstriyel Senfoniler" adını verdiği geometrik şekillerin bir araya gelmesinden oluşan bir dizi karmaşık mozaik çalışması yapmıştır. 

David Lynch Wild at Heart filminin çekimlerini yeni bitirmiş ve çekimsonrası çalışmaları sürerken ve aynı zamanda Twin Peaks dizisinin hazırlık çalışmaları hız almışken Brooklyn Muzik Akademisi her yıl düzenlediği "New Wave Müzik Festivali"ne Lynch ile Ble Velvet'den beri filmlerinin müziklerini yapan Angelo Badalamenti'yi 1989 festivaline resmen davet eder. İkili 10 Kasım 1989 tarihinde 45 dakikalık bir performans sergileyecektir. Gösteri iki hafta sonra yapılacaktır elde olan ne varsa bir araya gelmesi en akla yakın hazırlanma biçimi olacaktır. Öncelikle ismin bir bölümü Lynch'in öğrencilik yıllarındaki çalışmalarından gelir: "Ensdüstriyel Senfoni No:1 - Kırık Kalplinin Rüyası" İkilinin Twin Peaks projesi için bir araya geldikleri Julee Cruise ile sözlerini Lynch'in yazdığı ve Badalamenti'nin bestelediği şarkılar ile hali hazırda bir albüm çalışması sürmektedir. Gösteri boyunca şarkıları söyleyecek kişi hazırdır. Yönetmenin son film projesinde yer alan Nicholas Cage "Kalp Kıran"ı, Laura Dern ise "Kırık Kapli"yi canladıracaktır. Twin Peak'de kırmızı perdeli odadaki cüce yani "The Man from Another Place" rolünde izleyeceğimiz Michael J. Anderson da kadroya alınır. 

Lynch bu çalışmasını şu sözlerle tarif ediyor: "Sahne üzerinde ses efektleri ve müzik eşliğinde bir ilişkinin sona erişi ile ilgili bir doğaçlama". İki kez sahnelenmiş gösteri Kırık Kalpli ile Kalp Kıran'ın telefon görüşmesi ile açılır. Bu kısım Cage ile Dern'ün önceden çekilmiş video kaydından oluşur. Adam kadından ayrılmaktadır. Kadın gözyaşları içindedir. Yıkılır. Yok olur ve ardından "Kırık Kalpli" Julee Cruise'un bedeninde yeniden vücuda gelir. Kadın gelinliği andıran beyaz tülden kabarık etekli bir elbise içinde sahne üzerinde süzülürken ayrılık, aşk acısı, kalp kırgınlıkları üzerine şarkılar söylerken farklı mizansenler içinde yer alır. O yukarıda şarkılar söylerken sahnede bir biri ardına endüstriyel efektler altında garip olaylar gerçekleşir; insanlar arabalara saldırır, arabalar yanar, lise mezuniyet kraliçeleri, fotoğraf çeken insanlar, nutuk atan yaratıklar, koro kızları sahnede kaos içinde bir dünya yaratırlar. Çok az prova ile gerçekleştirilen gösterinin ilk sahnelenişinde aksilikler birbirini kovalar. Geyik başlı adamı canlandıran oyuncu orkestra çukuruna düşer. Lynch daha sonra aksaklıklar için şunu söyler "ilk canlı gösterimde hiçbir şeyin planlandığı gibi yürümeyeceğini öğrendim o kadar çok ve kadar fazla şey yolunda gitmedi ki neredeyse her şey hatalıydı"

Her iki gösteri de seyircinin ve eleştirmenlerin ilgisini fazlası ile çeker ve Lynch'in bu iki gösteriden montajladığı video kaydı az sayıda basılır ve uzun yıllar boyunca sanatçının hayranları bu kayıtları el altından paylaşmaya devam ederler.


Meraklısına Linkler:

15 Kasım 2016 Salı

The Cowboy and the Frenchman

Blue Velvet filminin getirdiği uluslararası başarıdan sonra David Lynch yapımcılardan enteresan teklifler almaya başlar ancak çoğunu fazla düşünmeden red eder. "Le Figaro" dergisi 1988 yılında beş ünlü yönetmen ile "Les Français vus par..."(...'in gözüyle fransızlar) adlı bir televizyon dizisi çekme kararı almışlardır. David Lynch kendisine gelen teklife ilk başta sıcak bakmasa da, aklı kısa sürede çelinir ve "The Cowboy & the Frenchman" adlı filmin senaryosunu kısa sürede yazar ve Mavi Kadife'de beraber çalıştığı görüntü yönetmeni Frederick Elmes ile çekimleri tamamlayarak 26 dakikalık bölümü hazırlar. Bu serinin içindeki her bir bölüm birbirinden bağımsız kısa film olarak değerlendirelebilir. 

Filmin konusuna gelince: Slim on üç buçuk yaşında çok yakınında patlamış bir dinamit yüzünden tek kulağı ağır işiten bir kovboydur: Günlerden bir gün arkadaşları Dusty ve Pete ile beraber çiftliğin olağan işleri ile haşır neşir oldukları esnada uzaktaki tepeden, bir adamın yuvarlanarak geldiğini görürler. Başında beresi ve tuhaf çantası olan bu yabancı, normal olduğunu düşündükleri hiçbir şeye benzememektedir. Hele ki ağzını açıp konuşmaya başladığında olan olur ve üç kafadar onun uzaylıların gönderdiği bir casus olduğuna hükmeder. O sırada Kırık Tüy adlı bir yerli arkadaşları da onlara katılır. O da böyle bir adamı daha evvel görmemiştir. Ağırbaş hayvanları yakalamak için kullandıkları kementle hareketsiz kıldıkları adamı öldürmeden, çantasını açıp içinde ne olduğuna bakmak isterler. Çantadan çıkan şişelerce şarap, baton ekmekler, Eyfel Kulesi fotoğrafı ve biblosu, Birgitte Bardot kartpostalı, salyangoz vb gibi daha önce hiç görmedikleri nesneler karşısında iyice öfkelenirler. Bu arada Pierre Fransızca olarak derdini anlatmaya çalışmaktadır. Çantanın içinde kalan son nesnenin bir tabak patates kızartması olduğunu görünce nihayet adamın bir Fransız olduğunu anlarlar. (Amerikalılar patates kızartmasına french fries - fransz kızartması der). O sırada kadillak ile ellerinde biraları ile kız arkadaşları gelir ve gece boyunca bir güzel eğlenirler. 


Öyküsünü düz biçimde anlatsa da yer yer konuya şarkıları ile dahil olan ve bu halleri ile yunan tragedyalarındaki koroları andıran kızlar grubunun anlatıma Lynchvari bir lezzet katttığı bu çalışmayı fransız ve amerikalıları tanımlamak için kullanılan bir çok klişenin ekrandaki komikleştirilmiş resmigeçidi olarak tanımlamak mümkün..

"...Gözüyle Fransızlar" adlı 5 bölümlük dizi filmin Lybch haricindeki yönetmen kadrosuna baktığımızda projenin değeri daha net biçimde ortaya çıkacaktır: Jean-Luc Godard, Andrej Wajda, Werner Herzog, Luigi Comencini.

Bu çalışmanın Lynch'in kariyeri için iki önemli boyutu olduğunu söyleyebiliriz: öncelikle televizyon dünyasının kapıları bu filmle ona da açılmıştır. Bundan sonra farklı dizi projeleri üretmiş, hüsranla sonuçlanan dizi çalışmalarından bile sinema dünyasına "Twin Peaks: Fire Walk with Me" ve "Mulholland Dr." gibi başyapıtlar armağan etmiştir. Son sinema filmini çekmesinin üzerinden 10 yıl geçmişliğine ve sinemayı bırakmış görünmesine rağmen Lynch'in TV dünyasına sadakati hâlâ tamdır. Şu günlerde, izleyicisini 25 sene önce tanıştırdığı "Twin Peaks" dünyasına geri dönmüştür ve dizinin yeni bölümlerini 2017 sezonuna yetiştirmeye çalışmaktadır. Geçtiğimiz aylarda web sitesinden dünyanın her yerinden hayranlarına (ulaşımm ve konaklama masrafları Lynch tarafından karşılanmak üzere) kendisi ile tanışarak dizi setinde bir kahve içme şansını yakalamalarını sağlamak üzere bir çekiliş planlamıştır. İkinci olarak ise; Le Figaro'nun projesi içinde yer alan Werner Herzog ile ahbaplığı bu vesile ile başlamış ve Lynch'in söz sahibi olduğu yapımcılığında geçtiğimiz yıllarda "My Son My Son, What Have You Done? isimli film Herzog tarafından yönetilmiştir. David Lynch hayranları söz konusu filmde sanatçının izlerini, izdüşümlerini fazlası ile bulabilirler. 



The Cowboy and the Frenchman - 1988

Yönetmen: 
David Lynch

Oyuncular
Harry Dean Stanton, 
Frederic Golchan, 
Jak Nance, 
Tracey Walter, 
Michael Horse.

Görüntü Yönetmeni: 
Frederick Elmes

Kurgu: 
Scott Chestnut

Müzik: 
Manuel Rosenthal


Meraklısına Linkler:

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Rüyalar, Bay Badalamenti ve Psikojenik Füg

Rüyalar: Rüyalardaki mantığa ve zamanın akışına bayılırım. Ama rüyalarım pek işime yaramaz, ben fikirlerimi genellikle müzik dinlerken ya da yürüyüş yaparken yakalarım. Ama Blue Velvet‘in senaryosu üzerinde çalışırken, dört farklı taslak yazmıştım ve hepsinin finalinde problem vardı. Derken bir gün kendi ofisimden çıktım, yandaki ofisteki biri ile görüşmem vardı. İçeriye adım attığım anda bir gece önceki rüyamı anımsadım, sekreterden bir kağır rica ettim. Yazmaya koyuldum, rüyamda üç minik detay vardı ve her şeyi çözmüştü. Rüyalarım şimdiye kadar bir kez zişime yaradı.

Angelo Badalamenti: Blue Velvet‘i yaparken tanıştık ve o günden beri bütün filmlerimin müziğini o yazdı. Artık kardeş gibiyiz. Onunla çalışma biçimiz şöyle: beraberce piyanonun önünde otururuz, ben konuşurum Angelo bir şeyler tıngırdatır. Sözcüklerimi müziğe tercüme eder. Bazen, dediklerimi özümseyemediğinde, çaldığı da bir şeye benzemez. O zaman “Yok Angelo, olmadı” derim. Sözcüklerimi biraz değiştiririm, sonra biraz daha değiştiririm. O da notalarını değiştirir. “Yok” derim “hayır, olmuyor Angelo”. O daha farklı çalmaya başlar ve böyle, böyle bir şeyler yakalar. “Tamam” derim “işte bu!” Sonra yakaladığı doğrultuda sihirini devam ettirir. Onunla çalışmak çok eğlenceli. Eğer birbirimize yakın oturuyor olsaydık, her gün böyle çalışalım isterdim. Ama o New Jersey’de oturuyor; ben Los Angeles’da.


Kayıp Otoban: Barry Gifford’la beraber Lost Highway (Kayıp Otoban) filminin senaryosunu yazarken kafamı O. J. Simpson duruşmasına takmıştım. Barry ile bu konuda konuşmuşluğumuz olmadı ama sanırım film bir biçimde, bu dava süreci ile ilgili oldu. O.J. Simpson ile ilgili olarak aklımın almadığı, adamın hala gülebiliyor, dahası kahkahalar atıyor olmasıydı. Olan biteni, yaşadıklarını kafaya takmaksızın gidip golf oynuyordu. Bir insan bir şey olmamışcasına rutinini nasıl devam ettitir, nasıl normal yaşantısını sürdürebilir diye düşünüyordum. Sonra bazı insanların kendilerini korkutan şeylerden kaçmak için zihinlerinin onları aldatmasını ifade eden şu güzel psikoloji terimini buldum “psikojenik füg”. Yani, Lost Highway bir anlamda bununla ve hiçbir şeyin ilelebet gizli kalamayacağı ile ilgilidir diyebilirim. 



2 Ağustos 2013 Cuma

Kırmızı Dudaklar, Yeşil Bahçeler ve Blue Velvet Şarkısı...

Müzik: 
The Elephant Man (Fil Adam) filmi üzerinde çalıştığım günlerden birinde radyo dinliyordum. Birden Samuel Barber’ın Yaylılar için Adagio isimli eseri çalınmaya başladı. Hiçbir müzik filmin son sahnesi ile bundan daha iyi örtüşemezdi. Prodüktörümüz Jonathan Sanger’dan bu müziği bulmasını rica ettim. Geldiğinde yanında parçanın dokuz farklı kaydı vardı. Hepsini dinledim, hiçbiri radyoda dinlediğim gibi değildi. Dokuzu da aradığım hissi vermiyordu. Jonathan gitti ve bir sürü kayıt ile geri döndü. Dinledim, dinledim. Nihayet André Previn’in versiyonuna denk geldim. “İşte bu!” dedim. Diğer dinlediklerim de bu da aynı notlardan oluşmakla birlikte bu öyle bir çalınmıştı ki, sonuç muhteşemdi.

Müzik film ile iç içe geçmeli, onu daha da geliştirmeli. Elinizin altındaki bir müzik kaydını filminize katıp da işe yaramasını bekleyemezsiniz. Bu en sevdiğiniz şarkı bile olsa çoğu zaman işe yaramaz. Müzik o sahneye hizmet etmelidir. Sahne ile müzik iç içe geçtiğinde bunu hissedersiniz. Sahne büyür, büyür. 

Sinema: Sinema aslında bir dildir. O dili konuşarak çok şey anlatabilirsiniz: büyük şeyler, saçma şeyler… İşte bu yüzden sinemayı seviyorum.

Kelimelerle aramın pek iyi olduğunu söyleyemem. Öyle insanlar var ki sanki doğuştan şairler, kelimeleri olağanüstü güzel bir biçimde kullanıyorlar. Sinemanın kendi dili var. Bu dili kullanarak kelimeler ile anlatılabilecek olanlardan fazlasını anlatabilirsiniz. Bu dilin içinde zamanın akışı var, zaman bölümleri var, diyaloglar, müzik, ses efektleri ve daha bir sürür enstrüman var. Bu sayede başka hiçbir biçimde ifade edemeyeceğiniz duygu ve düşünceyi izleyicinize geçirebilirsiniz. Sinema büyülü bir araçtır.
Aklıma bir film fikri geldiğinde bunu sinema dilinde nasıl ifade edebileceğimi düşünmek benim için, aşka benzeyen bir duygu. Soyutlamalara izin veren öykü fikirlerine bayılıyorum. 
Fikirler: Fikir bir düşünce biçimdir. Öyle bir düşüncedir ki aklınıza ilk geldiğindeki hali düşünebildiğinizden daha fazlası ile doludur. Bir kıvılcım gibi belirir. Çizgi romanlarda biri bir fikir yakaladığında tepesinde bri ampul yanar. Gerçek hayatta da böyledir, bir anda gelir fikir.

Eğer bütün bir film tek seferde akla gelseydi bu harika bir şey olurdu. Ancak bana parçalar halinde geliyor. İlk parça sanki Rosetta Taşı (*) gibidir. Sanki bir bulmacanın gizemini ele veren parçasına benzer. .

Blue Velvet, (Mavi Kadife) filmine dair ilk fikir şuydu: kırmızı dudaklar, yeşil bahçeler ve Blue Velvet şarkısının Bobby Vinton versiyonu. İkinci fikir ise çimenlerin üzerinde atılı bir kulaktı. Geri kalanı bunlardan çıktı.

Küçücük fikir parçalarına aşka benzer bir duygu ile tutunursunuz. Gerisi zamanla gelir.


(*)Rosetta Taşı: M.Ö. 196 yılında yazılmış bir taştır. Üzerinde aynı bilginin üç farklı dilde yer almaktadır. Hiyeroglif, Demotic ve Yunanca. M.S.1799 yılında Nil Deltası’ndaki köylerden biri iolan Rosetta (Raşit) Köyü’nde bulunmuştur.