25 Haziran 2026 Perşembe

Kazkafanın Kitabı: Bir Taşra Aldatmacası ve Sessizliğin Cerrahı Yiyun Li’nin Dünyası

Yiyun Li, günümüz edebiyatının en nevi şahsına münhasır, okurunu içten içe huzursuz eden yazarlarından biri. Çin doğumlu olan ancak eserlerini İngilizce kaleme alan bir yazar, kelimelerle adeta bir cerrah soğukkanlılığıyla oynuyor. İnsan ruhunun en kuytu, en karanlık ve kimseye açılmamış köşelerini büyük bir soğukkanlılıkla deşiyor. Kendisi de zaten ana dilinin getirdiği o duygusal yükten kaçmak, kelimelerle arasına bir mesafe koymak için İngilizce yazmayı seçtiğini söylüyor. Li’nin kitapları, elinize alıp “tatilde okuyabileceğim bir kitap ” diyeceğiniz türden işler değil; insanı sarsan, oturduğu yere çiviliyen ve rahatını kaçıran eserler. Kazkafanın Kitabı ile PEN/Faulkner Ödülü’ne layık görüldü ve 2026 yılında da TIME dergisi tarafından “Dünyanın En Etkili 100 Kişisi” arasında gösterildi.

Gelelim Asıl Mevzuya: Kazkafanın Kitabı (The Book of Goose)
Eğer adından yola çıkarak bu kitabı kırsalda geçen, içinde sevimli kazların uçuştuğu, neşeli bir köy hikayesi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Çünkü roman, İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransa’sının kasvetli, yoksul ve çamurlu bir köyünde geçen; dostluk, manipülasyon, deha ve şöhret üzerine kurulmuş kapkara bir büyüme hikayesini anlatıyor.

Hikâyenin merkezinde iki taşralı kız var: Agnès ve Fabienne. Fabienne, kelimenin tam anlamıyla “ele avuca sığmaz, şeytani bir deha”. Agnès ise onun sadık gölgesi, Fabienne’in zihnindeki dünyayı dış dünyaya aktaran bir nevi elçi. Fabienne köydeki sıkıcı hayattan ve ölümün kasvetinden kaçmak için dahiyane bir plan yapmıştır: Birlikte zalim, karanlık ve absürt çocuk hikayelerinden oluşan bir kitap yazacaklardır. Ancak bir koşulları vardır: Kitabı Agnès yazmış gibi görünecektir. Plan tıkır tıkır işler, kitabın Paris’teki seçkin çevrelerin dikkatini çekmesiyle Agnès bir anda “taşralı dahi çocuk” olarak edebiyat dünyasının yıldızı haline gelir. Ancak bu parıltılı şöhret, iki kız arasındaki o hastalıklı ve kopması imkansız bağı yavaş yavaş zehirlemeye başlar.

Edebi Karşılaştırmalar: Kazlar, Dahiler ve Diğer Taşralılar
Kazkafanın Kitabı‘nı okurken insanın aklına ister istemez benzer temaları işleyen başka başyapıtlar geliyor. Yiyun Li’nin burada ne kadar muzip ve tekinsiz bir iş çıkardığını bu karşılaştırmalarla daha iyi anlıyoruz:

Romanı okuyan hemen herkesin aklına gelen ilk isim şüphesiz Elena Ferrante’nin Napoli Romanları’ndaki meşhur Elena ve Lila karakterleri olacaktır. İki kadının çocukluktan yetişkinliğe uzanan, içinde hem muazzam bir sevgi hem de büyük bir rekabet barındıran dostlukları ilişki dinamiği açısından Agnès ve Fabienne’inkine benziyor. Her iki kitapta da “deha” olan taraf, aslında arka planda kalmayı seçen ya da toplumsal şartlar yüzünden geride duran karakterdir (Lila ve Fabienne). Diğer kişi ise onun ışığıyla parlar ama bunun bedelini ağır öder. Ferrante, okurunu Napoli’nin Akdeniz sıcağıyla kavrulan, bağırış çağırış dolu, gürültülü sokaklarında gezdirirken; Yiyun Li bizi Fransa’nın sessiz, çamurlu, kaz pislikleriyle dolu soğuk bir köyüne hapseder. İtalyan dostluğunda tutku ve açık bir öfke varken, Fransız köyündeki dostlukta buz gibi, tekinsiz bir manipülasyon hakim ve Fabienne, Lila’ya kıyasla çok daha manipülatif ve tabiri caizse psikopatlığa daha yakın bir karakter

Savaş sonrası dönemin kasvetli Fransız kırsalında geçen ve iki çocuğun dünyaya karşı kurduğu acımasız ortaklık dediğimizde akla gelen bir diğer dev isim Agota Kristof olacaktır. Büyük Defter‘deki ikizler de hayatta kalmak için kendi ahlak kurallarını yazarlar ve dünyaya meydan okurlar. İki romanda da çocuk saflığı diye bir şey yoktur. Savaşın külleri arasında büyüyen çocuklar, yetişkinlerin dünyasında onlardan çok daha acımasızdırlar. Ölüm, her iki kitapta da sıradan bir taşra gerçeğidir. Kristof’da anadilinde yazmamıştır ve dili baltayla kesilmiş gibidir; yani çok kısa, keskin ve duygusuzdur. Yiyun Li ise daha melankolik, edebi ve katmanlı bir anlatımı tercih eder. Büyük Defter’de hayatta kalma dürtüsü ön plandayken, Kazkafanın Kitabı yaratım süreci ve sanatın bir aldatmaca olarak nasıl kullanılabileceğini önce çıkıyor.

Yiyun Li’nin Edebi Tarzı, Etkilendiği Yazarlar ve Temaları
Yiyun Li’nin edebiyatı, hırslı bir çığlık atmak yerine, odanın köşesinde oturup sizi sadece bakışlarıyla huzursuz eden o sessiz insanlara benzer. Dili süslemez, duygu sömürüsü yapmaktan kaçınır; büyük ölümler, intiharlar ya da siyasi sürgünler onun metinlerinde devasa kilit dönüm noktaları olarak değil, hayatın içinden ve sanki sabah içilen kahveleri kadar sıradan parçaları olarak sunulur. Karakterleri genellikle duygularını bastırmış ve asıl niyetlerini en yakınlarından bile saklayan insanlardır. Dolayısıyla bir Li romanında kimseye tamamen güvenemezsiniz.

Li’nin eserlerinde ruhunun ne doğduğu ne de yaşadığı ülkenin yazınına değil, daha çok Avrupa ve Rus klasiklerine yakın olduğunu görürüz. Hatta İrlandalı öykü ustası William Trevor için Li’nin edebiyat babasıdır diyebiliriz. Trevor taşra insanlarının içindeki o devasa trajedileri küçük, sessiz anlarla anlatma becerisi Li’nin tarzının temel taşlarındandır.

Çehov’un “hayat olduğu gibi akar, büyük kahramanlar yoktur” düsturu Li’de birebir karşılık bulur. Karakterlerinin eylemsizliği ve hayata karşı hissettikleri o büyük cansıkıntısı Çehovvari bir damardan beslenir.

Son Söz
Kazkafanın Kitabı, edebiyat dünyasında çokça işlenmiş “yıpratıcı dostluklar” ve “büyüme sancıları” temasına yepyeni, buz gibi soğuk ama bir o kadar da sürükleyici bir soluk getiriyor. Yiyun Li, harika bir dönem atmosferi yaratırken, insan ilişkilerinin en karanlık labirentlerinde hiç bir ışık olmaksızın yürümemizi istiyor.

Eğer dostluğun sadece el ele tutuşup kırlarda koşmaktan ibaret olmadığını, bazen bir insanın diğerinin ruhunu nasıl yavaş yavaş yiyip bitirebileceğini (ve kurbanın bundan nasıl acayip bir zevk alabileceğini) görmek istiyorsanız, bu kitap tam size göre.

Ve bir de bu kitabı okuduğunuzda kazlara bir daha asla aynı gözle bakamayacaksınız.

Orası kesin!




Adı: Kazkafanın Kitabı
Orijinal Adı: The Book of Goose
Yazan: Yiyun Li
Çeviren: Nuray Önoğlu
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Türü: Roman
Sayfa Sayısı: 312

4 Mart 2026 Çarşamba

Nils Vik'in Öldüğü Gün

Frode Grytten


Nils Vik, 18 Kasım sabahı uyandığında o gün öleceğini bilir. Erkenden kalkar, boş evine son kez bakar ve her zamanki gibi; çok sevdiği, yorgun teknesine doğru yürür. Fakat bu kez yolcuları yaşayanlar değildir. Yıllar önce kaybettikleri, hayatında iz bırakmış ölüler birer birer tekneye binerler. İlk gelen, artık konuşma yeteneği de kazanmış olan köpeği Luna’dır. Nils, Norveç’in bir fiyordunda yaptığı bu son seferde, geçmişinin hayaletleriyle yüzleşir.

Roman, küçük ve kapalı bir topluluğun gündelik hayatını, bir tekne kaptanının anıları üzerinden anlatıyor. Nils’in seyir defterine düştüğü notlar, yolculardan kulak misafiri olduğu cümleler, taşıdığı insanların hikâyeleri - doğumlar, hastalıklar, pişmanlıklar, kurtarılmış hayatlar - hepsi hayatının son günü içinde yeniden beliriyor. Nils kendi yaşamının muhasebesini yaparken; Marta’yla tanışması, evliliklerinin iniş çıkışları, iki çocuğu büyütmenin mutluluğu, dostlukların tükenişi, kaçırılmış izler ve fark edilmeden kapanmış kapılar birer birer zihninden geçiyor.

Metin belirgin bir olay örgüsünden çok, hatıranın akışına yaslanıyor. Zaman doğrusal değil; anılar, Nils’in zihninde bir takım çağrışımlarla beliriyor. Büyülü gerçekçilikle temas eden bir atmosferi barındırıyor olmasına rağmen doğaüstü bir roman değil. Hayaletlerle konuşuyor gibi anlatılsa da Nils, belki de yalnızca kendi iç sesiyle konuşuyor olabilir.

Dramatik olmaktan kaçınan, sakin, ölçülü bir dili var. Ağır temasına rağmen metin hüzne saplanmadan bir kabul etmişlik içinde şekilleniyor. Nils kusursuz bir karakter değil, hataları, ihmalleri, pişmanlıkları da var, cesaret anları da. Kendi iç muhasebesi ile başkalarının ona bakışı arasındaki mesafe, romanın en dokunaklı katmanlarından birini oluşturuyor.

Nils Vik'in Öldüğü Gün, Norveç dağlarının arasına sıkışmış küçük bir köyde, bir insanın kökleriyle, kimliğiyle ve geride bıraktıklarıyla hesaplaşmasını anlatan, melankolik ve derinlikli bir roman. Sakinliğiyle etkileyen, hafızanın ve vedanın ağırlığını zarif bir dil üzerinden taşıyan bir metin.

Henüz iki ayı geçti 2026'nın, şimdilik bu sene okuduğum en iyi roman.

Havaların usul usul “ısınırım bak, karışmam”, diyegeldiği güneşli bir mart gününden harım harım hararetle tavsiye ediyorum.

Okumazsanız üzülürsünüz.

Metis Yayınları – Aralık 2025 – 143.buçuk sahife


22 Aralık 2025 Pazartesi

Ey Özgürlük

 Bunu birkaç sene önce defterimin bir kçşesine çiziktirmiştim. Özgür kalması bugüneymiş. 




7 Ekim 2025 Salı

Vah, Yusuf Atılgan, Vah!

Manisa Büyükşehir Belediyesi "Genç yetenekleri edebiyat dünyası ile tanıştırmak, edebiyata yeni eserler kazandırmak amacıyla" bu yıl ilkini düzenledikleri Yusuf Atılgan Roman Ödülü'nü sonuçlandırmış.

Son başvuru tarihi 1 Eylül 2025 ve Ağustos 2024 - Ağustos 2025 tarihleri arasında yayımlanmış romanlar katılabiliyor.

Başvuran eser sayaısı 104.

Sonuçlar dün açıklandı.

Daha önce yarışma jürilerinde bulundum, gelen öyküleri özenle, dikkat göstererek okuyup değerlendirmek hayli vakit alıyor. Öykü yarışmasına 104 eser başvurmuş olsa katiyyen 35 günde sonuçlanmaz. Mümkünü yok.

Roman değerlendirmelerinde asıl jüriye eserler elenerek gönderiliyor. 35 gün 104 romanın ön jüri tarafından değerlendirip nihai jüriye göndermesi için bile inandırıcılıktan aşırı uzak ve çok kısa bir süre. 104 romanı okuyup, değerlendirip birinciyi seçmişler. Belediyenin web sitesinde amaçlarının “genç yetenekleri edebiyat dünyası ile tanıştırmak” olduğu yazılı. O kadar kitabı değerlendirmeden önce katılımcıları daha önce edebiyat dünyası ile tanışmış olanları ve elli yaş üzerindekileri elemeyi düşünen çıkmamış olsa gerek. Zira kazanan deneyimli, edebiyat dünyası ile seneler önce tanışmış olan, çok sayıda kitabı bulunan bir hanımefendi.

Bir ayda 104 kitap okuyup değerlendirmek...

“Vay, canasına!”

Keşke yarışma açmadan “biz bu sene falancaya Yusuf Atılgan ödülü vermek istiyoruz” diyerek beğendikleri birini ödüllendirselerdi.

Kazananı da tatsız bir duruma düşürmemiş olurlardı.

Jüri üyeleri arasında diğerleri ile görüş farklılığı yaşadığında durumu halka açıklamaktan kaçınmayan bir yazar var. Bakalım bu kez bir itirazı olacak mı, yoksa susacak mı?

Yusuf Atılgan'ın kemikleri sızlamıştır.




16 Mart 2025 Pazar

Ateş Böceği

 Borges'in haikularından ilhamla çölde bir adam ve ateş böceğinin şarkısı şurada...