Kulak Misafiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kulak Misafiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2013 Salı

Çok Eskiden, Bir Gece

Ne yani? Şimdi bütün bu mutsuzluğun sebebi çok eskiden bir gece yaşanmış, bitmiş, unutulmuş şeyler mi?

Bence öyle

Adam gecenin bir vakti sarhoş eve gelmiş ve kapıyı, camları, pencereleri kırmış. Bu mu yani?

Öyle olmalı.

Sonra eline geçeni camlardan dışarıya atmış, bebeği de atacakken, ablası elinden zor kurtarmış. Bu mu diyorsun?

Belki yanılıyorumdur.

Oğlan… o zaman on sekiz yaşında… eline geçirdiği poşete birkaç çamaşır, birkaç kitap atıp kırık dökük evden sabaha karşı çıkıp gitmiş diye mi?

Öyle diyorlar.

Kardeşlerini o evde, bir köşeye kanlar içinde sızmış babalarıyla bırakıp, rastladığı ilk otobüse binip ömür boyu gitmiş sonra, ha?

Ne diyebilirim?

Bunca sene sonra… İçinden atamamış mıdır dersin o geceyi?

Atmış mıdır?



Tennessee Williams'ın bir cümlesinden esinlenilerek yazılmıştır: "Aya gitmedim, ondan daha uzağa gittim – çünkü iki yer arasındaki en uzak mesafe zamandır - orada durdum." 

16 Ağustos 2012 Perşembe

Duyalog

Bazı arkadaşlarımızla oynardık bu oyunu, bir yerlerde oturuyoruz mesela, her birimiz etrafta konuşulanlara bir anlığına kulak kabartır, etrafımızdaki insanların diyaloglarından bir ya da iki cümleyi cımbızlar, çeker alırdık. SOnra da o lafların üzerine kendi çeşitlemelerimizi döşerdik. maksat vakit geçsin.

Dün metroda şöyle bir telefon konuşmasına şahit oldum. Artık telefonlar sahiplerinden daha akıllı olduğu için telefon taşıyıcısı karşı tarafın sesini de açmış kendisi de telefona kulak vermiş her gürbüz Türk genci gibi nefesinin yettiğince bağrınıyordu.

- Naber? Napıyorsun?
- Çook meşgulüm, çok çalışıyoruz, canımız var ya...  koşuşturuken.. Bir batıyor bir çıkıyor... .

Bu lafı duyan gürbüz genç bir hiddetlendi, bir hiddetlendi karşısındakine verip veriştirmeye başladı..

O an kendisine kanım ısındı..

Nedenini açıklayayım.

İş hayatımın çok önemli bölümünde "ben çok meşgul biriydim", vallahi de billahi de.. Ancak asla meşgulüm kelimesini kullanmadım, yorgunum ya da çok çalışıyoruz falan demedim, işlere direnmedim, önüme gelen işin hakkını verdim, üstesinden geldim. Çalışma hayatı boyunca en gıcık olduğum laf ise meşgulüm lafı oldu. .Biri bana "meşgulüm" dedi mi, hele hele "naber" lafına "hiççç koşuşturuyoruz" dedi mi nevrim dönme belirtileri göstermeye başladı. Çalışıyorsun, tabi koşuşturacaksın, sonuç olarak meşgul olacaksın. Seni meşgul tutmak için para ödüyorlar cicişim gözü ile baktım hep bu nevi insanlara para kazanma meşgalesini gereksiz meşguliyet gibi yakınma malzemesi edenlere.. 

Meşguliyete değil de meşgul oluşuna dertlenen insanlara kılım abi, meşgul olacaksın elbette, bana ne, benden meşguliyetine empati bekleme madem meşgul olmak istemiyorsun olma o zaman. Değil mi? Çözümü kendi elinde olan bir şey için karşındakini meşgul etme.

İşte böyle bir diyalog beni benden aldı benim kendi derinliklerime götürmeye yetti de arttı bile. 

Size günün önemine uygun bir şarkı armağan etmek niyeti ile interneti dört döndüm ancak aradığım şarkının sözlerine rastlayabildim.  İşte şarkının sözleri....


Duyalog: Her hangi bir ortamda başına veya sonua kulak misafiri olunmamış bir diyalogdan çekip alınmış iki ya da üç cümle...

7 Nisan 2011 Perşembe

Gece Diyalogları

TV karşısında olur ya bazen içim geçmiş DVD izlerken uyuyakalmışım. Saate bir baktım ikiyi geçmiş. Kanallarda dolaştım biraz bu saatte ne biçim yayınlar var merakıyla.

Kanalların birinde reklam kuşağı vardı. Olağan saatlerde rastlanması mümkün olmayan bir reklam. Eğer verdikleri telefon numarasını ararsanız "gerçek yaşamdan hikayeler" anlatmayı vaad ediyordu. Fonda kısık bir ses kışkırtıcı tonda konuşarak cazibe saçarken, önde bir kadın vücudunu zor zapteden dekoltesini terketmek ister gibi kıvranıyordu. Derken başka bir kadın geldi ve öndeki kadını boynundan... şapırt diye öptü. N'oluyoruz? Gerçek yaşamda böyle şeyler de mi oluyor ben mi kaçırıyorum? Bu gerçek de bizim yaşadıklarımız yalan mı yoksa? Neyse reklam oracıkta bitti, çevirdim kanalı.

Pembe tonlarda bir koltuğa resmen yayılmış bir kadın, üstünde açık pembe ve sarı tonlarda bir bluz, zayıf saçlarının tam ortasına tepesine minik bir topuz şeklinde saçlarını toplamış, aldırmaz bir tonda konuşup ismini vermek istememiş bir seyirciye nasihat ediyordu. İlginç olabilir diye izleyeyim dedim biraz, reklam giresiye kadar kadar büyülenmiş gibi bakakaldım.

Seyirciyi resmen başından savdı kadın. "Yeter artık kapat haydi" tonlarındaydı resmen. Sonra bir telefon bağladı. Arayan yirmaltı yaşında bir kız.

Kız: İyi akşamlar. Çok güzelsiniz bu gece.
Yorumcu: Sağol ablam. Anlat hadi.
Kız: Ben rüya gördüm.
Yorumcu: Bebeğim anlat işte.
Kız: Ben bir yokuştan iniyormuşum, karşıma koskocaman bir konak çıktı. Konağın bahçesinde altın musluklu çeşmeler vardı. Gittim o çeşmelerden su içtim. Doğum tarihim şu, annemin ve babamın doğu tarihleri şunlar.
Yorumcu: Bitti mi?
Kız: Evet
Yorumcu: İyi, tamam. Bak hayatım senin ailende subay, polis ya da subay emeklisi, polis emeklisi var mı?
Kız: Yok
Yorumcu: İyi düşün.
Kız: Şimdi hatırladım. Eski sevgilim babası emekli albaydı.
Yorumcu: Unut o eski sevgiliyi o artık seni hatırlamıyor zaten. Bak bebeğim. Sen çok şımarık bir kızsın. Ne zaman bitecek senin bu şımarıklıkların. Annene babana çektirdiklerin yetmedi mi?
Kız: İ-hi-hi-hi-hi
Yorumcu: Gülme. İyi dinle. Meleğim senin karşına Ramazan Bayramı'nın üçüncü gününde bir kısmet çıkacak. Devlet kapısında çalışıyor. İyi yerlere gelecek. Evleniyorsunuz. Çok mutlu olacaksınız.
Kız: İşimde terfi edecek miyim.
Yorumcu: Kağıtlar görüyorum. Mayıs ayında yükseleceksin.
Kız: Bu kadar mı?
Yorumcu: Anlattıklarından bu kadar görüyorum ablacım.

Telefon başladığı gibi kesildi. Telefon kapanınca kadın reji ile ağız dalaşına girdi. Reji odasından ne dendiğini duymadığım için tek taraflı konuşma şöyleydi:

Yorumcu: Kan şekerim düştü ay.
Reji: ---
Yorumcu: Yiyecek bir şey yollayın bana.
Reji: ---
Yorumcu: Yayında olduğumuzu biliyorum heralde, daraltmayın beni.
Reji: ---
Yorumcu: Yoksa bakkala gidin alın o hani geçen günkü yuvarlak o şeylerden.
Reji: ---
Rejinin dediği söz üzerine o ana kadar değişmemiş aldırmaz yüz ifadesi alaycı bir gülüş ile yer değiştirdi.
Yorumcu: Para var çantada.

Aniden bir telefon daha bağlandı, arayan bir kadındı.

Kadın: Ben bir rüya gördüm.
Yorumcu: Kaç yaşındasın sen?
Kadın: 52
Yorumcu: Anlat ablam.
Kadın: Afedersiniz rüyamda tuvalete girmişim, etraf çok pismiş diye tuvaletimi yapamadım. Tiksindim çünkü biliyo musunuz. Sonra oturdum bir güzel temizledim. Işıl ışıl oldu. Sonra ertesi gün bir rüya daha gördüm. Evi temizlemişim, misler gibi. kapı çaldı misafir geldi. Halıya bastı. Bir baktım paçalarından pislik akıyor.
Yorumcu: Doğum tarihlerini ver bebeğim.
Kadın: Benimki şu, kocamın ki bu, kızlarımın tarihleri de şunlar. Biri 34, öbürü 35 yaşında.
Yorumcu: Evlenmemiş bu kızlar.
Kadın: Evet
Yorumcu: Hayatım iyi dinle. Sizde kötü enerji var. Biri gelmiş halılarınıza bir şeyler yapmış. Sen evlendikten sonra dört ev değiştirmişsin. İkinci evinizde, ilk kızına hamileyken birisi gelmiş halılara kötü enerji yaymış. Seni kıskanan bir kadın. Huzurunuz kalmamış sizin.
Kadın: Kaynanam ne büyüler yaptı hem de.
Yorumcu: Büyü demeyelim ablam. Kötü enerji.
Kadın: Çok hocalara gittim açmak için evden de taşındım.
Yorumcu: Taşınmakla olmaz eşyaları da değiştireceksin.
Kadın: Değiştirdim onları da.
Yorumcu: Küçük kızın bu sene Kasım ayında evlenecek bir erkek evladı olacak. Çok mutlu oluyor. Meleğim, kocan sana aşık. Ailesi hep karşı çıkmış evliliğinize ama o sana hala deliler gibi aşık seni ve kızlarını çok seviyor kol kanat geriyor size.
Kadın: Büyük kız noluyo?
Yorumcu: Valla çok kuvvetli kötü enerji var sende ve o kızda. Sen hamileyken halına kötü enerji vermişler ikinizi en çok etkilemiş. Hocaya git.
Kadın: Çok gittik hocaya.
Yorumcu: Bak ruhum bi tanem. Evlatlarımız için yapıcaz bunları. Yine git. Kurtar kızını.
Kadın: Gideyim o zaman.
Yorumcu: İlmi kuvvetli birine git.

Bu konuşma da aniden bitti. Yorumcu kameraya döndü. Aynı aldırmaz ifade.
"Şimdi dört dakika reklam var, siz onu izleyin benim içim kazındı, kan şekerim düştü. Gelicem birazdan"

Reklamlar başladı. Ağzım bir karış açık kaldı derler ya, aynen öyle oldu. On dakikada dinlediklerimin inanılır tarafı yoktu ama absürdlüğü ile kendine baktırıyordu. Gerisini beklemedim gidip yattım. Belki bir rüya görür, arar yorumlatırım ablama. Umut dünyası işte.

Meraklısına Not:
Programın adı "Rüyanız Hayrolsun"
Kanalı Flash TV

6 Nisan 2011 Çarşamba

Gündüz Diyalogları

Geçen yıl bu vakitlerde İzmir, Kıbrıs Şehitleri'ndeki bir kitapıda kulak misafiri olduklarımı anlatmıştım. Kitapçılar benim için gariplikler müzesi ya da bir nevi tuhaf olaylar okulu olmaya devam edecek anlaşılan. Uzun yıllar sonra zorunlu olarak İstanbul'da yeniden uzunca vakit geçirmek durumunda kaldım biliyorsunuz. Bunca ay zarfında kitapçılarla ilgili şu yaşıma kadar öğrendiğim temel özelliklerden bir tanesinin geçerli olmadığını, yanlış bilgiden ibaret olduğunu öğrendim mesela. Kitabın üzerinde yazılı fiyatla satıldığını biliriz değil mi? Yok efendim yanlış bilgi. Kadıköy tarafındaki bir çok kitapçıda kasiyerle pazarlık edebiliyorsunuz. Buna ilk kulak misafiri olduğumda inanamadım önümdeki kadın göz göre göre kalın kitanı yüzde yirmiye yaklaşan bir indirimle satın almayı başardı. "Ay ben yıllardır buradan alış veriş ediyorum, n'olur indirim yapın" üstelemesi ile başardı üstelik bunu. Demek ayağı alışmış bir müşteriydi.

Ben pazarlık konusunda fazla başarılı değilim. Ancak hemen gözümün önünde olan bu olayın üstüne; ya o kitabı orada bırakıp dükkanı terketmek ya da aynı şekilde çataçat pazarlık edip indirim almak gibi iki seçenekten başka bir şansım olmadığı kanaatine vardım. Kasadaki adama kitaplarımı uzattım ve "Az önceki hanımefendiye yaptığınız kadar indirim istiyorum" dedim. Zorlamaya, pazarlığa gerek kalmadı. Hemen istediğim kadar indirimi yaptı. 40 TL'na satın alacağım iki kitaba 32 TL bedel ödeyip sahip oldum, kaldı 8 TL cepte. Allahım nasıl sevindim anlatamam. Dükkandan dışarı çıkınca bir burukluk çöreklendi omuzlarıma. Bunca yıl yüzlerce kitap satın alıyorsun, satmaya kalksan para etmiyor. Satın alırken bunca yıl akıl etseydin biraz daha ucuza almayı denmeyi ya diye kızmaya başladım kendi kendime. Al işte sana hiç bir yere varmayan kendi kendini yiyip bitiremeyeceğin bir monolog. Adam sen de deyip defettim kafamdan bu düşünceyi.


Sevdiğim Kitabevleri:

Remzi Kitabevi: İstanbul'da Remzi Kitabevi'ni çok seviyorum. Ortam sessiz, yeni çıkmış pop şarkılarının melodileri yakarmıyor ortada. Bir de yeni çıkan kitapları her yerdekinden %20 daha ucuza satıyorlar. Pazarlığa gerek yok. Kitabın arkasında iki etiket yapıştırılı, biri heryerdeki fiyatını gösteriyor diğeri indirimli fiyatını. Bunun böyle olmasından bile kuşkulanmayıp diğer yerlerde fiyat indirimi istememiş olmak da benim saftirikliğim. Beynime nedense biri kodlamış sanki: "Kitap üstünde yazılı fiyattan satılır" Öyle değilmiş. Öğrendim.

İstiklal Kitabevi: Üst kattaki yabancı dilde kitaplar satan bölümü seviyorum. Çünkü buranın ucuz kitap köşesindeki fiyatlar inanılmaz ve aralarından cidden sıkı kitaplar çıkıyor. Üstelik türkçe kitaplardan daha ucuza. Yine üst bölümde ikinci el kitapların da durumları gayet iyi, bazılarının ikinci el olduğunu anlamak mümkün değil. Onların fiyatı inanılmaz uygun. Tek kusuru bu bölümün bir ucunda Biletix kuyruğunun yarattığı kargaşa. Ondan da ipodun sesini biraz yükselttim miydi kurtuluyorum.

Seyhan - Kadıköy: İşte içinde günlerce kaybolmaktan haz duyacağım bir yer. Uygun fiyatlı ingilizce kitap bölümünde her zaman şaşırtan bir kitap ile karşılaşmak mümkün. Orası da gürültülü ama gürültünün çözümünü cebimizde taşıyoruz artık. Aç kendi müziğinin sesini duyma diğer gürültüyü.

Dün bir kitapçıda dergileri kurcaladım, Milliyet Sanat Dergisi'ni satın almak için kasaya ilerledim. Dergiyi uzattım. Borozan sesli, kendisini "dünyada kendimden başka kimseyi takmadım takıştırmadım, takıştırmayacağım da" makamında zortlama telaşında, kainat nadanlık güzeli bir kırklıgiller gülü yanında kızı ya da görümcesi mi çözemediğim bir diğer benzeri, geleceğin cevheri ile belirdi. Resmen belirdi işte çünkü daha bir salise evvel orada yoktular. Ben kasaya geldim elimdekini uzattım. İşte o anda belirdiler. Dibimde bittiler. Sesssizlik ve huzurun ömrü oraya kadarmış, İkisi de orada can verdiler, kitapçıya kasvet geldi. Keçi olsam o ikisini de sevmediğim ot ilan ederdim. Tek tek yolar uçurumdan aşağıya atardım. Öylesine vahim bir antipati saçılımı işte.

Ben paramı uzatırken kasiyerin soluk ay ışığında şeytanla dansı başladı, yok yok imtihanı başladı. Önüne gelenin önüne bir badire gibi yükselmesinden aldığım ilham ile kendisine hanımefendi süsü vermiş o kadına yazımın bundan sonrasında Badiregül demeyi uygun gördüğümü söylemeliyim. Kadın eline aldığı bir kitabı o, bu ve şu yönlerde gelişi güzel sallayarak kasiyere seslendi. Bu arada ben bir hiçim zaten. Onun önünde olmamın bir anlamı yok.

Badiregül: Bu yazarın en son kitabının adı ne?
Kasiyer: "Herşey beyinde başlar".
Badiregül: Yok olamaz, son kitabının adı başka sanki.
Kasiyer: En sonuncusu "Herşey beyinde başlar"
Badiregül: Rengi turuncu hani?
Kasiyer: Mavi hanımefendi.
Badiregül:(görümce kılıklı kıza) Hiç birşeyi tutturamıyorum bugün.
Badiregül: (kasiyere) Sizde yok mu en son kitabı?
Kasiyer: Yok efendim.

Bu arada kasiyer paramın üzerini verdi, fişimin çıkmasını bekliyoruz.

Badiregül: (elindeki kitabın kapağına bakarak) Peki bu kitabının adı ne?
Kasiyer: Kapağı bana doğru tutarsanız söyleyebilirim hanımefendi.

Kadın kitabı gösterir.

Kasiyer: Herşey seninle başlar
Badiregül: (görümcesine) Üstünde yazıyormuş kitabın adı. (kasiyere)Alayım mı bunu, güzel mi bu?
Kasiyer: Bugüne kadar müşterilerimizden şikayet almadık bu kitapla ilgili.
Badiregül: Aliym bari o zaman.

Kasiyerin sinirleri çeliktenmiş, bir aferimi haketti. Böyle tuhaf garipliklerin paylaşıldığı anlarda insanlar duruma şahit olanla göz teması kurup "bak işte başımıza gelene" bakışı atarlar, yüzlerine mimik takınmazlar ki daha fazla bir kışkırtım süreci yaşanmasın. Bu da öyle melul baktı. Üzüldüm biraz. İnsanlarla uğraşmak zor.

Kitapçılarda kulak misafiri olunacak çok malzeme var. Kulaklığı taktığımda onları kaçırıyorum.



Kendime not:

Kitapçılarda kulaklık ile müzik dinlemeyi azaltmam lazım.

11 Mart 2010 Perşembe

Göz Ucuyla

Hepimizin başkalarına tuhaf gelen davranışları, hatta gülünesi alışkanlıkları vardır mutlaka. Bunların çoğunu fark etmeden sergileriz, fark etsek de alışkanlık haline gelmiş bir şeyi bir çırpıda kesip atamayız.

Öğlen tatillerinde yürüyüş olsun diye kendimi yola atıyorum, Kordon’u bir boydan boya katedeyim derken serin havalarda ayaklarım beni kitapçılara götürüyor. Yeni yayınlanan bir şey varsa, İzmir’e gelinceye kadar hala yeni sayılıyorsa tabi, oralarda görüyorum. Bazı kitapçılar sessiz ve ortada duran kitap öbeklerini evirip çevirip içindekileri biraz okuyarak incelemek bence keyifli bir öğle tatili uğraşısı. Sadece kitap değil inceleme alanıma girenler insanları nerede olursam olayım gözlemlemesini seviyorum. Kitapçıya giren insanlara bakıp da karakter tahlili yapan adam var mıdır şu dünyada derseniz; bu konuda başarılı olup olmadığımı bilemem ama en azından eline aldığı kitabın satırlarını sessizce inceleyen kitap kurtlarının arasından ses farklılığı ile sıyrılan bazı tipleri göz ucuyla izliyorum. Kulağıma şunlar çalındı en son;

“Anna Karenina var mı sizde?”

Soruyu soran, kitapçıya yanında kendisi gibi sabırsız görünümlü arkadaşı ile girmiş otuzlu yaşlarda tiz sesli ve kitapçıdaki sessizliği her cephede zorlamaya olan azmini soru cümlesi kurarken de, cevap beklerken elini beline koyduğunda salladığı hışırtılı poşetleriyle de ispat ebilecek kapasitede bir kadındı. Görevli “Evet var hanımefendi” diyerek kadınların hemen yanındaki bir bölmeye doğru ilerdi, rafta duran kitapları gösterdi.

Kadın tavuk sesi çıkartan insanlardandı, sesini kontrol etmeye gerek duymuyordu yüksek perdeden;

Kadın “Kaç Cilt Bu?” diye sordu.
“İki cilt hanımefendi” yanıtını verdi görevli.
Kadın pazarlık edercesine devam etti; “Tek ciltlisinden istiyordum ben”
Görevli; “O Zomsterdam yayınevinden çıkıyor biz o yayınevinden kitap getirtmiyoruz”
Kadın; “Neden getirtmiyorsunuz”
Görevli; “Kısaltarak çeviriyorlar, şikayet almamak için biz de o yayınevinden getirtmiyoruz”

İçeride benden başka üniversite öğrencisi görünümlü üç genç vardı. Raflara bakarak kitapları inceliyor birbirlerine daha önceden okudukları kitapları gösteriyorlardı. Kadının bu istemkar halini tuhaf bulmuşlar işaretleşiyorlardı.

Kadın;“Ay çok ciltli olunca çantamda taşıyamıyorum ki”
Görevli; “Siz bilirsiniz hanımefendi”
Kadın; “Bana getirtseniz, ben şikayet etmem”
Görevli;“Bir yayınevinden bir kitap siparişi vermiyoruz”
Kadın; “Daha çok isteseniz”
Görevli;“Demin söylediğim sebepten ötürü o yayınevinden kitap getirtmiyoruz hanımefendi”
Kadın arkadaşına dönerek; “Bak getirtmiyorlar okuyamayacağım şimdi Anna Karenina’yı”
Arkadaşı; “Yürü gidelim, çok ciltli yapıyorlar mahsus sürümden kazansın istiyor bunlar”
Kadın; “Hep onlar kazanır zaten, çok ciltli olmasın sürümden kaybediyoruz”

Akıllıca bir saptama yapmış gibi sevinerek kahkaha attı her ikisi de. Bu çığrışma faslından sonra görevliye hiçbir şey demeden arkalarını dönüp geldikleri kapıya yöneldiler. O kitapçıda otomatik kapı dışarıdan gelenlere açılıyordu, dışarıya çıkmak isteyenler farklı yöndeki başka bir otomatik kapıdan çıkıyorlardı. Kitabı soran kadın kapı açılacak sanarak cama hamle yaptı kapı açılmadı.

Görevliye dönerek. “Kapı açılmadı” dedi kadın.
Görevli “Çıkış kapısı yandaki bölmede” dedi.
Kadın “Bunu açsanız bana”
Görevli; “Açılmıyor hanımefendi”
Kadın yalvardı yalavaracak, çocuksu bir sesle; “Bir sefer açsanız, yormasanız bizi”
Görevli;“Vallahi açılmıyor”
Kadının arkadaşı yönlendirdi tekrar; “Yürü gidelim, ne kadar dediğim dedik bir adam ya, bunlar bu kafayla yakında kapanır”

İstemeye istemeye diğer kapıya yönlendi kadınlar. Üniversiteli çocuklar koyuverdiler kahkahalarını.

Ben “Ejderha Dövmeli Kız” kitabını alsam mı almasam mı diye kendime mani olmaya çalışıyordum ki kapı kendiliğinden açıldı tekrar. Bayılıyorum bu sensörlü kapılarA. İçeriye girecek olanı hissedip aralanıveriyorlar. Bir ihtimam, bir ihtimam. Müşterilere kapı açacaksın diye görevli dikseler kapıya, kaytarır, bazen açmaz. Kapı açılmayan adam kendinde bir eksiklik hisseder. Mutsuz olur, sinirlenir, ne bileyim olmadık biçimde tepki verir. Otomatik kapı adam ayırmıyor, hiç hemşericilik yok, müşterinin zengini, fakiri yok hepsine aynı muamele. Kapı açıldığı gibi usulca kapandı. Ellili yaşlarda iyi giyimli iki kadın girdi içeriye. Kadınlardan bir tanesi yüksek perdeden seslendi görevliye;

Çölde Çay var mı?

Öğrenciler az önce sahnelenen acayiplikten sonra makara yapmaya hazırdılar zaten aralarında hep bir ağızdan şu cümleleri kurdular fısıltı ile;
“Çölde su bile yok”
“Yok canım!!”
“Olmaz olur mu?”
“Çölde yağmurdan nem kapıyorlarmış”
“Çöle yağmur yağar mı abartmayın siz de”
“Yağmaz”
“Yağarsa çöl olmaz”
“Çöl kuru olur”
“Kuru bir çöl”
“Yağmazsa nasıl nem kapacak teyzem?”
Geyiğin sonu gelecek gibi değildi. Bir tanesi “Yeter lan, duyarsa çemkirmesin bize” diyerek susturmaya çalıştı diğerlerini. Sustular. Beraberce dinlemeye koyulduk.

“Çölde çay var mı dedim size?”
“Yok hanımefendi”…
Kadın hayretler içerisinde “Yaaa?”
Görevli “DVD’si var ama.”
Kadın; “Hmm. Senaristi kim?”
Görevli; “Vallahi bilmiyorum”
Kadın; “Getirin bakiym şuna”

Görevli yandaki bölmeye gidip kısa bir süre gözden kayboldu. Döndüğünde elinde malum DVD vardı. Kadın çantasından yakın gözlüklerini çıkartıp, hizalayarak yüzüne yerleştirdi, DVDyi eline alıp, aldığı gibi hiç bakmadan anında geri uzattı.
Kadın; “Bu olmaz, kitap değil bu”
Görevli bir şey demedi ama gözlerini iki tur döndürdüğüne yemin edebilirim.

Kadınlar geldikleri kapıya yöneldiler. Kapı açılmayınca çocuksu cilveler yapıp açtırmaya çalıştılar, hayır yanıtını duyunca tıpış tıpış dükkanı terk ettiler.

Kırk yıl düşünsem bir dvd alırken “bunu senaristi kim?” sorusu ile karşımdakini dumura uğratmak aklımın ucundan geçmez ya da bir kitap için cilt sayısını azaltacak pazarlıklara kalkışamam. Böyle komik tanıklıklar bazen hoş oluyor. Senaristli soruyu duyduğumdan beri kafamdan soruyu soran tipi bir öyküye oturtmaya çalışıyorum olmuyor, nihayet buraya yazdım kurtuldum, inşallah aklımda dolanmayı keser, rahat ederim.

Görevliye sanki cenaze evini ziyaret etmiş gibi tanrıdan sabırlar ve iyi günler dileyerek çıkış kapısına ilerledim.

Hepimiz hayata bir ucundan tutunmuş asılıyoruz. Başımıza gelenlere bazen hayret edip bazen de gülüyoruz. Başkalarını göz ucuyla izliyoruz, kulak kabartıyoruz. Öğlen vakti, hava da soğuksa kitapçılarda iyi malzeme var; Hem kitap, hem insan. Benden söylemesi.