Renkler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Renkler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ekim 2011 Cumartesi

Tarot Kartlarının Sırrı

Kadın orta yaşı geçmesine rağmen saçında bir tek beyaz yoktu. Saçlarını boyamasına gerek yoktu. Zaten makyaj yapmasını da sevmezdi. Yüzünde bir tek kırışık yoktu ve en az on yaş genç gösteriyordu. İnsanları, onlara belli etmeksizin incelemekte ustalaşmıştı. Yüzlerindeki ifadelere bakarak ruh hallerini çözmek onun işiydi. Zihinleri okuyabiliyordu adeta. İnsanların içini ayna gibi görebildiği için kendi yüzü çoğu zaman ifadesizdi. Pelin yalnızca birşeyler gizlemek istediği zamanlarda neşeli görünürdü. İnsanlara sergilediği sevinç her seferinde sahteydi. Oysa bugün gülmesini gerektiren bir durum yoktu. Endişeliydi. Arkadaşı Tamer'in iki katlı, eski usül evinin ikinci katındaki oturma odasını boydan boya arşınlıyordu. Birbirlerinden gizlileri, saklıları yoktu ikisi de surat asmış düşünüyorlardı.


Tamer her albino gibi ışıktan fazla hoşlanmazdı, kalın perdeler yarı yarıya çekilmişti ve sık dokunmuş tül perdeler ikindi ışığının içeriye girmesine kafi derecede mani oluyordu.

Tamer: Böyle bir aşağı bir yukarı yürüdükçe ne senin ne de benim doğru düzgün düşünemeyeceğimizi biliyorsun değil mi?
Pelin: Tamer çok herginim. Bir şeyler yapmamız lazım.
Tamer: Biliyorum.
Pelin: Yeğenimin arkadaşı Filiz, parçaları her an birleştirebilir.
Tamer: Nereden akıllarına gelmiş o sahtekar falcıya birlikte gitmek?
Pelin: Sahtekar ama... Sabun büyüsünü bilmiş...

Konuşmanın burasında adamın beyaz saçlarının örttüğü pembe renkli alnı hafifçe kırıştı. O da endişeliydi.

Tamer: Kız olay soğuduktan sonra, bildiklerini birleştirmeye başlayabilir. Her ne biliyorsa tabii.
Pelin: Bildiğinden hareket etmeliyiz.
Tamer: Yani susması lazım.
Pelin: Ama nasıl? Kuşku uyandırmak istemiyorum.
Tamer: Kızın annesi senin arkadaşın.
Pelin: Evet, evet?
Tamer: Evlerine girip çıkabiliyorsun... Bu iyi.
Pelin: Tamam da, ne yapacağız.
Tamer: Kız en yakın arkadaşını kaybetti. Bu yaşlarda gaipten haberler almayı merak ederler. Elenor'la konuşmayı istemez mi sence?
Pelin: Tamam da nasıl olacak?
Tamer: Çok kolay olacak. Tarot kartlarının sırrını öğreteceğiz ona.
Pelim: Uğraşmamız lazım.
Tamer: Çok uğraşmayacağız. Ama göreceksin. Öğrenecek.

Her yeni kurban onlar için yeni bir proje gibiydi. Projelerini hep keyif almak için üretirlerdi. Bu kez asıl amaçları Pelin'in yeğeninin ölüme kadar götürdükleri gerçeğini gizli tutmaktı. Öyle bile olsa bu kez de keyifli bir proje başlatacakları için heyecanlıydılar.

Filiz Elenor'un ölümü ile sarsılmıştı. Bir kaç gündür okula gitmiyordu. Annesi salonda oturmuş kızının bu acıyı kolay atlatmasını dilerken, kızı kendi odasında, elleri turuncuya çalan saçlarının arasında, gözleri kucağında açık albümde artık yaşamayan, en yakın arkadaşının resimlerine bakıyordu. Gözleri nemliydi ve Filiz'i kötü bir oyun bekliyordu.



Kara Kalem ve Kuruboya ile Çizimler:
"Albino" ve "Filiz'i Bekleyen Oyun" D.M.

20 Ekim 2011 Perşembe

Kırmızı

Banyonun zemini ıslaktı. Çiçek desenli duvar fayanslarından ter gibi ince su çizgileri oluşuyordu. Küvetin içinde uzanmış vaziyetteyken lavabonun üzerindeki aynayı sisler arasından görebiliyordu Elenor. Ayna buharla kaplıydı. Buharın üzerinde iki tane incecik çizgi belirmişti. Çizgiler giderek büyüyordu. "Çizgiler büyüyüp tüm yüzeyi ele geçirdiğinde, ayna eskisi gibi herşeyi yansıtır hale geldiğinde ben burada olmayacağım" diye düşündü genç kız.

Küvetteki su giderek soğuyordu. Banyoya ilk girdiğinde çok korkmuştu. Küvete girerken dizleri titriyordu. Musluklarla oynayarak istediği sıcaklığı bulunca duşa vermişti suyu. Küvetin içine uzanarak suyla dolmasını beklerken sular incecik bedenine gelişigüzel çarpmıştı. Su seviyesi yükselirken banyodaki su buharı sis gibi sarıyordu etrafını. Banyo camı ve aynanın buharla kaplanacağını düşündü kız. Fayans kaplı duvarların da aynı buharla kaplandığını görünce içini tuhaf bir mutluluk sarmıştı. Babasının eve gelmesine daha çok zaman vardı. Okuldan ayrılıp doğru eve gelmişti. Oturduğu yerden buharla kaplı yüzeylerden akan ter izlerini seyrediyordu. Zayıf bedeni giderek tükenirken, kaynar su dolu küvetin içinde üşüyordu Elenor. Annesi ile beraber seyrettiği bir filmde görmüştü sıcak su içinde kesilen yerlerin canını acıtmayacağını. Filmdeki uzak doğulu adam lavaboyu kaynar suyla doldurup, ellerini yetebildiği kadar derine daldırıp bileklerinden önce birini sonra diğerini su içinde kesmiş ve öylece beklemeye koyulmuştu. Acımıyordu ama su filmdekinden de kırmızıydı.

Dudakları fısıltı ile oynadı;"Ne çok buhar?" ve "Ne kadar da kırmızı?"

İlkokula başladığı sene annesi ile babası ayrılmıştı. Annesi dünyayı geziyordu. Farklı ülkelerde çalışıyor biriktirdiği para ile görmediği yerlere uçuyordu. Gittiği her yerden onu koruması için bir bir tılsımgönderiyordu. Yaz tatillerinde annesini görebiliyordu Elenor. Beraber seyahat ettiklerinde de farklı ülkelerden birbirinden değişik tılsımlar ile geri dönüyordu babasının yanına. Halası Pelin her bir tılsımı eline alıp çok önemli bir şeye bakarmış gibi inceliyor ve arkasından dudak bükerek alaycı bir ifade ile Elenor’a bakıyordu. Bakıları “bunlar seni benim elimden kurtaracak kadar güçlü mü göreceğiz” der gibi bakıyordu. Elli yaşına merdiven dayamış kadının bakışlarındaki bu uğursuz detayı henüz çözmemişti Elenor.

Halasını seviyordu. Halasının da kendisini aynı biçimde sevdiğini düşünüyordu. Hatıralar bazen biçim değiştiriler. Hatırlarken, birden bir şey oluverir. Bildiğimiz, hep anlattığımız bir hikayenin daha önceden dikkat etmediğimiz minik bir teferruatına takıldığımızda o anın sırrını çözeriz. Birkaç ay önce genç kız da eski bi hatıranın sırrını çözmüştü. Sonra da halası ile konuşmuştu beş yaşındaki öğleden sonraya ait anı hakkında.

- Annem ile senin eve gelmiştik. Ben bahçede oynarken siz içeride kavga etmiştiniz değil mi hala?

- Yetişkinler bazen kendi aralarında kavga ederler, aralarındaki sorunları ancak böyle yaparlarsa çözebilirler benim güzel kızım.

- Ama siz daha sonra bir daha annemle hiç konuşmadınız.

- Ne demek şimdi bu?

- On yıl olmuş hala.

- Hiç fark etmedim.

- Bir daha konuşmayacak denli ne olmuş olabilir.

- Annene sor.

- Gittiğimde sorarım. Senin cevap vermediğin konuya o zaten cevap vermez.

- Biliyorsun annenle aramızda bir dil sorunu var.

- Yok, annem gayet güzel konuşur Türkçeyi.

İnsanların gözlerinin içine baktığınızda çıkan ışığa bakarak onlardan size doğru akan enerjiyi sezebilirsiniz bazen. Kadın, kendisini kapkara bir enerji kalkanının arkasına hapsetmişti konuşurken. Elenor bir gariplik seziyor, ama aralarındaki o soğuk, koyu kuvvetin adını koyamıyordu. Ama devam ettikçe daha önce dikkat etmediği ayrıntıların her biri kafasında yerli yerine oturmaya başladı. Detaylar biriktikçe bir yapbozun bir araya getirdiği parçaların içinde bir resim görmeye başlamıştı. Koyu, ürkütücü, nefret dolu bir resim.

- O gün senin evine gelirken annem saçlarımı iki yandan örüp bırakmış uçlarına da birer kırmızı kurdele bağlamıştı. Koskocaman iki kırmızı kurdele.

- Eee, ne olmuş kurdeleye?

- Behçedeki ağa.tan erik toplarken saçlarım hep dalarla takılmıştı. Siz kavga etikten sonra, eve dönerken. Annem elimden tutmuş gidiyorduk. Kurdelemin birisi,çzöülmüştü, sol yanımda saçımla birlikte sallanıyordu. Sağ örgümün kurdelesi ise düşmüştü. Bir daha bulmadık o kurdeleyi.

- Aman kurdele işte.

- O kurdeley sen sakladın değil mi hala?

- Hayır neden yapayım böyle bir şeyi?

- Sen ve o beyaz saçlı arkadaşın hep insanlara büyüler yapıyorsunuz değil mi?

- Senin aklın karışmışi annene benzeyeceksin bu gidişle.

- Sen ve arkadaşın baş başa verip fısır fısır insanların başlarına çoraplar örüyorsunuz hala. Bunu hisediyorum.

- Saçmaladığının farkındasın değil mi?

- Hala sen bana ait bir eşya ile, bana yılalrdır büyüler yapıyorsun.

- Elenor saçmalama, banan duyöasın çok sinirlenir. İftira ediyorsun bana nankör kız.

- Annem de anlamıştı değil mi? Yıllardır yüzlerce tılsımla beni korumaya çalışıyordu senin büyülerinden.

Pelin kızın söyledikleri karşısında sakin, duygusuz bir ifade ile oturmaya çalışıyor ama konuştuğu zaman yüzüne suçüstü yakalanmış çocuklarınki gibi bir ifade bir görünüp bir kayboluyordu. “Nasıl anladı, nerede hata yaptım?” diye kendi kendine soruyordu içinden.

O gün Elenor’un sağlıklı geçirdiği son gün oldu. Pelin yeğeninin boşboğazlık edip onu ele vermesine izin veremezdi. Konuşmaya bir başlarsa, yıllardır insanların kaderlerine yaptığı minik müdahalaleler birer birer ortaya çıkabilirdi. İnsanların gözlerini bağlamıştı ama şüphe tohumu bir kez ekildi mi çabuk boy atardı. Arkadaşı ile buluştu hemen. Eski İzmir’de avlusu olan bir eski evde yaşıyordu Fatih. Kapıyı açınca içeriye kayarcasına girdi kadın. Hazırlıkları yarım saat kadar sürdü. Daha önce yapmadıkları bir ritüeldi. Hazırladıkları nesneyi kadının cebinde getirdiği bir zarftan çıkardığı kırmızı kurdele ile bağladıktan sonra, avludaki eski kuyuya attılar.

- Su var mı bunun dibinde?

- Sen hiç merak etme Pelin, gerisini su ve zaman halledecek.

Takip eden haftalarda Pelin bir gün hasta bir gün iyiydi. Doktor önemli bir şey olmadığını söylemişti. Akşamları ateşi çıkıyor, başı dönüyor, iştahsızlık çekiyordu ve çok halsizdi. Pelin aralarında bir şey olmamış gibi evlerine girip çıkıyordu. Bir gün yakın arkadaşı ile okuldan kaçarak İzmir’in tanınmış büyücülerinden Pasaklı Nursen’e gittiler. Kadın Elenor kapıdan girdiği anda anlamıştı olanları. Evin içi darmadağınıktı ve çok pis kokuyordu. “Kızım sen tehlikedesin” deyinceye kadar yanındaki arkadaşı işin gırgırındaydı. Yaşlı kadının konuşma biçimi sorunun gerçekten ciddi olduğu anlamına geliyordu. Arkadaşı Filiz kadın konuştukça suskunlaştı korku ile oturduğu divanın köşesine büzüldü.

“Senden aldıkları, sana ait bir kumaş parçası ile sabun büyüsü yapmışlar sana. Sabun eridiğinde sen öleceksin evladım. Ya da akıl sağlığın tamamen kötüye gidecek, yaşayan bir ölüye döneceksin. Yapman gereken tek şey o sabunu erimeden bulmak ve etrafındaki sana ait kumaşı çekip alarak akar suda hiçbir sabun izi kalmayana kadar durulamak. Bir kuyunun dibinde yatıyor. Çok karanlık.Bunu yapan kişi çok güçlü bir ilme sahip”

Nursen’den dönüdükten sonra halası ile konuşmayı denemiş, ama kadının kireçten duvara dönüşmüş yüzünün direnci ile karşılaşmıştı genç kız. Babası ise asla halası hakkında iyi ya da kötü konuşmazdı kızı ile. Bu da bir büyü olmalı diye düşünüyordu Elenor.

Ömrü boyunca büyülere maruz kalmıştı, hayatı halasının oyuncağına dönmüştü. Direnmenin yararı olmayacağı hükmüne varması kolay oldu. O sabunun erimesiyle sona erecek bir hayatı yaşıyordu. Sabunu bekleyeceğine, kendisi de son verebilirdi her şeye.

Okuldan erken döndü eve, küveti sıcak su ile doldurdu ve elinde bir jiletle suyun içine uzandı. Bileklerini keserken canı hiç yanmamıştı. “Ne çok kan, ne kadar kırmızı” diye düşünüyordu yattığı yerde. Giderek soluyordu, buhar içindeki banyo giderek genç kızdan uzaklaşıyordu.

Pelin, bir sokak ötedeki evinde kendisini ziyarete gelmiş arkadaşına, demek Filiz’de koskocaman bir genç kız oluyor artık..Demek doğum günü üç ay sonra” diyordu. Gözlerini en sevimli haliyle kırpıştırıyor, kırmızı renkli meyve çayından minik minik yudumlar alıyordu.







Kırmızı: Kolaj ve en ortadaki yüz resmi - D.M.



Hatırlamak için;

23 Eylül 2011 Cuma

Kırmızı'ya Doğru






Elenor

Adım Elenor. İki yıl önce öldüm. O zaman 16 yaşımdaydım. Ölmem gerekiyordu, Pelin halam zaten nasıl öleceğimi planlamıştı. Öldüm ve kurtuldum onun büyüleri ile örülü hayatı yaşamaktan.

Yaşarken ismim başıma belaydı. Annem İngiliz, babam Türk. Aslında adım Eleanor. Elanur diye çağıranlar bile olurdu beni. O yüzden Elenor daha kolay.

Halamı çok severdim. Onun da beni çok sevdiğini zannederdim. Öldükten sonra anladım ki halam çok kötü bir kadın. Karanlık dünyalara kapılar aralıyor. Bazen beni burada bile rahat bırakmıyor. O ve beyaz saçlı adam birlikte herkese kötülükler yapıyor.

Halam beni kırmızı bir kurdele yüzünden, kırmızı bir kurdele ile öldürdü. Çok şaşırdım öğrenince.

Ne tuhaf değil mi?



Resim: Elenor - D.M. ile Kolaj..

22 Eylül 2011 Perşembe

Beyaz

Cengiz Santurcu 30’lu yaşlarının sonunda, evli ve bir çocuk babasıydı. Çalıştığı kurumda en kestirmeden bu sözle tanıtılırdı. Çalıştığı birimin başına yönetmen birkaç ay önce yönetmen olarak atanmıştı. Yakışıklı sayılabilecek, uzun boylu bir adamdı. Dörtbuçuk derece miyop gözlüklerinin arkasında iki zeki mavi göz pırıldardı. Kurumun personel müdürlüğü dosyalarında adının karşısında bir de mali tahlilci ve ikinci derece İngilizce bilir ifadeleri yazılıydı. Bunlar iyi şeylerdi. Çünkü Cengiz bir işkolikti. Tüm işkolikler gibi işine özel hayatından daha fazla önem verirdi. Yani evde işler pek yolunda gitmiyordu. Son yıllarda ne dese, ne yapsa evde ayrı bir kavga çıkar olmuştu. Ve Cengiz siz bu satırları okuduğunuz sırada ölüyordu.

Son bahar yağmurları başlamadan babadan miras kalan evi bir kez ziyaret etmişti. Bahçedeki otlar büyümüştü. Komşularının evi ise daha berbat görünümdeydi. Kızları intihar ettiğinden beri bu evin içinde kimse bir hareket görmemişti. Yine de bakışları o evein üzerinde şöyle bir gezerdi. Bir anne ve baba için evlatlarını kaybetmek büyük bir acı olmalıydı. Hem de intihar şekli. Hatırlamak istemediği bu düşünceyi kafasında uzaklaştırmak ister gibi rüzgarda dağılan saçlarını düzelti. Baba evine bir adım daha attı. Çocukken neşe ile yürüyüp geçtiği, bahçedeki kısacık yolu ağır adımlarla geçti. Cebinde çıkardığı anahtarları kilide uydurmaya çalışırken arkasında o sesi duydu.

Yüreğinde davullar çalmaya başlamıştı. Ayakları yerden kesildi. Kapının önüne düşerken başı kapının önündeki eşiğe çarptı. Her yer bembeyaz olmuştu. Daha önce de bayılmıştı Cengiz. Yere usulca, kayar gibi düşmüştü. Başını çarptığı anda;

“Her yer bembeyaz oldu, demek ki bayılıyorum” diye düşünürken her şey silikleşti, aydınlandı. Kendisini o beyazlığın içine bıraktı. Baygın geçirdiği birkaç saniye içinde hayatının değiştiği o günü yeniden yaşadı.

Birkaç sene önce, okuldan çok yakın bir kız arkadaşının annesi, Selin teyze, alışveriş merkezinde merdivenlerden düşerek kalçasını kırmıştı. Bir gün işten çıkışta bir demet çiçek alarak hasta ziyaretine gitmişti. Fala, falcılara, hayaletlere, ruhlara gülüp geçen bir kişiydi. O gün hastayı ziyarete gelen yalnızca kendisi değildi. Yaşadığı kentin ünlü falcılarından birisi de oradaydı. Adamın ününün farkında değildi. Adamın albino olması dışında başka bir özelliği olmadığını sanmıştı ilk başta. Ama adam o gün orada Cengiz’in önce kahve falına bakmış ve arkasından suya bakarak genç adamın geleceğini okumuştu. İnanmıyordu ama beyaz saçlı, beyaz tenli adamın sözleri onu etkilemişti.

Çok yakın bir gelecekte olacakları, isimler, tarihler ve yerler vererek anlatmıştı. Ardından durun demesine kalmadan, bir de suya bakmıştı onun için. Asıl korkutanlar suda gördükleri oldu. Yakın gelecekteki başarılı, mutlu günlerin ardından onu bekleyen inanması güç tehlikeleri saymıştı. Trafik kazası, bir başka minik trafik kazası, eve giren bir hırsız ve son olarak onu bekleyen iğrenç bir ölüm şekli. İnanmak istememişti duyduklarına ama korkuyordu.

Adam onu bu olacaklardan koruyabileceğini söylemişti. “Az evvel odada konuşmadan otururken yabancısı olmadığım, başkalarına garip gelen bir hissin işareti ile gözlüklerimi çıkardım ve size baktım. Arkanızda duran karanlık işaretleri gördüm. Çok güçlü büyüler altındasınız. Ama çözebilirim. Dediklerimi harfiyen uygularsanız tehlikeleriz beraber defederiz” demişti.

Zİuaret bitip de ayrılınca tereddüt içindeydi. Bir hafta sonra arkadaşı Pelin’in evine gidip Beyaz adamın hazırladığı paketi almıştı. Eve gelince karısı güldü onun bu işlere bulaşmasına. Ufak bir tartışma geçmişti aralarında.

“Bunlar hep para tuzağı”

“Adam para almadı benden”

“Bedavaya günahlarını vermez onlar, vardır bir menfaati”

“Mesleki gurur yaptı canım, zor bir büyüyü kaldıracak”

“Sen de yedin bu mavalı, başımıza iş açma da”

Sonra çalışma odasına çekilip paketi açmıştı. İçinden bir şişe su, bir kutu kesmeşeker çıkmıştı. Adamın düzgün bir el yazısı ile yazdığı kağıtta da bir takım dualar ve talimatlar yazılıydı. Su her sabah birer bardak içilecek ve ilk iki dua yedi kez okunacaktı. Ayrıca kırk gece yatmadan okunacak dualar vardı. Dualar okunduktan sonra, bir kesme şeker ağza alınacak çiğnemeden erimesi beklenecekti.

Adam şekerleri bitirdiği gün büyük bir rahatlama hissetmişti. Arkasından, adamın söylediği tarihlerde beklenen olumlu olayların hepsi birer birer, sırasıyla gerçekleşti. Karısının, kendisinin terfileri, piyangodan çıkan minik bir servet, eşine yüzünü görmedikleri bir akrabadan kalan miras hayatlarını kolaylaştıran olumlu gelişmelerdi. Umulan kazalar ve hırsızlıklar gerçekleşmeyince adam kötülüklerden tamamen arındığını düşünmüştü. Ölümünün bir köpeğin saldırmasıyla olmasını hiçbir insan kendisine yakıştıramazdı.

Cengiz birkaç saniyelik baygınlığından ayılırken yine önce beyazlıklara açtı gözünü. Önce sesleri işitmeye başladı. Yüzündeki yalıcı nefesi ve yabani hırıltıları duydu. Gözlerini açınca komşunun iri köpeği ile burun buruna geldi. Köpek merakla yere düşen adamı inceliyordu. Adamın mantıklı olacak hali yoktu kalbinin ritmi düzensizdi, nefes alamıyordu, ensesinden başlayan bir ağrı aniden bütün sol tarafını sardı. Garip bir şekilde bütün bu olanları bir düzmece olduğunu, Albino’nun kendisine yardım için değil, kötülük olsun diye bir büyü yaptığını düşündü, parasını da elbette sevgili arkadaşı Pelin vermişti. En büyük korkusunun eşliğinde ilk ve sonuncu kalp krizini geçirdi Cengiz. Baba evinin kapısındaki cansız beden köpeğin ilgisini çekmiyordu artık. Hayvan arkasını dönerek bahçe kapısından çıktı ve gitti.



Kolaj: Beyaz - D.M.

21 Eylül 2011 Çarşamba

Albino

İşte orada karşımda duruyordu. Daha önce yalnızca bir kez, huzur veren bir rüyada gördüğüm beyaz saçlı adam. Yıllar once sıklıkla ziyaret ettiğim bu evde, şimdi ilk kez, bir hasta ziyareti için geldiğimde karşımaydı.



Yağmurlu bir gündü. Ağır tül perdeler gün ışığının içeriye süzülmesine izin vermiyordu. Tavandaki ampülün ışığı soluk sarıydı. Adam loş odada gözlerini gizleyen kapkara ve geniş güneş gözlükleri ile oturuyordu. Arkadaşım bana kahve pişirmek içeriye, mutfağa gitti. Hastaya ettiğim bir kaç geçmiş olsun dileğinden başka söz aklıma gelmiyordu. Artık rahatsızlık vermeye başlayan sesszilki giderek büyürken. Kahvem geldi. Kahvemi içer ve giderim diye düşündüm. Herkes susmuştu. Benim kahve içerken çıkardığım sesler ve koskocaman duvar saatinin tiktaklarından başka ses işitilmiyordu.


Kahvemi içtim. Beyaz saçlı adam gözlüklerini çıkardı. Kalbim güm güm atıyordu. Sanki gelecekte olacak bir şeyi hatırlar gibiydim. Bu anı yaşamamıştım ama yaşayacaklarımı biliyordum sanki.


Adam: Falınıza bakmak istiyorum. Müsade eder misiniz dedi?


Hayır diyemeyecek kadar hazırlıksız yakalanmıştım.


Bardağım soğuyuncaya kadar bekledi. Fincanı eline alıp büyük dikkatle içindekilere bakmaya başladı. Beş dakika kadar sessiz kaldı. Arkadaşıma ve annesine baktım. Annesi sus der gibi işaret parmağını dudağına yaklaştırmıştı. Başka zaman olsa gülerdim. Gülemeyecek kadar tedirgindim.


Adam aniden konuşmaya başladı:


"Bir yıl içerisinde dönem dönem güzel şeyle olacak sizin için" dedi. Bir takım tarihler ve isimler verdi. Sonra yine sustu. Bembeyaz kirpiklerini çevrelediği açık ela renkl gözleri ile bana baktı. Baklışlarımı kaçıramıyordum. Konuşmaya devam etti:


"Ama sonra çok kötü şeyler olacak" dedi.


Gülmek istedim. Başarısız bir gülüş yerleşti yüzüme.


"Biliyorum inanmıyorsunuz bu safsatalara.... Ama lütfen inanmayı deneyin, sizi bir tek ben kurtarabilirm. Dediklerimi harfiyen yerine getirdiğiniz takdirde kurtulma şansınız var. Hasmınız çok kuvvetli yerden yardım alıyor. Sizin kaderinizi değiştirebilecek kadar güçlü birisinin nefesi değmiş ona"


Adamın yüzüne dikkatle baktım. Yaşı olmayan, yaşını göstermeyen şanslı insanlardandı. Pembe beyaz yüzlü bir adam, kaderimin değişeceğini, kötü şeyler gördüğünü söylüyordu. Doğruyu söylediğine dair bir his belirdi içimde. İzin verdiğimi belirtmek için başımı salladım.


"Bana bir tas su getirir misin kızım?" diye seslendi arkadaşıma.


Sehpanın üzerine konulan yarıya kadar su ile dolu bakır bir hamam tasına birlikte bakmaya başladık. Burnuma yeşil sabun kokuları geldiğini hayal etmeye başlamıştım ki, adam yine konuştu. Rüzgarlı bir gecede fısıldar gibi çıkıyordu sesi. Belli belirsiz.


Duyduklarım bir daha hiç aklımdan çıkmadı.





20 Eylül 2011 Salı

Işık

Ve Tanrı "ışık olsun" dedi.

Işık oldu.

Işığın yüzeylerine vurup yansıması ile tüm canlıların ve cansızların renkleri, şekilleri görünür oldu. Işığın erişebildiği yerleri gördük. Işığın erişemediği yerlere yabancıyız. Göremediklerimizi o yüzden daha fazla merak etik.

Işık ve ışığın aydınlattığı her şey.

Bir sayfa, bir kumsal, bir çiçek, durgun bi su, gökyüzü, bir kadın, bir adam, ağaçlar, kumlar, seramik bir ev eşyası, buzlanmış bir araba, bir köpekbalığı, "maddesel olmayan bir varlık", yol, birbirinin tam zıddı iki insan, bir kadın ve bir erkek, bulutlar, bir ağaç birbriinin tam zıddı iki kedi, bir başka adam, sevişen bir çift, kağıdın üzerine karalanmış anlamsız şekiller, bir kedi, bir bahçe, bir sabah erken henüz güneş doğmaya hazırlandığı bir daha unutulmayacak bir seher vakti, bir yırtıcı hayvanı alıp uzunca bir öykü yazdım. Bütün bunlara ışık öyle bir vurdu ki, ben gçrdüklerimi anlatmak için oturduğum vakit, bunların hepsi bana bambaşka bir şekilde göründüler. İşte bu yüzden öykümde bunlar yer almayacak.

Benim öykümde kağıt olmayacak onun yerine ilk önce bir ışık çakacak, bir adamın ağzından kehanetler dökülecek, sonra korkutucu görünümlü ama aslında çok sevecen bir ev köpeği, bir kadın, bir kuş, kötü niyetli ama kötü niyetini gizleyen bir başka kadın, bir gül, sularla çevrili olan ve her gün giderek sulara gömülen bir şehir, şehrin yüksek yerlerinde kapısı yılda bir gece çalınan bir ev, o kapıyı çalan bir adam, kulübenin etrafında sayıları günden güne azalan ağaçlar, içindekileri söyleyemediği için duyguları günden güne azalan bir adam, insanlarının giderek yırtıcı hayvana dönüştüğü karanlık bir şehir, vedaların giderek azaldığı ama her seferinde daha da zorlaştığı bir ülke, büyücülere gidip sevmediği insanların kaderini deiştiren ve gerçek yüzlerini hep gizleyen kötü yürekli kadınlar ve erkekler, kaderi değiştiği için intiharı seçen bir genç kadın, gizkice buluşan evgililer, her gün kavga eden ama ayrılmayı akıllarından bile geöirmeyen evli çiftler, kuyruklarını açtığında bir güneş gibi etrafı ndaki herşeyi mucizevi bir ışıkla aydınlatan büyülü bir kuş, hayallerinden uzun yıllar önce vazgeçtiği halde bir gün bir anı parçasına elleri değidiği vakit vaz geçtiklerinin anısı ile yürekleri dağlanmış insanlar, karlı dağların tepesinde süzülüp kehanetin izlerini takip eden bir kartal, çocukluğunu satın almak herşeyi yeniden yaşamak isteyen bir adam, bitmeyen, hiç bir yere bağlanmayan bir yol, özgürlüğünü aramayı denememiş, bu eksikliklerinin adını arayan insanlar ve su kenarlarına inen yırtıcı hayvanlar olacak.

Bir gün içimden bir ses bana dedi ki;

"Renkleri anlat"

O sesi dinledim.

Beyaz ile çıktığım yolculuk, siyaha vardığım gün bitti.


"Beyaz" ve "Siyah" klaj - D.M.