Fantastik Türk Filimleri Sözlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fantastik Türk Filimleri Sözlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mart 2013 Perşembe

Karton Kutu Güzeli

Geç oldu. Artık senin de saçlarında birkaç beyaz tel var. Kaşlarının arasından da ne yapsan yok edemediğin bir tane inatçı mı inatçı beyaz kıl boy atıyor. Geç kaldın. Güldüğünde gözlerinin yanlarında kaz ağını andıran kırışıklıklar oluşuyor. Sırtında otuz beş yaşına gelinceye kadar hiç farkına varmadığın bir ağırlık var, sabahları kalkman gerektiğinde omuzlarından yatağa bastırıyor. Yolda yürürken zamanın geçtiğini hatırlatmak için sirenler çalıyor beyninin içinde. Çok uzaklarda dev bir dalganın ayaklandığını, seni alaşağı etmek üzere yola koyulduğunu hissediyorsun. Daha kıyılarına varmasına çok var, ama endişen günden güne artıyor. Otuz altı yaşına basıyorsun. Otuz yedi oluyorsun. İşte o zaman uzaklardaki dev dalganın hışırtıları gelmeye başlıyor kulağına. Bedenini telaş içinde oradan oraya insanların peşinden sürüklerken, gündelik gürültülerin fonunda bir türlü susturamadığın dalga sesleri var artık. “Alışırsam duymam” diyorsun kendi kendine ama sesleri her geçen sene biraz daha yakından işiteceksin. Tam alıştığını zannederken, yeniden ve daha yüksek sesle duyacaksın. 

Kendine bile aptalca gelen sözler ediyorsun artık. “Ben o yaştayken diyorsun” mesela, ya da “ben daha gençken.” Yaşça senden büyük olanların bile böyle konuşmadıklarını fark ediyorsun. Yaşını hiç göstermediğin iltifatlarına çanak tutmak için böyle konuştuğunu sanacaklar diye utanıyorsun. Arkandan alay edişlerini duyar gibi oluyorsun: “Sığ kadın. Yazık yaşına takmış.” Akranın kadınları daha bir ilgi ile izliyorsun. Onlar da dalga seslerini duyuyor mu diye meraklanıyorsun. Yolda tek başına yürürken aklına balkonda, içine ıvır zıvır atılı karton kutular geliyor. Yağmuru yedikçe, güneşi aldıkça nasıl da bırakıyorlar kendilerini. Aniden karşına bir vitrin çıkıyor. Camdaki aksine bakarken “Yüzüm bugün çökmüş mü, çizgilerim uzamış mı?” diye bakıyorsun. Eski gülüşlerinin izi artık gülmediğin zamanlarda bile yüzünde, alnındaki endişe izlerinden gözlerini kaçırıyorsun. Balkondaki kutuya giderek daha çok benzediğini düşünüyorsun. Yüzüne soğuk sular çarpıyorsun, yıkamakla geçmeyeceğini biliyorsun. İş için gittiğin davetlerdeki sözler kırıyor en çok kalbini. “Ne kadar güzelsiniz” diyorlar. “Yorgunum ben” diyorsun içinden. Gülümsemek zorunda kalıyorsun. Teşekkür ederken onlara “Ne güzeli?” diye soruyorsun kendine. “Karton kutu güzeli” diye cevaplıyorsun kendini. 

İnsanlar aksilendiğini ve onları terslediğini duyuyor genelde. Sonra tekrar dönüyorsun hiç istemediğin yere “Ben sizin yaşınızdayken…”

Geç demiştim sana. Tam tamına söyleyeyim on yedi sene geç kaldın. İpleri eline alabilirdin. Ama artık geç kaldın. 

“Sabah erken, tam yedide evden çıkacağım. İşyerimin oradaki kafeteryaya oturup çayımı yudumlarken, defterimi açacağım” diye düşündün dün akşam yemeğinden sonra. Ne kadar tanıdık bir plan değil mi? Kaç kere niyetlendin? Kaç kere yapmadın? Saat on birde yatacaktın hani? Yatağa girmen biri buldu. Çalar saati beş dakikacık daha diyerek ertelemek tatlı geldi değil mi? Kaç beş dakika? Güya tam bu saatlerde kafeteryada çayını yudumluyor olacaktın. Geç kaldın yine. Her şeye geç kaldığın gibi. Tam bunları düşünürken arkanda bir el gezinecek, sırtından kalçalarına inecek.İşte o zaman “Geç kaldım” diyeceksin.

“Hep böyle diyorsun zaten.” diye sızlanacak elin sahibi. Gerisini sen yazacaksın içinden “Artık .....




9 Mart 2013 Cumartesi

Sır

“Onlar ki öğrenmenin de öğretmenin de şehvetinden yakalarını kurtaramadılar. “ Buharalı Hoca Şeyhmus Efendi – 1477

“Hikâyeler hakkındaki sualinize gelince, çok iyi bilir ve takdir edersiniz ki hayal ile hakikat daima elele, dizdizedir. Hangisinin nerede başladığını, hangisinin nerede bittiğini, kalemi tutan el dahi pek bilemez.” Semiha Ayverdi – 11 Ocak 1977

Çocukken soğuğun bizleri eve hapis ettiği günlerde en büyük eğlencem evdeki ansiklopedilerin sayfalarını karıştırmaktı. Yanıma aldığım bir cilt ile sobanın yanındaki divanın altına süzülür, korunaklı inimin loşluğunda, kız kardeşlerimin neşeli gürültülerine kulak asmaksızın sayfalar arasında kaybolurdum. Parmaklarımı resimler üzerinde gezdirirken az evvel okumuş olduklarım üzerine bir sürü hayal kurardım. Ülkeler, ünlü bilim adamları, yazarlar, şairler, düşünürler, bilimsel teoriler; bunların hepsi çocuk dimağımda olmadık düş kapılarının iplerinden tutup aniden çekiverirlerdi. Kapılar açıldığında hayallerimin sonu yoktu. Anneannem değneği ile divanın bacaklarına vurarak çayın hazır olduğunu haber veresiye kadar saklandığım yerdeki büyülü diyarlarda gezer dururdum. 

Çocuk olmanın bir gereği olmalı, ansiklopediyi yerine kaldırdığım anda saatler boyu okuduğum ne varsa aklımdan uçup giderdi. İlla ki kızkardeşlerimin canını sıkacak bir şey bulurdum. İşte o zaman ben önde, onlar peşimde; anneannemiz değneği havada “Vay başıma gelenler, ne bu yabanilerden çekim” diyerek azar yüklü yakınmalarına başlayıncaya kadar ev içi kovalambaç turlarımızdan birine daha çıkardık. Soğuğun eve hapsettiği küçücük vahşilerdik; azarı işitince utanmış gibi yapar, sobanın yanında, üzerine salça sürülmüş ekmek dilimleri ve dumanı tüten çay bardaklarının sıralandığı yer sofrasının etrafında toplaşırdık.....