şehirler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şehirler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2012 Pazartesi

Karikatür ve Neşe

İzmir Neşe ve Karikatür Müzeis 2012 yılı Ocak ayı sonunda açıldı. Kısacası neşeli müze de denilen dışı eskiye uygun, dışı hayli modern biçimde restore edilmiş iki katlı eski binada, şu anda Akdeniz Neşesi isimli sergi yer almakta. Akdeniz'e kıyısı olan ülkelerin tanınmış karikatüristlerinin kaleminden akdenizli olmaya dair güldüren, dahası düşündüren karikatürler sergilenmekte.

Karikatürlere diyecek laf yok ancak mekan da güzel. Tam olarak faaliyete geçmemiş olmakla birlikte, yaz aylarında arka tarafındaki minik avluda yer alan kafeteryasının ve yüzlerce mizah kitabından oluşan kütüphanesinin de hizmete girecek olması sevindirici. Sanırım bu yerin varlığından henüz pek kimsenin haberi yok ki; ben ziyaret ettiğim sırada dışarısı cıvıl cıvıl iken, müzenin içinde görevliler ve benden başka kimse yoktu. Böyle yerler ihmale gelmez sevgili İzmirliler. kapatıverirler sonra. 

Pazartesi hariç haftanın altı günü açık bu mekana bir göz atın derim. 


Fotoğraf; Neşe ve Karikatür Müzesi'nden Kareler - D.M.

Müzenin Adresleri;

Sanal adresi; /

Gerçek Adresi; 
Yüzbaşı Şerafettin Bey Sokak No: 9
Alsancak /İzmir




9 Eylül 2011 Cuma

Karşıyaka'da Bir Heykel

İzmir'in taşı, toprağı, her yeri güzel. İzmir'in herkesi kabul eden bir tarafı var, kabul eden, kapılarını açan ve İzmir'in suyunu içi havasını koklamışını bağrına basan bir hali var. Burada barınamayan gidiyor zaten.

İzmir'in güzel göğünü böyle avuçlarınızın içine almış gibi gömrebileceğiniz bri tek yer var. Orası da karşıyakanın simgesi haline dönüşmüş olan "Heykel"in içi. Heykel'e doğru yürüyor ve içine giriyorsunuz, silindire benzeyen iç bölmenin tam ortasına adım atıp başınızı göğe kaldırdığınızda heykel gökyüzünü avuçlarının içine alıyor. Hoş bir görüntü. ama kokusu nahoş. Çünkü bu güzel ilin, güzel insanlarının bazıları malesef acil durumlarda mesanelerini de, bağırsaklarını fazla tutmak istemiyorlar anlaşılan.


Bu dışı güzel simgenin içi hiç de güzel değil, yarı açık hava tuvaletine dönüşmüş. Birisi de buna dur dese hiç de fena olmaz. Orada uzun süre durmayı başaramadığım için bir iki kare çekip attım kendimi dışarıya. Dışı geröekten güzel. Karşıyakanın, körfeze uzanmış burnunda, her yeri grebilen bir noktada heykel. Manzarası da rutubeti az bir havada çok güzel. Sıcak havada bile püfür püfür bir imbat kucaklıyor orada duranları.

İzmir herkese kucak açıyor demiştik ya, seneler önce de öyle oldu. Ancak davet edilmeden gelen misafirleri seneler önce bugün geldikleri yere gönderdi türk halkı.

Gidenler arkalarında bıraktıklarını ateşe verip gittiler. Olan yüz yıllardır burada yaşamakta olan barışçıl insanlara oldu. Davetsiz misafirler yüzünden onlar da yüzlerce yıllık vatanlarından ayrıldılar. Onlar gittiler, terkedilen evlerine el koyan açıkgözlerin torunları bugün servetlerine servet katmış vaziyetteler. Kordon Boyu'ndaki evler yerini çok katlı apartman dairelerine bıraktı.

Yağma Hasan'ın böreği derler ya işte aynen öyle. Onlar gittiler, bıraktıkları ganimetler yağmalandı.

Ülkemizden düşmanları atabildiğimiz için sevinçliyiz. Nice yıllara İzmir.

16 Ağustos 2011 Salı

Kordon Boyu ... Faytonlar

İzmir'in uzun yıllardır büyük bir şehre yaraşan dokunuşu yapacak ellere ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Komşu lehir Manisa bile inanılmaz gelişömeler gösterdi, şehir derme çatma hallerinde arıtılmaya tarihi eserlerin her birine mahallelerin içinde yerler açılmaya çalışılıyor. Tüm şehir parklarla donatıldı ve uzun yıllar süren yeşil Manisa çabası da sonuçlarını bir kaç yıldır verdi. Manisa artık ağaçlarla dolu bir şehir. İzmir ise habire kelleşiyor, bir tane ağaç dikildiğini görmedim. Bu konuda inaılmaz bir vurdumduymazlık, temebellik almış başını gidiyor.

İzmir'in en hoş yanı her iki kıyıdaki deniz kenarı, Kordon'u. Karşıyaka tarafındaki, Kordon'daki ve Konak^tan Güzelyalı'ya uzanan sahil şeridi de pek bir hoş. Buralarda İzmir'in sembolü olmuş faytnlara binip İzmir Sefası yapmak mümkün. Gideceğiniz mesafe aşağı yuarı taksi ile giderseniz ödeyeceğiniz paranın iki katı tutuyor. Faytoncular taksicilerden iyi kazanıyor. Tıkır tıkır giden atların çektiği minik arabalarda, denizden gelen hoş esinti saçlarınızı okşarken seyagat etmek harika bir duygu. Tek bir şartla gözlerinizi ve kulaklarınız kapatacaksınız. Gözlerinizi kapatacaksınız çünkü; düpedüz trafiğin içinde gittiğiniz için "Aman çarpılır mıyız iki dakika içinde?" sorusunu kendinizden uzak tutabileceksiniz. Kulaklarınızı kapatacaksınız ki o trafiğin gürültüsü içinde seyahat etmek hiç de deniz kenarında püfür püfür gidiyor hissi vermiyor insana.


Gözlerinizi açık tutuğunuzda tek gördüğünüz tehlikeli biçimde akan ve sizin de içinde olduğunuz trafik değil elbette, faytonu çeken atların cılız, sağlıksız, bakımısz görüntüsü. Hayvanlarınkemikleri sayılıyor. Yiyecekleri şey saman, ot, o kadar pahalı besinlere ihtyaçları yok. Ama kuru ekmekle açlıktan ölmeyecek kadar besleniyor bu hayvanlar.

İzmir Belediyesi'nin, şehrin bir tür sembolü olmuş fayton sefalarına bir ucundan tutnup doğru düzgün yaşatmalarını istemek bir izmirli olarak en bğyğk hakkım diye düşünüyorum. Önceilkle, sahil yolunun kenarında kalan yürüyüş ve park alanlarından geçen bir fayton yolu yapılabilir, zaten var olan ve kullanılmayan bisiklet ve koşu yolları elden geçerse fazla bir maliyeti de olmaz kanısındayım. Buralra yapılacak fayton yollarında seyahat etmek hem güvenli hem de keyifli olacaktır. Akan trafikl içine faytonun girmemesi çoğu sürücü için tehlikeyi de ortadan kaldıracaktır.



Öte yanda yapılan fayton yolu üzerine bir kaç tane faytın durağı hazırlanıp hayvamnların gölgede beklemsine hatta su içmelerne olanak tanınabilir. Şimdiki haliyle hayvanlar koskoca gün güneş altında susuz, asfalt kenarında, güneş altında çile çekiyorlar.

Son olarak Belediye Fayton sahiplerine hayvanlarını belli sürelerle, üç ay olabili rmesela, hayvanlarına sağlık kontrolü yapma zorunluluğu getirmeli. Zira şu haliyle hayvanların kemikleri sayılıyor. Taksiden daha az masrafka taksiden daha çok kazanan bu araçlar hayvanlara sadece ölmeyecekleri kadar çöpten toğlanmış bayat ekmek veriyorlar.

İzmir'i güzelleştirmek bu kadar zor olmamalı. Güzmüzün önündekini gözlemlemekten bu kadar aciz kalınmalalı.






Meraklısına Şarkılar;

22 Haziran 2011 Çarşamba

Vak Vak Çeşmesi

Hangi çeşmenin suyu içilmez bilemem, ancak bildiğim bir kaç çeşme var ki, suyunu içmeden geçmem. Vak vak çeşmesi de benim için suyu içilebilen çeşmelerden bir tanesidir. Çocukken bu ismi komik bulur dakikalarca kahkahalarla gülerdim. Şimdi o kadar komik gelmese de ne zaman önünden geçsem gülümsemeden edemiyorum. Avucuma suyunu doldurup içtiğimde çocukluğumda aldığım tadın bir benzerini alıyorum. Çeşemden çok sular aksa da bazı şeyler fazla değişmiyormuş meğer.

30 Ocak 2011 Pazar

İstanbul Ortaya Karışık

Bu sabah güne İstanbul ile başlamak istedi canım. Oniki adet İstanbul'u anlatan şarkıyı bir araya toplayıp takriben beş dakika kadar çalkalayınca ortaya karışık bir İstanbul çıktı. İstanbul bahane, aslında neredeyse hepsi bir gönül kırıklığına isim koymaya çalışmış. Fazla derin düşünmeye gerek yok sözlerde göz gezdirirken aşağıdaki linkten müziği dinlemenin vaktidir.

İstanbul Ortaya Karışık

İstanbul geldim bak
Merhaba vefakar dar sokak
Şahit yer ve gök yüzü
Tuttum sana verdiğim sözü

Anlat İstanbul
Üzüldün mü Yorgun musun?
Hala çok mu içiyorsun anlat

Tüketilmiş yaşanmamış
Hediyelik hayatlar, ah bu evler,
Pencereler bu kapılar, sokaklar
Hüzün gibi, sevinç gibi,
Eskitilmiş zamanlar

Sen gidersen İstanbul beklemez
Gelirsin gidersin İstanbul farketmez
Acı çeker özlersin İstanbul üzülmez

Bir ateş buldum, yandım yakıldım
Esti geçti rüzgarına kapıldım
Bir o yana, bir bu yana yıkıldım
Hayallerim vardı çaldın İstanbul

Anlat İstanbul
Aşkın başından mı aşkın?
Her masalı bilir misin anlat

Anne sözü dinler gibi masum ağladım bu sabah
Günler dayanılmaz oldu senden uzak olunca
Martılar mahsun oldu onlar bile ağladılar

Mevsim rüzgarları ne zaman eserse o zaman hatırlarım
Öper beni annem yanaklarımdan güzel bir rüyada
Sanki sevdiklerim hayattalarken hala

Ah burda olsan çok güzel hala
İstanbul'da sonbahar

İstanbul'da bir barda bir bardak şarap yanımda
Seni özlüyorum kaçsam da buralara

Çok uzun gemiler geçiyor boğazdan
Boğazımda düğümlenir adın
Uzaktan bakınca sanki yaşamak güzel
İçime sormam içime sormam, soramam

Bir akşam masası, iki kişiyiz, sen ben
Gidiyorsun hiçbir şey söylemeden, birden
Kadıköy’de bir yağmurlu bahçeden

Yıllar külleniyor, izi kalıyor aşkın
Yüreğim kurtulsa da yangından, alevden
Yana yana kül olayım, unutup yine sevdalanayım
Geçmem bir daha Kadıköy’den

Ne acı ne acı insan kendine ne kadar yenik
Bulunmadı ihanetin ilacı yürek koca bir karadelik

Bir sevgilim var benim düşlerimden ibaret

Önce kuş olduk uçtuk semaya
sonra vurulduk düştük sevdaya
Yandık ateşten korlar misali

Sonsuzluğa uzansam bile
Yıldızlar değse elime
Bir hilal görsem
Hatırlarım hep seni İstanbul

Susma susma
Haydi anlat İstanbul






Endi & Pol - İstanbul, Mirkelam - İstanbul'da, Mazhar Fuat Özkan - Bu sabah yağmur var İstanbul'da, Teoman & Nil Karaibrahimgil - İstanbul'da sonbahar, Sertab Erener - İstanbul, Ayse Sicimoglu & Ayhan Sicimoglu - Istanbul Pas Constantinople, Gülay - Aşk (İstanbul kanatlarımın altında), Levent Yüksel - Anlat İstanbul, Ezginin Günlüğü - Kadıköy, Mirkelam - İstanbul, Sertab Erener - İstanbul, Feridun Düzağaç - Yeniköy, Hüsnü Şenlendirici & Sezen Aksu - İstanbul İstanbul Olalı



28 Eylül 2010 Salı

Tasvir - i Kıyafet

Yıllardır kullanılmayan bir video kameram var. "Dur havalar güzelken şununla biraz ortalığı kolaçan edeyim, kış gelince bakarız "zihniyeti ile yollara döküldüm. Yola dökülmüşken ayaklarımın beni Topkapı Müzesine götürmesi hiç şaşırtıcı değildi. Bir kere yıllardır gitmemiştim. Orda çektiğim görüntüleri kışın da yazında izleyebilirdim. Gitsem, görsem, kaydetsem hiç de fena olmazdı. Ben de öyle yaptım; gittim, gördüm, kaydettim. Ama bir yere kadar. Meğer sarayın bazı bölümlerinde film ve fotoğraf çekimi yapmak yasakmış.

Bir kapkara odaya elimde kameramla görgüsüz görgüsüz, Japon gibi giriyorum çeke çeke ki, tipten kaybediyorum. Aslında itiraf edeyim Japona benzeyen hiç bir tarafım yok; ne boy, ne pos, ne çekik göz, alakam yok yani. Bildiğin tipik, yarma türk işte. Neyse efendim eşiği aşamadan "yassak kardeşim" beylerden biri beni durdurdu. Kayıt yasakmış. "Niye söylemiyosunuz ki ?" diye itiraz edecek oldum; kapıda gözden kaçmayacak kadar kocaman bir işaret varmış. Adam eliyle işaret edince gördüm. Kamera ve fotoğraf makinesi şekillerinin üzerine koskocaman kıpkırmızı çarpıyı kondurmuşlar. Mesaj oldukça net: Gayet beynelminel biçimde neyin yasak olduğu belli. Al sana japonlarla aramda bir fark daha. Japonlarda böyle yüzsüzlük, ardından pişkinliğe vurdumaya yelteme girişimleri olmuyor bildiğim kadarıyla, toplumca seppukuya ittiriverirler adamı.

Kös kös kapadım kameramı. Kapkara odada düşmek için el yordamı ilerliyoruz. Bu arada Topkapı Sarayı'nın içi hafta içi olmasına rağmen ana baba günü müthiş bir kalabalık. Envai milliyetten bir alay kadın ve adam. Sıkıldım şurdan geri döneyim diye kaçabileceğiniz bir yer yok. Bir yere girdiniz mi sürü zihniyeti ile öndekinin peşinden tıpış tıpış turlamadıkça çıkış kapısını zor buluyorsunuz. Girdiğim oda meğer osmanlı padişahlarının kıyafetlerinin sergilendiği bölüm değil miymiş. Modadan anlamam, neyin içinde rahat ediyorsam onu giyerim. Kadın kıyafetlerinde bir etek çok kısa ise onun mini etek olduğunu biliyorum, bir de topuğu normal olandan uzun olan pabuçların da topuklu pabuç olduğundan haberim var. Erkek kıyafetlerinde de ceket ile patolon aynı kumaştan ise takım elbise oluyor ve boyuna zoraken takılan, takıcısına sıkıntı verici bağlantı malzemesinin kravat olduğunu bellemiş vaziyetteyim. Buna rağmen bunca yılım kolay geçti. Demekki modadan anlamadan da hayatta kalınabiliyormuş. Neyse bu sultan kılıklarını camekanların ardında kadifeden mamül siyah zeminlere serip, camekanın içinden aydınlatmışlar. Özellikle kadınlar merakla inceliyorlar, teyzeler gözlük falan takıp yakından işlemelerin gizemini anlamaya çalışıyorlar. O elbiselerin yerinde iskelet, kuru kafa falan olsa o ışıklandırmada burdakilerden bir tanesi bile kalmazdı diye düşünüyorum. O kadar ürküntü verici bir kasvet dolu oda yani.

Bu padişah kılıkları cidden çok aşağılayıcı. Padişahlarımızın sırım gibi boyları ile meşhur olmadıklarını biliriz, upuzun kostümler, upuzun kullar. Kütük gibi bir bel ve sırt yapısı. Bunların içine girseler çocuğa entari giydirmişsin gibi durur. Karizma diye bir şey kalmaz. Kollar bir yandan dökülür, yürürken o eteklere kösteklenip yere kapaklanırlar. Yine de izlemesi komik olabilirmiş gibi geldi bana. Ama bir anlığına yalnızca. Bu tecrübeyi ikileyip üçlediğinizde baymaması imkansız.

Bu uzun etekleri giyip kasım kasım kasılmak için hayli büyük medeni cesaret lazım bence. Medeni cesaret deyince de Soner Sarıkabadayı'nın betten de beter sesi ile Murat Boz'un birbirlerini düetledikleri "seni saramadım ya, seni şapamadım ya" diye nağmeler yakan "İki Medeni İnsan" şarkısı geliyor aklıma. Ancak o da ayrı bir medeniyet. Bu entarimsilerin resmini çekebilseydim buraya koyardım gülerdik hep beraber ama çektirtmediler. Ben yine de tasvir edeyim elimden geldiğince;

Post İt Karalamaları - Padişah Elbisesi 1 - D.M.

Post İt Karalamaları - Padişah Elbisesi 2 - D.M.


Gördüğünüz gibi upuzun yanlara açılan etekler ve de, ya kısa kollar ya da anormal derecede uzun eteklerin boyunu bulan saçma sapan kolların üzerine inşa edilmiş bir entari sistemi var. Bunların üzerine kaftantrak bir şeyler giyiyorlar. Sergilenenlerin altındaki tarihlere bakıyorsunuz bu iş yüzyıllarca böyle gitmiş. Sonra pantolon icad olmuş ya da "pantolon giysek mi komik mi oluyoz lan" diye düşünülmüş de olabilir. Tabi pantolonun icadı hangi tarihe dayanır onu ayrıyeten irdelemek lazım.

Eve gelince internette baktım yukardaki resimlere benziyen bir tane osmanlı elbisesi göremedim. İlginç firmalar var isteyenlere falanca padişah kostümü diye tuhaf tuhaf elbiseler hazırlıyorlar sipariş üzerine. Garip ama hiç biri saraydaki asılları denli değil. Öte yandan padişah kılığı alıp da evinde giymek ya da böyle bir tutku beslemek de manyaklık değil de nedir? Belki benim manyaklık ufkum dar, henüz geniş düşünemiyorum bu konularda.

Sarayda dolanırken kutsal emanetlerin olduğu bir yere girdim orası resmen eziyet, ne kadar arapça konuşan tip varsa olancası içeride. Sıcak havada hayli geniş bir koku kapasitesini ortama gazlama yarışında her biri. "Ulan kutsal emanete bakıyosunuz abdest almasan taharet almıyo r musun muayyen zamanlarında" diye içimden verdim veriştirdim ve bir an önce kendimi dışarı atmak maksadı ile giriş kapısına geri dönmek istedim ama mümkün değildi. Ters yönce bir adım atacak oldum karşıma dikilen bir alman teyze "Nein" çekti bana işaret parmağını suratıma sallaya sallaya. İpiri göğüsleri vardı. Öyle böyle değildi üç heceli olarak "ip"., "i", "ri"ydi. Bakışlarım abartılı biçimde o dizginlenemeyen iriliklere odaklandı. Başımı göğüslerinin yarığına kıstırıp haykıra haykıra ağlamak istedim o an. Dedim ya manyaklık ufkum dar yapmadım yine de. Japonlara rezil ettirtmem kendimi. Son gördüğüm dar ve sarı bir tişörtün zaptetmekte zorlandığı o iri göğüsler oldu. Başkaca hiç bir şeye bakmadan kendimi dışarıya atabilmem on dakikamı aldı. Böyle kalabalık yerleri sevmiyorum. Omuz omuza, dipdibe kutsal emanet bakıp öğlen yenilen bol sarmısaklı cacıkları geğirmek hiç de hoş değil. TisKiniyorum işte zorla değil ya. Sonra ne emanet bakabiliyoruz ne temiz hava soluklanabiliyoruz. Ne başımı iri göğüslü almanların göğsüne yaslayıp iç çekebliyorum. Hayat mı bu? Emanet neyse de, hava elzem ciddi biçimde lazım oluyor.

22 Nisan 2010 Perşembe

Ayıptır Söylemesi: Köprüleri Unutmak !!!

Hafif raylı sistem üzerinden hizmet verecek olan İzmir Metro’sunun Karşıyaka hattı inşaatı başladığında takvim 2004 yılı Nisan ayının ilk gününü gösteriyordu. Şaka gibi gelmişti bize, başlamak bitirmenin yarısı denen bir klişemiz de var üstelik. Şaka gibi olduğu doğruymuş, başlamak bitirmenin henüz uzaklarındaki bir durakta.

Evimizin 20 metre kadar yakınında bir durak olduğu için gelişmeleri/gelişmemeleri evimizin balkonunda seyretmek mümkün. Tam dört yıl oldu, nihayet birkaç aydır bir şeyler şekil almaya başladı. Ama şekilden gözükenler yine bir vurdumduymazlık, farkında olmazlık, unutmuşlum eseri ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Karşıyaka tarafında yaşayanlar iyi bilirler, bu hafif raylı sistem yeni yapılan bir şey değil, eski demiryolu hattının yerine yeni bir hat oluşturulmaya çalışılıyor. İzmir’in en uzun sokağı olan 1671 sokaktan geçiyor demiryolu. Alaybey’den Bostanlı’ya kadar uzanan çok uzun bir hat bu. Yolun iki yanındaki evlerde yaşayanlar, 2004 yılında İzmir’linin kısaca metro inşaatı deyip geçtiği bu uygulama başlayıncaya kadar caddenin iki yanı arasında demiryollarının üzerinden birkaç adım aşarak karşı tarafa geçer, bakkaldan ekmeğini alır evine geri dönerdi faraza. Ya da otobüsten iner, demiryolundan karşı tarafa rahatlıkla geçerdi. İnşaat sürerken demiryolunun iki yanında demir duvarların yükselmesi ile, yolun iki yanı arasındaki geçişi bir takım geçici demir köprüler ile çözümlemişlerdi. Vatandaş da kırk elli metre fazladan yürüyor olsa da köprüler vasıtası ile karşı tarafla ilişkisini sürdürebiliyordu. Taa ki iki hafta öncesine kadar. İki hafta önce bütün köprüler kaldırıldı. Bu sokağın sakinlerinin beş metrelik bir mesafeyi aşmak için kilometrelerce yol katetmesi gerekiyor artık. Böyle uzun bir yol üzerine köprü yapılmasının atlanması, 1 Nisan 2004 tarihinde yapılmış olan kötü şakanın devamı adeta. İzmir’linin uçmasını mı bekliyorlar karşı tarafa, uçacaksak madem bu kadar para niye yollara gömüldü.

İki haftalık eziyetten sonra birkaç gün önce metro duraklarının altındaki geçitlerden geçilmesine izin verildi. Şimdi yerin altına girip medivenlerden iniyor çıkıyor, karşıdan karşıya geçiyoruz. Ne kadar lüzümsuz yer altı geçitleri yapıldığını görüyoruz. Yer üstünden giden metro hattı için yayalar yer altına inip bilet alıp yukarıya çıkacak. Çok zekice. Süper. Biletler yukarıda da çözümlenebilirdi, insanlar da üst geçitlerden öbür tarafa geçebilirdi ve eminim ki böyle yapılsa idi çok daha ucuza mal olurdu.

Yerin altına iniyoruz karşıdan karşıya geçmek için birkaç gündür ya, ilk basit, munis yağmur da yerin altının ne bastı, duvarlardaki ayanslar arasından ne süzüldü bilin bakalım. Cevap veriyorum; yağmur suyu. Madem yerin altına indirdiniz, turnikeyi, yürüyen merdiveni, insanları, buraları su basmasın maazallah deyip biraz izolasyona ağırlık verseydiniz keşki.

Neyse göreceğiz, göreceğiz bakalım şaka sonunda tam olarak neye benzeyecek. Hayatımızı güya kolaylaştıracak bu ulaşım biçimi yer üstünden metro geçen yerlerdeki halkın yaşamını zorlaştırdı onu söyleyeyim. Bu arada başlamak bitirmenin yarısı değilmiş, onu da iyice öğrendim.


25 Ocak 2010 Pazartesi

Şu Köşe Yaz Köşesi

Kentin bu köşesini çok seviyorum.

Engin denizlerin üzerinden alıp başını gelmiş özgürlük gibi tertemiz ve serin hava, Ağustos ayı ikindisinin başıboş gezinenlerin üzerinde bıraktığı o yapışkan isteksizliği bir nefeste alıp götürüyor. Denize doğru bakarken sırtını neredeyse yüzyıllara dayamış olmanın verdiği güven ve huzur karışımı duyguyu başka yerde kolay hissedemiyorum. Sarayburnu böyle bir yer işte. Mavinin en güzelini yer yüzünü ve gökyüzünü örterken görebileceğiniz, şehrin serin elinin yanağınızda hissedebileceğiniz mutluluğa benzer bir yer. Sonra ikindi ile birlikte güneşin pastel tonları dökülmeye başlar önünüze, mavi daha güzel görünebilir mi diye düşünürken boğazı geçen vapurların camlarından gözünüze yansır bir an için güneş, usul usul rengi değişir denizin ve gökyüzünün.

Her şeyin ortasında ama her şeyden uzak kalınabilecek bir yer.

Bazen lazım.

Resim için M.M.'a teşekkürler.

29 Aralık 2009 Salı

Tırrrrr-roleybüslere Veda !!!

Eskiden bu şehirde troleybüsler vardı.

Fakültemizin önünden troleybüse biner, Konak’a ya da Mithatpaşa üzerinden Fahrettin Altay’a giderdik. Hoş o dönemler Sahilyolu da yoktu o yüzden meta zori geçilirdi Mithatpaşa Caddesi’nden. Troleybüsler tuhaftı ama nedense o dönem tuhaf gelmezdi biz yolculara. Kutu gibi daracık, sanki 1930'ların dokusunu andıran iç dizaynı, 1920’den 1960’lara sarsıntıyla her durakta durarak ilerleyen, oradan Star Trek zamanlarına atlayan dış dizaynı vardı bunların. Bindik mi zaman tüneline girmiş gibi olurduk. Sanki ilk durakta şoför; “sene 1945, var mı inecek?” diye bağıracakmış gibi gelirdi. Durağımıza geldik mi inerdik: Çoğunlukla bindiğimiz sene inerdik durağımıza yılın son gece yarısını troleybüste geçirmiyorsak şayet. O da nadiren belki de asla. Otobüsten inmeler sakindi, binişler hep o sakinlikte değildi.

İlk tuhaf anım fakültenin önünden bir kız arkadaşımla bunlardan birine binerken yaşamış olduğum. Neşeli bir tip olan arkadaşım önden, ben hemen onun ardında attık kendimizi araca. Arkaya doğru ilerliyoruz, şoför “hop hop” diyerek bir şeyler gevelemeye başladı. Ben adetim olduğu üzere bana doğru seslenmeleri asla üzerime alınmam. Arkadaşım ise benden de vurdumduymaz. Bize hoplamalarla erişemeyeceğini anlayan adam “Kotlu bayan, kotlu bayan” diye seslenmeyi seçti.

Arkadaşım merakla sordu: “Bana mı seslendiniz?”
“Bayan, öğrenci bileti attınız nerden belli öğrenci olduğunuz?” diye bu sefer şoför sordu.
Bunun üzerine arkadaşım sağ eline defterini alıp havaya kaldırdı, sol elindeki kitaplarını aşağıya indirip bir nevi reverans yaparak yana döndü, gülerek: “Kıyafetlerimden değil elbette, pasomu gösterdim girişte” dedi gülerek. Şoförler o zaman şimdikiler gibi küstahlıktan agresifliğe ve oradan manyakça saldırganlıpa doğru evrimleşme dönemlerine başlamamıştı bile. Adam gülerek “Dalmışım kızım görmedim” diyerek güldü. Birkaç yaşlı yolcu da güldüler. O seyahatten sonra arkadaşımın adı elbette “Kotlu bayan” olarak kaldı. Seneler geçti o yıllara dair anıları paylaşanlar kızın adın değil kotunu ve bayanını anımsıyorlar.

Troleybüslerin belirli bir güzergahı vardı, o yoldan asla çıkamazlardı çünkü izledikleri rota üzerindeki tollara cihazların enerji sağladıkları özel bir elektrik hattı vardı. Araçlar bu elektrik hatlarından vatandaşların boynuz adını taktığı tuhaf bir antenimsi, kancamsı, hatta balık oltamsı bir edevat ile elektrik alırdı. Bazen ani bir duruş, hızlı giderken dönüş gibi durumlarda boynuz elektrik hattından çıkar, troleybüs aniden dururdu. Şoför sol tarafındaki kapıyı açar adeta atlayarak yere iner, otobüsün arka bölümünü geçerek boynuzunu tellere geçirir aracı tekrar yürütürdü. Uzun sürmezdi bu işlem yoksa İzmir’in cehennem sıcağını andıran döneminde durmakta olan o araçların içinde bir iki dakikadan fazla kalabilmek bizim harcımız değildi.

Ben troleybüslere kendi rotamdaki değişiklikten ötürü veda etmeden kısa bir süre önce Üç kuyular’dan binmiş Alsancak’a gidiyordum. Troleybüs doluydu, oturan gençler ayaktaki yaşça büyük yetişkinleri görmezden geliyorlardı. Tutunulacak yerin kayışlarına dengeli biçimde tutunamayan bir adam gördüm. Dış görünüşten yaş tahmininde bulunamıyordum o zamanlar o yüzden ne çok yaşlıydı ne de gençti diyebilirim. Adamın alnı terliyordu. AKM yakınlarında durakta yolcular inmeye başlarken adam yere düştü. Adamın öldüğünü kim, nasıl anladı hatırlamıyorum. İlk kez ölü bir insan bedenini troleybüste görmüştüm. Az evvel ayakta duran, alnında terler olan adam az sonra yerde yatıyordu. Çenesi bir tuhaf olmuştu, elleri bir çocuğun ki gibi büzülmüş, ayakları kıvrılmıştı. Az evvel canlı, şimdi ölü. Hayat aniden bitiyordu.

Troleybüslerin de ömrü bitti İzmir’de, yol üzerindeki elektrik hattına bağlanan boynuzları, yılları devirmiş narin detaylarına rağmen hantal görüntülü gövdeleri yok artık. Hayatımızdan nasıl çıktılar, en son ne zaman bir troleybüse bindim hatırlamıyorum.

Yeni yıla girmemize şu kadarcık kalmışken bu kadar nostalji olsun değil mi ya?

12 Mart 2009 Perşembe

Bas Basa Eğlenirken; "Bas Bas Paraları"

19 Ocak 2009 tarihinde İzmir Sanat’ın Kültürparkdaki sahnesinde üç bas konserini çok sevdiğim bir arkadaşım, eşi ve annesi ile birlikte izledim. Tuncay Kurtoğlu, Zafer Erdaş, ve Tevfik Rodos’un Cemile Cabbarova’nın piyanosu eşliğinde verdiği konser mükemmeldi. İlk yarı operalardan seçilmiş bölümlerin yorumlanmasından oluşuyordu. Arkadaşım bas kelimesinin içinde geçtiği cümleler kurup hepimizi neşeye boğdu. İkinci bölüm de ise Türkçe eserler daha fazlaydı ve esprili biçimde sahneleniyordu, seyirciler sıklıkla kahkaha attı. Üç basın arasındaki uyum, paslaşma, esprileşme yerli yerindeydi. Tevfik Rodos'un performansı her zamanki gibi mükemmeldi. Tüm konserde beni en çok etkileyen ilk kez Tevfik Rodos’un sesinden duyduğum Selman Ada’nın bestelediği Aşk-ı Memnu Operası’ndan “Maskeler” aryası oldu. Aynı eseri o gece Zafer Erdaş çok başarılı biçimde seslendirdi. Bu mükemmel bir eser, kesinlikle kitlelerin tanıması gereken bir melodi. Sözler ve müzik kesinlikle örtüşüyor ve basın ses rengini, tekniğini sergilemesine olanak sağlıyor. Tek korkum bu şarkının Ferhat Göçer tarafından keşfedilip tenorumsu süsü verilmiş sesine kurban gitmesi. Konserin sonunda sanatçılar iki kez sahneye yeniden çıktılar. Son çıkışlarında piyanodaki Cemile Cabbarova’ya “bizim şarkımızı çal” dediklerinde, üç tenor konserlerinde adet olan tınılar piyanodan yükselince Tevfik bey bizim şarkımız bu değil biz zengin olmak istiyoruz dedi ve “Ah bir zengin olsam”a başladılar.

Konser bitiminde kuliste solistleri tebrik ettik, arkadaşım Tuncay Kurtoğlu’na “bir basa denmez ama çok ince bir yorumunuz var “ deyip de ardından bir Airbus modeli hediye edince gecenin esprisini yapmış oldu. Tevfik bey ve eşi ardında Cemile hanım ve annesi ile kısacık bir sohbetten sonra gecemizi noktaladık.

Üç bas konserine denk gelirseniz kaçırmayın derim.


23 Ekim 2008 Perşembe

Operadaki Atalet

Aydın Uştuk isimli bir tenor var İzmir’de, sesi, sesi üzerindeki hakimiyeti, hangi dilde söylerse söylesin türkçe aksanından iz taşımaması, opera içi ayak oyunlarından uzak durması, sanatını icra anında ucuz numaralara bel bağlamaması ile alışıldık türk tenorlarından farklı, yani hayli kaliteli, ses rengi ve performansı çok iyi. Avustralya, İspanya ve İtalya’daki sahnelerden de zaman zaman davetler alıp orada başarılı performanslar sergiliyor. Pavarotti’nin hocasından yıllarca ders almış, eski İtalyanca aksanına hakim.

Salı akşamı İzmir Devlet Opera ve Balesi’nin Elhamra Sahnesinde sergilediği Romeo ve Juliette operasını izlemeye gittim. Aydın Uştuk o gece sahneye çıkmadı. Onun yerine yenilerden birini çıkarmışlar. Devlet Operası değil mi torpil sahnede bile tıkır tıkır işliyor. Biz Aydın Bey’i izlemeye gelmiştik halbuki… Juliette rolünü oynayan kızcağızın bu karakterle uzaktan benzerliği yok. Daha çok Juliette’in annesi rolünü başarı ile canlandırabilir kanısı uyanıyor bende. Opera sahnelemek çok zahmetli bir iş. Özellikle sanatçıların emeğine saygı duymak lazım. Ancak giysilerin hazırlanmasından, dekorların hazırlanmasına, orkestra şefi, orkestra elemanları, koristler, başroldekiler, sahneye koyan, ışık düzenlemesini yapanların ayrı ayrı emek sarfetmesi gerekiyor. Ancak bunların arasındaki koordinasyom yeterince yerli yerine oturmadıysa oyunda havada kalan noktalar oluyor. Ve bilhassa benim izlediğim gece olduğu gibi başroldeki iki karakter rollerine tam oturmamış, sesleri de başrol için henüz hazır olmayınca oyun hitap ettiği kitleye yani izleyicisine sıkıntı verici gelmeye başlıyor. Hal böyle olunca ben de oyunun yanı sıra ufak tefek teferruatla alakadar olmaya başladım.

Öncelikle korodaki kadınların yaş skalası da erkeklerin yaş skalası da hayli geniş tutulmuş. Yaşı ileri kadın sanatçıların göbek ve göğüsleri hayli iri, yüzlerinde keder dolu ifadeler var, finalde “iki genç” ölecek onu biliyoruz ama daha ilk balo sahnesinde bu keder nerden geliyor diye düşünmeden edemedim. Erkek koristler de hayli kerli ferli, göbekleri büyük, yüzlerindeki kirli sakalları beyazlamış, saçları uzun ve bu saçlar yağlı yüzlerine yapışmış, görüntü hoş değil. Bıkkın bir ifade ile genç koristlere bakıyorlar. Genç koristlerin yüzünde tuhaf bir neşe hakim, salonun olur olmaz yerlerine yöneltikleri gözleri fırıldak misali dönüyor, gülmemek için kendilerini zor tutuyorlar, sanırım akılları bir karış kadar havada. Hava deyince gözlerim havaya takılıyor, metin Fransızca olduğu için üstten yazı geçiyor, olduk olmadık yerde lütfen telefonları kapayınız yazısı beliriyor, neşeli sahnede kederli sözler geçiyor bu işte var bir karışıklık. Tepedeki yazıdan gözlerimi ayırınca gözüm aşağılara kayıyor en ön sırada oturunca orkestra çukuruna gözü ilişiyor insanın. Çukurdakiler sanki ilelebet orada yaşamaya hüküm giymişçesine, çok sıkılmışlar. Üflemeli çalgı ustalarının yüzünde “Üfff” diyen bir ifade, harpist eli boş kaldıkça kürdanla dişlerini karıştırıyor. Orkestra şefinin alnı sahnenin tabanı, çukurun tavanına çarpıyor arada. Bunu görmemek için tavanlara bakıyorum, rutubet yüzünden el süslemeleri kendi aralarında birbirlerine “kalk gidelim” diye sesleniyorlar. Duvarlardaki çok güzel tabloların renkleri solmuş ama içindeki insanların gözleri sanki canlıymışçasına seyircilere bakıyor. İçim ürperiyor, tablolardan gözlerimi kaçırıyorum. Oturduğum yerden “Allahım kaç perde bu?” diye inat edip bekliyorum. Yanıt gecikmiyor, üç perdeymiş. Perde son kez açılıyor, ne jülyet ne de Romeo ölmek bilmiyor.

Koro, içinde morte kelimesi geçen bir şarkı terennüm ediyor. “Mort olmaları yakın, bunların” diye içimden sevinç çığlıkları boğazıma kadar yükseliyor, ağzıma naneli strip atıp çığlıkları mı bastırıyorum. Yanımdaki arkadaşıma “bunlar gidici” diyorum, siniri bozulup gülmeye başlıyor. “Rica ederim gülme, koroya rezil ediyorsun beni” diyorum. Daha çok gülüyor. Bu durum koronun umurunda değil haliyle, onlar mesai tamamlıyorlar. En öndeki 50 yaşlarındaki sarı saçlı göbekli, kırmızı, yakaları kalkık, göbek kısmı inik olmalıyken kalkık entarili kıdemli korist ile göz göze geliyoruz. Kadının şarkı söylemeye de orada olmaya da mecali yok sanki. Kadın belli ki "Binbir Gece" ya da "Yaprak Dökümü"nü izlemek istiyor gibi o anda. “Şu kadına özgürlüğünü verin” diye bağırasım geliyor, arkadaşım tarçınlı strip uzatıyor. Haykırışlarımı sineme gerisin geriye gömüyorum. O anda operaya Romeo ve Jüliyet’ten daha uygun bir isim buluyorum “Kaknem Kadınlar Orotoryosu”. Bunu arkadaşlarıma söylersem anıra anıra güleceğimi hissediyorum. Cebimden bir kağıt çıkartıp üstüne bu ismi yazıp yanımdakine veriyorum. Kağıdın üstünü okuyan iptal oluyor. Ön sıra bir eğleniyoruz. Sarışın korist beğenmez beğenmez bizi süzüyor. “Atacaklar sizin yüzünüzden bizi” diyorum yanımdakine, onun yanındakine de “rezil ettiniz cümlemizi operaya” diyorum. Daha bir gülüyorlar.

Daha ölemedi bunlar bir türlü. Sahnenin ortasındaki yatağın önünde yerde yüzelli kiloluk Romeo, yatağın yanındaki yüz kiloluk Juliette’e kavuşmaya çalışıyor. İkisi birbirlerine doğru şarkı söyleye söyleye vasıl olma telaşındayken aklıma balinaların çiftleşme mevsiminde çıkarttıkları sesler geliyor. Bu espriyi yanımdakilere söyleyip ortamı daha fazla cıvıtmamak için içime atıyorum. Son sahne hakikatten gereğinden fazla uzun tutlmuş ya da sahnede ki yerleşim planı ile ilgili bir problem var. Romeo bahtsız sevgilisine doğru son bir hamle daha edeyim ederken yakın coğrafyasından şüpheli bir “cırt” sesi duyuluyor. Günahını almıyayım ama tenorun ya pantolon gitti ya da gaz çıkarıp hafifleme telaşına düştü. Bu Romeo’nun son çırpınışı, derken ikisi de ölüyor. Bittiği için seviniyoruz. Koronun bir kısmı bise çıkmıyor, sayıyorum yarısı yok. Göz göze geldiğim geçkin sarışın terk edenler arasında.

Biz de salonu terk ediyoruz, geride duvarlardaki tablolardan dışarıya bakan gözler kalıyor.


Not: Bu yazının ilk başlığı Operadaki Rezalet'ti, "Operdaki Hayalet" ile ilgili bir ases oyununu hedeflemiştim, Rezalet kelimesinin çok ağır kaçtığını uzun süre sonra farkedip atalet ile değiştirdim. Bu sayfayı olaki seneler sonra ziyaret edip başlığı değişmiş görürseniz, nedeni budur. (Nisan 2011)

3 Eylül 2008 Çarşamba

Sakızın Tadı

İzmir'de bu sene, Alsancak Vapur iskelesine hayli nazır, Sakız Adası adında bir mekan açıldı. Yaklasik bir ay kadar önce dört kafadar bir akşam yemeği sonrasında kahvelerimizi orada içmeye karar verdik. Masamıza henüz oturmuştuk ki garson elinde bir tepsi ile yanımıza geldi. Bizlere getirdiği dört bardak su ve dört adet menüyü masamıza bırakarak gitti. Soğuk su bardaklarının her birinin içinde birer çay kaşığı ve kaşıkların içinde bir tutam sakız reçeli vardı. Önce bu manzaraya baktık, sonra da birbirimize. O anda karar vermiştik tatilde sakıza gidilecekti. Öksüz doyuran iriliğindeki fincanlarımızdaki kahvelerimizi içerken takvimden sayfalar uçustu. Hiç niyetimiz yokken sohbet uzadı, sonra gelsin birer kadeh kırmızı şarap.
Plan proje işlerinde Fiyonk iyidir, o oturdu yazdı bize senaryomuzu, çizdi rotamızı. Ağustosun son haftasında Çeşme'den çıktık yola.
Yola çıkmamız ile varmamız bir oldu. Meğer Çeşme'nin karşısındaki o karaltı, elini tutsan yakalayacağın yer Sakız Adası imiş. Bizim Fiyonk plan projede iyidir ya sanmayın öyle rezervasyon falan yaptığını karşımıza çıkan ilk yerde geçireceğiz o geceyi. Ver elini Hotel Filoxenia. Filoxenia "İhtiras Tramvayı"nın finalinde yer alan ve insanin içini yakan Blanche DuBois tiradinda bahsedilen "yabancilarin nezaketi" manasına gelen bir isim. Yabancıların nezaketi; çok kibar ama fazla uzak, dokunamadığınız bir sıcaklik gibi. O geceyi orada geçirdik. Limandan gelen gemilere nazır yedik yemeğimizi, sonra da tumba yatak.
Sabah otelden çıkıp vurduk kendimizi kuzeye doğru yola. Bir yandan da "Aaa TurkCell çekiyor burada" nidaları ile seviniyoruz. Binaların arka tarafında çekmiyor ama sahilde kalırsak Türkiye'den hiç ayrılmamış gibi mesajlaşmak bile mümkün. Tatile çıkıyor herseyden ayrılıyor mesajlaşmaktan kurtulamıyoruz. Eh yazmak kanımıza işledi artık, şu bloglar sağolsun. Mesaj çekecegim topu topu üç kişinin tamamı da yanımda olunca "kime bu mesajlar?" kafam karıştı biraz. Tatile çıktım ya mesaj kaygısı taşıdım sanırım.

Yol kenarında avare avare ağaç diplerindeki yosunlardan yön takip etmeye gerek kalmaksızın kuzeye doğru ilerlerken benim sabahları erkenden kalkıp dolaşmak istediğim deniz kenarının bir benzerinde bulduk kendimizi. Ve tam karşısında otel/pansiyon kırması binalar. Birisine girdik, kişi başı 16 EUR artı kahvaltı fiyatına anlaştık çat pat türkçe, yunanca, ingilizce karışımı bir dilde.

Ben kaldiğim yeri de orada geçen bir haftayı da çok sevdim. Sanki zaman yolculuğu yapmıi da 1970'li yıllara ışınlanmış gibi hissettim kendimi. Arkadaşlarla çok keyifli sohbetler yaptık. İki adet tur alıp tüm adayı ve güzel koylarını dolaştık. Ben bolca geç yatıp çok erkenden kalkarak sahilde dolaştım.
Sahildeki dalgalara, yeldeğirmenlerine, odamdan avluya açılan daracık hole, rüzgarda kıpırdayan perdelere bakarak üç tane öykü yazdım.

Bu güzelim ada bizim elimizde olsa ne halde olur nasıl tıklım tıklım dolar taşar, kokoreç, döner kokusu, yüksek volümlü müzikten ve doğuştan antipatik tiki kalabalığından geçilmezdi geyiğini yaptık bol bol.

Konakladığımız yerin avlusunda akşam üzerleri oturup soğuk beyaz şarap içmedik ama ondan daha güzel serin mi serin kırmızı mı kırmızı şaraplarımızı içip sıkı muhabettler ettik.

Dönünce Çeşme'ye, dogru Kumrucu Şevki'ye. Aklımız masadaki Lal renkli şarapta, sakızın tadı damağımızda kaldı.

30 Temmuz 2008 Çarşamba

İzmir'den Kızılşın Bir Fırtına Geçti

Şimdi bir arkadaş var. Kızıl saçlı, ben onu tanıdığımda saçları kızıl değildi. Seneler önce kahverengi saçlıydı, saçları kendiliğinden kızıl olmayacağına göre boyattığından kuşkulanıyorum. Aslında direkman böyle kuşku duymam doğru olmaz. Belki de saçları hep kızıldı da, o eskiden kahve tonlarında saç boyalarının yardımı ile ancak kızılşınlığını gizliyordu, tam olarak bilemeyeceğim.

Arkadaşımız tüm kızıl saçlılarda olduğu gibi altıncı his bakımından kızıl saçlılıktan nasibini almamış insanlara nazaran bir miktar daha fazla şanslı. Leb demeden leblebiyi anlayabiliyor olmak onun için sıradan olaylardan. Kirpiğinizin kıpraşma açısını tespit edebilecek ve bu duruma bakarak aklınızın ucundan bir saniye sonra çakıvecek düşünce işareti logosunu sezececek denli çevresi ile alışveriş halinde. Onun yanındayken şaşkınlığa uğramadan geçireceğiniz anların sayısı hayli az. Gelecekte veya o anda olmakta olanları tahmin etme kapasitesi oldukça yüksek olduğu gibi bu tahminlerin tutması olasılığı da çoğu zaman azami seviyede.

Aynı işyerinde çalıştığımız dönemlerde, yani seneler önce Ankara’ya eğitim amaçlı bir seyahatimiz olmuştu. Bir akşamüstü izmir’den beraber geldiğimiz Katerina ile bir kaçamak yapıp Tunalı Hilmi deki Tadım Pizza denilen yerden Kızılşın arkadaşımız olmadan bir akşam yemeği yemeye kalkışmıştık. Kızılşın arkadaşımızın işi uzun süreceği için bizimle gidememişti. O zamanlar cep telefonu henüz icat olmadığı için haberleşip onu da davet etme şansımız solda sıfırdı. Efendim arkadaşımızın işi bitince oturup 10 saniye kadar transa geçerek düşünmüş “ben Vladimir ve Katerina olsam nereye giderdim şimdi?” diye. Aklına gelen ilk cevaba göre Ulus’tan bizim Tunalı Hilmi Bey’e doğru rotayı çevirmiş. Siparişlerimizle beraber masamıza gelince çok şaşırmıştık. Aslında daha yeni yeni tanışıyorduk bu şaşkınlık doğaldı.

Geçen Pazar akşamı, aslen İstanbul’da konuşlanmış bu arkadaşımız, Bodrum tatili sonrası İzmir’e uğramıştı. Pazartesi günü ben tek başıma öğlen yemeğine çıktım, Kordon’da son zamanlarda sakin olduğu için tadandığım lokanta zınga-zınk dolu olduğu için lokantanın az ilerisinden 2. Kordon’a dönderek sokak arasında, ev yemekleri yapan mütevazi bir lokantaya girdim. Yemeğimi yedim, hesabı ödeyip ayrıldığımda cep telefonumda cevapsız bir arama gördüm. (Ben telefonlara cevap vermeyi fazla sevmediğim için cevapsız arama kayıtları benim ve hep sessizde duran telefonum için hayli doğal bir şeydir) Arayan kırmızı saçlı arkadaşımdı. Kıbrıs şehitleri caddesinin sonundan iş yerime doğru yürürken onu aradım. Ben işe dönmek amacı ile o yoldan hiç geçmemiştim, oradan geçmem hayatımın en zayıf ihtimallerinden biridir. Telefona hemen cevap verdi, karşılıklı birkaç espri yaptık. Nerede olduğunu sorunca Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nin sonlarında olduğunu söyledi. “Ben de ordayım” deyince “Seni görüyorum ben” dedi. Beni onu görmem biraz vakit aldı. Kırmızı pantolonlu, kırmızı çantalı, kırmızı pabuçlu, kırmızı saçlı ve kırmızı çakmaklı kadını anında görememek her babayiğidin harcı değildir. Ağır hipermetrop astigmat gerektirir. Ben deki hafifinden olduğu için hemen olmasa da hemenden az uzun bir zaman bölümünde onu gördüm. “Seninle planlasak burada buluşamazdık” dedim. “Çünkü planlamış olsaydık ben ekerdim” lafıma nedense çok güldü. Oturup “Sakız”da duble türk kahvelerimizi, kırmızı renkli gül likörlerimiz eşliğinde içtik.

Arkadaşımı artık uzun zamandır tanıyorum ama yanındayken ortasına düştüğüm tuhaf tesadüflere ve şaşırtıcı rastlantılara hala daha şaşırıyorum.

Bugün öğleden sonra beni aradı. İstanbul’a döndüğünü söyledi. İzmir için derin bir oh çektim. Kolay değil İzmir’den bir kızılşın fırtına geçti.

Gaybubetinde çok kitap okuduk bu arkadaşın.

18 Mart 2008 Salı

Dönmeyecek

Dönmeyecek, İzmir'de bir apartımanın ismi, Karataş'tan Güzelyalı yönüne Mithatpaşa Caddesi üzerinde ilerlerken sağınızda göreceksiniz. Eski ve hüzünlü bir apartımandır. Hüznü isminden mi yoksa binanın altmışlı yıllarda moda olmuş özellikleri taşıyan mimarisinden mi geliyor karar vermek zor. Bir insan bir apartmana neden bu ismi verir onu düşünmek lazım.
Kimdir o dönmeyecek olan;
zamansız ölmüş bir evlat,
aniden kaybedilmiş bir sevgili,
erken ölmüş bir eş,
alıp başını gitmiş bir hayalperest.
Hangisi?
Apartımana o ismi veren kaç defa geçti o geniş cümle kapısından?
Yoksa apartımana o ismi verdikten sonra kendisi mi gitme kararı aldı, giderken gerisinde gidişinin koskoca hüzün dolu anıtını bırakarak?
Gitmiş olanın, dönmeyecek oluşunun, bir anıt gibi, bir mezar taşı gibi göğe yükselmesi bu ev.
Önünden her geçişte insanın içini acıtan bir kabulleniş gizli o apartmanın isminde.
O durakta otobüsten inip de soracak zamanım hiç olmadı. Durup da ilgilenilmeyen o kadar çok şeyle dolu ki hayat. Bu da onlardan bir tanesi sadece.


30 Ocak 2008 Çarşamba

Gülçin Bataklıkta

Çalışıyoruz, didiniyoruz arada soluk almak için senelik izne çıkıyoruz. Ben çok uzun süre izin kullanmayacak denli işkolikliğe kendimi kaptırdığımdan daha çıkılacak mevsimler boyu sürebilecek senelik izin stoğum var. İş hayatında uzun yıllar harcayıp çıkılmadık izinler için kimseden "aferim!!" (Evet "M" ile kasten üstelik) alınmadığını idrak ettim edeli her fırsatta bu izinlerimi bozdurup bozdurup harcıyorum.
İznimin bir bölümü İstanbul'da geçti. Orada, çok güzel vakit geçirdim. Bunlardan geçtiğimiz cumartesi günü çok güzeldi. Sırasıyla Semra, Değer bey ve eşi Ülkü Hanım ile tanıştım.
Cumartesi sabahı, erken başlayan sabahıma başladım. Ben sabah uyumayı sevenlerden değilim erkenden kalkarım ve gün daha uzun olur. Saat sekizde uyanıp ev ahalisi toplanarak kahvaltımızı ettikten sonra Gülçin'i "arasam mı, uyanmış mıdır?, ayıp mı olur bu saatte" gibi vehime kapılmış bekleşirken telefon çaldı, Gülçin aradı. Meğer o da erkenden kalkarmış sabahları. Aynı bekleyişi o da yaşamış. Tarif ettiği yere gittim, heme buluştuk. Ve beraberce DVD ve CD satın alma harekatına giriştik. Harekat diyorum çünkü ne bulursam satın alma durumum söz konusuydu. "Dönüşte yerim kalmazsa kendime bir çanta daha alırım" düşüncesi ile fazla birşey alırım endişesini kafamdan silip atıncapek bir rahatladım. Altı aylık DVD stoğumu yaptıktan sonra, Zihni'de tanesi 10 YTL 3 tanesi 20 YTL bölümündeki CDlerin içine bir ucundan ben bir ucundan Gülçin balıklama daldık. Bu arada telefon çaldı buluşmayı planladığımız Sem bizi arıyordu, buluşacağımız yerde yer yokmuş, bunun üzerine Gülçin onu da zihniye çağırdı. Biz tam çıkarken Semra geldi. Tanıştık, beraber, methini bloglarından duyduğum yere öğlen yemeği için gittik. Laf lafı açtı.


Sonra Taksim'e yola çıktık, yolda Feridun Düzağaç'ın albümünü dinledik. Güzel bir albüm olmuş: İstatistik yapasım tuttu, albümdeki şarkıların yüzde sekseni çok sağlam. Özellikle 2. şarkıya bayıldım, oradaki yıldızlardan dökülen "La la" lar başkasının şarkısında rahatlıkla alkış magneti olmak üzere sakıza dönüşebilecekken şarkının mimarı çok sade geçiştirmeyi başarmış.
Derken Nazım Hikmet ile ilgili sergiye rotamızı çizen bizler, arabayı parketmek için İstanbul'un yeraltı dehlizlerinden bir tanesine kendi kendimiz emanet ettik. Yerin yedi kat dibine inişimiz adeta arzın merkezine seyahat gibi turlaya turlaya sürdü. Direksiyonda ben olsam sinirlerim bozulur hemen bırakır gider ya da manasız biçimde aksileşirdim. Gülçin peygamber sabrı göstererek tevekkül içinde dakikalarca yer aradığı yetmez gibi gelen telefonlara bile son derece sakin siniri alınmış, gayet munis biçimde yanıt verdi. Günün takdirini benden kazandı. (Takdir ettiğimi ona söylemeyin. Bilmiyor. Aman şımarmasın). Arabayı, benim kaprislerime, "orası olmasın şurası olsun", "bak ortada kaldık ne demezler sonra"larıma rağmen sükunet içinde parkettikten sonra yedi kat yerin dibinden merdiven, asansör tekrar merdiven çeşitlemesi ile günışığına hasret biçimde kurtuluveriyoruz.
Derken Sergi yerine geliyoruz, Semra ve Gülçin gayet hanım hanımcık, tıkır tıkır geçiyorlar kontrol cihazlarından. Ben geçemedim. Üzerimden bütün teçhizatımı teker teker çıkartıp her geçişte kontrol cihazının yeniden itici bir eda ile ötmesi üzerine kontrolden sorumlu genç irisi görevli benim kimliğimi istedi. Kimlik istenmesi sergi ile ilgili bütün şevk ve alakamı söndürdü. Manasız biçimde aksileşmedim ama hafiften sinirim bozuldu. Terörist miyim diye kendi kendimeden kuşkuya düştüm. Semra ile Gülçin de benim yüzümden sergiyi gezemediler.
Bunun üzerine "Pera"daki sergiye gittik. Çok güzeldi. Tablolar mükemmeldi, "Kamplumbağa Terbiyecisi" resminin orijinalini de gördüm ya artık gam yemem. Sultanların resimlerinde genellikle sağa bakıp soldan profil verdikleri gibi bir gözlemde bulundum. Sonra fotoğraf sergilerinin olduğu katları gezdik, orada ilginç fotoğraflar çektik. Fotoğrafların fotoğrafını çeken Gülçin benim mükemmel bulduğum resmi hala göndermedi bana. Gülçin sen beğenmedin ama o resim çok güzel bence.
Sergi gezerken soluklanacak bir yer aradık, sonra Gülçin bizi güzel loş ışıklı, sakin müzikli, gerektiğinde fashion TV'ye göz atabileceğimiz bir mekana götürdü. Güzel vakit geçirip bolca lafladık.
Oradan doğru Gülçin'in Teyzesi ve Eniştesini ziyarete gittik. Çok cana yakın, samimi insanlar. Duvarlardaki tablolar beni etkiledi. Birbuçuk saat kadar oturduktan sonra duvardaki bir resmin içindeki kedileri farkedince gözüm oraya takıldı kaldı. Kedilerimi özlemişim. Resme dikkatli baktıkça içindeki kedi sayısı mucizevi biçimde artıyordu; "yatan kedi", "oturan kedi", "resmin dışına hamle yapacak kedi" derken sayıyı altı kediyi bulunca hesabı karıştırdım. Değer Bey'e bir bataklık anımız olduğundan bahsettik. O anlatmamızı istedi. Gülçin ile neredeyse bir ağızdan "yazalım anlatmayalım" dedik.
O gün tanıştığım üç kişiyi de çok sevdim.
Ertesi gün dört arkadaş toplandık, güzel bir kahvaltı masaında ve sonrasında çok güzel vakit geçirdik. Nuri Alço'nun köpeğinin ismini kendi aramızda üç tahmin yürütüp üçüncüsünde bulduk. Ne miydi tahminlerimiz; Tecavüz, ilaçlı gazoz, gazoz. Sonuncusu doğrusuymuş. Gülçin bize laf yetiştiriken televizyondan kapmış hemen.
Lafı ne çok uzatıyorum ben.

İşte o meşum bataklık:




Geçtiğimiz yaz sonuna doğru Gülçin Arkadaşımız Elizabeth ile tatile çıkacaktı, önce İzmir'e geldi. Pazar günü Bodrum'a gideceklerdi, cumartesi günü boştu. Cumartesi sabahı buluştuk, Foça'ya gitmeye karar verdik. Tabii ki iki nokta arasındaki en kısa yol otoyol olmadığı bizim de canımız kolaylıkla sıkıldığı için önce Elizabeth'in gelecek tahmin uzmanına uğramaya karar verdik. Ben olağan falımı daha bir hafta önce baktırıp, bana verilen iplere gereken dualarımı edip suları talimata uygun yerlere boca ettiğim için tekrar falcı görecek tarafım kalmamıştı. Arkadaşlarım GTU'yu ziyaret ettiler. Ziyaret uzun sürdü, ben arabada kendimden geçmişim, bir mp3 player dolusu şarkı dinlemişim. Falcı'dan çıktık Foça'ya vardık, arkadaşımız Joy ile buluştuk. Deniz kenarında bir yerde patates, gazoz söyledik ve başladı tesadüflerin insan hayatındaki yeri, akdeniz kasabalarının gizli geçmişleri, zaman öldürmenin muhtelif formülleri üzerine derin bir konuşma. Masanın etrafında bir kedi gördüm. Başladım kediyi izlemeye. Tam bir savaşçı kedi, sevgiye aç, ama bir sürü badire atlatmış, kuyruğu kesik, ayağı aksıyor ve bir süvri dişi noksan. Ama bakışları ile cevap veriyor, adım adım yaklaşıyor. Kediyi besledim biraz. Karnı doyunca uyudu sandalyelerin altında. Tam sıkıntıdan sandalyeden düşüyordum ki, denize girmeye karar verdik.
Ohhh..
Nereye gidiyoruz. Tahminin yukarıda gördüğümüz "Çanak" isimli yere. Çok severim orayı ve denizini. Yolda oraya gitmediğimiz anlaşıldı. Oranın arkasındaki yere gidiyormuşuz. "Ama orası eskiden bataklıktı" diyorum. Dinleyen yok. Meğer Plaj olmuş. Bir gün öce tören ile açılmış. İçimden "Bravo" diyorum, "Bataklığı adam etmişler plaj olmuş".
Efendim gidiyoruz plaja yayılıyoruz şezlonglara. Konuşuyor konuşuyor konuşuyoruz. Ben denize girmeye karar veriyorum. Suya yürüyorum. Denize giremiyorum. Bataklı gitmiş çünkü mıcır dökmüşler. Pek bir güzel olmuş. Ayaklarım narin olmamakla beraber su içindeki mıcır üstünde yürüyemeyecek denli hassas. İskeleye gidiyor oradana kendimi suya bırakıyorum. Su çok güzel, adetim olduğu üzere ayaklarımı hiç dibe değdirmeden yüzüyor, geri geliyorum. Deniz çırpıntılı. Ağzını açsan su kaçacak gibi. İskeleye dönüyorum. "Aman o da ne?" dibe ayağım değince, bataklığın hiçbir yere gitmediğini ayaklarımın dibinde olduğunu algılıyorum. Düşünün ılık denizde ayaklarınız soğuk, yapışkan, kaygan tuhaf bir şeye değiyor, içinden otlar çıkıyor ara ara. Çıkmaktan vazgeçip bağırıyorum. "Arkadaşlar!! gelin su çok güzel". Joy ve arkadaşı kalıyor, Elizabeth ve Gülçin geliyor. Gülçin ikilinin secur olanı. Merdivenlerden iniyor suya. İner inmez ayaklarını dibe dayıyor. Gözgöze geliyoruz. Basıyor kahkahayı. "Gülme diyorum su yutarsın bak" Sessiz anlaşma hemen imzalanıyor. Liz'e hiçbir şey sezdirmeyeceğiz. O denizin harika, dibinin kumluk olduğunu sanacak. Ama ayaklar o acaip yapışkan şeye değerken rol yapmak çok zor, gülüp duruyoruz. Gülmekten karnımıza ağrılar giriyor. Liz gülüşlerimizden kuşkulanmasın diye ciddi şeyler konuşalım istiyoruz ama sinirimiz daha çok bozulup kahkaha atıp su yutuyoruz.
Nihayet Elizabeth suya giriyor - yoksa iniyor mu demeliyim? - İnmek kolay ama o ilk saniyeler önemli yüzü değişiyor. "Siz mahsus yaptınız" diyor. Hep beraber gülerek sudan çıkıyoruz.



Bataklıktan çıktıktan sonra üzerlerimiz değiştiriyor, Joy'un evinin orada vedalaşıyor, denize "hoşçakal" diyoruz. Birbirimizin denize nazır resimlerini çekip duruyoruz.
Yukarıda Gülçin, Elizabeth'e poz verdirtirken resimlendiğinin farkında mı acaba?

27 Aralık 2007 Perşembe

Simite Gevrek, Ayçiçeğine Çiydem

“Neden bloglara sözlüklere yazıyorum?” diye kendi kendime sormuştum neredeyse bir sene önce. P asaport’taydım, Karşıyaka’ya gitmek için vapur bekliyordum.

Pasaport’ta vapur beklerken, deniz kenarında boş masa varsa oturulur, bir çay söylenir. Çay yudumlarken yalnızsanız size düşünceleriniz eşlik eder. Akşamsa; güneş batarken, dalga sesleri, martı sesleri arasında çay içilir. Uzaktan gemiler geçer. Sabahsa; o çaya bir de simit peynir eşlik eder, bu sefer de keyiflidir ama kuşlara göz kırpacak, dalgalara kulak verecek zaman yoktur, işe yetişilecektir, çay içilir, simit yenilir hemen kalkılır. Bazen o kadar acele ile kalkılır ki, İzmir’de simite gevrek denildiği bile unutulur.

Kendi kendime sorduğum soruya vapurun hemen gelmesi ile yanıt bulamadan bindim vapura. Vapurda giderken yanımızdan uçan martıların kanat çırpmadan süzülüşlerini hayran hayran izledim.

Bir kaç sene önce işyerinde, yaşça büyük bir kadın arkadaşımız, iş çıkışında asansörde beraber inerken aniden;


"Ben hizmetçi ruhlu bir kadınım"



demiş, sonra da ilave etmişti:


"sürekli kendimi başkaları için paralıyor, herkes mutlu olsun diye didiniyorum, başkalarından da beni mutlu etmelerini, için için umuyorum. Sanırım umduklarım olmayınca da mutsuz oluyorum",


"bunu şu anda asansörde inerken anladım"


Samimiyetle söylenen o sözleri hüzünlü bulmuş ama o zaman ne demek istediğini tam anlamamıştım. Bir ay sonra istifa etti. Kendi işini kurdu. Hayatımdan çıkmış insanlara ulaşma gayreti gösteren bir insan değilim arada haberi geliyor mutlu olduğunu duyuyorum. O geldi aklıma.

Sonra yine bir gün Konak’tan binmek istedim Karşıyaka vapuruna, aynı soru geldi aklıma. Vapurda bu soruya mantıklı bir yanıt aradım. Sanırım hayatımda iz bırakan birkaç saniyelik anları kağıda aktarmak peşindeyim. Bu yüzden yazıyorum ve sanırım biraz da fazla gevezeyim.

Bu düşüncelerden hiç alışkın olmadığım bir ses ile sıyrıldım, bir baktım Bostanlı’ya gelmişiz. Bostanlı vapuruna binmediğime eminim ben. "Sizi yanlışlıkla Bostanlı'ya getirdik ama şimdi Karşıyaka'ya götüreceğiz, lütfen yandaki vapura geçiniz" anonsu ile hatanın benden kaynaklanmadığına memnun diğer İzmir’liler gibi aheste aheste vapur değiştirdim. Karşıyaka’ya doğru seyrederken aklımda martıların ne kadar güzel süzüldüklerinden başka bir şey yoktu yemin ederim.

Sonra sevgili Gülçin mimlemiş beni, ahiret soruları sormuş, eh yanıtlamasan olmaz. Buyurun bakalım.

1- Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?
İlk Kez nerede yazmaya başladığımı hatırlamıyorum. Bir yerlerde kaybolup gitmiş yazılarım var. Düzenli yazmaya başladığım ilk yer netlarus. Açıldığı günlerde kayıt olup devam etmiştim. Kullanıcı adımı bile hatırlamıyorum sonra birgün kafam bozulup bütün yazdıklarımı silmiştim. Netlarusta yazan bloggerlerın tümü hep kendi iç dünyalarından bahseder, başalarına gelenlere üzülür, karamsar yazılar yazar, birbirlerine “ay ne güzel yazdın bugün” diyerek nağmeler dizerlerdi. İç dünyalara yaptıkları bu yüzeysel yolculukların arasına oradan buradan çalınmış şarkı, şir, hikayeler yapıştırır, bazıları bu eklentilerin altına imza atardı. Hep kendileriydi, hep kendilerineydi. Bu kendikendilerinin üzüntüsüne bencilce tutkun insanların arasında benim adım da “hepbanahepben” olsun istedim. O isimle epey bir süre yazdım. Netlarusta çok güzel arkadaşlıklarımız oldu kısaca kabile dediğimiz insanlar birbirimizle kahkahalarımızı, duygularımızı paylaşır olduk. Çok güzel vakit geçirdik. Sonra bir gün birden yazmaktan daraldım ve orada yazmayı bıraktım.

2- Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?
Ben içimden geldiği gibi yazıyorum, ilgimi tetikleyen bir gazete yazısı, bir öykü veya müzik olabilir, ya da o gün beni sinirlendiren bir konu hakkında yazabilirim.Bunların arasında en önemlisi, bana sıklıkla yazma sebebi yaratan ise müzik.

Aslında kendim için yazıyorum, yazdığım bazı denemeleri buraya koymuyorum. Bir melodi beni farklı şeyler düşünmeme sebep oluyor, oturup yazıyorum, sonra ya çok hüzünlü buluyor buraya yapıştırmak istemiyorum ya da başlangıç noktasında düşündüğümden ayrı yerlere çıktığım enteresan öyküler kalıyor elimde onları daha geliştirmeye karar verip, “belgelerimin” arasındaki sonsuz yığının içine bir daha kimbilir ne zaman geri dönülmek üzere bırakıyorum. Ya da yazdığım yazıyı buraya yapıştırırken öyle bir el atıyorum ki şekli şemali değişiyor.

Sivri yazılar koymamaya çalışıyorum.

Netlarus’ta bir dönem; Nadim Naim etiketi altında hırçın, orta yaşı çoktan devirmiş, gözünü para bürümüş, müzikten zerre kadar anlamayan, duygusal iniş çıkışlarına ve de şarkıcıyı sevip sevmemesine bağlı olarak müzik eleştirileri yazan bir adamın üslubu ile yazdım bir ara. Yine bir süre, netlarusta reklam kampanyasına dönüşmüş “bir fahişenin günlüğü” başlığı altında yazılan yazıların üslubuyla gırgır geçen - bu da bir başka fahişenin diyaresi olsun – hevesindeki mizah ağırlıklı yazılar, sinema yazıları, öyküler yazdım.

Buraya da Gülçin’in çağırısı ile geldim ve şu ara burada aklıma geldikçe yazıyorum. Sık aralıklarla yazabileceğim gibi uzun süre suskun da kalabilirim, içimden gelirse yazıyorum.


3- Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?
Kesinlikle hayır, buraya ayıracak zamanım olmadığında yazmayabilirim, illa ki şu saate baskıya yazım yetişmeli telaşında olmadım.

4- Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?
Tamamen eğlence, zorunlu hale gelen her şeyden sıktım sıyrılır, o hisse kapılırsam yazmam diye düşünüyorum. Kendim için yazıyorum diyelim.

5-Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?
Kendi kendime sormadığım bir soru bu hiç hesaplamadım ama yanıtını biliyorum, bir gün aniden ayrılabilirim buradan ya da senelerce yazabilirim.

Topu başkasına atar gibi sözü bir başkasına bırakmak burada adettenmiş efendim. Evet ilgi ile izlediğim iki blog arkadaşım,sakıncası yoksa 7. Oda ve Ege Mavisi mimledim sizleri, söz sizde...

Sevgiyle kalın :)

24 Aralık 2007 Pazartesi

Akışına Bırak...


Amaçsızca sarfedilen özgür günler bitti. Ne çabuk geçti diye üzülürken Gülçin'in Ankara gezisinden neşeli bir yazı ile dönmesi üzerine ben de Ankara'ya dair bir şeyler karalamak istedim.
-------------------------------------------------------------

Ankara olanca karmaşasına rağmen kendi içinde düzenli bir şehirdir, bir çok ilimizde olmayan garip bir huzuru vardır, kaldırımlardaki yaşı kemali çoktan geçmiş kestane ağaçlarının altında yürümek huzur verir insana. Tepeleri, inişleri, çıkışları, yokuşları vardır. Kar yağdı mı patinaj yaptırır adama. Tiyatroları güzeldir, devlet tiyatroları bile güzeldir, sinemaları da güzeldir. Sinemada insanlar birbirleriyle muhabbet etmezler, susturmak zorunda kalmazsınız. Böyle yerlerde nasıl davranılacağını bilir Ankara'da yaşayanlar.

Ankara'da yaşamak zorunda olan deniz kenarındaki bir şehirde doğmuş, yetişmiş bir kişi bu şehri sever, Ankara'nın baharına, sonbaharına aşık olur, ankara'da aşık olur, yokuşlarını çıkmayı çok sever, her çıktığı yokuşta tepede onu bir deniz manzarasının bekleyeceğini hayal eder, her yokuşu çıkarken, tepede burnuna gelecek yosun kokusunu, ona selam verecek martıların çığlıklarını hayal eder. Her yokuştan hayal kırıklığı ile iner, deniz yoktur. Yokuştan omuzları aşağıda iner. Öteki yokuşa kadar. Öteki yokuşu yeni bir umut ile çıkar deniz kenarında geçmiş eski günlerin hatırına.

Ankara'yı sevmiş birisi olarak orası ile ilgili bir tek kötü izlenimim var. Ankara'da yolda insanlar üstünüze üstünüze yürür, durursunuz, gelir yine çarparlar; Vladimir'in başına şöyle bir ehemmiyetsiz hadise gelmiştir; Vladimir Kızılay istikametinden Bakanlıklar istikametine doğru yaya olarak seyirtmektedir. Zihninde bir denizin kıpırtıları ile işinde gücünde yürümektedir. Karşıdan gelen hanımefendinin kendisine bindireceğini sezmiştir, tedbirini alır, kenara çekilir ve durur. Kadın hala üzerine üzerine gelmektedir.

Vladimir: "Dikkat!!! Önünüze bakınız" diye bağırır.

Fayda etmez, kadınla gözgözedirler, kadın 30 larındadır, hızlıdır, yürümektedir.

Hanımefendi çarpmıştır, kızgındır; "Önüne baksana der".

Vladimir; "Saatte sıfır kilometre hızla duran adamın üstüne çıktın bir de üstüne bağırıyorsun, yürümesini öğren der".

Kadın şaşırmıştır, sıfır kilometrenin denklemi ile uğraşadursun Vladimir yürür gider. Bakanlıklar' de ehemmiyetsiz iş yoktur, hepsi birbirinden önemlidir.

Ankara için sıradan bir yaya çarpışmasıdır, Kızılay'daki kalabalık birbirinin üzerine doğru yürür gider.

Bir de Ankara kışları soğuktur, karlıdır, yere tükürmesini pek seven ahali bolca haksırıp çokça tıksırır, balgamını yere saçmakta bir anormallik görmez. Tükürükler yere düşerken havada donar soğuktan. Kış biter buzlar erirken o kış aylarının donmuş tükürükleri baharla bir uyanır akarrr akarr akarrr. İğrençtir.