Kült Kedisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kült Kedisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2013 Perşembe

The Andromeda Strain

Seneler önce evimizdeki kitaplıkta bulmuştum The Andromeda Strain'i. O zamanlar ortaokul öğrencisiydim. Bir solukta okumuştum yakın gelecekte olabilirliği hayli yüksek olan romanın içeriğini. Michael Crichton isimli yazarı böylelikle tanımıştım.

The Andromeda Strain Amerika Birleşik Devletleri'ndeki ufak, tatnınmamış hayli sıradan bir kasabaya düşen bir uyduyu anlatıyor. Uydu beraberinde Dünya üzerinde bilinmeyen bir mikroskobik canlıyı da beraberinde getirmiştir. Bir saat içinde iki kişi hariç kasabanın nüfusu ölür. Sağ kalanlar bir bebek bir de yaşlı bir alkoliktir. Yerleşim alanı derhal karantinaya alınır ve yer altındaki bir labaratuvarda dış dünyadan yüzdeyüz izole edilecek bir bilim ekibi ölümlerin sebebini ve hatta mümkünse bu tehdidin aşısını bulmak üzere görevlendirirlir. Dış dünya ile bağlantı sıfırdır sadece sebebi ve aşıyı bulacaklardır. Dışarıya çıkıncaya kadar bağlantıları yoktur. Virüs, mikrop, bakteri, her neyse labaratuvar ortamında serbest kalacak olursa tüm tesis atom bombasına dönüşerek bir kaç dakika içinde kendisini imha edecektir.

Konu bu olunca kitabı bir solukta bitirmeme şaşırmamalı. 



Çok beğendiğim bu kitabın filmini bir kaç sene evvel izledim. Yönetmeni Robert Wise 1942'den itibaren önemli filmler içinde yer almış. Farklı türlerde üretmiş çalışkan bir yönetmen en tanınmış filmleri şunlar: Rooftops, Star Trek: The Motion Picture, The Sound of Music, West Side Story, The Day the Earth Stood Still.

1971 yapımı The Andromeda Strain'dealışılmadık işler yapıyor Bay Wise. Şimdiki Holywood filmlerinde göremeyeceğiniz cehennemi andıran bir sahne ile açılıyor film. Ardından Özel kıyafetleri içindeki araştırma ekibi giriyor kasabaya. Terkkedilmiş görünümlü bu yerde, ölmüş insan bedenlerini gözler usul usul farkediyor. Sokaklardaki ölü insanlar, benzinlikte bisikleti üzerindeki çocuk bedenine kadar her şey sıradan. Filmi inandırıcı kılan, dehşeti elle dokunulacak denli sahici kılan da i şte kasabadaki ölülerin yaşlarına bakılmaksızın her yerde karşımıza çıkması. Sanki bir patamda lavın altında kalmış Pompei gibi insanlar gündelik yaşamın içinde iken aniden, yoklar. 





Film uyarlandığı öyküye sadık. Ancak görsellik kitabı okuyan bir kişinin hayal edebileceğinden daha fazla üzerimde çalışılmış. Bu hali ile kitabı bir adım daha ileriye taşıyor. 

2008 yılında TV için yapılan uyarlam aise tamamen hayal kırıklığı. 1971 yapımı bu film kesinlikle iyi bir bilm kurgu filmi.


 
The Andromeda Strain - 1971 - ABD
Yönetmen: Robert Wise
Senaryo: Michale Cgricton'un romanından Nelson Gidding

Oyuncular:
Arthur Hill
David Wayne
James Olson
Kate Reid
Paula Kelly

Meraklısına Linkler:

28 Temmuz 2012 Cumartesi

Mishima: Dört Bölümde Bir Hayat

Japon edebiyatının II. Dünya Savaşı sonrasında yetiştirdiği en önemli edebiyatçılarından Yukio Mishima; birbirinden farklı tarzda kaleme alınmış eserlerinin yanı sıra, narsist özelliklere sahip, enteresan  kişiliği ile de tanınır. En önemli eseri olan Bereket Denizi Dörtlüsünün son satırını yazıp romanlarını yayıncısına gönderdiği gün Japonların geleneklerine yüz çevirmeye devam etmeleri halinde ülkenin daha da çok yozlaşacağına dikkat çekmek için, Japon tarihinin unutulmaz günlerinden bir tanesini yaşatır. Eylemin sonunda harakiri ismi ile bilinen ancak gerçek adı Seppuku olan yöntemi kullanarak intihar eder. 



American Zoetrope, Francis Ford Coppola'nın kendi ve genç sinema yönetmenlerinin rüyalarının gerçekleştirmek için kurmuş olduğu bir film şirketidir. YJean Luc Godard, Akiro Kurosawa gibi yönetmenlerle de filmler yapmışlardır. Kotardıkları filmlerden dört tanesi Amerikan Film Emstitüsü tarafından en iyi 100 amerikan filmi arasına alınmıştır. Ne yazık ki bu şirketin filmlerinin önemli bölümü ülkemizdeki sinema seyircisine zamanında ulaşmamıştır. DVD'lere erişimin kolaylaşması ile meraklısı arayıp bulmaktadır. 



Mishima: A Lif in Four Chapters; Paul Schrader'in senayryosunu kardeşi Leonard Schrader ile birlikte yazdığı, yapımcılığı Coppola ve Geroge Lucas'ın birlikte yaptığı bir film. Yönetmen Paul Schrader en iyi senaryo çalışmasının Taxi Driver ve yönettiği filmler arasında en beğendiğinin de bu film olduğunu belirtiyor. 


Film Yukio Mishima'nın son kitabını tamamladığı günü anlatıyor. Yazar 25 Kasım 1970 günü kendi özel ordusundan olan, en güvendiği dört kişiyi yanına alarak; Japon Silahlı Kuvvetleri en üst kademesinde yer alan Genrali'ni Komutanlık binasına girerek rehin alıyor. Film bu tarihi anı canlandırırken, yazarın hayatını geriye dönüşlerle ve "Bereket Denizi Dörtlemesi" iöçinde yer alan ilk üç kitaptan anları canlandırıp, yazarın yaşamı ile iç içe anlatıyor. "Bahar Karları", "Şafak Tapınağı" ve "Kaçak Atlar" isimli kitapların yanı sıra, yazarın yaşamını aktarabilmek için otobiyografik özellikler taşıyan yapıtı "Bir Maskenin İtirafları" isimli kitabından da yararlanılmış. 


Düş ile gerçeğin birbirine karışımını andıran; siyah beyaz anlarla renkli görüntülerin birbirini takip ettiği, dramatik anların stilize dekorlar önünde canlandırıldığı, kitapları okumuş olanları da yazar hakkında bilgiye sahip olmayanları bile etkileycek duygusal yoğunluğa sahip bir film çıkmış ortaya. 



Japon oyuncuların rol aldığı filmde sadece anlatıcı olarak zaman zaman Roy Scheider'in sesi duyuluyor. Döört adet filme çekilmesi zor romanın ruhunu yakalayıp, yazarın biyografisi ile birleştirmeyi denemek ve başarılı, inandırıcı bir sonuç elde etmek cesaret edilmesi güç bir proje. Ancak sonuç çok başarılı. Çevrildiği yıl cannes Film Festivali'nin açılış filmi olarak gösterilmiş. İşin ilginç yanı yazarın cinsel kimliğine değinen sahneler yüzünden Japonya'da asla gösterim şansı bulamamış. Sağcı görüşe sahip gruplar yazarın bu şekilde bilinmesini istemedikleri için filmin gösterimine mani olmuşlar. 



Mishima'yı okumaktan keyif almış herkes bu filmi izlemeli. 



Mishima: A Life in Four Chapters - 1985
Yönetmen: Paul Schrader
Senaryo: Paul Schrader, Leonard Schrader
Mishima rolünde: Ken Ogata
Müzik: Philip Glass
Yapımcı: George Lucas, F.Ford Coppola.






Meraklısına Linkler;



22 Nisan 2012 Pazar

Mavi Sakal

Bu aralar eski filmlerden izlemeye kararlıyım. Geçen haftaki "Güneş Çiçekleri" filminden sonra bu hafta da "Mavi Sakal" filmini izledim.. Küçüklüğümde beni bu filme bir büyüğümün götürdüğünü anımsıyorum ama hangi akla hizmet olsun diye gittik anlamıyorum. Zira çocukların seyredebileceği bir film değil. Üstelik zamanında filmin en zarif detaylarından bir kaç tanesi rüyalarıma girmişti. 

Mavi Sakal öyküsünü bilirsiniz. Bir prens uzun bir seyahate çıkmadan önce, çok sevdiği, yeni evlendiği genç karısına, şatonun bütün anahtarlarını vermiş ve "Bu anahtarlarla istediğin her odanın kilidini açıp, dolaşabilirsin. Bir tanesi hariç" diye tembihlemiş ve sakınılması gereken anahtarı bir güzel göstermiştir. Yalnız kalan prenses bütün odaları gezmiş ama sonunda merakına yenilerek sonuncu odayı gizlice açmıştır. Yasaklanan odada prensi daha önce öldürdüğü karılarının cesetleri muhafaza edilmektedir. Bu korkunç keşfi yaptığı anda Mavi Sakal şatoya geri döner. Sonrası bir kedi fare oyunu. 


Blueabeard sonuncusu 2009 yılında Catherine Breillat yönetiminde olmak üzere bir çok kez sinemaya uyarladnı. Benim bahsettiğim 1972 yapımı bir film. Baş rolde Richard Burton oynuyor. Ona döneminin en güzel ve en popüler sinema yıldızları kısacık rollerde eşlik etmişler. Richard Burton bir zamanlar, ciddiye almadığı işleri ile ilgili şöyle konuşmuş; "Sabahları gidecek bi ri,ş olsun da ne olursa olsun diyerek, bazen en berbat filmlerde de oynadım. Ama en berbat film de oynarken bile o filmin en berbat şey olmak için elimden geleni yaptım"


Filmin senaryosu çok detaylı, film bittiğinde cevaplanmamış soru, yerine oturmamış bir taş bile kalmıyor. Yaratılan dünya son derece tutarlı. Birinci Dünya Savaşı sonrasına denk düşen bir zaman diliminde geçiyor ancak kıyafetler, özellikle kadın oyuncuların kıyafetleri yetmişli yılların izlerini abartılı biçimde taşıyor. Işıklandırma da tipik yetmişler filmi havasında. Yaratılan sahneler son derece özenli. Şatoda geçen sahnelerde çevre düzenlemesi, her bir odanın ayrı renk tonuna sahip oluşu ve her bir renkteki detayın sonradan işe yarayacak bir işlevinin olması çok akıllıca. Filmin bütününde kitsch bir hava hakim. Oyunculuklar inandırıcı ve öyle bir sınırda kalmış ki azıcık abartı olsa film kesinlikle komedi filmine dönüşebilirmiş. Ancak filmin tek aksayan yönü yönetmeni. Sahneleri özenle planlamayı başarabilen bir yönetmenin elinde bu film kesinlikle kült filme dönüşürdü. Elindeki bu muhteşem malzemeyi layıkıyla kullanamayışı yazık olmuş filme dedirtiyor. Org sahneleri son derece gereksiz. Keşke o dönemlerdeki yönetmenlerden Roger Vadim, Stanley Donne gibi yönetmenlerin eline kalsaymış bu proje.   

Ölen eşlerin Maci Sakal tarafından fotoğraflanıp, daha sonra negatifi üzerinde yapılan oynamaları ile duvara asılı tablolara dönüşmesi ve sayılarının giderek artması, Raquel Welch'in rahibe rolünde oynaması, Richard Burton ona bakarken göğüs dekolteli bir kadın gibi görünüp, başkasının gözünde rahibe gibi görülmesi filmi eğlenceli kılan detaylar. 

Film Avusturya'da geçiyor ve sakalındaki mavimsi gölgeler nedeni ile Mavi Sakal ismi ile anılan, Baron Von Sepper'in evliliklerine odaklanıyor. Baron annesinin mumyalanmış bedeni ile devasa şatosunda yaşamakta,ölü Barones'in saçlarını, gizli tutulduğu odada emektar bir hizmetçi mütemadiyen taramaktadır. Baron ilk eşine annesine aşırı düşkün oluşu ve Baron'un üzerine titremesi sebebi ile sinir olmaktadır. Onu bir av kazasında kaybeder. Son eşi, Anne amerikalıdır, çok güzeldir ve çok zekidir, Baron nihayet aradığı gibi bir kadını bulduğunu düşünmektedir ve onu bir testten geçirmeye karar verir. Şatosunun anahtarlarını kadına uzatır, anahtarlardan birisi hariç hepsini kullanabileceğini söyledikten sonra seyahate çıkar. Kadın çok meraklıdır; kayınvalidesinin mumyalanmış bedeninden haberi vardır ve salondaki tuhaf desenlerde kadın yüzleri gizli olduğunu çakmıştır. Ölü eşlerin depolandığı, buzdolabı odayı bulur.


Tam o sırada Barıon eve döner, kadının odayı açtığını anlar ve ona eski eşlerini, onları neden öldürdüğünü açıklar. "Hepsi canavardı, onları insan olabilmeleri için öldürdüm" der. Kadınların her birini farklı biçimde; ateşli silah, giyotin, avize kullanarak, suda boğarak, canlı canlı tabuta koyarak ya da atmacasına parçalatarak öldürmüştür. Ölmeyi hak etme nedenleri de ayrıdır; iffetsiz olduğu için, susmaksızın şarkı söylediği için, kocasına çok düşkün olduğu için, sürekli günah çıkarttığı için, feminist ve mazoşist olduğu için. Hatta araya bir de karısına ders veren bir kadın da karışmıştır. Bütün kartlar açılınca kadın da, hayatta kalmayı başarmak için Baron ile oyunlar oynamaya başlar. Gece sona erdiğinde yöntemi işe yarayıp hayatta kalacak mıdır? Film bu soru üzerine odaklanıp, çatışmasını bunun üzerine kuruyor.      




Filmdeki korku, gerilim öğeleri ve komedi öğreleri oldukça dengel iidağıtılmış. Finalde, ölmüş eşleri canladıran aktristlerin ismini geçmiş zaman ile vermesi çok eğlenceli. Bunun gibi çok güzel buluşlar filme yedirilmiş. 

Sinema tarihinde şimdilik iznin bırakamamış filmlerden bir tanesi olmasına rağmen kesinlikle bir gün keşfedilerek kült olacak filmlerden dediğim bir seyirlik bu. Yetmişli yılların hafif komedilerini, ya da o senelerde yapılmış korku filmlerini izlemekten hoşlananlar için mutlaka izlenmesi ve üzerinde konuşulması gereken filmlerden olduğunu düşünüyorum. 


Bluebeard, 1972

Yönetmen: Edward Dmytryk, (bir sahnede Luciano Sacripanti)
Senaryo: Ennio Di Concini, Edward Dmytryk, Maria Pia Fusco 
Müzik: Ennio Morricone

Baron: 
Richard Burton

Baronesler:
Raquel Welch
Virna Lisi
Nathalie Delon
Marilu Tolo
Karin Schubert
Agostina Belli
Joey Heatherton

ve

Barones'in Hocası:
Sybil Danning

Meraklısına Linkler; 
(okumak için üye olmak gerekli)

4 Ocak 2012 Çarşamba

Sorcerer

Sinema tarihinde beğeni toplamış filmlerden çok daha fazla sayıda beğenilmemiş, anlaşılmamış, hatta ahmak sinema eleştirmenleri gibi coşup abartacak olursak; nefret toplamış, tiksinti uyandırmış filmlerin olduğu bilinir. Ancak bazı filmler ilk gösterime çıktığında başarısız olarak adlandırılsalar bile seneler sonra sinemaseverler tarafından yeniden keşfedilip heyecanla karşılanıyorlar. 

Sonradan külte dönüşen bazı filmlerin ilk gösterimlerinde başarısız olmalarının bir çok nedeni var elbette. Sorcerer'da bunlardan bir tanesi. gösterildiği dönem başarısız olma nedenlerine geçmeden önce filmin öncesine bakalım. Henri-Georges Clozuot'un 1950 yılında çektiği "La Salaire de la Peur" ( DVD'si ülkemizde bir kaç sene önce yayınlandı) tüm dünyada hakettiği ilgiyi bulmuş, tansiyonu yüksek etkileyici bir macera filmi. Howard W. Koch 1958 yılında bu filmin amerikan uyarlamasını çeker. Söz konusu uyarlama "Hell's Highway" ve "Violent Road" isimleri ile bilinen ses getirmemiş, unutulmuş filmlerden olur. 1971 yılında The French Connection filmi ile genç yaşında en iyi yönetmen Oscar Ödülünü almış olan William Friedkin, 1973 yılında yönettiği The Exorcist ile aldığı ödülün tesadüfen elde edilmediğini bir kez daha kanıtlar. İlerideki yıllarda yönetmenliğini yaptığı filmlerden bazıları Cruising, To Live and Die in L.A., Jade, The Hunter, Rules of Engagement, Bug, Killer Joe'dur. The Exorcist'den sonra bir yeniden çevrim yapmak ister ve önce Clouzot'u ikna eder, daha sonra stüdyoyu ikna edebilmek için ücretinden önemli miktarda feragatde bulunur. 1977 yılında filmini çeker. 


Yirmi dakika süren başlangıç bölümü hariç film ismi belirsiz bir Güney amerika ülkesinin ücra köşelerinde geçmektedir. Çekimler Dominik Cumhuriyetinde, dağlarda, ormanlarda yapılır. Aksiyon, gerilim, tehlike, patlama sahneleri  maket kullanılmaksızın olabildiğince gerçeğe yakın biçimde çekilmiştir. 


Dünyanın farklı yerlerinden gelen dört farklı kanun kaçağı adam Nikaragu'ada kaçak olarak yaşamakta ve bir petrol arama şirketinde çalışmaktadır. Şirketin 200 mil ötedeki kuyularında çıkan yangının söndürülmesi için nitrogliserin kullanarak seri patlamalar yapılması gerekmektedir. Petrol şirketi bu dört kişiye bulundukları kasabadaki patlayıcıları alarak yangının olduğu yere iki kamyon ile nakletmeleri halinde ödül olarak para ve ülkede yasal olarak yaşamaları için gereken izinleri alacaklarını söyler. Hayatlarından kopup çamurlar içinde, dünyanın ücra köşesinde beş parasız, sefil bir yaşam süren dört kişinin bu öneriyi kabul etmekten başka çözümleri yoktur. Kabul etmeleri halinde önlerinde gidilecek yüzlerce millik asfaltsız derme çatma bir yol, aşılacak balta girmemiş bir orman, nehirler, dik bir dağ vardır. Kabul ederler ve yola koyulurlar. Nitrogliserinler en ufak sarsıntıda patlayabilecek kadar tehlikeli olduğu için hedeflerine ulaşabilmek adamların tahmin ettmiş olduğundan da tehlikelidir. Neden iki farklı kamyon ile yola çıkartıdıklarını anladıklarında yolun sonunda hayatta kalma şanslarının ne olacağını sorgulamaya başlarlar. İki kamyon ve ikişer yolcusu yolun belli bir noktasında tekrar seçim yaparak iki farklı güzergahtan ilerlemeye devam ederler. Gelelim filmin ismine; Sorcerer karanlık güçlere hizmet eden bir tür büyücü demek. Filmdeki "sorcerer" ise "kaderin ta kendisi" ve insanları önlerine farklı seçenekler koyarak sırayla sınıyor. 

Konusu son derece basit olmakla birlikte filmdeki gerçeklik duygusunun da etkisiyle filmin içinde kaybolmamak mümkün değil. İkinci yarısında, diyalogların azaldığı, hatta hiç konuşmanın olmadığı anlarda, tehlikenin doruğa çıktığı anlarda alınan sinema tadına doyum olmuyor. Özellikle finale yakın köprü sahnesi bundan sonra çekilmiş bir çok aksiyon filmine ilham vermiş olmalı. Ufacık bir hatanın olması filmdeki gerilimin bir anda komediye dönüşmesi demekken, gerilim düzeyi hep tırmanıyor. "Az sonra ne olacak" endişesi filmin başından sonuna kadar içinizde. Tangerine Dream'in insanı yormayan ancak filme hizmet eden müziğinin de bunda payı olduğu farkediliyor. İzlediğim en güzel William Friedkin filmi buydu diyebilirim. 


Gelelim filmin başarısız olma nedenlerine. Öncelikle film 121 dakika, ilk 20 dakikalık bölümünde hiç ingilizce konuşulmuyor. Amerikan seyircisi filmin çekildiği dönemlerde alt yazılı film izlemeye alışkın değil, o yüzden bu kadar sabredip de filmin geri kalan bölümünde verilenn sinemasal ödülü almaya niyetli olmadığından film hakettiği izleyiciyi bulamıyor. Öte yandan Star Wars IV ile hemen hemen aynı tarihlerde gösterime çıkması için olsa olsa şansızlık denilebilir. Filmin Amerikan piyasasındaki hüsranından sonra yapımcı firma filmi kırparak 93 dakikalık bir versiyon oluşturuyor. Bu filmin başlangıcındaki 20 dakikanın kesilmesi demek. Bu versiyon dört tane kim olduğu belirsiz kişinin çamur içinde bir kasabada ortaya çıkması ile başlıyor. Böyle olunca da onları bulunduları o çukura neyin ittiğini kimse anlamıyor. En önemli olanı da filmin orijinal finalinde başlangıca bağlanan yerlerin de filmden çıkartılmış olması. Avrupa ve daha sonra dünya piyasalarına verildiğinde izleyici karşısında 28 dakikası kırpılarak kuşa dönmüş kimin ne olduğunun belirsiz kaldığı bir film buluyor. 


Sorcerer - 1977
Yönetmen: William Friedkin
Senaryo: Gerges Arnaud'un romanından Walon Green
Müzik: Tangerine Dream

Oyuncular:
Roy Scheider
Bruno Cremer
Francisco Rabal
Amidou

Meraklısına Linkler;


24 Ağustos 2011 Çarşamba

Öldüren Yaz

Film izlemeyi sevenlerin güncel sinemanın örneklerinin yanısıra zaman zaman 25, 35, 45, 55 yıl önce yapılmış filmleri izledikten sonra sevdikleri sanata dair tarafsız bakış açısına kavuşabileceğine inanıyorum. Takip etmediğim ama zaman zaman yolumun düştüğü bazı sinema bloglarında son on yıl içinde yapılmış bazı filmerlin göklere çıkarıldığını ve bu örneklerdeki filmlerden sanki orjinal ve yedinci sanat için devrim niteliğinde buluşlar içeriyormuş gibi iddialı tasvirler olduğunu görerek gülümsüyorum. Orijinal sandığımız çok şey seneler önce yapıldı malesef. Taklit ettiği filmleri aşabiliyorsa ne ala, üzerine yeni bir şey koyamayan taklitin değerinin olduğunu düşünmüyorum. Göz boyamaktan başka marifete sahip değil bu filmler.

Geçenlerde 1983 yapımı bir fransız filmi izledim ülkemizde ne yazık ki 1989 yılında gün yüzü görmüş bir film. İsabelle Adjani'nin en başarılı performasnlarından birisi bu filmde. Yıllardır albümlerini severek dinlediğim Alain Souchon'da filmdeki esas oğlanı oynuyor. Seneler önce soyunmayı reddettiği için L. Bunuel'in Cet Obscur Objet Du Desir filminde iki farklı aktrist tarafından canlandırılan Conchita karakterini Carole Bouquet'e kaptıran Adjani bu filme kadar geçen sürede kamera karşısında soyunma ile ilgili fikrini değiştirdiğinden rol aldığı en cesur film olarak da biliniyor. Possession ve Camille Claude'deki kadar etkileyici, başarılı bir oyunculuk sergiliyor. Filmi tek başına götürdüğünü söylemek mümkün.

1976 yılı baharında Alman asıllı annesi ve sakat babası ile Fransa'nın bir köyüne yerleşen Eliane (Elle)'in öyküsünü anlatmaya başlıyor film. Elle çok hoppa, gizlisi saklısı olmayan, yaşamnını gözler önünde yaşayan 19 yaşında bir genç kız. Onun bu rahatlığı kendisini köyün gençleri arasında popüler yapsa da, hakkındaki dedikodular tehlikeli biçimde tırmanıyor. 130 dakikalık filmin ilk yarım saati bir gençlik filmi havasında ilerliyor Elle'e odaklanmış biçimde ilerliyor. Ancak filmin meramı onu anlatmak değil. Bir anda filmi anlatan dış ses değiliyor. BU değişiklik bundan sonra gelişecek uğursuz olayların bir habercisi sanki. Elle Takma ismi Pin-Pon olan Fiorimonti isimli bir gençle yakınlaşıyor. Onunla beraber yaşamaya başlıyorlar. Gencin ailesi istemese de evleniyorlar. Elle evlendikten sonra kendi ailesine, Pin-Pon'un annesine ve teyzesine bir takım sorular sormaya başlıyor. Filmin başlarında Eliane karakteri sürekli etrafındakileri ve izleyiciyi şaşırtacak bir takım hareketlerde bulunuyor. Filmin onu tanıtan giriş bölümü bittiktem sonra film farklı farklı karakterlere odaklanıyor, öyküyü onların bakış açısından izliyoruz. Kızın o köyde hangi amaçla bulunduğunu sorgulamaya başlıyoruz ister istemez.

Film tutkulu bir aşk öyküsü anlatacak bir gençlik filmi gibi başlayıp muazzam bir intikam öyküsünü anlatmak peşinde olduğunu hissettirdiği andan itibaren izleyiciyi içine çekip alıyor. Düğün sahnesi ve finalde İsabelle Adajani'nin bildiklerini ortaya döktüğü sahne çok gerçekçi. Finalde nefes almayı bırakıp sanki olayın tek tanığıymışçasına izliyorsunuz.

Üzerinden geçen yıllara rağmen hala hem görüntülenme biçimi, hem kurgusu, hem de öyküyü farklı bakış açılarından vermesi ile yeni kalmayı başarmış bir film söz konusu.


Filmin Adı: L'été Meutrier / One Deadly Summer
Yapım Yılı: 1983
Yönetmen: Jean Becker
Senaryo: Jean Becker (Sébastien Japrisot'un aynı isimli romanından uyarlama)
Oyuncular:
Isabelle Adjani
Alain Souchon
Suzanne Flon
Jenny Cléve
Maria Machado

Biraz da İzleyelim;



22 Ekim 2010 Cuma

O Bir İnsan Değil! Ama Ne?

Öncelikle böyle bir soru bana yöneltilse, "Bana ne? Neyse ne" der ve yürür giderim. Zaten filmin afişini de görünce içimden bu yanıtın tıpkısının aynısı geçmişti. Bir arkadaşım bilim kurgu, gerilim vekorku filmlerini sevdiğimi bildiği için bana dvdsini verdi. "Al bak bu filmde sevdiğin türlerin hepsi var" dedi. Yapacak başka bir işim olmadığı bir gün de oturdum seyrettim.

Şimdi filmin bir adı var, o da "Splice". Ancak filmin ülkemizde boy göstermiş olan afişinin miniminnacık bir kenarı dışında bu isme rastlamak mümkün değil. Onun yerine afişe eşek yavrusu kadar harflerle "DNA" yazıp onun da üzerine de eşeğin annesi kadar kadar harflerle "DENEY" ismini kondurmuşlar. Filmin ülkemizdeki gösterim adı "Deney" ve filmin ülkemizdeki afişine uygun görülen yabancı dildeki ismi de "DNA". Daha filmin isiminin başladığı noktadan çok hoş mu hoş, cici mi cici, zeki mi zeki, aman da aman bir kelime oyunu devreye giriyor. Filmi ithal eden firma, seyircisinin filmin orijinal ismini DNA sanmasını istemiş ve koyduğu türkçe isim de D, N, ve A kelimelerinin ingilizce okunuşu olan "Di","eN","eY"i burnundan hık demiş düşmüş kadar andıran "Deney" kelimesi olmuş. Yarabbim bu film ithalatçıları falan niye bu kadar zeki olmak zorunda ve bir o kadar da anlaşılmamaya çalışılmakta. Elin filminin adını dön değiştir gudubet bir şey yap. Bir insan sevimli olmak istese bu denli sevimlileşmeyi başaramaz. İşte filmin adının üzerinde böye bir gizemli muamma var. O muammayı aşar aşmaz film başlıyor.

Tam bu noktada bu yazının geri kalan her bir yanından spoiler fışkırdığını belirtmeden geçmeyeceğim.

Splice'ın öyküsü Frankestein'ı andıran bir rota üzerinden izliyor ve filmi kendisini de konusunu da sadece beş kelime ile özetlemek mümkün; Bir garabeti anlatan gudubet film.

Elsa ve Clive N.E.R.D. isimli, uzmanlık alanı için DNA araştırmaları yapmak olan bir firma için çalışan iki uzman. Senaryo icabı dahi olduklarına inanmamız bekleniyor ama az sonra değineceğim yaptıkları dahi olmalarına imkan olmadığına inanmamız için yeterince delil veriyor elimize. Ayrıca bu ikisinin karıkoca mı yoksa sevgili mi oldukları da seyirciden gizlenmiş. Ahha, muammalı film.

Bu iki deha insan DNAsı üzerinde deneyler yaparak Ginger ve Fred adında iki sevimsiz iğrenç yaratığı dünyaya getirirler. Bu başarıyı yeterli gören şirket yetkilileri bu tür deneylere son verdiklerini iki dahiye açıklarlar. Hayal kırıklığına uğrayan iki deha bunun üzerine gizlice balık, kuş, kanguru, fare, insan ve Allah ne verdiyse onun DNA'sını pizza yaparcasına labaratuvar ortamında eşleştiriler. Bu iki sevimsiz görüntülü bilim adamını bize sevimli göstermek için kulaklarına tıkılı kulaklıklarında ne kadar modern ve genç işi melodiler dinledikleri bize duyurulur ki seyirci onlara sempati duysun.

Eşleştirme başarılı olur. İşte o andan sonra filme Clive'ın kardeşi dahil olur. İki erkeğin kardeş olduklarını anlamamız için her ikisi de dünyanın en zevksiz saç modelini paylaşmaktadırlar. Ckive bilim adamı, kardeşi ise aynı şirketteki görevi sıradan bir teknisyen olmaktır. Filmde ise bir görevi yoktur çünkü onun olduğu sahnleri kestiğinizde konu gelişiminde bir anlam yitimi olmamaktadır. Bu kardeş seyircinin sözde şoka uğradığı sahnelerden sonra Clive'ın yanına usulca sokulup ona konuya katkısı olmayan sayıklamalarda bulunur. Abi kardeş koca şirkette ve filmde böyle ikide birde kafa kafaya vererek vakit öldürmektedirler. Hoş bu NERD isimli şirket dünyanın en önde gelen araştırma şirketlerinden biri olmasına rağmen şirketin yönetiminde bir kadın, bir de onun yardımıcısı, iki bilim adamı, bir teknisyen ve bazı sahnelerde fonda gezinen iki teknisyenden başka kişi yoktur. Dev gibi şirkette topu topu yedi kişi çalışmaktadır. Bir temizlik görevlisi bile yoktur. Her yer kamera doludur.

Eşleştirme başarılı olunca yapay rahimdeki canlı büyümeye devam eder. Nihayet gün gelir yapay rahmin suları gelmeye başlayınca doğum sancıları başlatılır. Yavrucağız doğmayınca Elsa ebelik görevini gerçekleştirmek üzere rahim ağzından elini sokarak canlıyı çıkarmaya çalışır. Canlı bilinmeyen bir tür olduğu ve böyle el sokup dünyaya getirtmek cahilce bir cesaret gerektirmektedir. Elsa'nın eli dirseğe kadar sokuluyken yaratık bir tarafı ile ebesini sokmaya başlar. Zaten bu yaratığın ebesine karşı ne denli saygısızlaşabildiğini ileride daha güzel anlayacağız. Elsa çığlıklar atarak kaptırdığı elini kolu ile kurtarma çalışırken Clive'ın ona yardım edesi gelir. Milyonlarca dolarlık yapay rahmin diğer labaratuvar gereçleri ile vura vura paramparça eder. Bu esnada yaratık da doğmuş olur. İki sevgili/eş manalı manalı bakışırlar zira aslında bir çocukları da olsun istemektedirler. Fakat görünen odur ki şimdilik seyircilerle birlikte bu alengirli alegori ile idare edeceklerdir.

Clive yalandan "öldürelim şunu" dese de karşılık olarak Elsa da yalandan annelik taslar pozu verir. Yaratık kısa süre büyür, serpilmeye başlar. Devasa şirket aslında tenha bir yer olduğu için kimse milyonlarca dolarlık cihazın kırılıp döküldüğü farketmediği gibi her dakika sinir bozucu çığlıklar atan yaratığın serpilmekle kalmayıp artık ele geldiğini görmez bile. Elsa yaratığa isim koymak isteyince şirketin ismini tersten okur, ona Dren adını uygun görür. Yaratık da scrabble taşları ile kendi adını yazar herkes mutlu olur. Dren labaratuvara sığmayacak hale geldiğinde iki dahi onu bodrum katına temizlik malzemelerinin bulunduğu depoya saklamaya karar verir. Şirkette bir temizlik görevlisinin bile olmayışı senaryoda en ufak hata oluşmasına müsade etmemiş olur. Temizlik görevlisi olmazsa o depodaki malzemeleri kim kullanacak değil mi? Çılgıncasına zekice.

Neyse yaratık, Clive, Elsa postu depoya sererler. Yaratık tüllerle gizlenmiş yatağında istirahat ederken kanepede pantolonlarını değil çıkarmak bir düğmesini bile açmadan cinsel ilişkiye girdiklerinde yaratık onları tüller arkasında izleyip kadını sinsice kıskanmaya başlar.

Sonra yaratık iyice büyüyüp hoplar zıplar hale gelince Elsa'nın kırsal kesimdeki kocaman ahırı olan evine gidilir. Bu arada Ginger ve Fred'in dünyaya tadimi beş on kişi ile minik bir tiyatro sahnesinde yapılırken bu iki sevimsizlik abidesi patates görüntülü şey bir birini tırmalayarak haklarlar. Hatta bu heyecan verici tepişme sonunda akvaryumları, onları izleyen beş on kişinin üzerine devrilir, yaratıklardan biri en önde oturan kadının bacaklarına usulca konar. Şirkey bu rezaleti olağan karşılar.

Yeni yerleştirildiği ahırda kabına sığmayıp adeta şahlanarak hırçınlaşan Dren'in uçabildiğini, su altında nefes alabildiğini bir kanguru çevikliği ile dam çatı bırakmadan zıplayabildiğini, yabani tavşanları bir lokmada geviş getirebildiğini öğreniriz. Bunun üzerine kendisine bir kedi hediye ederler. Kabahat işleyince kediyi ondan geri alıp ertesi sabah tekrar iade ettiklerinde Dren kediyi kuyruğunun ucundaki iğne ile sokarak öldürür. Buna kızan Elsa Dren'in kuyruk iğnesini söker. Kuyruk iğnesinin sökülmesine kızan Dren Clive'a cilve yapıp adamı baştan çıkarır. Adam bilim adamı olduğu için saf tabii hislerine yenik düşüp ahırın samansız bir köşesinde kendini teslim eder. Orgazm taklidi yaparken Dren'in kanatları tutku ile titreşir. Tam o sırada ahırın kapısı uğursuz bir gacırtı ile açılır ve sıradan bir seyis/leydi öyküsünde olanlar olur. Elsa onları oracıkta basar. Gördüklerine inanamaz. Clive pantolonu inik vaziyette karlarda koşup kendi kendini teşhir etse de Elsa arabasına atlar ve oradan kaçarcasına kaçar. Çok kısa süre sonra Dren eceliyle ölür. İki dahi Dren'i gömer. Gömme işlemi bitince Clive'ın kardeşi şirket yöneticilerinden biri ile gelir. "Söylemek zorundaydım der" Zaten filmin bitmesinede az kalmıştır. Tam o sırada Dren'in çabucak doğurup büyüttüğü erkek çocuğu uçarak gelir Elsa hariç herkesi öldürür. Elsa ile baş başa kalınca tahmin edildiği gibi çok korkunç birşey olur. Erkek yaratık annesinin ebesine oracıkta sahip olur. Sonra kötülük cezasız kalmayacağı için öldürülür.

Son sahnede şirket sahibi kadın ile Elsa akıllıca laflar etmekte gelcek ile ilgili çetrefilli planlar yapmaktadırlar. Sonra ayağa kalkarlar. Bir de ne görelim. Elsa'nın karnı burnunda değil miymiş.

Böyle bir filmin Cube'un yönetmeni olan Vincenzo Natali tarafından yçnetilmiş olmasını çok garipsedim. Öte yandan Adrien Brody ise giderek Nichlas Cage'leşiyor gözümde, çünkü önüne gelen her filmde boy gösterir hale geldi. Ancak bunca iyi filmde rol almış, oyunculuğu ile ödül kazanmış bir aktörün okuduğunda senaryonun ne kadar yavan olduğunu farketmemiş olması affedilir gibi değil. Öte yandan Sarah Polley de aslında iyi bir oyuncu olmasına rağmen bu filmde dökülüyor.

Film başladığı andan itibaren "yok artık bu kadarı da olmaz", "artık bu enayiliği yapmış olamazlar" dediğiniz bir çok sahne var ve malesef o enayiliklerin hepsi birer birer oluyor. Bu haliyle benim için her sahnesini kahkahalar atarak izlediğim absürd bir bilim kurgu filmi oldu. Tahminimce ilk şok atlatıldıktan sonra seyircisini bulacak ve seneler sonra da gülünerek izlenecek bir saçmalık var önümüzde.





29 Eylül 2010 Çarşamba

Kırmızı Gülün Adı

Seksenli yılar denilince akla gelen gruplardan birisi de Duran Duran'dır mutlaka. 1984 yılında dağıldıklarında hayranları karalar bağlamış olmalı. Hayatımın yönünü değiştirecek denli bir grup ya da şarkıcıya bağlanmışığım olmadığı için bu grubun dağılmasına tabii ki üzülmedim. Duran Duran dağıldı ama yokolmadı. Ertesi yıl o gruptan iki adet grup çıktı. Hayranları o zaman bilmiyordu ama Duran Duran dağılmayı başaramadı. Uzun yıllar ittire kaktıra bugünlere kadar müzikal yolculuklarını sürdürdüler. Aslında yolculuk da denmez ya, risk almadan iyi bildikleri sulara dalıp çıktılar.

Grubun iki elemanı bas gitarist John Taylor ve gitarist Andy Taylor, dağılmış olan Chic grubunun davulcusu Tony Thompson solist olarak Robert Palmer'ı alıp Power Station adında bir gruğ kurdu. Aşağı yukarı aynı esnada Simon LeBon, Nick Rhodes ve Roger taylor bir araya gelerek Arcadia isimli bir grup kurdular; vokalde Simon LeBon, tuşlu enstrümanlarda Nick Rhodes ve davulda Roger Taylor. Grubun ismi latince bir cümleden alıntılanmıştı, "Et in Arcadia Ego". Fransız ressam Nicolas Poussin'in bu ismi taşyan iki tablosundan seçilmişti grup ismini rivayete göre. Anlamı hayli yüklü latince bir cümleydi bu.

Sayıca mütevazi üç kişilik grubun albüm kayıtlarına katılan sanatçı kadrosu ise hayli zengindi. Geri vokallerde: Island Records'dan o sene en iyi şarkılarının drlemesi çıkmış olan Grace Jones ve henüz ilk albümünü çıkarmamış olan ancak Police sayesinde uluslararası ünü yakalamış Sting. Gitarlarda David Gilmour, tuşlu enstrümanlarda Herbie Hancock, saksofonda Andy Mackay, bas gitarda Mark Egan olmak üzere her biri kendi enstrüanında virtüöz sanatçılardan oluşturuan kadronun ortaya çıkardığı iş ise So Red The Rose oldu. 1985 yılı kasım ayında yayınlanan albümün şarkı listesi şöyle;

1 - Election Day
2 - Keep Me in the Dark
3 - Goodbye Is Forever
4 - The Flame
5 - Missing
6 - Rose Arcana
7 - The Promise
8 - El Diablo
9 - Lady Ice

Daha çok The Promise için intro olduğunu düşündüğüm Rose Arcana'yı da çıkartırsanız sekiz şarkıdan oluştuğunu söyleyebileceğim aşbümde boş olan hiç bir şarkı yok. Hepsi dinledikçe derinlik kazanan şarkılar. Albümden ilk çıkan ve tutulan parça election day, ancak bu şarkını diğer Duran Duran şarkılarından büyük farkı yok, ancak pop albümü olmasına rağmen albümün diğer şarkılarında hem güzemli ve kasvetli bir hava var. Alışılandan uzun çalma süreleri diğer pop şarkları ile arasına bir başka fark ilave ediyor. Müzik eleştirmenleri bu albüm için "Duran Duran'ın yapmadığı en iyi Duran Duran albümü" ifadesini kullanmışlardı.

Bu albümü ilk kez kaset olarak dinlemiştim. O zavallı kaset alkmenimde benimle gezmekten ne hallere düşmüştü en sonunda. O zamanlardaki kasetler ülkemizde kalan müzik firmasının tamamen insafına kalmıştı zaten. Daha önce satışa sunulmuş satmamış kasetlerin üzerine kaydedildiğine dair kuşkularımı kuvvetlendirecek delillerin izleri hala kulaklarımda. Yine de kaseditakıp müziği duyduğumda ilk şarkıya "bu Duran Duran ya.." dediğimi ancak devamının hiç de öyle olmadığını görerek mutlu olduğumu hatırlıyorum. İkinci yüzü dinler dinlemez geri sarıp ilk önce Lady Ice ve ardından Rose Arcana ve The Promise'ı tekrar tekrar dinlemiştim.


Her bir şarkısı ayrı güzel ve baştan sona dinlendiğinde bütünlüğü olan, ayrı ayrı da defalarca dinlenebilecek şarkılardan oluşan bu albümden sonra grup dağıldı. İnternetin nimetlerinden yararlanırken bu albümdeki şarkıların farklı versiyonlarını yıllar içinde sabırla toplamıştım. Bir dakikayı bulmayan Rose Arcana'nın bile uzun versiyonun bulduğumda hayli mutlu olmuştum. u sene 2 CD ve br DVD den oluşan bir kopyası yayınlandı.

Benim için 80'li yılların en güzel albümlerinden bir tanesidir So Red the Rose.Vay be yıllar nasıl geçiyor.

26 Nisan 2010 Pazartesi

Siz Yaşayanlar

Du Levande 2007 yılında gösterime girdiğinde bir çok olumlu eleştiri almış bir film. Ancak filmi izlerken kahkahalarla gülenler olduğu kadar, filmdeki melankolik havaya kapılıp mutsuzluğa kapılanlar da var. Bir çok insan sonuna kadar izleyemeyip sıkıntıdan patlayabiliyor. Benim için ilk kareden başlayarak sonuna kadar soluksuz izlediğim bir film oldu.

Film tamamen amatör oyuncularla çekilmiş, yerinden kımıldamayan bir kameranın önünden geçen durumlar, insanın tadabileceği türlü duygular üzerine. Sanki bir odanın kenarına bırakılmış bir kamera gizlice kaydediyor ve önünde insana dair türlü duygu sel halinde akıp gidiyor. Dikkatli bir film izleyicinin bu sele kapılmaması, kendinden bir şeyler bulup bir biçimde filmin içine dahil olmaması çok zor. Kameranın önünde yer alan insanlar o kadar gerçekçi oynuyorlar ki, bunu yakalayabilmek için defalarca prova edilmiş olması, en ince detaya kadar önceden milimi milimine hesaplanması gerektiğini filmi bitirdiğinizde anlıyorsunuz. Filmin tamamına yakını hareketsiz bir kamera ile çekilmiş. Yalnızca iki sahnede kamera hareketleniyor, bir toplantı sahnesi sonunda iki saniye kadar ve çok sayıda bombardıman uçağı şehrin üzerinde gökyüzünde sessizce süzülürken. Bu haliyle film dergi köşelerindeki tüm diyeceğini bir karede anlatmaya çalışan karikatürlerin verdiği duyguyu izleyicisine geçiriyor. Abartılmamış, rafine ve özet.

Roy Andersson isveçli bir yönetmen. 1969 yılında sinema okulundan mezuniyeti sonrasında artık 40 yılı aşan meslek hayatına dört film sığdırmış. İlk filmi “A Swedish Love Story” onsekiz yaşından küçük iki sevgiliyi anlatan bir dram ve İsveç de olduğu kadar çok sayıda ülkede seyirciye ulaşabilmiş. İkinci filmi “Giliap” döküntü bir otelin lokantasında garson olarak işe başlayan bir adamın öyküsüne odaklananıyor, 1975 yılında yayınlanan bu film hem maddi anlamda hem de seyirci nezdinde fiyaskoya dönüşmüş bir çalışma. Bu başarısızlıktan sonra Andersson sinemaya yirmi küsur yıl ara vererek reklamcılığa odaklanıyor.

1996 yılında yeniden bir film projesi üzerinde çalışıyor. Film 2000 yılında “Songs from the Second Floor” adı ile Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yapıyor ve festivalin üçüncü prestijli ödülü olan Jüri Özel Ödülünü kazanıyor. Yönetmenin 2007 yılında tamamlanan dördüncü filminin İsveççe adı “Du Levande” ancak çoğunlukla “You, the Living”.ismi ile tanınıyor. “Siz yaşayanlar” anlamına gelen bu ifade filmin başında da yer alan Goethe’nin bir sözünden esinlenilmiş: “Siz yaşayanlar; sıcacık ısıtılmış yatağınızda mutlu yatın, ta ki dışarıya çıkıveren ayağınızı Lehte Nehri’nin buz gibi soğuk dalgası yalayıncaya kadar” (Lehte nehri, unutamamanın, gizleyememenin nehri)

Film finansal problemlerden ötürü üç yılda çekilebilmiş. Amatör oyunculardan istenen performans elde edilinceye kadar defalarca prova yapılmış ve tüm sahneler en az on defa kaydedilmiş.

İnsan duygularını en saf hali ile anlatmaya çalışan filmin en ilginç yanı ise belli başlı bir konusunun olmayışı. Filmde aktarılmak istenen bir olay örgüsü yok. 50 küsur farklı mizansende önümüzde duygusal patlamalar yaşayan insanları izliyoruz. İsveç’in soğuk havasını yansıtacak bir görüntü yaratabilmek amacıyla gri yeşil arası pastel tonlar hakim. İsveç’e bakarken sanki yanı başımızdaki evde yaşanan olayları izliyoruz. Çok az diyalog ancak çokça vücud dili ile anlatılan birbiri ile bazen kesişen olayları izliyor, bir sahnede gördüğümüz kişiyi diğer sahnede kıyıdan köşeden görüp tanıyoruz. Başlangıçta izleyenin “absürd görünümlü, sürreal” diye tanımlayabileceği film giderek daha gerçeklik kazanıp, ardından tekrar uçuşa geçiyor.




Konusu olmayan bu filmde neler mi anlatılıyor? Her şey neredeyse çıplak diyebileceğimiz bir odada başlıyor. Tüm eşyası bir masa, bir kanepe, bir de Picasso’nun “Don Kişot” resminin siyah beyaz röprodüksiyonundan ibaret. Kanepede şehrin bombalanmasından korkan adam uyuyor. Bir lokantanın mutfak bölümündeki pencereden aşçı başlığı giymiş kafalar uzanıyor, sadece gözleri ve şapkaları görünüyor merakla dışarıdaki sesin nereden geldiğini izliyorlar aniden sıkılıp işlerinin başına dönüyorlar. Sesin kaynağını yavaş yavaş görüyoruz, dört tekerlekli bir örümceğe tutunarak ağır ağır ilerleyen yaşlı bir adam var. Yürümesine yardımcı olan düzeneğe kayışından bağlı bir köpek var. Kayışa dolanan köpek ayağa kalkamıyor, sırt üstü, havlaya havlaya yaşlı, sağır adam tarafından çekiliyor. Az konuşan sevgilisi ile sürekli tartışan, yani hep kendisi konuşan kilolu bir kadın var, bir motosikleti olmasını hayal ediyor, motosikleti olsa binip gidecek “pislik” dediği bu hayatı yaşamaktan kurtulacak. Nefesli çalgı ağırlıklı bir orkestranın elemanları evlerinde kendi bölümlerini prova ediyorlar, provalar çalmalarını geliştiriyor olsa da komşuları ya da eşleri ile ilişkilerine olumlu katkıda bulunmuyorlar. Tuba çalan adamın karısı çığlık atarak kapıyı çarpıp çıkıyor, duvardaki resimler akvaryuma giriyor. Alt kattaki komşu gürültüye sinirlenip süpürge ile tavana saldırıyor, duvardan parçalar kopuyor. Karşı apartmanda ki sigarasını balkonda içebilen adam istifini bozmayan tuba çalan adamı ve sinir krizi geçtiren adamı aynı anda dikizliyor. Halı satıcısı adam halı satarken aniden sinir krizi geçiriyor. İlk okul öğretmeni kadın zil çaldıktan sonra sınıfa girmek için kendisini toparlamaya çalışıyor, halı satıcısı kocası kavga ederken kendisine cadı dendiği için gözyaşlarını zor tutabiliyor. Sınıfa girmesi ile katıla katıla ağlamaya başlayıp sınıfı terk etmesi bir oluyor. Öğretmenlerini yatıştırmak için dışarıya onun peşinden çıkan ortalama yedi yaş grubundaki çocuklar ne diyeceklerini bilmeden şaşırmış onu seyrediyorlar. Kafeteryadaki bir adam gayet sakin yan masada oturan iş adamlarının ceplerini karıştırıp, bulduğu cüzdanı alıp gidiyor, bir terzide ölçü aldırıp kendisine takım elbise diktiriyor. Pembe çizmeli bir kız sevdiği rock yıldızı ile evlenmenin hayallerini kurarken gittiği barda onu görünce cesaretini toplayıp onunla konuşuyor. Barda herkes sakin oturuken çan çalıyor ve herkes son siparişini vermek için bara koşturuyor. Sinirleri bozuk bir berber ırkçılık yapan müşterisinden hırsını alıyor. Önemli bir toplantıya gitmek üzere olan finansal danışmanın alnından girip ensesinden çıkarıyor traş makinesını. Adamın tek kurtuluşu kafasını kazıtmak. Toplantıda kimse adamdaki değişikliği fark etmiyor, sordukları sorulara verdiği sevabı bile dinlemiyorlar, adam adeta görünmez oluyor.

Tramvay Lethe durağında duruyor, yolcular araçtan gayet ağır inip caddenin öbür yanına geçmeye çalışırken tramvayın hareket etme ikazını yapan çanı duyunca koşmaya başlıyorlar. Karamsar bir psikiyatrist eşi ile sevişirken dertlerini sıralıyor. Marangoz aile yemeği için toplanılmışken guru duyacağı bir el marifeti sergilemek isterken 200 yıllık porselen takımını kırıyor, bu zarar sebebi ile elektrikli sandalyeye mahkum edileceğini hayal ediyor. Ölümünü izlemeye gelen aile fertleri patlamış mısır yiyerek vakit geçiriyorlar. Orkestranın elemanları bir araya gelmeye başladığında korkutucu bir yağmur başlıyor. Herkes durup yağmuru izlemeye başlıyor. Pembe çizmeli kız hayalinde rock yıldızı ile evleniyor. İlk gecelerinde adam gitarında son şarkısından sololar geçmeye başlıyor, kadın yatağa oturup solonun bitmesini beklerken ev sıkıntıdan alıp başını gidiyor, ev raylarda ilerliyor, pencereden İsveç’i izliyoruz. Bir durakta durduklarında istasyondakiler rock yıldızını tanıyor ve evliliğini kutluyorlar, adam solo yapmaya devam ederken ev tekrar yürüyüp gidiyor.


Bütün bu hengame devam ederken filme çok dinamik bir melodiyi seslendiren nefesli çalgılar eşlik ediyor. Görüntüler hüzne meylettikçe melodiler neşeleniyor. Biraz Woody Allen, biraz Fellini, biraz Amelie’deki naif havayı andıran muhteşem bir 86 dakika geçiriyorsunuz.








16 Şubat 2010 Salı

Pandorum - Pandorsun - Pandor

Geçtiğimiz yıl sinemacılarımızın es geçtiği filmlerden bir tanesi de “Pandorum”. Şu sinemacılar dediğim neyi izleyip, neyi izlemeyeceğimize karar verip bize kadar getirenler ve pek saygıdeğer sinema eleştirmenleri. Türkiyede para kazanan film şirketleri için anlaşmalar sonrası seyirciye sunup kar ettikleri seyirlikler bizim sevip bağrımıza bastığımız filmler. Sinema ile kar odaklı olmak dışında başka ilişkileri varsa bilemem. Film eleştirmenleri de meslek olarak seçtikleri bu alanda mutlaka para kazanan kimseler. Hal böyle olunca biraz da filmlerden anlamalarını istiyor benim gibi sıradan seyirciler. Gelelim Pandorum’a, artıları ve eksileri olan bir film ama yıllar içerisinde etrafına çok sayıda sadık izleyici toplayarak kilt film olacağı kesin. O zaman dile gelir bizim sinema bülbülleri ama benim onları bekleyesim yok.

Pandorum’u herhangi bir türe dahil etmek gerekirse bilim kurgu/korku filmi yakıştırması yapılabilir. Bizim sinemacıların bir başka es geçtiği “Antibodies” isimli rahatsız edici filmin Alman yönetmeni Christian Alvert tarafından yönetilmiş.

Kapkaranlık uzay gemisinin ufak bir bölmesinde bir adam, daracık bir tüpün içinde ayakta durur vaziyette yatırıldığı derin uykudan acı çekerek uyanır. O kendine geldikçe biz rahatsızlık hissetmeye başlarız. Adam uzamış sakallarını kesip, üniformasını giyerken mürettebattan mekanik ve teknik mühendisi olduğunu ve adını öğreniriz: Bower (Ben Foster). Yolunda gitmeyen bir şeyler var belli. Uzay gemisini apaydınlık olması gerektiğini biliyoruz. Bu gemi olanca devasalığına rağmen kapkaranlık ve sessiz. Arada korkunç sarsıntılar olur, gemi ve yolcusu tepeden tırnağa titrer. Sarsıntılara onlar kadar korkunç gürültüler eşlik eder, yankılanarak kesilir gürültüler.

Derken diğer tüp açılır, içinde acılar içinde bir başka adam dışarıya düşer. O hazırlanırken adını öğreniriz: Payton (Dennis Quaid). O da gemi personelinden, pilot, elleri titriyor. Adları dışında bir şey hatırlamıyorlar. Bir görevleri olduğunu biliyorlar ama gürültüler ve geminin halinden geminin işler vaziyette olmadığı, nerede olduklarına dair onlara bilgi vermediği anlaşılıyor.

Bu iki mürettebatın hatırladığı flashbacklerden ve filmin açılış yazılarından Elysium adı verilen bu yıldız gemisinin bir tür Nuh’un gemisi olarak dizayn edildiğini ve MS 2174 yılında yola koyulduğunu öğreniyoruz. 100 yıldan uzun bir süre seyahat etmesi planlanan geminin rotası Tanis isimli gezegene çevrili. Nüfusu 24 milyarı geçmiş, savaşlar ve kirlenmeden ötürü ömrünün sonuna gelmiş dünyamızdan yaşanabilir olduğu tespit edilmiş Tanis’e giden gemide 60.000 insan ve o anda dünyada yaşamını sürdürebilen canlıların hücre örnekleri var. İnsanlar ölmekte olan gezegenimizden geriye kalanları tek umutlarına yetiştirme peşinde. Yüzyılı aşkın yolculuk süresince önlerine çıkan engelleri aşabilmeleri için uçuş ekipleri oluşturulmuş. Sıra ile uyanıp bir yıl uyanık kaldıktan sonra diğer ekibi uyandırıp görevi teslim ederek tekrar uykuya yatmaları gerekiyor. Bower ve Payton 5. ekipteler anca onlara görevi teslim edecek kimsenin olmadığını hatırladıkça fark ediyorlar.

Bower geminin içinde karanlıklara gömülerek kendisini bekleyen sonun ne olduğunu bilmediği bir yolculuğa çıkıyor. Hedefi reaktörü reset edip yeniden başlatmak. Böylelikle gemiyi olması gerektiği biçimde işleyen hale getireceklerini düşünüyorlar.

Yazının bundan sonrası filmi izlemeyi düşünenler tarafından kesinlikle okunmamalı.

Bower reaktöre ilerlerken karşısına geminin tehlike altındaki yolcu ve görevlilerinden bazılarını görüyor, bir kaçı ile yoluna birlikte devam ediyor. Karşılarındaki en büyük tehlike ise yolculuk esnasında geçen zamanla birlikte evrime uğramış insanlar. Çok güç kazanmışlar ve normal insanlardan kat kat hızlılar. Yaşayabilmek için görev süresi gelince tüplerinden çıkan insanlarla besleniyorlar.

Bower yoluna giderken Payton ise farklı deneyimler yaşıyor. Pandorum; uzun süreli uykuya yatırılmış insanlarda görülen bir psikolojik rahatsızlık. Hastalarda önce el titremesi ardından burun kanamsı gözlemleniyor. Bu kişiler şiddetli paranoya içindeler, herkesi kendilerine karşı bir tehdit olarak algılıyorlar ve gerçeğe çok yakın halüsinasyon yaşıyorlar. Kelimenin anlamını öğrendiğimiz andan itibaren o ana kadar izlediklerimizi sorgulamaya başlıyoruz. Ve yolculuğun umulanın yaklaşık yedi katı sürdüğü bilgisini ediniyoruz.

Bundan sonra olanlar da tempoyu düşürmeyecek biçimde heyecanlı, finalde yaşanan sürpriz ise her şeye değer nitelikte.

Filmin artıları;

Çok sağlam bir senaryosu var, izlerken bir sonraki sahnede ne olacağını bilmiyorsunuz. Zaten filmin afişi de “bir sonra olacaktan korkun” cümlesini içeriyor. Finale geldiğinizde büyük mantık hataları yapılmadığını görüyorsunuz. İzlerken gerilimin giderek tırmandığına şahit oluyorsunuz. Benim bir filmde aradığım en önemli özellik, filmi izledikten sonra üzerine süre düşünebiliyor olunması, ki bu filmi izleyip de üzerine düşünmemek olanaksız. Üstelik yetmişli yılların bilim kurgu romanlarını anımsatan bir atmosferi yakalamışlar.

Filmin eksileri;

Oyuncu seçimi bence yanlış; Ben Foster iyi bir oyuncu ama daha tanınır biri olmalıydı, Dennis Quaid ise çok tanınır bir oyuncu uzun süre filme sesi ile eşlik etmesinden o karakterin çok büyük ve finale yakışır bir arıza çılaracağını filmdeki duraklama noktalarında düşünmeden edemiyorsunuz. Payton’ı daha az tanınan bir kimse oynamalıydı. Tabi bunların hepsi bütçe ile alakalı. Çok daha küçük bir stüdyo filmi yapacakken film ile ilgilenen başka bir şirketin çıkması da projeyi oluşturanların şansı bence. Geminin bilim subayı kadınn sadece çekirge ile beslenip yaratıklarla dövüşüp burnu kanamadan kurtulacak kadar çevik ve fit olabilmesi ufak bir mantık hatası gibi geldi bana. Ayrıca Bower'ın geminin havalandırma kanalları içinden geçerek diğer bölmeye atlaması da inanılır gibi değil. Yüz küsur yıl uzayda seyahat etmesi planlanan bir gemiye bu denli elle yırtılabilen plastikler yakışmamış. Bu eksilerine rağmen film benim için en iyi bilim kurgu filmlerinden birisi olmaya devam edecek. Bu filmin Alien’ın bir kopyası olduğu çok konuşuldu ve bu söylenti filmin önünde bir engel olarak yükseldi, filme haksızlık edildiği kanısındayım.

İçerdiği olumlu yönlerin fazlalığı sayesinde bu filmin en azından bilim kurgu severler arasında kült filme dönüşeceğini düşünüyorum.

15 Şubat 2010 Pazartesi

Şeytan'ın Belkemiği

"Bazı sırlar ortaya çıkmamalı" diyor Meksikalı sinema aşığı yönetmen Guillermo del Toro "El Espinazo Del Diablo" isimli filminde. Bu 2001 yapımı İspanyolca film daha çok İngilizcedeki “The Devil’s Backbone” karşılığı ile anımsanıyor. Şeytan’ın Belkemiği korku filmi olarak tanıtılmasına karşın aslında 1939 yılının iç savaşın ortasındaki İspanya’sında geçen iyi anlatılmış bir dram.


Cumhuriyet direnişçisi olan babası, Küçük Carlos’u, nerede olduğu belli olmayan, adeta hiçliğin ortasındaki bir yetimhaneye götürerek onu bırakır. Yetimhane’ye terk edilen küçük çocuk babasının öldüğünü bilmez, filmin ilerleyen bölümlerinde bizler şahit oluruz bu ölüme.

Eski bir binada yaşamaya mecbur kalmış küçük çocukların sorumluluğunu Dr. Casares ve yardımcısı Carmen’dedir. Ayak işlerine bakan Jacinto küçük çocuklara kin duyar gibidir. O da aynı yetimhaneye terkedilmiş, büyüyünce de orayı terk edememiştir. Yetimhane’nin avlusuna düşen patlamamış bir bomba içeride yaşayanlarca kanıksanmıştır ama her an patlamaya hazır dimdik durmaktadır.


Eski binadaki yetişkinlerin her birinin ayrı bir planı vardır, kimse kimsenin ne yapacağını bilmemektedir. Ve yetimhanenin hüzün yüklü koridorlarında korku ile dolaşan filmlerde daha önce görmeye alışık olmadığımız bir küçük çocuğun hayaleti: Santi. Çocuk yürüdükçe alnının sol tarafındaki bir yaradan akan kan suya karışır gibi havaya akar. Kanaması dinmez Santi’nin, çünkü her hayalet gibi geride çözümlenmemiş bir meselesi vardır. Sorun ortaya çıkıncaya kadar iki dünya arasında gidip gelmeye ve bu dünyada kanamaya devam edecektir.

Hayalet eninde sonunda çocukların çoğunun öleceğini bilmektedir. Dr. Casares sürmekte olan savaşın seslerinin yaklaşması üzerine çocukları alarak yetimhaneyi terk etmesinin en iyi hamle olacağını düşünmektedir.

Yatılı okula yeni gelen çocuğun dışlanması havasında başlayan filmde gerilim yönetmenin ustalığı sayesinde giderek artıyor ve finale yakın doruğa ulaşıyor. Masumiyetin kötülükle çaresizce mücadelesine dair bu filmden benim aklımda kalmaya devam edecek sahneler şunlar;


- Carlos bir gece yarısı yatakhaneden gizlice çıkar, avluya, bombanın yanına gelir. Bomba’dan ona hayaleti göstermesini ister. Bombanın üzerindeki bir kağıt uçarak onu hayaletin yanına götürür. Carlos’un kalbi duracak gibi olur. Kanayan hayalet çocuk karşısındadır. Sinta’nın dudakları aralanır…. - Jaime isimli bir çocuk resim defterine Santi’yi resmetmiştir. O sayfayı gören Carlos, Jaime’nin söylemekten korktuğu bir şeyler bildiğini anlar.
Pan’ın Labirenti’ni izlerkenkine benzeyen bir sinema tadı almak için izlenilmesi gereken bir film, Şeytan’ın Belkemiği.

Ülkemizde az sayıda salonda gösterilmiş ya da festivaller dışında gösterim şansı bulmamış filmleri "Kült Kedisi" etiketi altında anımsayacağım bundan böyle.