Geceye Mektuplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Geceye Mektuplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Haziran 2011 Perşembe

Geceye Mektuplar'ın Sebebi

Öykü uzun süredir son haline kavuşmayı bekliyordu. Sayfalarca mektup hazırlamıştım. Yok durun bu öyküyü neden yazdığımı anlatmaya başlamak için doğru bir yer değil burası. Konum değiştirmem lazım. Balkona geçeyim. Orası daha serin. Oradan yazabilirim.

Evet balkon serinmiş, adalar da almış başını gidiyor serin bir akşamüstüne doğru.

Evet serinlikte daha iyi yazabilirim şimdi. O halde bu öykü nerelerden beslendi öncelikle onu anlatmalıyım. Blogger’da 2007 den beri yazıyorum ondan önce de Netlarus’ta bir hesap açmış, sonra yazdıklarımı yok edip yeni bir hesap açmıştım. Orada yazmak çok tatlı bir oyundu. Aynı kadfdana dört beş kişinin bir araya geldiği bir grubumuz vardı. Her gün ayrı birimiz bloguna entry girerdi ve o gün o blog yazısının altında toplaşırdık. Öncdelikle yazı hakkında yorumlarımızı yapar ardından da bütün bir gün boyu, 24 saat boyunca aklımıza gelenleri o yazının altından birbirimizle paylaşırdık. Kah yepyeni bir görüş ortaya atar yeni bir tartışma başlatır kah devam eden bir konu hakkında bitip tükenmek bilmeyen geyiğimizi devam ettirirdik. Aylar sonra birbirimizi merak etmeye başladık, bu kadar ahbaplık ettikten sonra buluşmaya karar verdik. 3 kadın ve 2 erkekten ibaretti kabilemizin çekirdeği, muhabbetimize arada dalıp çıkanlar da oluyordu elbette. Diğer erkek buluşma konusundaki yazılarımıza hiç yanıt vermedi, kayıtsız kaldı. Olumlu ya da olumsuz bir ifade asla etmedi konu ile ilgili. Kendisini gizlemeyi seçmesini fazla sorgulamadık. Ancak kafamın kenarına yazdım nedenini çözemediğim bu garip davranışı. Öyle ya hayır demiş olsa kimse üstelemeyecekti ya da evet dese aylardır az çok birbirimizi tanımıştık aramızda taşkınlık yapacak ya da kötü emelleri olan birisinin barınmadığının farkındaydık hepimiz pekala. Kimliğini gizli tutmak istemesi belki de kendisine bizde olmayan bir özgürlük hissini vermişti ona, bilmiyorum. Seçiminin arkasındaki ihtimal çeşitliliğini arttırmak mümkün.

Daha sonra Netlarus kapandı, bütün yazdıklarımız sanal alemin bilinmeyen bir köşesinde yokolup kayboldu. Üzücüydü, uzun süre yazamadım. Sonra Blogger’a yani Blogspot2a geldim. 2007 yılından beri burada takip ettiğim ve yazdıklarını sevdiğim iki kişi var ki kendilerini ifade etme tarzlarını beğeniyorum, yazılarındaki kurguyu, konuyu geliştirmelerini, anlatım tarzlarını beğeniyorum. Birkaç ay önce bu iki arkadaşımın arasına yeni birisi daha katıldı. Her üçünün yazdıklarını takip etmek büyük bir keyif veriyor bana. Onların yazdığı gibi yazamayacağımı biliyorum, tarzlarımız farklı onlar daha duyguya yönelik, iç dünyaya odaklı yazıyor öncelikle ben ise biraz daha gözleme dayalı, kafamda canlanan bazı resimleri, anları ve durumları sanki fotoğraf karesi gibi bir takım mizansenler içinde vermeye çalışıyorum. Benimle benzer üslübu olan ve her yazdıkların ızevkle okuduğum başka blog arkadaşlarımda var ama o ilk üçü gibi yazamayacağımı biliyorum. Birkaç ay önce onlar gibi yazsam ne yazardım, nasıl yazardım diye düşünmeye başladım.

Her şeyi birbirine bağlayan Amélie Nothomb’un “Sulphuric Acid” isimli kitabındaki kısacık bir bölüm oldu. Bir TV programı için mahkumlar ve gardiyan rolünü üstlenmiş katılımcılardan kitabın kahramanı CKZ 114 ile ona olan nefreti tutkuya dönmüş gardiyan Zdena arasındaki kısa bir bölümdü bu. Zdena ısrarla CKZ114’ün adını çğrenmek istiyor, bunun için birtakım hileler yapıyorsa da kız ismini gizlemesinin yararına olacağını daha ilk başından fark ettiği için karşılaşabileceği her tür yıldırma amaçlı cezaya rağmen kararlı biçimde hayır diyor ve gerçek isminin Pannonique olduğunu söylemiyordu. Ne Zdena’ya ne de bir başkasına.

Kadının ismini öğrenme tutkusu ile yanıp tutuşan birisi ve her ne olursa olsun ismini gizlemeye azmetmiş bir kadın elimde çok uzun süredir sürünen gizemli olamaya çalışan, aşk, merak yüklü e mailleri bir öyküde toplamam için gereken ışığı zihnimde çakıştırdı. Öyküye hazırlık olsun diye önceden karaladığım mektupların bir bölümünü seçerek, kadının yazdıklarını, erkeğin yazdıklarını ve rahibi anlatan bölümleri onlar gibi yazsam nasıl yazardım diye düşünerek elden geçirdim.

Öykü bu şekilde hayat buldu. Anlatılan olaylar gerçek mi tamamen kugu mu diye sorarım ben de kendi kendime beni içine çekebilmiş bir öykü okuduğum zaman. Önemli olan bu değil. Zaten öykümde öykü yazarını öyküsünün içine çekip alarak bu konunun önemi olmadığını vurguladım. Anlatıcı/yazar da bir an geliyor ve kendisinin bir başkasının öyküsü içinde bir kahraman olduğundan kuşkulanıyor. Sadece ve sadece öykünün içindeki yazarı tanıdığı ve kendisine ait bir bileklik anlatıcının koluna ödünç verildiği için. Sigara içme konusunda temel bir ayrılıkları olduğunu fark etmesine rağmen öykünün içinde kendisinden izler bulunması sebebiyle kendini rahip ile özdeşleştiriyor. Oysa kadın yazar şakacı birisi, oyunlar oynayıp yalanlar söylüyor.

Hikayelerde kullanılan gerçeğe yakın detayları bir çok kiş yakın çevresinden çekip ödünç alıyor. Ödünç alınan bu teferruat öykü kişilerine bir nebze olsun gerçeklik kazandırıyor, bir belki hayal ürünü bir kişiliği alıp hayatımızdan bildiğimiz bir detaya iliştirince onu daha gerçekmiş gibi algılamaya başlıyoruz.

Yalnızlığı yenme yöntemleri, yalnız kalplerin kolayca birbirine bağlanıvermeyi seçmesi ancak bağlandığı kadar da cabuk bıkıvermesi üzerine bir öyküydü uzun lafın kısası. Orijinali daha uzun blog için kısaltayım derken imanım gevredi resmen. Orijinali bir nevi “stalker” hikayesine çevrilip karakterler için karabasana dönüşüyor. Öyküyü kısaltabilmek amacı ile daha evcimen bir finale yöneltip kısa kesmeyi başarınca açıkçası derin derin bir nefes alarak şöyle güzel bir “oh”çektim. Uzun halini koyamazdım, bloglardaki çok uzun yazıları okumaya sıkılıyorum. Bu hali bile 20 word sayfası sürdü. Neyse hepimize geçmiş olsun. Zaman ayırıp öykümü okuyanlara teşekkür ederim.

İşte böyle kendimi balkonun serinliğine atınca da susmak bilmiyor klavyem.


8 Haziran 2011 Çarşamba

Geceye Mektuplar - 7 - Belki Son Bir Mektup Daha...

Merhaba,

Son sözlerin sanki beni bırakıp da gideceğine dair uğursuz bir kehanet gibiydi desem abartmış olmam sanırım.

Kendi acılarıma gömülmek ve kendi acılarımda boğulmak ve kendi acılarımı en acı saymak istemiyorum artık. Seni tekrar buldum ya artık yalnız kalmak istemiyorum. Sesinle acılarımı paylaşmak, senin acılarını dindirmek senin yaralarını sarmak istiyorum. Yalnızlık çok zor aylağım.



Merhaba,

Aslında yüreğinde ve aklında beni nasıl kurguladığını bilmiyorum Ural. Belki yıkılmış, belki yaşamaktan bıkmış, insanlardan kaçan bir münzevi diye algıladın belki de beni, ya da benzeri bir şeyler. Tabii ki zaman zaman benzeri duygulara kapıldığım olmuştur. Kapılırım ama yıkılmam. Karşılaştığım zorluklar beni ola olsa güçlendirir. İşte içimde yaşadığım devrimlerin özeti de bundan ibarettir.

Yine bir çelişki yumağı sunuyorum sana; bir anne düşün ki, iki oğlu var birisi asker, diğeri eşkıya. Bir çatışmada kardeşler birbirini vuruyor ve ağır yaralanıyorlar. Kan kaybederken, dünyadaki yolculuklarının o son beş dakikasında çektikleri acı mı büyüktür, yoksa onları kaybettikten sonra annelerinin çekmeye devam edeceği acı mı? Evet insanlar acı çekerler. Biz de insanları acı çektiğini anlar, onlar için üzüldüğümüzü söyleriz. Ama ne kadar üzülsek de onların çektiği acının derinliğini anlayamayız. O yüzden benim acı çektiğimi, acılarım için üzüldüğünü zannetmeye çalışma.

Beni anlamaya çalışırken bazen başarıya ulaşabilirsin ama çok zaman da yanılabilirsin sevgili dostum. Ama ne sen ben olabilirsin ne de ben sen. Bana ismini verdiğinde eğer verdiğin bilgi gerçekse kendime mani olamamaktan korktuğumu söylemiştim.Çünkü kendimi iyi tanıyorum. Ne yapıp ne edip seni bulmaktan korkuyordum. Bıraktığın zleri birleştirmek zor olmadı. İstanbul değil de Samsun’da yaşadığını bulmak birkaç dakikamı aldı sadece. Bu satırları okurkenki yüzünü görür gibiyim. Ama yüzünün gerisinde neler olduğunu tahmin edemem, o kısmını sen biliyorsun. Mesela kalbin gümbürdüyor mu? Ya da öfkeden kan beynine sıçramış olabilir mi acaba? Dır acele etme. O sana bir hafta boyunca cevap vermediğim zamandan bahsedeyim biraz.

Arabamla yola çıktım. Üç katlı yeşil boyalı bir ev hayal et şimdi. Bahçesi var. Bahçede tahmin et bakalım ne ağacı var? Bildin!! Birinci çinkoyu sen yaptın dostum. Erik ağaçları.Bahar gelip çiçeklendiğinde insanın ruhunu hareketlendirirler o ağaçlar. Ağaçların yanında gül ağaçları, kapıyı çevreleyen fındık gülleri, yaseminler, hanımelleri böyle bir ev düşün. Ben evin biraz ötesine park ettim. Sokak ışıkları yanmıyordu, karanlıkta yürüyerek geri döndüm. Yeşil evin karşısındaki arsaya girip oturdum ve izledim o evi. 27-28 yaşlarında genç bir adam gece balkonda rakı keyfi yapıyordu, masaya mezenin biri gelip biri gidiyordu. “Aşkım” isimli genç bir kadındı garsoluk eden. “Aşkım aşağı”, “Aşkım yukarı” benden haber alamadığında nasıl acı çektiğini gözlerimle gördüm. Ama dediğim gibi acılarının yoğunluğunu kestirebilmem mümkün değil. Gördüklerimi bilirim sadece.

Evli olmana kızmıyorum, bu sorun değil. Duyarlılıkların kademe kademe olmasına kafam bozuluyor biraz. Sana olanlara karşı daha duyarlı kendinin başkalarına yaptığına karşı daha az duyarlı olmak senin en doğal hakkın.

Evet aylardır yazışıyoruz. Beni bir kadın olarak anlamasan da bir insan olarak anlaman hala mümkün. Kaçırdığın noktaya gelince o da şudur; ben aslında, mazoşist bir yaklaşım olarak algılayabilirsin belki, yalnızlığımı seviyorum. O benim sadık yarim, aşıklar bazen birbirine nasıl küsüp barışarak cilveleşirlerse bizde onunla öyleyiz.

Evet beraberce birkaç karakter yarattık ve onları işledik farzet. Eğlenceliydi bence. Kabul et biz birbirinden farklı iki kişiyiz Ural. İki yabancıyız.Dost da değiliz birbirimize fazla sayıda yalanlar söyledik. Güven kayboldu aramızda. Artık ağzımızdan çıkacak her kelime olsa olsa artık ikimizin de dahil olmayı istemeyeceği başka bir oyunun adımları olur..

“Ben hiç pişman olmam.” derdim henüz büyümediğim zamanlarda. Büyüdüğümü kabullendiğimde fark ettim pişmanlıklarımı. Sevgiye dair ne varsa ne kadar da hızlı tüketiyoruz değil mi aşkım? Sevmeler, sevişmeler ne kadar da kutsalmış bir zamanlar. Çok da önemliymiş. Bence duyarlı bir yürek en kolay nasır bağlayanıdır. Kendini koruma altına almak için duyarlı yerlerini dış etkilere derhal kapatmak zorundadır çünkü. O nasır tutmuş yürekle bir daha nasıl sever o da ayrı bir denklem konusu. Artık tek çeşit sevgi var benim için, o da sadece dostluktur, gerçek arkadaşlıktır.

Beni yanlış anlamanı istemem, o kadar serzeniş yüklü ki yazdıkların ama lütfen benim kendimi korumaya çalışmamı anlayışla karşıla.

Mutluluklar diliyorum sana. Ve bol şanslar.

Senin Aylak Serserin,

Elimdeki dosyada e-postalar burada bitiyordu. Kurgu mu gerçek mi olduğunu anlayamamıştım. Hoş kurgu veya gerçek olması da önemli değildi o kadar. En azından kadın karşısındaki denklemi çözmüştü. Yazıştığı kişinin kim olduğunu biliyordu. Bu bilgiler adamı kadın için gerçek kılmaya devam edebilirdi. Son e mail buydu ama dosya burada bitmiyordu. Okumaya devam ettim.






Adam oturmuş dinliyordu uzun süredir. Kadın onu ikna etmeye çalışırcasına konuşuyordu. Onu inandırmak istiyordu. Ama inandırmak istediğini belli ederse ya da üzerine biraz fazla düşerse o ana kadar inşa ettiği her şeyin tepetaklak olacağının da farkındaydı. Temkinli biçimde kuruyordu cümlelerini. Dünyanın bu yöresinde kadın olmak zordu. Adam konuşmaya başladı derken. Kelimeler dudaklarından ahenkli seslere dönüşerek odaya yayılıyordu. Bilinen her kelime onun telafuz edişi ile fazla bilinmeyen anlamlarını taşımaya başlıyordu kadın için. Adam, kadının nasıl doğduğunu anlatıyordu, kutsal bakireden değil, herhangi bir tanrıçadan bahsediyordu belki de. Konuyu ele alış biçimi içine umut verdi kadının karşısındakini aldatmış olmanın hazzını erken yaşamaktan korkuyordu. Gülümsemesinin yüzüne yayılmaması lazımdı, daha çok erkendi. Beklemeliydi.

Bereketin timsali kadın, biliyordu çok zordu ama imkansız değildi. En azından umut edebilirdi. Umut ederek var olabilirdi. Umut? Var olmak? Her ikisine de hakkı olduğu halde yeni bir başlangıcı istemek zor geliyordu. Birden rahibin kelimelerine ne kadar çok özen gösterdiğini fark etti. Bunca kelime aslında kadına bir tek soruyu sorabilmek için ardı ardına dizilmiş upuzun paragraflara eş hacme ulaşmıştı en sonunda. Sormak istediği “Neden?”di. Konuşurken gözleri kadına kenetlenmiş ve ondan bir tek ışık bekliyordu. Ya da bir sıcaklık, ruhunda ufacık bir hareketlenme. Kadının içinde bir kere ne yakaladıysa, çok önceden, aynısını görmeyi bekliyordu. Ama olmuyordu. Kadın dünyayı dinlemeyi bıraktı, içindeki sesi dinliyordu artık.

O hiç kadın olmadı ki” dedi kendi kendine,

Belki de aslında hiç yalnız kalmadı, yalnızlığı ile aşk hayatı yaşadığını zannederken” dedi rahip sanki aklından geçenleri duymuş gibi.

Kadın; “O affeden taraftı, ne affedemediği oldu ne de affettirmek zorunda kaldı kendini çünkü o bir rahipti” dedi içinden konuşarak.

Bir melek mi yoksa şeytan mı?”,Onunla konuşup da bu sorunun cevabını bulan var mı?” diye sormaya başladı kendi kendine. “Ne önemi vardı ki

Kadın çantasını karıştırmaya başladı. Aradığını bulması uzun sürmedi. Çıkardığı dosyayı rahibe uzattı. “Geceye Mektuplar” yazıyordu dosyanın üzerinde. Donuk bir gülümseme yerleştirmeye çalıştı yüzüne kadın. Başaramamıştı sıcacık bir gülümseme yayılıyordu yüzüne, gözlerinin içine. İçinden tekrar o ses geçti: “O hiç kadın olmadı ki, nasıl anlayacak beni?

Yüzü rahibe dönük duruyordu, gözlerini gözlerinin en derinlerine bırakarak “Başka bir günahta görüşmek üzere” dedi. Bu cümle daha ağzından çıkarken titredi bedeni. Sanki ruhu bir kez daha vaftiz olmuştu. Sonra başkaları da geldi masaya. Konuştular, başka şeylerden söz ederek çokça güldüler. Kadın o dosyayı uzatırken ki kadın değildi artık. Ama rahip hep aynıydı, kadın başka birisi olduğunu sanıp güler ve şakalar yaparken rahip ona bakıyor, en derinlerde neler olduğunu fark ediyordu. Bir ara göz göze geldiklerinde kadın bakışlarını kaçırmak zorunda kaldı. Adam o kadar derinlerine kadar ruhunu okuyordu ki, karşısındaki onun rahibi de olsa bu denli savunmasız yakalanmayı göze alamazdı. Rahip mutluydu bir anlığına da olsa denediğini hissetmişti.

Kalbimizden taşan sevgi, her türlü duyarlılık bizimdir. Buların karşılığını çoğunlukla kalp kırıklığı olarak geriye alırız. Giderek daha az duyarlı olmak, belki de bir daha hiç sevemeyecek denli güvenimizin kırılması pahasına da olsa hep denemeye devam ederiz. Aşk üreten yüreğimizin karşılık olarak alacağı acıysa, kırgınlıksa, burukluksa, kabul edelim bunlar da bizimdir. Hayatın kendisi bir denemeler bütünü değil midir zaten? Denemeler, sayısını hatırlamadığımız yanılmalar. Tecrübelerimizin hepsi pahalı birer özel ders değil mi? Öğrenip öğrenmemek tabii ki kendimize kalmış. Hızlı öğrenen daha az acı çeker. Nihayetinde acı verene evrilebilir şansı yaver giderse. Yavaş öğrenenlerin işi ise çok zor. Alacakları dersler bitmez onların, hep ikmale kalırlar.

Bu ses nereden geliyor?” diye düşündü genç kadın, dönüp sesin sahibi aradı. Rahip değildi, bir an Ural’ın da orada olduğunu sandı. Ama olamazdı onu kendisine taşımaya yetecek bir tane olsun ipucu bırakmamıştı. Masadakilerle vedalaştı. Gözleri rahibin gözlerini buldu, iki sırdaş, iki suç ortağı gibi bakıştılar ayrılırken.

Kadın hızla çıktı kafeteryadan. Birkaç adım atmıştı ki müziğin sesi dinmeye başladı. Kendi ayak seslerini dinlerken “Geceye” dedi kadın, “Geceye bir mektup daha yazmalıyım

Ural, Rahip ve kadın, ayrı ayrı yönlere doğru seyir eden üç insandılar, hepsinin öyküsü farklıydı. Ama gece oldu mu hepsi de aynı yıldızın yörüngesine giriyorlardı.

Kadın kaldırım kenarında bekleyen bir taksiyi görünce telaşla bir işaret çaktı. Şoför kadını gördüğünü belli etmek için farlarını bir yakıp bir söndürdü. Kadın adımlarını taksiye doğru hızlandırdı. İşte tam o anda gökte bir yıldız kaydı. Ural, Rahip ve Kadın yıldız kaydığı sırada üçü de birbirinden habersiz, geceyi dilediler ve hikayelerinin hiç bitmemesini.




Geceye Mektuplar - 6 - Uzak bir yerde, Karadeniz'de

Merhaba,

Neler yaptığımı başka bir zaman konuşuruz, vaktim yoktu biraz seyahat ettim. Uzun zamandır gitmeyi istediğim bir yerdeydim, bir hafta kadar oradaydım. Neresi olduğunu sorma ama eminim ki senin de bildiğin yerlerdir. Gittiğim yer huzur doluydu. Ama kendimi bir hayalet gibi hissettim orada.

Bu arada madem benim adım Aylak serseri senin adını da hayalperest serseri koyalım ne dersin o kadar güçlü bir hayal dünyan var ki ve beni de bazen o dünyana alıp gezdiriyorsun ki bu aylağın yanına en azından sanal ortamda bir hayalperest yakışır değil mi?

Sevgiler,

Merhaba,

Sevdim yeni ismimi, hayalperest serseriyi, bu isim hoşuma gider. Ama merak ediyorum gittiğin yerde kendini neden bir hayalet gibi hissettiğini?

Merhaba,

Bana yazdığın mektuplarda ay olup gözlerini, rüzgar olup ağaç dallarını ve yüzünü okşadığıma göre kendimi hayalet gibi değil de ne gibi hissedebilirdim ki? Alem adamsın hayalperest.

İyi geceler.

Merhaba,

Duydum ki kıskanıyormuşsun beni. Yalana ne hacet öyle işte. Özellikle de hayalperest serseriyi. Kıskandığın kişi de sensin ki. Beni kendi kendinden kıskanmayı başardın ya ne diyebilirim bu hayal gücüne. Ben yıldız toplayıcısı ile tanıştım ilk kez. İlkler asla unutulmaz. Onu kıskanmana izin veriyorum ama hayalperest serseriyi kıskanamazsın.

Nice çiçek hırsızları tanıdım, nicesini defettim. Bazılarına kandım. Bilerek ve isteyerek kandım. Yani pek de kandırılmış sayılmam bu durumda. Gönüllü oldu her ne olduysa. Korkmana endişe etmene gerek yok. Aslında seni sana anlatmalı.

Ural; Ana karakter, sakin, sessiz, tam bir gözlemci. Aşk her zaman ana konu. Aşkla konuşmak, aşkla sevişmek, aşkla yemek pişirmek, aşkla hapşırmak, tuhaf gelebilir belki ama hepsi onun için aşkla olabilir. Aşkla yaşamak onun işi kısacası. Tutku hem Ural’da hem de hayalperest Serseri’de var. Hangisinde daha fazla onu bilmiyorum işte. Ural birini özgür kılacak ve diğer yandan onu bir o kadar da kendisine bağlayacak birisine ihtiyaç duyuyor. Kadınla bu nedenle ilgileniyor. Dostluğa da razı gelebilir ama asıl ilgisi bu yönde değil. Kadının ilgisini çekmek için özel bir çaba sarfetmiyor. Sadece bekliyor. Sabırlı. Ne olursa olsun hep dost.

Hayalperest Serseri; Özgür. Sahip olduğu özgürlüğü seviyor. Ural’ın özgür yanı denilebilir. Ural’ın kendisini kasmayan, hayatı akışına bırakmasını bilen tarafı. Çünkü Ural bağlanmayı tercih etmiş, yıldız yolundan şaşmıyor. Özgürlüğü Hayalpereste bırakmış. Hayallerinde özgür. Onu sımsıkı bağlayan sorumlulukları var. Ural kadına duygusal yaklaşırken Hayalperest daha erkeksi yaklaşıyor. Ama bu hali onu Ural’dan daha çekici yapıyor. Ne olursa olsun özgür, bağlanamayan birisi, Serseri kelimesini kullanırken Ural onu yeriyor. Hayalperest derken de onu yüceltiyor. Her iksinin hayalleri kesişiyor belki ama her ikisinin bu hayallere ulaşmaya çalışma biçimi farklı. Onu kıskanmakta haklısın Ural.

Gelelim Rahip’e onu kıskandığına dair hiçbir işaret alamadım senden. Oysa o da kıskanılması gereken birisi.

Rahip; çok iyi bir dinleyici. Kadını yargılamadan dinlemesi onu güvenilir kılıyor. Kadın her bir sırrını onunla paylaşabiliyor. Kadının konuşması bittiği zaman çözüm yolları önerebiliyor ona her biri kadını düzlüğe çıkartabilecek nitelikte, karmaşık değil ve kadını sıkıntılardan arınmış biçimde düzlüğe taşıyabilecek nitelikte önerileri var. Çok iyi bir gözlemci, yanıldığı zamanlar da var ama çok az, genellikle görüşlerinde ve öngörülerinde yanılmıyor. En önemli özelliği düşündüklerini berrak biçimde, kuşkuya yer vermeyen biçimde aktarabiliyor. Ural’ın varlığından kadının ona izin verdiği kadarı ile haberdar. Kadın konuşurken rahibe baktığında bazen Ural’ı hayal ediyor artık.

Aslında pek de kıskanılacak bir durum yok biliyorsun değil mi? Aylak Serseri’yi de senden dinlemek isterim bu arada.

Sevgiler.




Merhaba,

Aylağım benim yazdıkların kafamı karıştırdı ama yazının ekindeki resim ödülüm oldu. Seni böyle görebilmek ne güzel. Bu fotoğrafın bende uyandırdıklarını, bende yaşattıklarını anlatabilmeyi çok isterdim. İçimi coşturdun yine.

Sana Aylak Serseri’yi anlatmak isterdim ama yollardayım şu anda, Ankara, Balıkesir, Antalya ve sonra hedefim Adana. Yollar bu ara kaderim sanki.

Merhaba,

Ne tuhaf ben de seyahatteyim ve internet kafeden giriyorum şu anda. Umarım Adana’ya bir gün koşar gelirim yanına, ve bulurum seni bir köşede rakı kadehi elinde. Ve o kadeh benim nasibim olur artık. Şerefine.

Merhaba,

Sen nerelerdesin peki? Nerden çıktı bu seyahat anlayamıyorum

Merhaba,

Sevgili dost, anlaşılamayacak ne var bunda.seni böyle gezer görünce ben de gezeyim biraz dedim. Gezerken de yanına hayallerimden birini yakıştırıp öyle bir fotoğraf hazırladıms enin için beni hayal etmen daha kolay olsun diye. Fotoğraf kötü çıkmış diye fotoğraf olmaktan çıkmaz ki. Ben bazen öyle beceriksizleşiyorum ki J

Aylağın

Merhaba;

Nerede olduğunu söylemedin ama.

Merhaba;

Selam sevgili dostum Samsun’da 2 gün geçirdikten sonra, şu an Karadenizin bir ilçesindeyim.

Merhaba;

Aylağım gerçekten sen neredesin şu an. Benim de elim havada asılı kaldı senin şu anda nerede olduğunu bilememekten. Karadeniz’in azgın dalgalarına mı kaptırdın kendini? Eğer böyle ise o deniz kadar coşku duyarım. Çünkü Karadeniz, azgın dalgaları arasına almışsa birisini, ve o birisi aylağın birisiyse gör ki ne güzellikler yaşanır o zaman o azgın dalgalar arasında. Ural’ı ya da Rahip’i bilmem ama o denizin azgın dalgaların arasında seninle olmayı çok isterdim.

Merhaba,

Cumartesi ve Pazar günümü Samsun’da geçirdim, denize bakan bir odadan dalgaları izledim. Hayatımdan sıyrılmak bir nebze olsun uzaklaşabilmek için buralardayım. İçimdeki soru işaretlerinin üzerine giderek kendi içimde yanıtlar bulmak için buralardayım. Balkonda dalgaların birbirini cilveyle nasıl kovaladıklarını izledim uzun uzun. Bana yabancı bir şehirde dolaştım aylak aylak. Hafif bir rüzgar vardı. Pazar akşamı ise o rüzgar beni Ordu’nun bir ilçesine sürükledi. Ve şu anda ufacık pencereli bir odanın içinde klavyemin başındayım. Ekrandan yüzüme bir ışık vuruyor. pencereden dışarıya bakınca başka ışık görmüyorum. Kapkaranlık her yer. O kadar güzel ki. Hayatımı o kadar fazla karıştırmışım ki bu sükûnet iyi geldi. Huzurlu mutlu ve sakinim. İsyanlarıma ara verdim. Karadeniz’in koyu yeşilliği altında hatta içindeyken isyanlarımı unutmak kolay. Erkeklere güvenmiyorum. Hatta bazen nefrete yaklaşıyor onlara olan duygularım. Kızgınım. Onlara hayatımda yer veriyor olduğum için kendime kızgınlığım.

Her şeyi bilmek istemek, her bir şeyin izini sürmek, peşine düşmek, öğrenebileceğim her şeyi oradan almak isteği beni mahvediyor. Her şeyini aldım mı birisinin onu hayatımdan çıkarıyorum ne yazık ki.

Mutlu ol.

Sevgiler.

Merhaba,

Yazdıklarını hemen okudum. Umarım bilgisayar başındasındır ve okursun yazdıklarımı. Doğru yoldasın sevgili aylağım. Kızgın olmanı anlıyorum. Ama nefreti atla. Nefret etmek sana yakışmaz çünkü. Hayatta nefretin işe yaradığı çok az durum vardı. Nefret etmek senin işine yaramaz dostum. Kızgın olmanı anlasam da onu da uzun süre devam ettirmeni tavsiye etmem. Kendi kendini için için yakarsın kızgınlığınla. Kesip atmalı oysa. Kesip alakasız kalınmalı kızdığın kimselere. Böyle düşünüyorum. Uzaklaş seni kızdıran kimselerden.

İyi geceler,






Merhaba,

Okudum, sanırım tavsiyene uyacağım ama dediğin gibi değil yavaşça ve alıştıra alıştıra kesip atacağım.

Aylak Serserin,

7 Haziran 2011 Salı

Geceye Mektuplar – 5 – Mezar

Seneler sonra evdeki dergi yığınlarının arasında tekrar karşıma çıkan dosyayı ilk önce içeriğine dair fazla bilgim olmaksızın okumaya girişmiştim. Hani bazı kitapları okumaya çalışırsınız ancak orada kurgulanan dünyanın içine girmeniz ve kitabın dünyasını algılayabilmeniz veya olan bitene merak duymanız biraz vakit alır ya, bu A4 kağıtlarına sıkışık bir yazı karakteri ile yazılmış, ağırlıklı olarak e-mailler ve sohbetlerden oluşan yazı, birbirini tekrar etmeyen ancak birbirine benzeyen iki kişinin mektuplaşmaları ilk baştaki birkaç mektuptan sonra giderek merak uyandırıcı bir hal almaya başlamıştı. Minik bir yazı karakteri ile topu topu 36 dosya kağıdı sayfasından ibaretti. Yani yazı stilini ve punto büyüklüğünü değiştirseniz, tamamını bir kitaba dönüştürseniz kabaca bir hesaplama ile 80 sayfa civarında tutardı hepsi. Seneler önce, üstelik tam da elime alıp okumaya girişmişken, eve geldiğimde bir kenara bırakıp sonra da unuttuğumdan ötürü suçluluk hissediyordum. Ortada ciddi bir emek vardı ve ben elimle kaldırıp bir kenara koymuştum.

Hatırlıyorum, yazıyı bana verdiğinden sonraki ilk seferinde bana verdiği dosyası ile ilgili bir şey sormamıştı, ama onu iyi tanıyordum ya da o zamanlar öyle olduğunu düşünüyordum. İkinci karşılaşmamızda da bir şey belli etmemişti ama bakışlarından okuyup okumadığıma dair benden yanıt beklediğini anlamıştım. Onun gözlerindeki merak yüzünden o an domuzluğum tutmuştu. Bir daha ki karşılaşmamızda sorarsa uygun bir cevapla geçiştirmeyi düşünerek meraklı bakışlarını görmezden gelmiştim. Bu v,cdan azabına benzer duygu bile bende yazdıklarını okuma isteği uyandırmıyordu.

Bir daha ki karşılaşmamızda “Yazdıklarımı okudun mu?” diye sorarken ela gözlerinin içinde koyu renk ışıklar kamaşmıştı. Yanıtımı çok merak ediyordu. Okumamıştım, ve okumadığımı söylemek kabalık gibi gelmişti o an.

Okudum, çok etkileyici” demiştim.

Biraz sessiz durduktan sonra yüzü biraz düşmüştü:

Bu kadar mı? Yani inanmıyorum. Haftalarca seninle yazmaktan, edebiyattan, yazma serüveninin ilk adımlarını atan kişinin konu bulma aşamasında yaşadığı zorluklardan, konuyu buldu diyelim, kağıda aktarma sürecindeki sancılardan ama çekilen sancılara rağmen yazarken duyulan hazdan sürekli yazmaktan, yazdıklarını yırtıp atmasından ancak yırta boza en sonunda ortaya çıkan anlatıya neredeyse öz çocuğu gibi bağlanmasından bahsettikten sonra bana vereceğin cevap bu mu? “Okudum çok etkileyici” Neresi etkileyici? Nesi seni etkiledi? Okumadın değil mi? O kadar uğraştım ki aslında. Kaç gece uykusuz kaldım da yazdım ben onları.” demişti haklı olarak.

Okumadığımı itiraf edememiştim, bir şeyler gevelemeye başlamıştım. Sanırım iyi oynuyordum o anda. Yazdıkları için benden beklediği tepkileri gösteriyor olmalıydım ki yüzüne huzur dolu bir gülümseme yayılmıştı giderek. Mutluluğu geri gelince çenesi açılmıştı işte, ben bir cümleye başlayınca o gerisini devan ettirmişti. O an nelerden bahsettiğimi tam anımsamıyorum ama bugün okuduklarımla o gün orada konuştuklarımız alakasız konulardı. Benim atmasyona geçtiğimi fark etmiş olmasına rağmen bozuntuya vermemişti. Bilakis benim oynuyorum sandığım oyunumun içine girmiş, cümlelerimi bile tamamlamıştı. Nereleri ne düşünerek yazdığını uydurmaya girişmişti. Okumadığımı söylemem dürüst bir davranış olacaktı, ben pısırıklık edip yalan söylemeyi seçmiştim. Yaptığım büyük terbiyesizlikti. Bunu anlayabilmem için aradan beş sene geçmiş olması ayrı bir rezillikti. Ayıp etmiştim.

Bu konuşmamızdan sonra görüşmelerimiz azalmıştı. Zaman arkadaşlıkları test eder zannederiz çoğumuz, yok sadece zaman değil dostlukları test eden. Nedensiz kabalıklar, yüzsüzlükler de test eder arkadaşlıkları. Bizim dostluğumuzu test eden ise güvendi. Arkadaşımın güvenini kaybetmiştim. Yazdıkları üzerine konuştuğumuz o an bizim dostluğumuzun dönüm noktası olmuştu. Ben karşısına geçmiş yalanlar söylerken o da yalanlarımı yalanları ile desteklemiş ve benim nereye kadar gidebileceğimi görmüştü. Ondan sonra da görüşmeler seyrekleşti, ortak arkadaşlarla selam alışverişinden başka bir ilişkimiz kalmadı.



Şimdi oturmuş yazdıklarını okurken araya serpiştirdiği belki de sadece benim anlayabileceğim bazı detayları serpiştirmiş olmasını çok zekice buluyorum. Aslında öyküsün içeriğine dair de bazı bilgilerim vardı. Seneler önce yazma hevesine ilk kapıldığında e-maillerle gelişen bir aşk öyküsü yazmak istediği anlatmıştı bana. Sonra bu fikri unuttu zannederken fikrin çok da farklı olmayan bir versiyonu ile karşıma çıkmıştı. Malzemesini ve tekniğini değiştirmeye karar vermişti anlaşılan. İnternette bir çocukla tanıştığını her gece sabahlara kadar e-mailleştiklerini, arada sohbet ettiklerini ve farklı duygu halleri sergileyerek çocuğu manipüle ettiğini anlatmıştı bana. Bana ilk önce tuhaf gelmiş olmasına rağmen hemen ardından çok gülmüştük bu oyununa. İnternetin yaygınlaştığı ilk yıllarda birkaç kişi ile chat yapmıştım, üçü yabancı, birisi türktü, çok güzel sohbetlerimiz ve paylaşımlarımız olmuştu. ICQ denilen bir oyuncak hayatımızda yeniydi o zamanlar, sonra başka oyuncaklar da çıktı ve benim sohbete dair hevesim söndü. Sanal ortamda tanıdık ya da tanımadık kimse ile sohbet yapamıyorum artık.

Birkaç kez ona sormuştum “Ne yapıyor senin çocuk?” diye. “Zokayı yuttu, artık dizginlerine kadar elimde” demişti. Bir başka seferinde üslup denemelerine girmek için aynı oyunu bir başka kişi ile de deneyeceğini söylemişti. Anladığım kadarı ile artık düpedüz deneyler yapıyordu. Sonra konu kapandı. Ancak onun için kapanmamış olsa gerek ki elimdeki dosyada geçmişte kalmış birkaç sohbetimizin izleri yazılı olarak duruyor.

Ural ile kadının ilişkisi ilginçlik kazanmaya başlamıştı nereye gideceğini merak ediyordum. Elimdeki sayfaların yarısına gelmiştim. Rahip ile ilgili yazılan son bölüm ise bana gönderilmiş bir selam gibiydi. Bana ismini vermese de doğum gününde Ural’dan bahsettiğini anımsıyorum. Ayrıca hikayesinde detaylı biçimde tarif edilen bileklik de bana aitti. Gelin görün ki tütün ürünlerinden uzak duruyorum. Yine de benim bir gölgemi hikayesinin içine konuk etmesi zarif bir edebiyat oyunuydu. Eminim ki o bölümü yazarken ben okuduğumda nasıl tepki vereceğimi çok merak etmişti. Hatta bedenime gelecekte ilave olacak bira göbeğini öngörmüş olması düpedüz hınzırlıktı. Beni nasıl kışkırtacağını iyi biliyordu. Yüzüme tuhaf bir gülümseme yayılmıştı, istemim ve bilgim dışında bir öykünün içinden geçmek, ya da belki de ileride öykü içinde bir role sahip olma ihtimali.

İsmini açıkladıktan sonra kadının takındığı tutum Ural’ı derin hayal kırıklığına uğratmıştı. Ancak kadın ismini vermeyeceği konusunda en başından beri tutarlı davranmıştı. Erkeğin mektuplarının sayısında artış yaşanırken kadının cevapları yok denecek kadar azalmıştı. Ural karanlık bir kuyuya taş atar gibi çaresizce ufacık bir yankı için çırpınır gibiydi.





Merhaba;

Bahar benim içimde yeşermekte, ama ömrümün, gençliğimin yetiştiği yerde bir tek papatya var, yitirdiğim her insanda, dostta ve sevgilide bir tane yaprağı daha düşüyor. Etrafıma cemrelerin hepsi de düşse, papatya yapraklarını birer birer kaybediyor. Cemre düştü ve ilk önce içim ısındı, topraktan bile önce. Gündüzler de güzelmiş dedim aylak gezintilerimde, geceler ise daha farklı baharın gölgesinde. Bir meltem, bir balkon, bir kadeh rakı dönülmez akşamın.. eşliğinde. Dinine yandığımın dünyası.. Şerefine! Aşklara, cinayetlere, idamlara şahit memleketim ne de güzelmişsin. Ne iyiymişsin. Yazık, yeni fark ettim şu bahar günlerinde, aylak ya da avare her ne dersen de. Ben, benim ve burada baharı doyasıya keşfetmekteyi, aylak, avare gezintilerimde.

Ya sen? Sen nerelerdesin?

Aylak serserime sevgiyle…

Merhaba;

Bir güvercinle dağıldı Ay’a olan ilgim, bir gülümseme yerleşiverdi yüreğime, bekledim. Beklediğim o muydu? Parlak tüylü güvercin miydi beklediğim. Tüylerinden yansıyordu Ay. Gözlerim kamaşıyordu. Evet o idi, o. Beni koyduğu mezarda hareketsizce öylece, ölesiye yatıyordum. Dalların dansını izliyor, Ay’a bakıyor, hüzünle gülümsüyordum. Derken o geldi. Belli ki koyduğu mezardan çıkaracaktı beni. Bilmiyordu gecenin koynunda olduğumu. Mezar dahi olsa güvende olduğumu. Çünkü o geceydi, Aydı. Ay’ı saklayamayan dallardı, yüzüme değip geçen rüzgardı. O beni mezara koyandı. O oydu.

Ay içime aktı, güvercin değdi yüzüme, parmakları/parmak uçları çizdi suretimi. Yavaşça, usulca, gözlerimi kapadım. Camdaki sesle alnımdaki soğukluğu fark ettim. Kapanan gözlerimi açtım. Yavaşça, usulca. Camdan ayrılan alnım. Ve sen karşımdaydın. Ne mezar vardı, ne ay, ne dallar. Gece vardı, gece sendin, ben sendim. Ruhuma değdin geçtin.

Yine gitmiştin Aylak Serserim…

Merhaba,

Bekliyordum, sabırla bekliyordum. Gelecek mi diye korkmadım hiç. Gelecekti biliyordum. Çünkü geleceğimdi. Bir dansa dahil oluyordum. Vals yapıyordum. Belki görür diyordum. Görmüyordu. Bazen kızıyor, nefret ediyordum. Ne diye koymuştu ki beni mezara? Ne olmuştu o yıldız tozlarına? Çıplak omuzna değdiği yeri tutkuyla yakan yıldız tozlarını özlemiştim.

Çocuk gibi sorguluyor, çocuk oluyordum. Sonra ay fısıldıyordu. “Gelecek” diyordu. Ay ondan yanaydı ama bende o yoktu. Gece vardı. Sarıyordu. Soruyordu. Güvendiğim, tek dostum gece. Hüzünle gülümsüyordum geceye.

Ay yalan söyler miydi? Gene çocuk oluyordum. Sonra rüzgar değiyordu bedenime. “Gelecek biliyorum, Ay yalan söylemez” Daha gelmemesinden olacak hüzünlüydü gülümsemem, olsun gülümsüyordum. Gel! Aylak serserim gel!

Merhaba;

İyice kanaat getirdim ki, Söylemeye dilim varmıyor, sen hayatta değilsin artık! Elbette ölmüş değilsin. Ama ölmüş de olabilirsin bana uzak halin ile. Ben öldüm çoktan eğer sen de benim gibi öldüysen bir anlığına kaldırabilirsen başını mezarından, bir tek minik mesaj, bir minacık e-kart yollayıp merhaba diyebilirsin bana.

Ya da hiç gıkını çıkarmadan kalırsın mezarında. Anlayamayacağım hiçbir insan hali yok bunu bilesin! Ama bir “merhaba” demeyi ihmal edişini asla anlayamam. Duyuyor musun beni aylağım?

Ural

Merhaba,

Ben aylak serseri.

Merhaba,

İşte bu ya! İşte bu! Seviyorum seni aylak serserim. Seviyorum seni var mı ötesi? İşte böyle çıkılır insanın karşısına, şok edercesine. Çarparcasına, ummadığı anda çıkmalı insanın karşısına sevilen birisi.

Sözümü yabana atma, seviyorum diye nara attım mesajını okur okumaz, elbette ne balkona çıktım, ne pencereleri açtım, ne salonda ne de odalarda bağırdım avaz avaz. Kıpırtısız dudaklarımın arasında, sessizce ama derinden bir haykırışla. Ve yıldızların arasında yankılana yankılana dolaşıyor sesim şimdi ve biliyorum sen duyuyorsun o sesi.

Nasıl oldu biliyor musun? Eve geldim. Ayağımın tozu ile, bilgisayarı açtım. Hızla internete bağladım. Ve..

Malum olduğu üzere, şekilde görüldüğü gibi. beni sevinçten delirten “sen” ile karşılaştım. Çok ama çok yorgundum bugün. Ama öyle bir huzur öyle bir mutluluk verdin ki bana geçti bütün yorgunluğum. Artık kaçmak yok. Umarım sevincimi anlar ve makul karşılarsın. Anlat hadi.. Neler yaptın?

Ural

5 Haziran 2011 Pazar

Geceye Mektuplar - 4 - Senin Adın Ne?

Merhaba,

Seni hediyesiz bırakır mıyım serserim benim. Adımla başlayalım evvela. Ben Ural. Bundan sonra bana adımla seslenebilirsin. Soyadımı da söyleyeyim istersen, Sonaerdi. Beni sanal ortamdan çıkartıp senin dimağında ayaklarımın yere basmasına yardım edecek ekstra bilgiyi de bu vesile ile ilerleyen zamanlarda seninle paylaşacağıma söz veririm. Benden bir adım. Şimdi senden gelecek adımı bekliyorum. Senin adın ne? Söyleyecek misin?

Sevgiler

U.S.

Merhaba,

Ural. Güzel isim. Beğendim. Birisi ile tanıştığımda hep isminin anlamının ne olduğunu araştırırım, burcunu öğrenir ona da bakarım. Arada yıldız uyuşmazlığı varsa uzaklaşırım ondan. Yıldız uyuşmazlıkları ile ömrümü boşuna törpüleyemem bir tanem, anlatabiliyor muyum? İsim de çok önemli. Gerçek benliğimize açılan kapılar onlar. Biz aslında isimsiz de gayet güzel idare ediyorduk. Beni uykulardan mahrum bırakan ama uykusuzluğuma değen harika paylaşımlarımız oldu. Acaba senden sana dair bilgileri isterken fazla mı tamahkar oldum diye vesvese ediyorum; adını, mesleğini, medeni durumunu soran mektubumdan beri. Şimdi adını öğrendim ya, sanki aramızdaki mesafe biraz daha uzadı, ayakların yere basmaya başlayınca sakınılası biri gibi oldun benim için. Korkum şundan:. Ben meraklı bir insanım, tabiatım böyle. Bana verdiğin isim gerçekse, bu temel bilgiler beni durdurmaz. Aksine kışkırtır. Bir şey itiraf edeyim seni çok merak ediyordum zaten, bilgisayarının bıraktığı izler de bilgisayarımda duruyor en başından beri. Kendi bilgisayarından kim bilir hangi internet sitelerine girip, nerelere hangi abonelikleri yaptırmışsındır. Arkanda bıraktığın bütün izleri bir bir toplayacağımdan emin olabilirsin. Kendime mani olmak isterdim ama olamayacağımı biliyorum. İsmin gerçekse seninle ilgili olarak belki de benimle paylaşmaya hazır olmadığından da fazlasını kısa süre içinde öğreneceğim. İşte sırf bu yüzden zaten, yani kendin ile ilgili olanların tamamını ele vermek istemediğim için sana kendi adımı söylemekten kaçındım durdum. İsmin sahte ise korkulacak fazla bir şey yok bir müddetliğine. En azından benim doymak bilmeyen merakım aramıza engel olarak girmeyecektir. Gel gör ki bu defa da yalan söylediğin için de senden nefret etmeye başlayabilirim. Arkasından da sorular gelir zaten, eğer bana yalan söylediysen. Bana gerçek ismini vermekten kaçınan bunun yerine sanki gerçekmiş süsü vererek başka isim kullanan birinin daha önce neleri yalan söylediğinin izini sürer bundan sonra bir dediğine bile kolay inanamam. İsmini istemem hataydı. İsmini vermen, ismin doğru da olsa yanlış da olsa bu güzel ilişkiyi zedeleyecek.

Yaptığım kısacık bir araştırmadan güzel ismin Ural’ın anlamını öğrendim. “Aydınlık gece” anlamına geliyor. Güzelmiş hakikaten. Soyadında birleşince cümle bile çıkıyor. “Aydınlık gece sona erdi.” Hmmm. Enteresan. Bana verdiğin isim gerçek mi, yalan mı bunu öğreneceğiz.

Benim ismime gelince kendimle ilgili bilgileri paylaşma konusunda sana vaatte bulunmadım. İsmimi asla söylemeyeceğimi ise kaç defa tekrarladığımı hatırlamıyorum

İsmimi söylemem için lütfen ısrarcı olma.

Ne tuhaf saatler geceyarısını çoktan geçti ama hala aydınlık dışarısı. Aydınlık bir gece bu.

İyi geceler Ural.


Ve rahip hepsini dinledi. Kadının anlattığı her bir sözü içercesine, yaşarcasına sindirdi. Ama ona sorması gerekenden fazlasını sormadı. Sorduğu sorular hep doğru yerlerde, doğru kişilere ve olayları aydınlatacak yerlerde geldi. Kadının içinde tuttuklarını dışına akıtmasına yararı olan sorulardı hepsi de. Sorduğunu bile fark etmiyordu kadın. Sadece odasında yalnız kaldığında, baş başa geçen anlarında neler anlattığını hatırladığında. “Bunu niye anlattım ki?” dediği zaman anlıyordu rahibin soru sormuş olduğunu. Rahibe hayranlığı büyüyordu.

Kadın rahip ile konuşmaya başlıyordu ilk cümleleri kendi itina ile seçiyor derken içinde bir şeyler oluyordu. Bir zemberek boşalmışçasına kelimeler içinden dışarıya doğru taşıyordu. Kadın yaşıyordu ve yaşadıklarını yeniden yaşarcasına anlatıyordu. Kadın rahibin en az kendisi kadar hayalperest olduğunu bilmiyordu. Rahip belki Ural’da kadının henüz fark edemediği bir detayı görüyor ama söylemiyordu. Ya da yıldız tozlarının arasında saklanan kadına dair kadına söylemeyi düşünmediği bir duygu parçasını yakalamıştı. Evet kesinlikle böyle olmuştu. Doğum günü akşamında rahip kadına bir hediye vermiş kadının çok hoşuna gitmişti. Kalabalık bir partiydi baş başa sohbet etme fırsatı yakalayamamışlardı ama bir an bahçeye çıkmıştı rahip. Kadın bunu görünce peşi sıra süzülürcesine onu takip etmişti. Adam kilo almaya eğilim gösteren erkeklerden olmuştu birkaç aydır. Bira göbeği diyordu kimileri buna ama kadın babasından biliyordu. Bira göbeği diye başlar ve alır başını giderdi. Bir iki seneye kalmaz çehreleri bile tanınmaz hale gelirdi.

Bahçede ismini bilmediği bir adamla en gizli duygularını paylaşmaya başladığını ama ismini öğrenince paniklediğini, kendi ismini vermeye hazır olmadığını anlatmıştı. Kadın bunları anlatırken ilk defa, yani kadın konuşurken rahip aylardır ilk kez gözlerini ondan başka yere çevirerek bahçedeki ağaçların üzerinden yıldızlarla süslü gökyüzüne bakmış, sonra yüzünü tekrar kadına çevirdiğinde, sigarasından içine derin bir befes çekmiş ve kadının yüzüne dumanı üfledikten sonra “Ya öyle mi?” demişti. Bu ilk kez oluyordu. “Ya öyle mi?” bu aslında sohbetleri bitiren, lafı adamın ağzına tıkayan ilgisizlik alameti sayılan bir ifadeydi. Sonra aralarında tuhaf bir sessizlik büyümüş, rahip elini sol kolundaki tahtadan yapılmış bilekliğine dikmiş belki daha önce bin kez baktığı ağaçtan yapılı, üzerine incecik kızılderili figürleri oyulmuş kahverengi bilekliğine sanki orada daha hiç görmediği bir desen, bir iz yakalama ihtimali kuvvetliymiş gibi odaklanmıştı. Kadın ilk kez şaşırıyordu rahibin tavrına. O da defalarca gördüğü bilekliğe bakarak “Ne güzel bileklik” demişti. Rahip “doğum günü kızısın sen bu gece” diyerek gülümsemiş, bilekliğini bir hamlede çıkararak kızın sol koluna takmış. Ardından düğümlerini ona göre ayarlayarak küçültmüştü.

Beğendin madem senin olsun

Sonra sarılmışlardı. Sanki ayrılacakmış, bir daha görüşmeyeceklermiş gibi sarılmışlardı.

Kadın damarlarında hücrelerinde, beden denilen o başına buyruk et parçasına kattığı bedeninden daha başına buyruk ruhunun derinliklerinde sarhoşluğunun büyüdüğünü hissediyordu. Gözleri kapalı, ak çarşafların üzerinde inlerken bu sarhoşluğa aşk diyordu. “Aşk bu olmalı” diyordu. Ve erkeğin dudaklarındaki tadı hatırlamaya çalışıyordu. Aşkın unutması mümkün olmayan imzasıydı bu. Dudakları aşk kokuyor, “Aşk” diyordu, aşk dile geliyordu.

Kadın bu satırları yazarken sol kolunda kahverengi tahtadan bilekliğindeki kızılderili figürleri, ay ışığında sanki tanrılara yeni bir kurban vermek istercesine, tamtamların çılgın seslerinden kendilerinden geçmiş dans ediyorlardı.