öyküler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öyküler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2020 Çarşamba

Güzel Şeyler

Epeydir yazmıyordum buraya. Ama aslında öykülerimi tamamlamakla meşguldüm. İki Mükemmel Boşluk biterken iki projemin ilk taslakları hazırdı. Ama detaylar için çalışmam; çok okumam ve her zamankinden daha fazla film izlemem gerekiyordu. 

Duygusal Romatizma, Hiç tanınmayacak hale gelmiş ama aslında çok iyi bildiğimiz toprakların öykülerini anlatıyor. 2020'den 2050'ye kadar olan bir dönem. Tamamlaması biraz zaman aldı: suların yükselmesiyle değişen iklim ve coğrafya, küresel salgınların ve su savaşlarının şekillendirdiği demografik yapı, yaşam kavgasının yaşama kavgasına dönüşmesine bağlı giderek daha bencil ve yok edici olan insanların öyküleri bunlar. Qtuz sene sonrasını tasarlamak öyküler arasında tutarlı bağlantılar kurmak benim için farklı bir tecrübe oldu. 

Marilyn, Sophia ve Diğer Güzel Kadınlar: Kitabın ilk yarısında sinema dünyasının bilinen çehrelerinin bilinmeyen öyküleri anlatılıyor. Diğer yarısında ise bildiğimiz filmlerin olduğu kadar henüz çekilmemiş filmlerin, yarıda kalmış filmlerin öyküleri anlatılıyor. Sinemaya kafayı takmış karakterler, filmlerin etkisinde kalıp hayatlarının seyrini değiştirmiş karakterlerin öyküleri yer alıyor.  

Hangisi önce yayımlanır bilmiyorum, şu an içimdeki ibre sinemadan yana. 

Bu vesileyle İki Mükemmel Boşluk adlı kitabımı bir şu köşeye yeniden koyuyorum. 



14 Ekim 2016 Cuma

Carpe Librum


Raflardan rastgele seçtiği bir kitabın sayfalarında pür dikkat ve sanki ilk kez okuyormuş gibi kaybolmuşken, sayfaların arasından kurtularak yere düşen bir kağıt parçası dikkatini böldü. O anda dakikalardır kitaplığın önünde ayakta durmakta olduğunun farkına vardı. Eğilerek yerdeki rengini kaybetmiş kağıt parçasını eline aldı. Bu bir otobüs biletiydi. Üzerindeki; firma adı, tarih, hareket saati, koltuk numarası bilgilerini okudukça başını dayadığı camda; otobüsün bozuk yolda ilerlemesinin yarattığı titreşimi hisseder gibi oldu. Yanında oturan yaşlı adamın birkaç defa kendisine “kaçta varacağız evladım?” diye sorduğunu, endişeler içinde koyulduğu yolun yarısına varmadan tuhaf bir umursamazlığın içine düştüğünü anımsadı. Yolculuğun neredeyse tamamı kısacık bir an diliminde gözünde canlanmıştı. Daha az evvel sayfalar dolusu yazıyı okuyup ne kitabın içeriğini ne de okurken yaşadıklarına dair en ufak bir anı kırıntısını yakalayamamışken, ufacık bir kağıt parçası üzerine kötü bir el yazısı ile kondurulmuş rakamların yaşamının bir bölümünü olanca netliği ile geri getirmesine şaşırmıştı. Bileti sayfaların arasına iteledi, kitabı ait olduğu yere özenle yerleştirirken kendi kendine konuşmaya başladı:
“Bir daha hiçbir kitabı ya da dergiyi kapağına bakarak yargılamayacağım…“ 

Deniz Moralıgil


15 Aralık 2014 Pazartesi

Kestirme Yoldan Fotoğraflara Öykü Yazan Kadın

Böcek, kafasını kadının tam kalbinin attığı yere dayıyor. Kıpırdamaksızın dinliyor. Ne zaman ki ritim hızlanmaya başlıyor, yuvalandığı yerde hafifçe kımıldıyor, başıyla sütyenin kopçasını ileri ittirerek kendine bir yol aralıyor, iki göğsünün arasından usulca kadının boynuna süzülüyor, dokunuşları kadını gıdıklamasın diye tutunacağı yerleri üfleyerek hissizleştiriyor. Kulağına tırmanması biraz zaman alıyor. Masa kalabalık bu sefer, yine de fısıltılarını sadece kadın duyabiliyor.
"Bu küstahın dizgiyi canının istediği gibi yapmasına izin mi vereceksin? Korkularını herkese ilân etmesine seyirci mi kalacaksın?"
Etrafındakileri dikkatlice süzerken "Bir plânım var" diyor sadece böceğin duyabileceği bir sesle.

Kadın eylemlerine, beğenilerine iradesinin değil korkularının biçim verdiğinin açığa çıkmasını istemiyor. Nevrastani ataklarının nefesini kestiği, tansiyonunun yükselip, baş dönmelerinin dünyasını ele geçirdiği saatlerde, arka odadaki perdeleri çekip, divana uzanıyor. Kollarıyla bedenini sarmaya çalışırken, dizlerini karmıma çekip tortop oluyor. Misafirine şükranını sunuyor, "iyi ki varsın". Sakinlemesi uzun sürmüyor.  Rövanş plânını tespih böceği sabrı ile perdeleri çekilmiş, loş odasında dokumaya başlıyor.

Nefesi yerine geldiğinde son yazdığı öyküye uygun bir fotoğraf peşine düşüyor. Arama motoruna. "kapı kolu" yazıyor. Karşısına çıkan onlarca görselden bir tanesini seçiyor. İnce parmaklı bir kadın elini andıran kapı kolu resmine bir ganimetmiş gibi memnun bakıyor. 
"Görsünler fotoğrafa öykü yazmak nasıl olurmuş" diye fısıldıyor. Onu hayranlıkla izleyen böcek, sıra sıra dizili dişlerinin arasından çığlığı andıran bir kahkaha koyduktan sonra hırs çıtasını biraz daha yukarıya taşıyan bir cümle kuruyor: 
"Görsünler en güzel öyküyü kim yazıyormuş" diyor.

Alıntı: "Gergedan Yaratıcı Yazarlık Kursu"ndan, "böceği olan kadın"



10 Aralık 2014 Çarşamba

İlkesiz ve Mutlu

...çünkü verdiği hiç bir sözü tutmasına gerek yok,
ağzından çıkan hiç bir laf kendisini bağlamıyor;
yaptığı hatalar kendisine ait değil;
insanların yüzlerine söyleyemediklerini arkalarından kulislemekte;
vefa onun taşıması gereken bir duygu değil,
bir kalemde silip atıyor,
sildiğini kolay unutuyor;
tüm bunları zahmetsizce yapabilen biri olarak tanındığının bilincinde değil;
herkes,
her koşulda, hep onu sevsin istiyor.

mutlu olduğunu sanıyor. 
uykusuz geçen gecelerin sebebinin içindeki o doymak bilmez boşluk olduğunun; 
bu boşluğa verilebilecek yegâne ismin mutsuzluk olduğunun farkında değil.


"Gergedan Yaratıcı Yazarlık Kursu"ndan "hep aynı hikâyeyi anlatan adam"  


16 Temmuz 2014 Çarşamba

Ortası Yok

Kadın: Demek pirinçli domates çorbası yaptın.
Adam: Bol maydanozlu. Sonra da çilek var.
Kadın: Ana yemek ne?"
Adam: Afedersin ama o kadar zamanım yoktu.
Kadın: Ana yemeksiz sofra mı kurulurmuş hayatım? Yazdığın bütün öykülerin başı ve sonu var, ortası olmayan öykü yazdığını görmedim hiç.

Bu sözlerden sonra gülüşerek yemek masasına geçtiler.


Masanın üzerinde şu anda iki boş çorba tabağı var; aralarında duran bir kase dolusu el sürülmemiş çilek sıcağın etkisiyle çürümeye başlamış bile.   


14 Nisan 2014 Pazartesi

Anılar, Düşler ve Önemsiz Şeyler'den...

Zarf
...
...
"Yüzüklerin her bir turunda başka bir anı parçasına tutunur gibiydi.
Ağladı, güldü, hüzünlü gözlerle boşluğa baktı.

Saatler sonra yerinden kalktığında dudağında bir ıslık vardı..."


Parkta/D.M. 
(Sahaflardan bulunmuş dört sahipsiz fotoğraftan kolaj)

12 Nisan 2014 Cumartesi

İki Mükemmel Boşluk

İlişkileri bulmaca gibiydi. Her yerden boşluklar çıkıyor, bir türlü dolmuyordu. Zira erkek geçmişinden bahsetmeyi sevmiyordu. Manisa’da doğup büyüdüğünü kaçırmıştı bir keresinde ağzından. Hepsi bu. Gelecekle ilgili bir planı yoktu. “Yarın ne yapacaksın?” diye sorulduğunda omuzlarını silkerek “Ne önemi var?” diyordu. Kızı evinin kapısına kadar getirir, içeriye asla adımını atmazdı. İşi gücü yoktu ama hep bir yerlere yetişir gibi kalkar, giderdi. Erkeğin evinde buluşuyorlardı. Fotoğraflarla dolu bir kutusu vardı. Hepsi kendi resimleri… Güneşte otururken, yürürken, denize bakarken, içki içerken yaz fotoğrafları… Ceket, pantolon, süveterli, bond çantalı kış fotoğrafları… Yüzünün olması gereken yerde ise hep mükemmel bir daire. Her biri için bahanesi hazırdı: yok burnuna sinek konmuş, yok gözleri şaşı çıkmış. Kesip atıyordu kendini fotoğraflardan. 

Bir gün, “ne bekliyorsun hayattan?” diye sordu adama. Öyle bir baktı ki kıza, kız yanıt geliyor zannetti. Oysa adam kızın sol gözünün içine bakmıştı o an. Cevap yerine “ya sen?” diye sordu. Kız, göğüs kafesinin orta yernde bir ayaz başladığını o an anlayamadı. Zor bir soruydu, düşünür, taşınır; bir cevap verebilirdi, ancak adam; “gitmem lazım” dedi. Gideceği bir yer yoktu. Bunu ikisi de biliyordu. Yine de gitti. 

"Anılar, Düşler ve Önemsiz Şeyler"den alıntı.




Kolaj: İki Mükemmel Boşluk/D.M.
(Sahaflardan bulunmuş 8 fotoğraf bir gazete üstüste)

11 Nisan 2014 Cuma

Hafif

"Evde birşeylerin kaybolmaya başladığını fark ettiğinde günlerden çarşambaydı. Evvela yiyecekler dikkatini çekti. Mutfak masasına koyduğu kutuda üç dilim üzümlü kek olduğuna adı gibi emindi, ama arkasına dönüp baktığında iki dilim kalmıştı. Oturma odasındaki sehpaya bir bardak gazoz ile kekleri bıraktı. On dakika sonra geri geldiğinde bardak yerinde değildi. Evde ne bir aile üyesi vardı suçlayabileceği, ne de bir sevgili. Umut yalnız yaşıyordu.

Perşembe sabahı kızartma makinesine iki dilim ekmek koymuştu ki, az evvel doldurduğu bir bardak çay kayboldu. Mutfakta dört dönerken tost makinesi tık etti. Makinenin iki gözü de boş boş bakıyordu ona. Söylenerek işe gitti. Akşam eve dönünce bol mantarlı, bol salamlı, orta boy bir pizza ısmarladı. Sekiz dilim pizza şiir gibi kokuyordu. Üzerini değiştirip televizyon karşısına geçti, yalnızca üç dilim kalmıştı kutunun içinde. Gece yatarken mutfak kapısını kilitledi.

Ertesi akşam eve döndüğünde erzak dolabındaki makarna ve pirinç yokolmuştu. Sinirleri boşandı, oturma odasında yere oturup hıçkırarak ağladı. Zira koltuklar da kayıptı. "Bir dilim üzümlü kek olaydı" diyerek gözlerini sildi...."



"Anılar, Düşler ve Önemsiz Şeyler"deki bir öykümden kısa bir alıntı,  


 Hafif... (DM/9 fotoğraf üstüste bindirilerek kolaj)

26 Nisan 2013 Cuma

Balık Ali

Öğrenciyken yurtta kalan bir çocuk vardı. Adı Ali. Sık yıkanmazdı sanırım. Balık gibi kokardı karşıdan çorapları. Bir grup arkadaş Kordon'da oturmuş bira içiyorduk. İsterse balığa dönüşebileceğini söyledi. Gülmekten yarıldık doğal olarak. Kimse inanmadı bu saçma iddiasına. Ama bu bir ıkındı, bir sıkındı, yüzü kıpkırmızı oldu gayretinden. Derken her iki kulağının arkasında, incecik çizgi gibi, birer solungaç çıkmasın mı?  Ne yalan söyleyeyim hepimiz etkilendik bu marifetinden.  Ama durmadı bizimkisi. Nereden bilelim. Meğer bundan sonra başlıyormuş asıl gösterisi. Ikındı, sıkındı bir kaç fasıl daha. Birden ağzının ortasından koskocaman bir balık fırladı masaya. Can havli ile çırpındı, çırpındı... 

Ya işte böyle günlerdi, o günler.  



13 Nisan 2013 Cumartesi

Cambalik

Avuç avuç cebime indiriyordu kazandığı cambalikleri, meydan okudum.

“Arka mahalledeki arsada görüşürüz“ dedi “Yarın okul çıkışı“

Elimi cebime soktum. Cambaliklerimi okşadım. Şıkırdadılar mutlulukla. Biliyordum, yenilmeyi hazmedemiyordu. Ama kararlıydım ütecektim ortasında masmavi göz olan iri cambaliğini.

Fazla sürmedi gelmesi. Bakışlarnın rengi değişmişti. Karaydı gözleri ama cebimdeki uğur cambaliğim gibi kırmızı öfke rengine dönmüşlerdi arsaya adım attığında. Hırslıydı. Bütün cambaliklerimi alacağına yeminler etti. Küfrettim. O sinirle başladık oynamaya.

İlk vuruşta, tutturamadı. İkinci atış benimdi. Aldım benim uğur kırmızımı avucuma hohladım, gömleğime sürdüm, iyice parlattım. Tekrar baktım. Kıpkırmızı. İşaret parmağımla sıkıca kavradım. İttim başparmağımla. Gitti vurdu mavigözü tam ortadan. Cambaliklerimiz çukurdaydı. Aldım cebime koydum ikisini de. Köpürdü, küfürler etti peşimden. Aldırmadım, Mavigöz artık cebimdeydi. Kazanmıştım. Ertesi gün yine arsaya geleceğini biliyordum. Yenilen doymazdı yenişmeye.

Koşarak eve vardım. Odama girip kapıyı kapattım. Elimi cebime attım. Bir avuç cambaliğin arasında onu hissettim; ılıktı tenim gibi. Çıkarıp baksam biliyordum rengi masmaviydi. 




Not: Manisa'da bilye/miskete cambalik denir. 

1 Nisan 2013 Pazartesi

Yedi Öykü Başlangıcı

Bazı öyküler daha ilk cümlesinden alır okuru içine. Merak uyandırıcı cümlelerdir bunlar. Aşağıdaki cümlelerin peşinden entersan öyküler geliyor. 

1 - Uyanır uyanmaz kötü bir gün geçireceğimi anlamıştım.

2 - Kaşları olmayan, şaşırmış bir surat aynanın içinden bana bakıyordu. 

3 - "Sakın oturma!" diye bağırdı "O koltuk Şanslı'nın"

4 - Odaya adımımı atar atmaz akvaryumdaki japon balığını gördüm: ölmüştü.

5 - Kapı arkamdan kapandı: artık tek başımaydım. 

6 - Karısı kıvrılmış uyuyan kedilerini gösterip "gözleri tıpkı sen" demiyor muydu, cinleri tepesine çıkıyordu Ertuğrul Bey'in. 

7 - Kedinin kürkü eflatuna çalıyordu ve işin garibi benden başka kimse bunu fark etmemişti. 

Ne dersiniz? Bu cümlelerden bir tanesinin altına bir öykü yazmaya var mısınız? 


2 Nisan tarihli edit: 
Gülçin 7. cümlenin peşine kıs abir öykü yazmış bile. Teşekkürler Gülçin. Öyküyü okumak isteyenler buraya....

Yedinci cümlenin ardından Eren'den de inanılmaz güzel bir öykü geldi. Kendisine çok teşekkür ediyorum. Eflatun kedinin peşine düşmek isteyenler hemen buraya gelsinler.

4 Nisan tarihli edit:
Gülçin'den şaşırtıcı bir öykü daha. Buradan okuyabilirsiniz...

5 Nisan tarihli edit:
Evren'den hüzünlü bir öykü, kısa yoğun öykü türünde başarılı bir örnek olmuş. Çok teşekkürler. Öyküyü okumak isteyenler Evren'in bloguna buradan ulaşabilir...



Resim: John Nolan - Purple Cats

14 Mart 2013 Perşembe

Karton Kutu Güzeli

Geç oldu. Artık senin de saçlarında birkaç beyaz tel var. Kaşlarının arasından da ne yapsan yok edemediğin bir tane inatçı mı inatçı beyaz kıl boy atıyor. Geç kaldın. Güldüğünde gözlerinin yanlarında kaz ağını andıran kırışıklıklar oluşuyor. Sırtında otuz beş yaşına gelinceye kadar hiç farkına varmadığın bir ağırlık var, sabahları kalkman gerektiğinde omuzlarından yatağa bastırıyor. Yolda yürürken zamanın geçtiğini hatırlatmak için sirenler çalıyor beyninin içinde. Çok uzaklarda dev bir dalganın ayaklandığını, seni alaşağı etmek üzere yola koyulduğunu hissediyorsun. Daha kıyılarına varmasına çok var, ama endişen günden güne artıyor. Otuz altı yaşına basıyorsun. Otuz yedi oluyorsun. İşte o zaman uzaklardaki dev dalganın hışırtıları gelmeye başlıyor kulağına. Bedenini telaş içinde oradan oraya insanların peşinden sürüklerken, gündelik gürültülerin fonunda bir türlü susturamadığın dalga sesleri var artık. “Alışırsam duymam” diyorsun kendi kendine ama sesleri her geçen sene biraz daha yakından işiteceksin. Tam alıştığını zannederken, yeniden ve daha yüksek sesle duyacaksın. 

Kendine bile aptalca gelen sözler ediyorsun artık. “Ben o yaştayken diyorsun” mesela, ya da “ben daha gençken.” Yaşça senden büyük olanların bile böyle konuşmadıklarını fark ediyorsun. Yaşını hiç göstermediğin iltifatlarına çanak tutmak için böyle konuştuğunu sanacaklar diye utanıyorsun. Arkandan alay edişlerini duyar gibi oluyorsun: “Sığ kadın. Yazık yaşına takmış.” Akranın kadınları daha bir ilgi ile izliyorsun. Onlar da dalga seslerini duyuyor mu diye meraklanıyorsun. Yolda tek başına yürürken aklına balkonda, içine ıvır zıvır atılı karton kutular geliyor. Yağmuru yedikçe, güneşi aldıkça nasıl da bırakıyorlar kendilerini. Aniden karşına bir vitrin çıkıyor. Camdaki aksine bakarken “Yüzüm bugün çökmüş mü, çizgilerim uzamış mı?” diye bakıyorsun. Eski gülüşlerinin izi artık gülmediğin zamanlarda bile yüzünde, alnındaki endişe izlerinden gözlerini kaçırıyorsun. Balkondaki kutuya giderek daha çok benzediğini düşünüyorsun. Yüzüne soğuk sular çarpıyorsun, yıkamakla geçmeyeceğini biliyorsun. İş için gittiğin davetlerdeki sözler kırıyor en çok kalbini. “Ne kadar güzelsiniz” diyorlar. “Yorgunum ben” diyorsun içinden. Gülümsemek zorunda kalıyorsun. Teşekkür ederken onlara “Ne güzeli?” diye soruyorsun kendine. “Karton kutu güzeli” diye cevaplıyorsun kendini. 

İnsanlar aksilendiğini ve onları terslediğini duyuyor genelde. Sonra tekrar dönüyorsun hiç istemediğin yere “Ben sizin yaşınızdayken…”

Geç demiştim sana. Tam tamına söyleyeyim on yedi sene geç kaldın. İpleri eline alabilirdin. Ama artık geç kaldın. 

“Sabah erken, tam yedide evden çıkacağım. İşyerimin oradaki kafeteryaya oturup çayımı yudumlarken, defterimi açacağım” diye düşündün dün akşam yemeğinden sonra. Ne kadar tanıdık bir plan değil mi? Kaç kere niyetlendin? Kaç kere yapmadın? Saat on birde yatacaktın hani? Yatağa girmen biri buldu. Çalar saati beş dakikacık daha diyerek ertelemek tatlı geldi değil mi? Kaç beş dakika? Güya tam bu saatlerde kafeteryada çayını yudumluyor olacaktın. Geç kaldın yine. Her şeye geç kaldığın gibi. Tam bunları düşünürken arkanda bir el gezinecek, sırtından kalçalarına inecek.İşte o zaman “Geç kaldım” diyeceksin.

“Hep böyle diyorsun zaten.” diye sızlanacak elin sahibi. Gerisini sen yazacaksın içinden “Artık .....




9 Mart 2013 Cumartesi

Sır

“Onlar ki öğrenmenin de öğretmenin de şehvetinden yakalarını kurtaramadılar. “ Buharalı Hoca Şeyhmus Efendi – 1477

“Hikâyeler hakkındaki sualinize gelince, çok iyi bilir ve takdir edersiniz ki hayal ile hakikat daima elele, dizdizedir. Hangisinin nerede başladığını, hangisinin nerede bittiğini, kalemi tutan el dahi pek bilemez.” Semiha Ayverdi – 11 Ocak 1977

Çocukken soğuğun bizleri eve hapis ettiği günlerde en büyük eğlencem evdeki ansiklopedilerin sayfalarını karıştırmaktı. Yanıma aldığım bir cilt ile sobanın yanındaki divanın altına süzülür, korunaklı inimin loşluğunda, kız kardeşlerimin neşeli gürültülerine kulak asmaksızın sayfalar arasında kaybolurdum. Parmaklarımı resimler üzerinde gezdirirken az evvel okumuş olduklarım üzerine bir sürü hayal kurardım. Ülkeler, ünlü bilim adamları, yazarlar, şairler, düşünürler, bilimsel teoriler; bunların hepsi çocuk dimağımda olmadık düş kapılarının iplerinden tutup aniden çekiverirlerdi. Kapılar açıldığında hayallerimin sonu yoktu. Anneannem değneği ile divanın bacaklarına vurarak çayın hazır olduğunu haber veresiye kadar saklandığım yerdeki büyülü diyarlarda gezer dururdum. 

Çocuk olmanın bir gereği olmalı, ansiklopediyi yerine kaldırdığım anda saatler boyu okuduğum ne varsa aklımdan uçup giderdi. İlla ki kızkardeşlerimin canını sıkacak bir şey bulurdum. İşte o zaman ben önde, onlar peşimde; anneannemiz değneği havada “Vay başıma gelenler, ne bu yabanilerden çekim” diyerek azar yüklü yakınmalarına başlayıncaya kadar ev içi kovalambaç turlarımızdan birine daha çıkardık. Soğuğun eve hapsettiği küçücük vahşilerdik; azarı işitince utanmış gibi yapar, sobanın yanında, üzerine salça sürülmüş ekmek dilimleri ve dumanı tüten çay bardaklarının sıralandığı yer sofrasının etrafında toplaşırdık..... 



5 Mart 2013 Salı

Çok Eskiden, Bir Gece

Ne yani? Şimdi bütün bu mutsuzluğun sebebi çok eskiden bir gece yaşanmış, bitmiş, unutulmuş şeyler mi?

Bence öyle

Adam gecenin bir vakti sarhoş eve gelmiş ve kapıyı, camları, pencereleri kırmış. Bu mu yani?

Öyle olmalı.

Sonra eline geçeni camlardan dışarıya atmış, bebeği de atacakken, ablası elinden zor kurtarmış. Bu mu diyorsun?

Belki yanılıyorumdur.

Oğlan… o zaman on sekiz yaşında… eline geçirdiği poşete birkaç çamaşır, birkaç kitap atıp kırık dökük evden sabaha karşı çıkıp gitmiş diye mi?

Öyle diyorlar.

Kardeşlerini o evde, bir köşeye kanlar içinde sızmış babalarıyla bırakıp, rastladığı ilk otobüse binip ömür boyu gitmiş sonra, ha?

Ne diyebilirim?

Bunca sene sonra… İçinden atamamış mıdır dersin o geceyi?

Atmış mıdır?



Tennessee Williams'ın bir cümlesinden esinlenilerek yazılmıştır: "Aya gitmedim, ondan daha uzağa gittim – çünkü iki yer arasındaki en uzak mesafe zamandır - orada durdum." 

21 Şubat 2013 Perşembe

Söz


Bu dünyaya isim koyamadığını söyledi bana. Yıllar önce böyle bir şey işitsem, bıyık altından gülmemek için kendimi zor tutar, sonra da bir bahane yaratıp dışarı atardım kendimi. Altı hastanın yattığı odadaki tek ziyaretçi olmam bir yana söylediği laf hiç de gülünç gelmedi bana. Kafamı çevirip diğer hastalara baktım. Yataklarında başka bir şeyle ilgileniyormuş gibi yapıyordu hepsi. Soluk yüzüne döndüm bu sefer, "geçmiş olsun" denmez ya ölüm döşeğindeki insana; Bakıştık konuşmadan. 

Derken anlatmaya başladı. Öldüğünde boynunda lacivert renkli bir kravat ile gömülmek istiyormuş. Tek ve son vasiyeti buymuş. Bunca acı çekmiş bir insana ne denilebilir ki evetten başka. Yine de kuşku ile baktı gözleri: "Kravat" dedi. "bil ki çok önemli."

Altı üstü bir bez parçası değil mi boyuna takılan, ömür boyu nefret ettiğim iki yakayı bir araya kavuşturmaya yarayan bir bez parçasını öldükten sonra da boynunda taşımak istemesi şaşırtmadı beni. Başkalarının isteklerinin artık beni şaşırtamayacağını sandığım bir yaştaydım. Bu sonuncu arzu tuhaf bile gelmedi. Evdeki düzinelerce rengarenk, enine, boyuna çizgili, şal desenli, kareli, ekose, verev şekilli kravatlar geldi gözümün önüne bir an. "Merak etme sen" dedim. 

"Niye ben?"

"Neden başkasından istemiyor bunu?" 

"Yoksa istedi mi başkasından da?"

Yastığının altından katlanmış eski bir kağıt parçası çıkardı uzattı bana. Elleri titriyordu. 
"Bunu dedi şimdi okuma, Öldüğüm vakit cenazeme gelmeni ve orada okumanı istiyorum."
İşte o zaman anladım son isteğini benden başkasına söylemediğini. 

Söz verdim. Öksürük nöbetine tutulmuş bir hastanın sesini daha fazla işitmemek için hızla geçtim koridorları. Sonra geniş kapıdan bahçeye çıktım. Otoparkta motoru çalıştırmadan elimi cebime atıp çıkardım hastane kokan kağıdı. Kırık dökük bir el yazısı vardı buruşuk kağıdın üzerinde; 

"Bir sırım var benim. Sandığınız kadar iyi insan değilim. Bir intikam cinayeti işledim ben. Saat üçü kırk sekiz geçiyordu. Yalnızdık, kimse göremezdi. Onca yıl içimde gizlediğim öfke çıktı göğüs kafesimden. ikimizin tam ortasında durdu. Gözleri çakmak çakmaktı. Bir ona baktı bir de bana. Bakışlarını bir kez daha ona çevirdiğinde anladım ki yapabilirdim. Kimse göremezdi beni. Tam sekiz yüz kırk yedi gün önce sırtıma aldım bu yükü. İntikam, yetmiyormuş unutmaya geçmişi. Aranızdan ayrılırken her şeyimi bilin istedim."



20 Şubat 2013 Çarşamba

19 Şubat 2013 Salı

Televizyon

Karşısında oturmuş, hayallerimizi öldürmesini izliyoruz.

Deniz Moralıgil 
(Televizyonda Sinema - Öyküler - 2013)  



14 Şubat 2012 Salı

Öykü Günü

Dün akşam bir söyleşiyi dinlemeye gittim. Aynı zamanda bir akademisyen de olan ünlü bir yazar, çok keyifli bir buçuk saat armağan etti bizlere. Konuşmasının arasında "Sevgililer Günü" ve "Dünya Kedi Gününden" bahsetti. Kendi ilgi alanına girmeyen bir önemli günün yanından ise kendi deyimi ile "vınnmm diye" geçti. Öykü çoğu yazar ve okur için üvey evlat muamelesi görmüştür, bu ne yazık ki doğrudur. Zahmetli bir yazın türüdür öykü, kısa öykü. Kısacık bir alanda bir anın, bir kişinin, bir olayın, kısacası hayatın minik bir anını paylaşmak kolay değildir elbette. 


1997 yılında Ankara'da başladı öykü günleri, 2012'ye kadar aktı zaman. Bugün dünya öykü günü. Öykü gününüz kutlu olsun. 

Bugün bir öykü okuyun lütfen. Eğer bir amatörden bir öykü okumak isterseniz, aşağıda üç sene kadar önce yazmış olduğum ilk taslağına da bu blogda uer vermiş olduğum "Gece ve Kadın" isimli bir öyküm var. Sonu belirsiz bir öykü bu. Öyküyü okuyun ve döykü gününün hatırına, öyküdeki kadına dilediğiniz sonu armağan edin lütfen.
Resim: Ironing Lady - J. Coccarelli

Gece ve Kadın

Geceyi seviyordu kadın. Günün en sevdiği kısmı; karanlığın gölgesinin usulca inmeye başladığı andan, gün ağarıncaya kadar geçen zaman dilimi başlamak üzereydi.  Karanlığın gücü arttıkça evlerin, sokakların ışıkları bir bir yanarak aydınlatmaya çalışıyordu geceyi. Bu da  diğer günler gibi yavaş geçen bir gün olmuştu, artık gecenin inmesine fazla vakit kalmamıştı. Özlemi kısa bir süre sonra sona erecekti.
Salondaki geniş pencereden evlerin üzerinden, kendini uzaklardan gösteren denizin maviliğine baktı. Dudaklarından tatlı bir ses döküldü;
"Geceye az kaldı"
Melodik bir sesi vardı kadının. Müziği çok seviyordu. Hep şarkıcı olmak istemişti ama bunun hiç olmayacağını geçmişinde bıraktığı uğursuz bir ses kulağına fısıldamıştı. Ayna karşısında, bir eline aldığı saç fırçasını sıkı sıkıya mikrofon gibi kavrayıp hayalindeki seyirci kalabalığını selamlıyordu bazen. "Utanmıyor musun koskoca kadın, böyle ayna karşılarında?" diye kendi kendini azarlıyordu hemen ardından. Mutfağa geçip akşam için pişmekte olan yemeğe baharat ilave ediyordu. Salona geçiyordu, oradan banyoya, oradan yatak odasına. Evin içinde dört dönüyordu. Kafese konulmuş bir hayvan gibi ruhu daralıyordu çoğu zaman.
Salondan mutfağa geçti, yemek hazırdı, tencerinin kapağını kaldırıp tahta bir kaşığı daldırdı. Çıkarıp ağzına götürüp tuzuna baktı. Ocağı kapattı. Hemen arkasından banyoya geçip aynaya baktı, kısacık saçları vardı eskiden. Oğlan çocuğu gibi kestirmiş ve sarıya boyatmıştı. Çok yakışmıştı o saçlar. Mutlu olduğu zaman nasıl güldüğünü hatırlayarak aynaya döndü, "Civciv gibiydi" dedi. Yatak odasına geçti, kızının odasına baktı. Arka odaya geçti. Koltuğun üzerinde rengarenk giysiler bırakılmıştı. Ait oldukları yerlere dağıtılmadan once ütülenmeleri gerekiyordu. Farklı renklerin bir arada olmasını seviyordu. Elini giysi yığınına uzatıp içlerinden bir tanesini aldı. Çimen yeşili renkte bir bluzdu Yanağını kumaşa sürdü. Yumuşacıktı.
Bu bluzu giydiği ilk günü anımsıyordu. Arkadaşları ile Kilyos'a pikniğe gitmişlerdi. Kısacık sapsarı civciv gibi saçları vardı, Kemal gitar çalıyor o söylüyordu:
"Dokunur bahara içimdeki güz,
Suretim yalancı sıcak
Üşür içimdeki ağlayan yüz

İkisi de seviyordu bu şarkıyı. Sözlere gireceği anda gözleri ışıl ışıl buluşuyordu. Kemal o akşamüstü evlenme teklif etmişti. Arkadaşları sevinç dolu tezahüratlarla karşılamıştı kararlarını. Evlilik teklifinin üzerine sertçe bastı ütüyü, katladı, kollarının birleşme yerlerine bir tane daha ve daha sert bir tane daha. Buharlar yükseldi çimen yeşili kumaştan, gözlerinin hizasına kadar. Elbise dolabını açıp oraya kaldırdı evlilik teklifini.
Yavru ağzı renkli gömleği evlendikten kısa bir sure sonra almıştı Kemal'e. Bir sigorta şirketinde çalışmak, sabah işe, akşam eve koşturmak, evlendiği adama yemekler yapmak, giysilerini ütülemek, birlikte hiç gidilemeyecek yaz tatilleri planlamak hayallerinin arasında asla olmamıştı. O yüzden mi kolay razı gelmişti çalışmamaya, ev hanımı olmaya, hayalini kurmadığı bir işte çalışmamak için mi? “Madem ev hanımı olacaktım niye o kadar okullar kazandım, okudum, nerede şimdi o sınavlar, diplomalar?” sorusu içini kemiriyordu zaman zaman. Koridorda saçlarını geriye savurup havalı durarak mutfağa sesleniyordu;
“Memnun oldum hanımefendi, mesleğiniz ne peki?”
Hemen mutfağa geçerek omuzlarını indiriyor saçlarını önüne dökerek fısıldar gibi cevaplıyordu;
“Müebbet ev hanımı”
Tuzağa düşmüş bir av hayvanı gibi hissediyordu kendini. Onlar isimlerinin av hayvanı olduğunu bilmezlerdi değil mi? Bilselerdi kaderleri belki başka türlü olabilirdi diye düşünürdü. O da bilmiyordu kaderini. Erkekler için alışılmadık renkte olan gömleği severek giymiş olsa da zamanla varlığını unutmuştu Kemal. Nereden aklına geldiyse geçen hafta işe giderken tekrar giymişti. Aynı gece dışarıya çıkmışlardı, o gömlek üzerindeydi. Çocuk fikri için neden acele etmişti Kemal? Onu, kaderi olan kapana daha sıkı ve çözülmesi imkansız zincirlerle bağlamak için mi? Yavru ağzı gömlekten buharlar yükselirken gözleri ıslandı. Çocuk, kısa vadeli planlarında yoktu kadının. Yine de henüz iki yıllık evliyken kucağında çocuk ile başka bir evin başka odaları arasında koşturur bulmuştu kendisini. Gömleği askıya astı, askıyı da doğru dolaba.



Arkası tamamen kırmızı önü küçük küçük farklı renklerdeki kare ve üçgen desenlerden oluşan bluzü vardı şimdi elinde. Canan’ın hediyesiydi, ilk başlarda severek giymmişti, ama artık her giydiğinde Kemal ile ilk büyük kavgaları geliyordu aklına. Akşam dışarı çıkmışlardı, sesinin güzelliği ile gittikleri yerde dikkat çekmiş, arkadaşları da ısrar edince kendini gittikleri barın sahnesinde bulmuştu.



"Su gibi geöti yıllar,
"Deryada bir damla kadar”



Şarkıyı söylerken Kemal'in sinirlendiğini sezmişti. Yine de ardından bir şarkı, sonra bir tane daha, tıpkı eski günlerdeki gibi diyecekken eşi ile gözgöze geliyor bu derece sinirlenmiş olması inadını kamçılıyor, şarkı söylemeyi bırakamıyordu. Eve geldiklerinde; "Sen kendini ne sanıyorsun" dediğini duymuştu sonra sol kulağının üzerine bir şes patlamıştı. Banyo kapısının önünde duruyordu. Hazırsızlıksız yakalanmıştı. Bir an bembeyaz bir ışık görmüş, başının arkasında bir uyuşma belirirken her taraf griye dönmüştü. Yediği yumrukla sendeleyip geri geri giderek yere düşmüş, başının arkasını banyo küvetinin kenarına çarpmıştı. “Paspastaki kırmızı lekeler de ne böyle?” diye düşünmüştü kendine gelirken. Giysisinin ön kısmındaki desenler de kırmızıya dönmüştü, Blüzün kırmızılarına dikkatli biçimde baktığında kan lekeleri beliriyormuş gibi geliyordu kadına. Çok utanıyordu, hayatını paylaşma sözü verdiği erkekten düpedüz dayak yemiş olmayı kendisine yediremiyordu. Yüzündeki izleri soran arkadaşlarına ne akıl almaz bahaneler uydurur olmuştu sonraki yıllarda. “Kocasından dayak yiyor” diyerek arkasından konuşuyorlar mıydı acaba. Ütüyü bastırdı buharlar yükseldi. Kan lekelerini askıya asıp dolaba kaldırdı. Ütü yaparken içini üzüntü veren bir sıkıntı kaplıyordu. Evdeki hemen hemen her giysinin artık unutmak istediği bir hatırası vardı. Unutamıyor, unutmasına izin verecek bir tek umut bulamıyordu.



Kemal'in diğer gömleklerine geçti, koltuğun üzerindeki yığın azalacağa benzemiyordu. Bir gömlek, bir fanila, bir iç çamaşırı, bir gömlek daha. Eve arkadaşlarını davet ettikleri, ikisinin arasındaki şiddetli bir kavga ile sona eren başka bir geceyi katlayıp çamaşır çekmecesine kaldırdı. Yaz tatiline gidip ilk gününde geri döndükleri bir iç sıkıntısını katlayıp erkeğin giysilerinin arasına kaldırdı. Kalabalık bir sokağın ortasında, hem de herkes onlara bakarken bağırarak küfürler eden bir gömleği diğer gömleklerin arasına astı. Çok eski zamanlarda kalmış kendi halinin bir kopyası olan kızının blüzunu ütülerken ütünün derecesini usulca azalttı, Sevgi ile bastırdı metali kumaşa. Asmadan önce belli belirsiz dudaklarına götürdü kumaş parçasını. Bugün kendi annesi okuldan alacaktı ve geceyi anneannede geçirecekti biricik Aslı’sı. Geriye son bir parça kalmıştı, beli ağrıyordu, yüzü ter içindeydi. Son parça kızının minik bedeni kadar minik penbe renkli, Barbie resimli tişörttü. Doğum gününde almıştı onu. Ütüyü tişörtün üzerinde okşar gibi belli belirsiz gezdirmesi yeterliydi.



Fişi prizden çekti. Avucundaki pembe tişörtü sımsıkı tutarak hole yürüdü. Yatak odasındaki seyahat çantasının içine koydu, fermuarını çekti. Çantayı da alarak hole çıktı, elindekini portmantonun üzerine bıraktı. Hava kararıyordu. Balkona son kez çıktı, yüzünü soğuk bir esinti tokatladı. Işıkları yanmaya başlamıştı evlerin. Gece iniyordu. Yüzünü bir zamanlar güzel olduğunu anımsatan bir gülümseme kapladı. Kadın, kendini geceye bıraktı.



6 Ocak 2012 Cuma

Yastık Sohbetleri

-
Yatakta konuşmak çok rahattır. Yatıyorsundur bir kere, otururken, ayakta dururken konuşunca yorulabilirsin pekala. Oysa yatarken öyle değil. Orada yan yana uzanmış konuşurken insan nerelere gider. Hele bir de dürüstse kendisi ve yanındaki. Zaman yaz melteminde salınan bir tül perde gibi değer üzerlerine, belli belirsiz. Oysa dışarıda ne rüzgarlar esmektedir, fırtınalar kopmaktadır. Şehrin karanlığında, uzaklarda, ufkun olduğu yerde hafif bir aydınlık belirir, ipince, kılıç yarası gibi. Gündüz geceyi bir köşesinden kesmeye başlar. Anlatırsın ve dinlersin. Kelimelerini paylaşırsın, doğru, düzgün, samimi olmak fırsatını yakalrsın ya da tam tersi yani; yalan, yanlış ve gizli kapaklı. Sana kalmış. Kimse göremez karanlıkta yanında uzanan kişinin yüzündeki ifadeyi. Karanlıkta saklanmak da kolaydır, soyunup kendin olmak da.   

Orta okul yıllarımda keşfetmiştim büyüklerin yastık sohbetlerini. Yan odadan mırıl mırıl sesler gelirdi, bir şeyler anlatırlardı ne olduğunu pek duyamazdım. Kulak verirdim bir müddet. Ama sonradan gözlerim kapanmaya başlardı. Ninni gibi gelirdi sesler bana.

Yaz tatillerinde teyzemlerin evinde kalırdım bir kaç hafta. Evleri çok büyük değildi. İki oda bir sakon, ama çok güzel bir bahçesi vardı. Teyzemin kızı ile aynı odada yatardık. O pencere kenarındaki yatağında ben de hemen çaprazındaki duvar kenarındaki divanda. Kafa kafaya yatardık. Elini uzatsan yastığına değecek mesafede yani. O benden beş altı yaş kadar daha büyüktü. Gece uyumak için odalarımıza çekildiğimizde bana bir şeyler anlatırdı. Arkadaşlarından, erkek arkadaşından, hayallerinden bahsederdi. Pek de önemli bir hayali yoktu. Füsun Önal konserine gitmek, okulunu bir an evvel bitirmek, işe girmek, sonra evlenmek istiyordu anladığım kadarıyla. Kız hayalleri işte diye düşünüyordum o anlatırken, ama dinliyordum yine de. Uyku dolu bir sesle, fısıldar gibi konuşurdu. Bazen söylediklerini usulca onaylardım. Sessiz kalmama kızardı arada.

- Ne oldu uyudun mu yoksa?
- Yoo, dinliyorum.
- Hiç anlaşılmıyor dinleyip dinlemediğin.
- E başımı sallıyorum ya.

Karanlıkta nasıl görsün başımı salladığımı değil mi? Biz kapımız açık uyurken bazen sohbetimiz uzardı, o vakit teyzemin odasından ses yükselirdi.

- Hadi yatın uyuyun bakayım, yeter konuştuğunuz.

Susardık biz de. Her gece uzun konuşmazdık elbette. Bazı geceler yastık sohbeti sesleri gelirdi teyzem ile eniştemin yattığı odadan. Mırıl mırıl, huzur veren sesler. Merak uyandıran hatta. Neler konuşurlardı acaba? Teyzemin kızına sordum bir gece.

- Ne konuşuyor bunlar?
- Ne olacak anlatıyorlar işte.
- Ne anlatıyorlar, merak etmiyor musun? Dinlemiyor musun hiç?
- Dinliyorum elbette. Sen yokken koridordan yavaşça gidip kapılarını dinliyorum.
- Eee, ne konuşuyorlar peki.
- Çok şey, gevezelikleri tutuyor işte.
- Ne anlatıyorlar.
- Aman, ne meraklısın kendin git dinle. Ben dinlemem artık.
- Niye be?
- Sen gelmeden iki hafta dinliyordum, gündüz olan biteni konuşuyorlardı. Sonra sustular. Aniden sevişmeye başladılar. Çok utandım, kaçtım odama. Kapıyı kapadım. Artık dinlemem.

Bu açıklamanın üzerine susup kalmıştım. Ben de utanmıştım sanırım. Teyzemle eniştemin sevişmeleri ihtimali içimde bir şeyleri cız ettirmişti. Yapmaz onlar öyle şey demek istemiştim Ama kuzenim alay eder, sonra da diline düşerim diye söylemediğimi anımsıyorum. Bir daha bu konuyu açmadık. Ama yaz tatillerimde teyzemlere gittikçe, kuzenim evleninceye kadar bizim yastık sohbetlerimiz devam etti. 





12 Aralık 2011 Pazartesi

Fotoğrafçı

Fotoğraf tutkusunun ne zaman başladığını çok iyi anımsıyordu. Ortaokul ikinci sınıfa giderken babası kendisine yeni bir fotoğraf makinesi almış, o sene doğum günü geldiğinde ise eski makineyi küçük kızına hediye etmişti. İlk başlarda bir köşeye kaldırdığı beyaz metalden köşeleri olan siyah makineyi yaz tatili geldiğinde kahverengi deri taklidi, kenarları yıpranmış kutusuna koyup, kayışlarından boynuna asarak, onsuz bir yere gitmez olmuştu. Fotoraf çekme tutkusunun o yaz başladığı aşikardı.

Üzerinden yıllar geçmişti, o açık renk saçlı kız gitmiş yerine koyu kahve saçlı bir kadın gelmişti. Fotoğraf tutkusu şu kadarcık olsun dinmemişti. Okul yıllarında harçlığı hep filmlere, film banyo ettirmeye gidiyordu. Para kazanmaya başladığında yeni yeni fotoğraf makineleri edinmişti. Onun da dijital makinesi olmuştu sonunda. Türlü türlü lensler satın almıştı. Artık film bitecek, film bayatlayacak endişesi taşımaksızın fotoğraf çekebiliyordu. Fotoğraf stüdyoılarına film tab ettirmeye koşturmuyor, çıkacak resimleri heyecanla günlerce beklemiyordu. Şimdi daha özgürdü fotoğraflarını çekerken. Öyle ya güzel çıkmazsa anında görür silersin, istersen yenisini çekersin.

Fotoğraf onun hayatıydı ama mesleğini soranlara memur olduğunu söylüyordu. Haftanın beş günü devlet dairesinde, bir örnek insanların minik, sinir bozucu çekişmelerden oluşan dünyasının içinde nefes almaya çabalıyor, onların soluduğu havayı solumamaya, onlar gibi olmamaya uğraşıyordu. Bu yarıdan fazlası yarım akıllı insan sürüsünün içinde boğulduğunu hissediyor, günü bitirebilmek için aklına fotoğraf kareleri getiriyordu. Kah öğlen olsun akasya ağacının dalındaki yeni tomurcukların resmini çekerim diye düşünüyor, kah köşedeki tavşanı ile niyet çektiren adamın ellerinin resimlerini yeniden mi çeksem diye çekeceği fotoğraf karelerinin hayalini kuruyordu.

Dünyası fotoğraf kareleri olmuştu, gözünde başka şey yoktu. Yaz tatillerini geçirmeye ablasının yanına o en büyük şehire gidiyordu.

Tatildeyken hafta sonları ablası ile dolaşmaya çıkıyorlar, geziyorlar, sonra bir yerlerde oturup kahve, çay içiyorlardı. Yolda yürürken bazen ablası onu kaybediyordu. Durmuş vitrinde gördükleri ayakkabıyı incelerlerken bir bakıyordu küçük kardeşi yanında yok. Çok uzakta olmadığını biliyordu, derhal birlikte az evvel geçmiş oldukları yöne doğru bakıyordu. Kardeşi yere çömelmiş ya bir mazgalı, ya bir taşı, ya bir sokak köpeğini fotoğraflıyor oluyordu. Onun fotoğraf konusunda alıngan olduğunu çok iyi biliyordu. Kızamıyordu birtürlü.

"Beraber gezmeye mi geldik yoksa ben tek başıma dolanmaya, vitrin önlerinde kendi kendimle konuşmaya mı çıktım? Enişten görse boşar beni" diye yarı sitemkar konuşabiliyordu en fazla. Biliyordu ki dah afazlasını söylese bir sonraki yaz tatilinde kardeşinin yüzünü göremeyecek.

Fotoğrafçı biliyordu ablasının da çevresindeki diğer insanlar gibi onun bu merakından heyecan duymadığını. Üzerinde konuşulması yasak konuydu onun bu sanat türüne olan tutkusu.

Son yaz tatilinde ablasının işyerinden mesai arkadaşları misafirliğe gelmişti. Mutfakta çayı hazırlarken ablasının diğer kadınlara kendisinden bahsettiğini işitti. Gizlice mutfak kapısından başını hole doğru uzatıp ablasının anlattıklarını dinledi:

- "Güya beraber gezmeye gidiyoruz. Bir bakıyorum kaybolmuş. Nerede bu diyorum? Bakıyorum eğilmiş kaldırım taşlarının kenarından boy atmış bir ot parçasının, ya da yol kenarına atılmış bir çöpün resmini çekmeye çalılıyor. Eve geliyoruz, beraber yemek yapıyoruz. Ocak başında tencereyle uğraşırken kepçeden bir damla sıvı yere damlıyor. Silecek oluyorum. "Dur abla silme" diyerek bir çırpıda beni durduruyor. Koşup içeriden makinasını getirip resmini çekiyor. Ay ölür müsün öldürür müsün? Resimledikten sonra kendisi siliyor. Bozuluyorum böyle onun bunun resmini çekmesine, ama bir şey de denmiyor ki koskoca kadına. Böyle oflaya puflya mutfaktan çıkıyoruz. Akşam yemekten sonra o gün çektiği resimleri gösteriyor bize. O yerdeki yemek damlası, oluyor bir mücevher. Nasıl yapıyor ne ediyor bilmiyorum. Ama çektiği her resimde illaki bizim göremediğimiz bir şeyi muhakkak buluyor. O fayansa dökülmüş damlaya bir bakıyorum, içinde hareli hareli haleler. O sokakta çektiği ot resimleri sanki birer uhrevi nebatata dönüşüyor, Bakmaya doyamıyorsun. Ay sen mi çektin bunları diyorum. Gurur duyuyorum onun çektiği resimlerle."


İşte o gizlice dinlediği güzel sözler onu hayatında hiç olmadığı kadar mutlu etmeye yetmişti.