20 Şubat 2012 Pazartesi
Karikatür ve Neşe
9 Eylül 2011 Cuma
Karşıyaka'da Bir Heykel


16 Ağustos 2011 Salı
Kordon Boyu ... Faytonlar
22 Haziran 2011 Çarşamba
Vak Vak Çeşmesi
30 Ocak 2011 Pazar
İstanbul Ortaya Karışık

28 Eylül 2010 Salı
Tasvir - i Kıyafet
Bir kapkara odaya elimde kameramla görgüsüz görgüsüz, Japon gibi giriyorum çeke çeke ki, tipten kaybediyorum. Aslında itiraf edeyim Japona benzeyen hiç bir tarafım yok; ne boy, ne pos, ne çekik göz, alakam yok yani. Bildiğin tipik, yarma türk işte. Neyse efendim eşiği aşamadan "yassak kardeşim" beylerden biri beni durdurdu. Kayıt yasakmış. "Niye söylemiyosunuz ki ?" diye itiraz edecek oldum; kapıda gözden kaçmayacak kadar kocaman bir işaret varmış. Adam eliyle işaret edince gördüm. Kamera ve fotoğraf makinesi şekillerinin üzerine koskocaman kıpkırmızı çarpıyı kondurmuşlar. Mesaj oldukça net: Gayet beynelminel biçimde neyin yasak olduğu belli. Al sana japonlarla aramda bir fark daha. Japonlarda böyle yüzsüzlük, ardından pişkinliğe vurdumaya yelteme girişimleri olmuyor bildiğim kadarıyla, toplumca seppukuya ittiriverirler adamı.
Kös kös kapadım kameramı. Kapkara odada düşmek için el yordamı ilerliyoruz. Bu arada Topkapı Sarayı'nın içi hafta içi olmasına rağmen ana baba günü müthiş bir kalabalık. Envai milliyetten bir alay kadın ve adam. Sıkıldım şurdan geri döneyim diye kaçabileceğiniz bir yer yok. Bir yere girdiniz mi sürü zihniyeti ile öndekinin peşinden tıpış tıpış turlamadıkça çıkış kapısını zor buluyorsunuz. Girdiğim oda meğer osmanlı padişahlarının kıyafetlerinin sergilendiği bölüm değil miymiş. Modadan anlamam, neyin içinde rahat ediyorsam onu giyerim. Kadın kıyafetlerinde bir etek çok kısa ise onun mini etek olduğunu biliyorum, bir de topuğu normal olandan uzun olan pabuçların da topuklu pabuç olduğundan haberim var. Erkek kıyafetlerinde de ceket ile patolon aynı kumaştan ise takım elbise oluyor ve boyuna zoraken takılan, takıcısına sıkıntı verici bağlantı malzemesinin kravat olduğunu bellemiş vaziyetteyim. Buna rağmen bunca yılım kolay geçti. Demekki modadan anlamadan da hayatta kalınabiliyormuş. Neyse bu sultan kılıklarını camekanların ardında kadifeden mamül siyah zeminlere serip, camekanın içinden aydınlatmışlar. Özellikle kadınlar merakla inceliyorlar, teyzeler gözlük falan takıp yakından işlemelerin gizemini anlamaya çalışıyorlar. O elbiselerin yerinde iskelet, kuru kafa falan olsa o ışıklandırmada burdakilerden bir tanesi bile kalmazdı diye düşünüyorum. O kadar ürküntü verici bir kasvet dolu oda yani.
Bu padişah kılıkları cidden çok aşağılayıcı. Padişahlarımızın sırım gibi boyları ile meşhur olmadıklarını biliriz, upuzun kostümler, upuzun kullar. Kütük gibi bir bel ve sırt yapısı. Bunların içine girseler çocuğa entari giydirmişsin gibi durur. Karizma diye bir şey kalmaz. Kollar bir yandan dökülür, yürürken o eteklere kösteklenip yere kapaklanırlar. Yine de izlemesi komik olabilirmiş gibi geldi bana. Ama bir anlığına yalnızca. Bu tecrübeyi ikileyip üçlediğinizde baymaması imkansız.
Bu uzun etekleri giyip kasım kasım kasılmak için hayli büyük medeni cesaret lazım bence. Medeni cesaret deyince de Soner Sarıkabadayı'nın betten de beter sesi ile Murat Boz'un birbirlerini düetledikleri "seni saramadım ya, seni şapamadım ya" diye nağmeler yakan "İki Medeni İnsan" şarkısı geliyor aklıma. Ancak o da ayrı bir medeniyet. Bu entarimsilerin resmini çekebilseydim buraya koyardım gülerdik hep beraber ama çektirtmediler. Ben yine de tasvir edeyim elimden geldiğince;
Post İt Karalamaları - Padişah Elbisesi 2 - D.M.Eve gelince internette baktım yukardaki resimlere benziyen bir tane osmanlı elbisesi göremedim. İlginç firmalar var isteyenlere falanca padişah kostümü diye tuhaf tuhaf elbiseler hazırlıyorlar sipariş üzerine. Garip ama hiç biri saraydaki asılları denli değil. Öte yandan padişah kılığı alıp da evinde giymek ya da böyle bir tutku beslemek de manyaklık değil de nedir? Belki benim manyaklık ufkum dar, henüz geniş düşünemiyorum bu konularda.
Sarayda dolanırken kutsal emanetlerin olduğu bir yere girdim orası resmen eziyet, ne kadar arapça konuşan tip varsa olancası içeride. Sıcak havada hayli geniş bir koku kapasitesini ortama gazlama yarışında her biri. "Ulan kutsal emanete bakıyosunuz abdest almasan taharet almıyo r musun muayyen zamanlarında" diye içimden verdim veriştirdim ve bir an önce kendimi dışarı atmak maksadı ile giriş kapısına geri dönmek istedim ama mümkün değildi. Ters yönce bir adım atacak oldum karşıma dikilen bir alman teyze "Nein" çekti bana işaret parmağını suratıma sallaya sallaya. İpiri göğüsleri vardı. Öyle böyle değildi üç heceli olarak "ip"., "i", "ri"ydi. Bakışlarım abartılı biçimde o dizginlenemeyen iriliklere odaklandı. Başımı göğüslerinin yarığına kıstırıp haykıra haykıra ağlamak istedim o an. Dedim ya manyaklık ufkum dar yapmadım yine de. Japonlara rezil ettirtmem kendimi. Son gördüğüm dar ve sarı bir tişörtün zaptetmekte zorlandığı o iri göğüsler oldu. Başkaca hiç bir şeye bakmadan kendimi dışarıya atabilmem on dakikamı aldı. Böyle kalabalık yerleri sevmiyorum. Omuz omuza, dipdibe kutsal emanet bakıp öğlen yenilen bol sarmısaklı cacıkları geğirmek hiç de hoş değil. TisKiniyorum işte zorla değil ya. Sonra ne emanet bakabiliyoruz ne temiz hava soluklanabiliyoruz. Ne başımı iri göğüslü almanların göğsüne yaslayıp iç çekebliyorum. Hayat mı bu? Emanet neyse de, hava elzem ciddi biçimde lazım oluyor.
22 Nisan 2010 Perşembe
Ayıptır Söylemesi: Köprüleri Unutmak !!!
Evimizin 20 metre kadar yakınında bir durak olduğu için gelişmeleri/gelişmemeleri evimizin balkonunda seyretmek mümkün. Tam dört yıl oldu, nihayet birkaç aydır bir şeyler şekil almaya başladı. Ama şekilden gözükenler yine bir vurdumduymazlık, farkında olmazlık, unutmuşlum eseri ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Karşıyaka tarafında yaşayanlar iyi bilirler, bu hafif raylı sistem yeni yapılan bir şey değil, eski demiryolu hattının yerine yeni bir hat oluşturulmaya çalışılıyor. İzmir’in en uzun sokağı olan 1671 sokaktan geçiyor demiryolu. Alaybey’den Bostanlı’ya kadar uzanan çok uzun bir hat bu. Yolun iki yanındaki evlerde yaşayanlar, 2004 yılında İzmir’linin kısaca metro inşaatı deyip geçtiği bu uygulama başlayıncaya kadar caddenin iki yanı arasında demiryollarının üzerinden birkaç adım aşarak karşı tarafa geçer, bakkaldan ekmeğini alır evine geri dönerdi faraza. Ya da otobüsten iner, demiryolundan karşı tarafa rahatlıkla geçerdi. İnşaat sürerken demiryolunun iki yanında demir duvarların yükselmesi ile, yolun iki yanı arasındaki geçişi bir takım geçici demir köprüler ile çözümlemişlerdi. Vatandaş da kırk elli metre fazladan yürüyor olsa da köprüler vasıtası ile karşı tarafla ilişkisini sürdürebiliyordu. Taa ki iki hafta öncesine kadar. İki hafta önce bütün köprüler kaldırıldı. Bu sokağın sakinlerinin beş metrelik bir mesafeyi aşmak için kilometrelerce yol katetmesi gerekiyor artık. Böyle uzun bir yol üzerine köprü yapılmasının atlanması, 1 Nisan 2004 tarihinde yapılmış olan kötü şakanın devamı adeta. İzmir’linin uçmasını mı bekliyorlar karşı tarafa, uçacaksak madem bu kadar para niye yollara gömüldü.
İki haftalık eziyetten sonra birkaç gün önce metro duraklarının altındaki geçitlerden geçilmesine izin verildi. Şimdi yerin altına girip medivenlerden iniyor çıkıyor, karşıdan karşıya geçiyoruz. Ne kadar lüzümsuz yer altı geçitleri yapıldığını görüyoruz. Yer üstünden giden metro hattı için yayalar yer altına inip bilet alıp yukarıya çıkacak. Çok zekice. Süper. Biletler yukarıda da çözümlenebilirdi, insanlar da üst geçitlerden öbür tarafa geçebilirdi ve eminim ki böyle yapılsa idi çok daha ucuza mal olurdu.
Yerin altına iniyoruz karşıdan karşıya geçmek için birkaç gündür ya, ilk basit, munis yağmur da yerin altının ne bastı, duvarlardaki ayanslar arasından ne süzüldü bilin bakalım. Cevap veriyorum; yağmur suyu. Madem yerin altına indirdiniz, turnikeyi, yürüyen merdiveni, insanları, buraları su basmasın maazallah deyip biraz izolasyona ağırlık verseydiniz keşki.
Neyse göreceğiz, göreceğiz bakalım şaka sonunda tam olarak neye benzeyecek. Hayatımızı güya kolaylaştıracak bu ulaşım biçimi yer üstünden metro geçen yerlerdeki halkın yaşamını zorlaştırdı onu söyleyeyim. Bu arada başlamak bitirmenin yarısı değilmiş, onu da iyice öğrendim.
.jpg)
25 Ocak 2010 Pazartesi
Şu Köşe Yaz Köşesi
Engin denizlerin üzerinden alıp başını gelmiş özgürlük gibi tertemiz ve serin hava, Ağustos ayı ikindisinin başıboş gezinenlerin üzerinde bıraktığı o yapışkan isteksizliği bir nefeste alıp götürüyor. Denize doğru bakarken sırtını neredeyse yüzyıllara dayamış olmanın verdiği güven ve huzur karışımı duyguyu başka yerde kolay hissedemiyorum. Sarayburnu böyle bir yer işte. Mavinin en güzelini yer yüzünü ve gökyüzünü örterken görebileceğiniz, şehrin serin elinin yanağınızda hissedebileceğiniz mutluluğa benzer bir yer. Sonra ikindi ile birlikte güneşin pastel tonları dökülmeye başlar önünüze, mavi daha güzel görünebilir mi diye düşünürken boğazı geçen vapurların camlarından gözünüze yansır bir an için güneş, usul usul rengi değişir denizin ve gökyüzünün.
Her şeyin ortasında ama her şeyden uzak kalınabilecek bir yer.
Bazen lazım.

Resim için M.M.'a teşekkürler.
29 Aralık 2009 Salı
Tırrrrr-roleybüslere Veda !!!
Fakültemizin önünden troleybüse biner, Konak’a ya da Mithatpaşa üzerinden Fahrettin Altay’a giderdik. Hoş o dönemler Sahilyolu da yoktu o yüzden meta zori geçilirdi Mithatpaşa Caddesi’nden. Troleybüsler tuhaftı ama nedense o dönem tuhaf gelmezdi biz yolculara. Kutu gibi daracık, sanki 1930'ların dokusunu andıran iç dizaynı, 1920’den 1960’lara sarsıntıyla her durakta durarak ilerleyen, oradan Star Trek zamanlarına atlayan dış dizaynı vardı bunların. Bindik mi zaman tüneline girmiş gibi olurduk. Sanki ilk durakta şoför; “sene 1945, var mı inecek?” diye bağıracakmış gibi gelirdi. Durağımıza geldik mi inerdik: Çoğunlukla bindiğimiz sene inerdik durağımıza yılın son gece yarısını troleybüste geçirmiyorsak şayet. O da nadiren belki de asla. Otobüsten inmeler sakindi, binişler hep o sakinlikte değildi.
İlk tuhaf anım fakültenin önünden bir kız arkadaşımla bunlardan birine binerken yaşamış olduğum. Neşeli bir tip olan arkadaşım önden, ben hemen onun ardında attık kendimizi araca. Arkaya doğru ilerliyoruz, şoför “hop hop” diyerek bir şeyler gevelemeye başladı. Ben adetim olduğu üzere bana doğru seslenmeleri asla üzerime alınmam. Arkadaşım ise benden de vurdumduymaz. Bize hoplamalarla erişemeyeceğini anlayan adam “Kotlu bayan, kotlu bayan” diye seslenmeyi seçti.
Arkadaşım merakla sordu: “Bana mı seslendiniz?”
“Bayan, öğrenci bileti attınız nerden belli öğrenci olduğunuz?” diye bu sefer şoför sordu.
Bunun üzerine arkadaşım sağ eline defterini alıp havaya kaldırdı, sol elindeki kitaplarını aşağıya indirip bir nevi reverans yaparak yana döndü, gülerek: “Kıyafetlerimden değil elbette, pasomu gösterdim girişte” dedi gülerek. Şoförler o zaman şimdikiler gibi küstahlıktan agresifliğe ve oradan manyakça saldırganlıpa doğru evrimleşme dönemlerine başlamamıştı bile. Adam gülerek “Dalmışım kızım görmedim” diyerek güldü. Birkaç yaşlı yolcu da güldüler. O seyahatten sonra arkadaşımın adı elbette “Kotlu bayan” olarak kaldı. Seneler geçti o yıllara dair anıları paylaşanlar kızın adın değil kotunu ve bayanını anımsıyorlar.
Troleybüslerin belirli bir güzergahı vardı, o yoldan asla çıkamazlardı çünkü izledikleri rota üzerindeki tollara cihazların enerji sağladıkları özel bir elektrik hattı vardı. Araçlar bu elektrik hatlarından vatandaşların boynuz adını taktığı tuhaf bir antenimsi, kancamsı, hatta balık oltamsı bir edevat ile elektrik alırdı. Bazen ani bir duruş, hızlı giderken dönüş gibi durumlarda boynuz elektrik hattından çıkar, troleybüs aniden dururdu. Şoför sol tarafındaki kapıyı açar adeta atlayarak yere iner, otobüsün arka bölümünü geçerek boynuzunu tellere geçirir aracı tekrar yürütürdü. Uzun sürmezdi bu işlem yoksa İzmir’in cehennem sıcağını andıran döneminde durmakta olan o araçların içinde bir iki dakikadan fazla kalabilmek bizim harcımız değildi.
Ben troleybüslere kendi rotamdaki değişiklikten ötürü veda etmeden kısa bir süre önce Üç kuyular’dan binmiş Alsancak’a gidiyordum. Troleybüs doluydu, oturan gençler ayaktaki yaşça büyük yetişkinleri görmezden geliyorlardı. Tutunulacak yerin kayışlarına dengeli biçimde tutunamayan bir adam gördüm. Dış görünüşten yaş tahmininde bulunamıyordum o zamanlar o yüzden ne çok yaşlıydı ne de gençti diyebilirim. Adamın alnı terliyordu. AKM yakınlarında durakta yolcular inmeye başlarken adam yere düştü. Adamın öldüğünü kim, nasıl anladı hatırlamıyorum. İlk kez ölü bir insan bedenini troleybüste görmüştüm. Az evvel ayakta duran, alnında terler olan adam az sonra yerde yatıyordu. Çenesi bir tuhaf olmuştu, elleri bir çocuğun ki gibi büzülmüş, ayakları kıvrılmıştı. Az evvel canlı, şimdi ölü. Hayat aniden bitiyordu.
Troleybüslerin de ömrü bitti İzmir’de, yol üzerindeki elektrik hattına bağlanan boynuzları, yılları devirmiş narin detaylarına rağmen hantal görüntülü gövdeleri yok artık. Hayatımızdan nasıl çıktılar, en son ne zaman bir troleybüse bindim hatırlamıyorum.
Yeni yıla girmemize şu kadarcık kalmışken bu kadar nostalji olsun değil mi ya?
12 Mart 2009 Perşembe
Bas Basa Eğlenirken; "Bas Bas Paraları"
Konser bitiminde kuliste solistleri tebrik ettik, arkadaşım Tuncay Kurtoğlu’na “bir basa denmez ama çok ince bir yorumunuz var “ deyip de ardından bir Airbus modeli hediye edince gecenin esprisini yapmış oldu. Tevfik bey ve eşi ardında Cemile hanım ve annesi ile kısacık bir sohbetten sonra gecemizi noktaladık.
Üç bas konserine denk gelirseniz kaçırmayın derim.
23 Ekim 2008 Perşembe
Operadaki Atalet
Salı akşamı İzmir Devlet Opera ve Balesi’nin Elhamra Sahnesinde sergilediği Romeo ve Juliette operasını izlemeye gittim. Aydın Uştuk o gece sahneye çıkmadı. Onun yerine yenilerden birini çıkarmışlar. Devlet Operası değil mi torpil sahnede bile tıkır tıkır işliyor. Biz Aydın Bey’i izlemeye gelmiştik halbuki… Juliette rolünü oynayan kızcağızın bu karakterle uzaktan benzerliği yok. Daha çok Juliette’in annesi rolünü başarı ile canlandırabilir kanısı uyanıyor bende. Opera sahnelemek çok zahmetli bir iş. Özellikle sanatçıların emeğine saygı duymak lazım. Ancak giysilerin hazırlanmasından, dekorların hazırlanmasına, orkestra şefi, orkestra elemanları, koristler, başroldekiler, sahneye koyan, ışık düzenlemesini yapanların ayrı ayrı emek sarfetmesi gerekiyor. Ancak bunların arasındaki koordinasyom yeterince yerli yerine oturmadıysa oyunda havada kalan noktalar oluyor. Ve bilhassa benim izlediğim gece olduğu gibi başroldeki iki karakter rollerine tam oturmamış, sesleri de başrol için henüz hazır olmayınca oyun hitap ettiği kitleye yani izleyicisine sıkıntı verici gelmeye başlıyor. Hal böyle olunca ben de oyunun yanı sıra ufak tefek teferruatla alakadar olmaya başladım.
Öncelikle korodaki kadınların yaş skalası da erkeklerin yaş skalası da hayli geniş tutulmuş. Yaşı ileri kadın sanatçıların göbek ve göğüsleri hayli iri, yüzlerinde keder dolu ifadeler var, finalde “iki genç” ölecek onu biliyoruz ama daha ilk balo sahnesinde bu keder nerden geliyor diye düşünmeden edemedim. Erkek koristler de hayli kerli ferli, göbekleri büyük, yüzlerindeki kirli sakalları beyazlamış, saçları uzun ve bu saçlar yağlı yüzlerine yapışmış, görüntü hoş değil. Bıkkın bir ifade ile genç koristlere bakıyorlar. Genç koristlerin yüzünde tuhaf bir neşe hakim, salonun olur olmaz yerlerine yöneltikleri gözleri fırıldak misali dönüyor, gülmemek için kendilerini zor tutuyorlar, sanırım akılları bir karış kadar havada. Hava deyince gözlerim havaya takılıyor, metin Fransızca olduğu için üstten yazı geçiyor, olduk olmadık yerde lütfen telefonları kapayınız yazısı beliriyor, neşeli sahnede kederli sözler geçiyor bu işte var bir karışıklık. Tepedeki yazıdan gözlerimi ayırınca gözüm aşağılara kayıyor en ön sırada oturunca orkestra çukuruna gözü ilişiyor insanın. Çukurdakiler sanki ilelebet orada yaşamaya hüküm giymişçesine, çok sıkılmışlar. Üflemeli çalgı ustalarının yüzünde “Üfff” diyen bir ifade, harpist eli boş kaldıkça kürdanla dişlerini karıştırıyor. Orkestra şefinin alnı sahnenin tabanı, çukurun tavanına çarpıyor arada. Bunu görmemek için tavanlara bakıyorum, rutubet yüzünden el süslemeleri kendi aralarında birbirlerine “kalk gidelim” diye sesleniyorlar. Duvarlardaki çok güzel tabloların renkleri solmuş ama içindeki insanların gözleri sanki canlıymışçasına seyircilere bakıyor. İçim ürperiyor, tablolardan gözlerimi kaçırıyorum. Oturduğum yerden “Allahım kaç perde bu?” diye inat edip bekliyorum. Yanıt gecikmiyor, üç perdeymiş. Perde son kez açılıyor, ne jülyet ne de Romeo ölmek bilmiyor.
Koro, içinde morte kelimesi geçen bir şarkı terennüm ediyor. “Mort olmaları yakın, bunların” diye içimden sevinç çığlıkları boğazıma kadar yükseliyor, ağzıma naneli strip atıp çığlıkları mı bastırıyorum. Yanımdaki arkadaşıma “bunlar gidici” diyorum, siniri bozulup gülmeye başlıyor. “Rica ederim gülme, koroya rezil ediyorsun beni” diyorum. Daha çok gülüyor. Bu durum koronun umurunda değil haliyle, onlar mesai tamamlıyorlar. En öndeki 50 yaşlarındaki sarı saçlı göbekli, kırmızı, yakaları kalkık, göbek kısmı inik olmalıyken kalkık entarili kıdemli korist ile göz göze geliyoruz. Kadının şarkı söylemeye de orada olmaya da mecali yok sanki. Kadın belli ki "Binbir Gece" ya da "Yaprak Dökümü"nü izlemek istiyor gibi o anda. “Şu kadına özgürlüğünü verin” diye bağırasım geliyor, arkadaşım tarçınlı strip uzatıyor. Haykırışlarımı sineme gerisin geriye gömüyorum. O anda operaya Romeo ve Jüliyet’ten daha uygun bir isim buluyorum “Kaknem Kadınlar Orotoryosu”. Bunu arkadaşlarıma söylersem anıra anıra güleceğimi hissediyorum. Cebimden bir kağıt çıkartıp üstüne bu ismi yazıp yanımdakine veriyorum. Kağıdın üstünü okuyan iptal oluyor. Ön sıra bir eğleniyoruz. Sarışın korist beğenmez beğenmez bizi süzüyor. “Atacaklar sizin yüzünüzden bizi” diyorum yanımdakine, onun yanındakine de “rezil ettiniz cümlemizi operaya” diyorum. Daha bir gülüyorlar.
Daha ölemedi bunlar bir türlü. Sahnenin ortasındaki yatağın önünde yerde yüzelli kiloluk Romeo, yatağın yanındaki yüz kiloluk Juliette’e kavuşmaya çalışıyor. İkisi birbirlerine doğru şarkı söyleye söyleye vasıl olma telaşındayken aklıma balinaların çiftleşme mevsiminde çıkarttıkları sesler geliyor. Bu espriyi yanımdakilere söyleyip ortamı daha fazla cıvıtmamak için içime atıyorum. Son sahne hakikatten gereğinden fazla uzun tutlmuş ya da sahnede ki yerleşim planı ile ilgili bir problem var. Romeo bahtsız sevgilisine doğru son bir hamle daha edeyim ederken yakın coğrafyasından şüpheli bir “cırt” sesi duyuluyor. Günahını almıyayım ama tenorun ya pantolon gitti ya da gaz çıkarıp hafifleme telaşına düştü. Bu Romeo’nun son çırpınışı, derken ikisi de ölüyor. Bittiği için seviniyoruz. Koronun bir kısmı bise çıkmıyor, sayıyorum yarısı yok. Göz göze geldiğim geçkin sarışın terk edenler arasında.
Biz de salonu terk ediyoruz, geride duvarlardaki tablolardan dışarıya bakan gözler kalıyor.
3 Eylül 2008 Çarşamba
Sakızın Tadı
Yol kenarında avare avare ağaç diplerindeki yosunlardan yön takip etmeye gerek kalmaksızın kuzeye doğru ilerlerken benim sabahları erkenden kalkıp dolaşmak istediğim deniz kenarının bir benzerinde bulduk kendimizi. Ve tam karşısında otel/pansiyon kırması binalar. Birisine girdik, kişi başı 16 EUR artı kahvaltı fiyatına anlaştık çat pat türkçe, yunanca, ingilizce karışımı bir dilde.
Bu güzelim ada bizim elimizde olsa ne halde olur nasıl tıklım tıklım dolar taşar, kokoreç, döner kokusu, yüksek volümlü müzikten ve doğuştan antipatik tiki kalabalığından geçilmezdi geyiğini yaptık bol bol.
Konakladığımız yerin avlusunda akşam üzerleri oturup soğuk beyaz şarap içmedik ama ondan daha güzel serin mi serin kırmızı mı kırmızı şaraplarımızı içip sıkı muhabettler ettik.
Dönünce Çeşme'ye, dogru Kumrucu Şevki'ye. Aklımız masadaki Lal renkli şarapta, sakızın tadı damağımızda kaldı.
30 Temmuz 2008 Çarşamba
İzmir'den Kızılşın Bir Fırtına Geçti
Arkadaşımız tüm kızıl saçlılarda olduğu gibi altıncı his bakımından kızıl saçlılıktan nasibini almamış insanlara nazaran bir miktar daha fazla şanslı. Leb demeden leblebiyi anlayabiliyor olmak onun için sıradan olaylardan. Kirpiğinizin kıpraşma açısını tespit edebilecek ve bu duruma bakarak aklınızın ucundan bir saniye sonra çakıvecek düşünce işareti logosunu sezececek denli çevresi ile alışveriş halinde. Onun yanındayken şaşkınlığa uğramadan geçireceğiniz anların sayısı hayli az. Gelecekte veya o anda olmakta olanları tahmin etme kapasitesi oldukça yüksek olduğu gibi bu tahminlerin tutması olasılığı da çoğu zaman azami seviyede.
Aynı işyerinde çalıştığımız dönemlerde, yani seneler önce Ankara’ya eğitim amaçlı bir seyahatimiz olmuştu. Bir akşamüstü izmir’den beraber geldiğimiz Katerina ile bir kaçamak yapıp Tunalı Hilmi deki Tadım Pizza denilen yerden Kızılşın arkadaşımız olmadan bir akşam yemeği yemeye kalkışmıştık. Kızılşın arkadaşımızın işi uzun süreceği için bizimle gidememişti. O zamanlar cep telefonu henüz icat olmadığı için haberleşip onu da davet etme şansımız solda sıfırdı. Efendim arkadaşımızın işi bitince oturup 10 saniye kadar transa geçerek düşünmüş “ben Vladimir ve Katerina olsam nereye giderdim şimdi?” diye. Aklına gelen ilk cevaba göre Ulus’tan bizim Tunalı Hilmi Bey’e doğru rotayı çevirmiş. Siparişlerimizle beraber masamıza gelince çok şaşırmıştık. Aslında daha yeni yeni tanışıyorduk bu şaşkınlık doğaldı.
Geçen Pazar akşamı, aslen İstanbul’da konuşlanmış bu arkadaşımız, Bodrum tatili sonrası İzmir’e uğramıştı. Pazartesi günü ben tek başıma öğlen yemeğine çıktım, Kordon’da son zamanlarda sakin olduğu için tadandığım lokanta zınga-zınk dolu olduğu için lokantanın az ilerisinden 2. Kordon’a dönderek sokak arasında, ev yemekleri yapan mütevazi bir lokantaya girdim. Yemeğimi yedim, hesabı ödeyip ayrıldığımda cep telefonumda cevapsız bir arama gördüm. (Ben telefonlara cevap vermeyi fazla sevmediğim için cevapsız arama kayıtları benim ve hep sessizde duran telefonum için hayli doğal bir şeydir) Arayan kırmızı saçlı arkadaşımdı. Kıbrıs şehitleri caddesinin sonundan iş yerime doğru yürürken onu aradım. Ben işe dönmek amacı ile o yoldan hiç geçmemiştim, oradan geçmem hayatımın en zayıf ihtimallerinden biridir. Telefona hemen cevap verdi, karşılıklı birkaç espri yaptık. Nerede olduğunu sorunca Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nin sonlarında olduğunu söyledi. “Ben de ordayım” deyince “Seni görüyorum ben” dedi. Beni onu görmem biraz vakit aldı. Kırmızı pantolonlu, kırmızı çantalı, kırmızı pabuçlu, kırmızı saçlı ve kırmızı çakmaklı kadını anında görememek her babayiğidin harcı değildir. Ağır hipermetrop astigmat gerektirir. Ben deki hafifinden olduğu için hemen olmasa da hemenden az uzun bir zaman bölümünde onu gördüm. “Seninle planlasak burada buluşamazdık” dedim. “Çünkü planlamış olsaydık ben ekerdim” lafıma nedense çok güldü. Oturup “Sakız”da duble türk kahvelerimizi, kırmızı renkli gül likörlerimiz eşliğinde içtik.
Arkadaşımı artık uzun zamandır tanıyorum ama yanındayken ortasına düştüğüm tuhaf tesadüflere ve şaşırtıcı rastlantılara hala daha şaşırıyorum.
Bugün öğleden sonra beni aradı. İstanbul’a döndüğünü söyledi. İzmir için derin bir oh çektim. Kolay değil İzmir’den bir kızılşın fırtına geçti.
Gaybubetinde çok kitap okuduk bu arkadaşın.
18 Mart 2008 Salı
Dönmeyecek

30 Ocak 2008 Çarşamba
Gülçin Bataklıkta
Çalışıyoruz, didiniyoruz arada soluk almak için senelik izne çıkıyoruz. Ben çok uzun süre izin kullanmayacak denli işkolikliğe kendimi kaptırdığımdan daha çıkılacak mevsimler boyu sürebilecek senelik izin stoğum var. İş hayatında uzun yıllar harcayıp çıkılmadık izinler için kimseden "aferim!!" (Evet "M" ile kasten üstelik) alınmadığını idrak ettim edeli her fırsatta bu izinlerimi bozdurup bozdurup harcıyorum. İşte o meşum bataklık:

Bataklıktan çıktıktan sonra üzerlerimiz değiştiriyor, Joy'un evinin orada vedalaşıyor, denize "hoşçakal" diyoruz. Birbirimizin denize nazır resimlerini çekip duruyoruz. 27 Aralık 2007 Perşembe
Simite Gevrek, Ayçiçeğine Çiydem
Pasaport’ta vapur beklerken, deniz kenarında boş masa varsa oturulur, bir çay söylenir. Çay yudumlarken yalnızsanız size düşünceleriniz eşlik eder. Akşamsa; güneş batarken, dalga sesleri, martı sesleri arasında çay içilir. Uzaktan gemiler geçer. Sabahsa; o çaya bir de simit peynir eşlik eder, bu sefer de keyiflidir ama kuşlara göz kırpacak, dalgalara kulak verecek zaman yoktur, işe yetişilecektir, çay içilir, simit yenilir hemen kalkılır. Bazen o kadar acele ile kalkılır ki, İzmir’de simite gevrek denildiği bile unutulur.
Kendi kendime sorduğum soruya vapurun hemen gelmesi ile yanıt bulamadan bindim vapura. Vapurda giderken yanımızdan uçan martıların kanat çırpmadan süzülüşlerini hayran hayran izledim.
Bir kaç sene önce işyerinde, yaşça büyük bir kadın arkadaşımız, iş çıkışında asansörde beraber inerken aniden;
"Ben hizmetçi ruhlu bir kadınım"
"bunu şu anda asansörde inerken anladım"
Samimiyetle söylenen o sözleri hüzünlü bulmuş ama o zaman ne demek istediğini tam anlamamıştım. Bir ay sonra istifa etti. Kendi işini kurdu. Hayatımdan çıkmış insanlara ulaşma gayreti gösteren bir insan değilim arada haberi geliyor mutlu olduğunu duyuyorum. O geldi aklıma.
Sonra yine bir gün Konak’tan binmek istedim Karşıyaka vapuruna, aynı soru geldi aklıma. Vapurda bu soruya mantıklı bir yanıt aradım. Sanırım hayatımda iz bırakan birkaç saniyelik anları kağıda aktarmak peşindeyim. Bu yüzden yazıyorum ve sanırım biraz da fazla gevezeyim.
Bu düşüncelerden hiç alışkın olmadığım bir ses ile sıyrıldım, bir baktım Bostanlı’ya gelmişiz. Bostanlı vapuruna binmediğime eminim ben. "Sizi yanlışlıkla Bostanlı'ya getirdik ama şimdi Karşıyaka'ya götüreceğiz, lütfen yandaki vapura geçiniz" anonsu ile hatanın benden kaynaklanmadığına memnun diğer İzmir’liler gibi aheste aheste vapur değiştirdim. Karşıyaka’ya doğru seyrederken aklımda martıların ne kadar güzel süzüldüklerinden başka bir şey yoktu yemin ederim.
Sonra sevgili Gülçin mimlemiş beni, ahiret soruları sormuş, eh yanıtlamasan olmaz. Buyurun bakalım.
1- Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?
İlk Kez nerede yazmaya başladığımı hatırlamıyorum. Bir yerlerde kaybolup gitmiş yazılarım var. Düzenli yazmaya başladığım ilk yer netlarus. Açıldığı günlerde kayıt olup devam etmiştim. Kullanıcı adımı bile hatırlamıyorum sonra birgün kafam bozulup bütün yazdıklarımı silmiştim. Netlarusta yazan bloggerlerın tümü hep kendi iç dünyalarından bahseder, başalarına gelenlere üzülür, karamsar yazılar yazar, birbirlerine “ay ne güzel yazdın bugün” diyerek nağmeler dizerlerdi. İç dünyalara yaptıkları bu yüzeysel yolculukların arasına oradan buradan çalınmış şarkı, şir, hikayeler yapıştırır, bazıları bu eklentilerin altına imza atardı. Hep kendileriydi, hep kendilerineydi. Bu kendikendilerinin üzüntüsüne bencilce tutkun insanların arasında benim adım da “hepbanahepben” olsun istedim. O isimle epey bir süre yazdım. Netlarusta çok güzel arkadaşlıklarımız oldu kısaca kabile dediğimiz insanlar birbirimizle kahkahalarımızı, duygularımızı paylaşır olduk. Çok güzel vakit geçirdik. Sonra bir gün birden yazmaktan daraldım ve orada yazmayı bıraktım.
2- Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?
Ben içimden geldiği gibi yazıyorum, ilgimi tetikleyen bir gazete yazısı, bir öykü veya müzik olabilir, ya da o gün beni sinirlendiren bir konu hakkında yazabilirim.Bunların arasında en önemlisi, bana sıklıkla yazma sebebi yaratan ise müzik.
Aslında kendim için yazıyorum, yazdığım bazı denemeleri buraya koymuyorum. Bir melodi beni farklı şeyler düşünmeme sebep oluyor, oturup yazıyorum, sonra ya çok hüzünlü buluyor buraya yapıştırmak istemiyorum ya da başlangıç noktasında düşündüğümden ayrı yerlere çıktığım enteresan öyküler kalıyor elimde onları daha geliştirmeye karar verip, “belgelerimin” arasındaki sonsuz yığının içine bir daha kimbilir ne zaman geri dönülmek üzere bırakıyorum. Ya da yazdığım yazıyı buraya yapıştırırken öyle bir el atıyorum ki şekli şemali değişiyor.
Sivri yazılar koymamaya çalışıyorum.
Netlarus’ta bir dönem; Nadim Naim etiketi altında hırçın, orta yaşı çoktan devirmiş, gözünü para bürümüş, müzikten zerre kadar anlamayan, duygusal iniş çıkışlarına ve de şarkıcıyı sevip sevmemesine bağlı olarak müzik eleştirileri yazan bir adamın üslubu ile yazdım bir ara. Yine bir süre, netlarusta reklam kampanyasına dönüşmüş “bir fahişenin günlüğü” başlığı altında yazılan yazıların üslubuyla gırgır geçen - bu da bir başka fahişenin diyaresi olsun – hevesindeki mizah ağırlıklı yazılar, sinema yazıları, öyküler yazdım.
Buraya da Gülçin’in çağırısı ile geldim ve şu ara burada aklıma geldikçe yazıyorum. Sık aralıklarla yazabileceğim gibi uzun süre suskun da kalabilirim, içimden gelirse yazıyorum.
3- Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?
Kesinlikle hayır, buraya ayıracak zamanım olmadığında yazmayabilirim, illa ki şu saate baskıya yazım yetişmeli telaşında olmadım.
4- Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?
Tamamen eğlence, zorunlu hale gelen her şeyden sıktım sıyrılır, o hisse kapılırsam yazmam diye düşünüyorum. Kendim için yazıyorum diyelim.
5-Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?
Kendi kendime sormadığım bir soru bu hiç hesaplamadım ama yanıtını biliyorum, bir gün aniden ayrılabilirim buradan ya da senelerce yazabilirim.
Topu başkasına atar gibi sözü bir başkasına bırakmak burada adettenmiş efendim. Evet ilgi ile izlediğim iki blog arkadaşım,sakıncası yoksa 7. Oda ve Ege Mavisi mimledim sizleri, söz sizde...
Sevgiyle kalın :)

24 Aralık 2007 Pazartesi
Akışına Bırak...


