Tespit Tespit Üstüne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tespit Tespit Üstüne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Kasım 2016 Cumartesi

İzban'ın Günlük Kaybı, İşçinin Bir Yılda İstediğinin Kat Kat Üzerinde

İlginç olan bir de şu var ki, 304 çalışanın 1900.- TL civarında gezinen maaşlarından söz ediliyor. Bu kişilerin talebi %16,5'luk artış, İzban'ın verdiği % 15. Üzerinde anlaşılamayan artış oranı % 1.5. İzban yöneticleri sonuçta fazla üzülmesin diye bol keseden hesap yapacak olur ve çalışanların ortalama maaşını 3.000 TL'den denkleme koyacak olursak: 304 çalışan için verilmeyen yüzde 1.5 TL lık artış talebi ayda toplam 13.680.- TL ediyor, Bu ise 12 ayda 164.160.- TL eder. 

İlginçtir işçiye bu rakamı vermeyen İzban yönetiminin greve yol açacak aymazlığı ile göze aldığı kayıp inanılmaz boyutlarda. 

Bildiğimize göre İzban ile günde 300.000 kişi taşınmakta. Hadi bunların yarısı para vermiyor diyelim (İzban'da ahkam kesenlerin yüzü hesap sonucunda fazla kızarmasın diye bol keseden hesaplıyorum ya). Bu durumda bile grev süresince İzban'ın kaydbı günde 720.000.- TL. Yani bu iş bilmez tutum sayesinde anlaşmazlığa konu % 1.5'luk artışın bir yılda maaşlara yansıtacağı tutarın 4 katından fazlasını bir günde kaybediyor. 

Öğrenci veya tam ayrımına girmeyip bir kalemde yolcu sayısının yarısının ücret ödemeden geçtiği varsayımına rağmen ve işçi ortalama maaşını gerçeğinden yüksek göstermeme rağmen durum budur. 

İzban yönetiminde olan kafaların bu kentin hayrına ya da işçisinin hayrına işlediğini söylemek yersiz bir iddia olur. 

Bilhassa böylesi günlerde kilit noktadaki insanların halkın apzuına saçma gerekçelerle malzeme vermemeleri çok doğru olacaktır.


20 Ekim 2016 Perşembe

Onlar Gittiler, Peki Sizler Var mısınız?

Bitmesin istiyoruz, güzel olan hiçbir şey sona ermesin istiyoruz. Ama olmuyor işte. Güzel olan şeyler elimizden kayıp gidiyor. Durdurmak için kaybetmemek için seyirci olmaktan fazlasını yapmıyoruz. Anılarımızda sadece soluk izleri kalıyor. 
Sinemalar elimizden gidiyor mesela. 
Daha öncekileri geçelim ama kendi kişisel tarihimizde izleri olan sinemaları anımsayalım haydi. 
İzmir'in sinemalarını mesela. 
Doğan, Mehtap, Samanyolu, Yeşilbahçe, İpek, Bahar, Zafer, Cihan, Hayal, Altınuç sinemaları. Bunlar gideli çok oldu... 
Mafya hesaplaşmalarına mı kurban gittiler, yangınlarda mı yitirdik, yoksa zamana mı yenik düştüler? 
Bizler mi unuttuk yoksa? 
Siz daha iyi bilirsiniz.

AVM'lerin birbirine eş ruhsuzluğu içine kıstırıldı sinemalar. 
Ya seyirciler? Onlar perdeden ziyade ellerindeki son model oyuncakların ekranına hapsoldular. Sanki etraflarındaki cendereden kaçarak o küçük dünyalara sığındılar. 
Artık salonlarda bir gürültü, bir hay huy... 
Film böyle mi izleniyordu sahi? 

Sema gitti, Şan gitti, 
Belleğimde isimleri bile kalmamış Hatay'daki sinema, Buca'daki, Eğitim Fakültesi önündeki sinema...
Bizlere Amarcord'u armağan etmiş Göztepe Sineması...
Adını her andığımda beni alıp "Big Blue"ya, masmavi suların içine atan Köşk Sineması.. 
Hangisi daha önce gitti anımsanması mümkün olamayacak denli peş peşe çıktılar hayatımızdan. 
Konak, Karşıyaka, Deniz, Çamlıca..
Bıyık altından güldüğünüzü görür gibiyim çünkü sıradakiler: Ferah ve Büyük Sinema... 

Eminim sizlere de oluyordur.
Televizyonda ilk kez sinemada izlediğim bir filme denk gelsem "bunu Karşıyaka Sineması'nda izlemiştim" diyorum, "bunu Şan'da". 

En büyüğüne geldi sıra. 
Çınar Sineması...
İlk gösterdikleri filmi anımsarım, film başlamadan önceki yüksek volümlü müziği, disko topunu ilk kez görenlerin düştükleri hayreti anımsarım. 
Ya İzmir Sineması'na ne diyeceksiniz? 


Peki o yazlık sinemalar? 
Murathan Mungan'ın şiirinde;
"ya başka kentlere gitmiş insanlar

ya sokağa çıkmıyorlar"
dediği yaz sinemaları...

Hepsi birer birer kayıp gittiler elimizden.
Bir tek Karaca Sineması kaldı.
Ona sahip çıkmak için bir gün bir şeyler yapsak hep beraber. 
Ne dersiniz? 
Eski sinemalardan geriye kalanlara sahip çıkmaya var mısınız?


8 Eylül 2016 Perşembe

Motorfobi:Motorlu Araçlarla Seyahat Etme Korkusu

Fobileri kazıdığınızda altından çıkanlar rahatsız edici olabilir, Korkuların büyük kısmı göründükleri gibi değildir. Fobiler sosyopatların bile defolu yerleridir.  

Arkadaş çevrenizden birisi, arabaya binmeye korkuyorum diyorsa lütfen bu kişiyi iyi gözlemleyin ve korkusunun gerçek nedenini anlamaya çalışın. En azından gerçekten korktuğu gibi trafiğe çıkamıyor mu, motorlu araçlara binemiyor mu kontrol edin. Korkusunu dile getirmesine rağmen kendisi araba kullanıyorsa, taksiye biniyorsa dikkat. Zira, motorlu araçlara binme korkusunu deştiğinizde altından genellikle üç alt fobi çıkar:
Klostrofobisi olanlar trafik sıkıştığında orta şeritte kısıtlı kalmaktan korkarlar. Aynen dile getirdikleri gibi trafiğe çıkma korkularının istisnası yoktur. 
Trafik kazası geçirme korkusu olanlar - ki bu uçma korkusuna oldukça yakın bir fobidir. Bunların motorlu araçlara binebilmeleri için ciddi bir tedavi sürecinden geçmeleri gerekir. 
Son olarak da kontrolü kaybetme kaygısı olanlar. 

Son grupta yer alanlar her şey, her durum, her kişi kendi kontrolleri altında olsun isteyen kontrol takıntılı insanlardır. Trafik korkularını feryat figân afişe etmeyi pek sevmelerine rağmen kendileri araba kullanabilir ve bir yakınlarının kullandığı araca pekala binerler. Ayrıca el edip taksiye binmeyi de pek severler ama taksi şoförleri bunları pek sevmez. Zira taksiye biner ve taksicinin her hareketine karışarak yolculuğu hem kendilerinin hem de şoförün burnundan getirirler. Özel hayatlarına baktığınızda kendilerini haklı çıkarabilmek uğruna her yalanı gözlerini kırpmadan söylemekten çekinmediklerini görürsünüz. Bu tipler kulisler çevirerek insanları karalamaktan büyük haz alırlar. Her şey istedikleri gibi olur, kendilerine habire ever haklısın demeyen insanları ne yapar ne eder çevrelerinden temizlerler. Böyle olunca da çok uzun süreli arkadaşlıklar kurmaları biraz zor olur. En nihayetinde birisi saçmalıklarına hayır der ve o zaman anlar otomobil korkusunun aslında nasıl takıntılı ve zararlı bir kişiliği gizlediğini anlar. 

Uzun lafın kısası, otomobile binmekten korktuğunu söyleyen birisi varsa şöyle bir bakın, klostrofobisi var mı, asansöre filan biniyor mu bakın, taksiye, eşinin, evladının kullandığı araca "ay, vay" etmeden binebiliyorsa tedbirinizi alın ve uzak durun. Benden söylemesi.



Meraklısına Linkler:

9 Şubat 2016 Salı

Gül & Geç

Köpek sahibine göre havlar derler. Sahibinin mekanında, sahibini makamından hırlayıp da efendisini sevindirmeye kalkan köpek kısmı bolca çam devirir, farkına geç varır. Bir nevi "ben bilmem, beynim bilir, o da yok denecek kadar az: öyleyse sahibim bilir" misali bir debelenme. Ağzından çıkan lafın eriştiği ucu bilemeyene gülünür, geçilir... 
Zaten it ürür, kervan yürür... 
Falan, fıstık...
Karikatür, kolaj. D.M.

6 Nisan 2015 Pazartesi

Sıklıkla Rastlanır Oldu

İlkesiz insanların gündeme dair tespitleri, dahası sivri dilli tenkitleri insanın beynini acıtacak denli gülünç. Hayatını kaypaklıklar üzerine inşa etmiş zer-zevatın başkasının yaptığı hatalara tahamülsüz hönkürmelerini izlemek berbat. Oysa ki henüz bir kaç ay evvel kendi acınası çabalamaları, ayak oyunları insanların hafızasında taze iken eleştirdikleri ile kendi sergilediklerinin ikizliklerine ayamayacak denli kendinden bihaber insanların tespit yaptığını, söz verip altına imza atarmış gibi yapmalarını izlemek tiksinti verici. Bir acaip insan kirliliği çığ gibi büyüyor, ilkesizlikten beslenen şahsiyetsizliklere sık rastlanır oldu.


1 Nisan 2015 Çarşamba

Burun Değişikliği

İnsanların kafasına estetik ameliyat olma fikri yerleştirme işi son yıllarda hız kazanmadı. Burun değişikliği hayli eski bir mevzu.


11 Şubat 2015 Çarşamba

Allez, Venez, Milord!

Elini titrete titrete önündeki tabağa çatal, kaşık sallamasını izlemeye dayanamıyorum Vedat Milör'ün. Yüzüne kamera dayanmadıkça sudan çıkmış balık hayatı yaşayanları anlayamıyorum. Hırsın hiçbir türlüsünü anlamıyorum o da ayrı konu ya.

Ülkemizde İspanyol yemekleri yapan bir restoran sahibi kadın paprika ile ilgili bir anısını anlatıyor. İspanyada bir aşçıdan öğrendiği hikayeyi tekrar eden kadını burun kıvırarak ve sabırsız dinliyor Milör. 
"Bunu daha evvel duymamıştım" diyor kadın susar susmaz. 
Duysan İspanya'daki her bir ağızdan dökülen hikayeye vakıf sanırsın. Kadın bozuntuya vermiyor. 

İç Anadolu'da bir pideciye düşüyor yolu. Önüne sunulanlara sallıyor çatalını. Bakamıyorum. Hoş görüntü değil. Elimdeki derginin sayfalarını karıştırıyorum bir yandan.  

Derken;
"Ne güzel ambiyansı var buranın?" diyor Milör.
"Beyim kendimiz tuğladan yaptık burayı" diyor pideci.

Ekrana çeviriyorum bakışlarımı: yemin ederim göz bebekleri titriyor Milör'ün. 
Kafamda tuhaf bir Piaf sesi: başlıyor şarkı söylemeye:  

"Allez, venez, Milord!
Vous asseoir à ma table
" (*)

(*) "Haydi cici Beyim,  gel soframa buyur..."

1 Şubat 2015 Pazar

İzmir Tamam da, Altınyol Nerede?


Bindim taksiye. Altınyola kadar iyi. Altınyol'a çıkmamızla ilerlemenin mümkün olmadığı ortaya çıktı. Zira her yağmur çiselediğinde olan şey olmuştu büyük ihtimalle. Yani Anadolu Caddesi'nin Altınyol ile birleşmesine az kala; Turan'daki İzban ve otobüs duraklarının biraz ilerisinde. yolun sağ tarafında yamur suyu birikince;  otobanda göllenme olmuş: sadece en sol, son şerit çalışır vaziyette kaldığı için trafik sıkışmıştı.




Yolda, evde, şurada burada göllenme olunca; 
- who do we call?
- Ghostbusters 
değil elbette! İzsu^yu arıyoruz. Yani Alo 185 diyoruz. 



Zira İzsu göllenmelerden, yağmur suyunda kanalların tıkanması halinden mesul en üst mercimiz bizim, İzmir denen koskocaman köyde. Bir de siteleri var, aynen şunlar yazılı:



Ben nasılsa yetişmekten ümidi kesmişim, bari günün geri kalan bölümünde yol açılıdursun diye aradım 185'i. Benimkisi de saflık işte, Halen bir telefonun ucunda sorunlara sorumluluk hissi ile yaklaşabilen bir izmirli vardır sayma gafletinde bulunmuşum. 

Telefon uzun uzadıya çaldı, Böyle havada meşgul olmamasına şaşmış ve cevap verilmeisnden ümit kesmişken açıldı. Sanki evinin telefonunca cevap verir gibi biri telefona isteksizce meeeeledi:  
"Alo"

Sonra aramızda ana başlıkları şöyle olan bir konuşma geçtii ben özetliyorum:

- Orası İzsu mu?
- Evet
- İzmir değil mi?
- Evet ne vardı?
- Arıza bildirecektim
- Ne arızası?
- Su arızası.
- Su mu kesik? Ona biz...
- Kanal arızası
- Nerede bu kanal
- Cadde de
- Hangi cadde de?
- Anadolu Caddesi
- Kapı numarası kaç?
- Kapı yok burada, Yol burası, Bir yanımız dağ, bayır; öbür yanımız deniz. Kanal tıkanmış yolu su tıkamış arabalar geçemiyor,
- Hangi mahalle.
- Altınyol ile Anadolu Caddesi'nin birleştiği nokta
- Altınyol mu? Hiç duymadım. Hangi mahallede?
- Turan'daki İzban durağını geçince, otobüs duraklarından az ileride. Su basmış. Arabalar geçemiyor
- Açık adresi nasıl?
- Altınyol'un başlangıcında köprü yok mu?
- Altınyol nerede?

İzmir'in en sık kullanılan yolu, Altınyol. Denizin ayırdığı kenti birbirine bağlayan önemli bir geçit. Bilinmeme şansı sıfır. Sanırım onun nerede olduğunu bilmemek de İZSU çağrı servisinde işe alınma nedeni olmalı. Evinizi su basarsa yandınız. İZSU'ya yardım için başvurayın alın elinzie kovai kürek, su pompası kendiniz boşaltın daha iyi. Adres verinceye kadar deli çıkarsınız.

- Çağrı Merkeziniz var mı?
- Varrrr
- Çağrı merkezinizin wen sitesie va rmı?
- O da varrrrr?
- Peki çağrı merkezinizde telefon va rmı?
- O da varrrr. 
Hepsi iyi güzel düşünülmiş de, o telefonun ucunda ki var ya, o davarsa işte o zaman yandı gülüm keten helva. 

Her yağmur çiselediğinde yukarıda daire içine aldığım yerde göllenme, gölü görende; natürelman bir çekinme; şeritlerde bir azalma; trafikte bri tıkanma vasıl olmakta. İzsu'yu arayanların yüreklerinde bir daralma, nevirlerinde bir dönme, nefeslerinde bri kesilme, ardından bri ba dönemsi.. Adresi vermeyi deneyen deneyene ama soru hazır: 
"Altınyol nerede?"

29 Ocak 2015 Perşembe

Bir Konu, Üç Anons: Ya da Kentli Ciddiyeti Özledi Aziz'im

Acil yetişmem gerektiği için İzban'ı seçtim. Peron her zaman olduğundan kalabalıktı. On gün öncesine kadar gerçekle ilgisi olmasa da en azından bir takım rakamlar göstermişliği olan göstergeler artık birer kehanet levhasına dönüşmüştü ve şunu gösteriyordu:
"Tren on dakikada bir gelir".

Kalabalık epeydir tren geçmediği için tedirgin bir suskunluk içindeydi. Ben de şunlarla bir, bir on dakika kadar, peronunu bir kıyısına ilişip susayım dedim.

Bekledim, bekledim. 

Kelimelerin yarısını kusan, geri kalanını içine atan bir erkek sesi ananons yaptı; 

"Teknik bir arızadan ötürü, tren gecikmiştir."

İnsanlar sustu, ben bekledim. Yeni gelenler beleyenlere ne olduğunu soruyordu. Soru sorulamayacak bir bölüme ilerledim.Zira aklım gecikmemem gereken yerde konuşacaklarıma takılıydı.  

Beş dakika kadar sonra insanın kulaklarını burkan bir kadın feryadı anons yaptı:

"Yolcularımızdan birinin sağlık probemi yüzünden Cumaovası yönüne gidecek olan tren gecikmiştir"

Şuncacık perona sığamayacak kadar kalabalıktık artık. Olsun,beklemeye devam ettik.

Aynı kadın bekleyenlere yeni bir tren geçmesine yetecek kadar gelen bir süre sonra yine feverean etti.

"Yolcularımızdan birinin sağlık problemi yüzünden Cumaovası yönüne gidecek olan tren seferi iptal edilmiştir. Yeni tren Menemen'den hareket etmiştir." 

Yerseniz makamında bir tarafından uydurulan ve dahası birbiri ile çelişen anonslar; (hani on dakikadır tren geçiyordu demiyorum, geçen 20 dakikaya rapmen) 
Çalıştırılması akla hayale getirilmeyen göstergeler, 
Bunlara ve bir alay zevzekçe dayatılan uygulamalara rağmen iki üç haftadır kentli ile alay edercesine, sağa sola yapıştırılmış "bilin bakalım bu kentin sorunları kimi tırmalamıyor?" minvalindeki sorular listesi, 
Bu kalitesiz hizmetin bedelinin 2,25 TL'ye zıplatılmış olması, 
falan, filan. 

Bunların hiçbiri beni o anda şuradan şuraya yetiştiremezdi o yüzden acelesi olanın taksiye binmesinin gerekliliği öğretisi geldi aklıma. Derhal ikiledim oradan. 

Trene de hastaya da ne olduğunu bilmiyorum, ama bu kenti yönetenlerin bu kentin insanına zırnık saygısı kalmadığını ve asla da düzelmeyeceklarini artık çok iyi biliyordum. 
 ,
Olmazlarını posterlerden Okuduk bari bir olurunu söyle be Aziz!

Taksiye binip de gideceğim yere yetiştiğimi sanan varsa yanılır, Zira soğuktu ve yağmur çiseliyordu diyeyim gerisini siz hayal edin.

Bu fotoğrafı göstergelerin bir takım rakamlar gösterdiği yağmurlu bir günde çekmiştim. Tren 23 dakika sonra gelecek diyor. Ama beş dakika sonra gelmişti. 2 artı 3 eşittir 5 



11 Ocak 2015 Pazar

Sanal Ağaç

Gövdesi, dalları, yaprakları vardır ama kökleri yoktur sanal ağaçların. Dallarının rüzgarda salınmaya başlaması gitme zamanlarının geldiğini gösterir. 

Sanal ağaçlar sanal dostlara benzerler.

Sanal dost; iş işten geçtikten, sen bir defteri kapatıp başka aleme daldıktan sonra "öyle yapma böyle yap" diyendir. Araba devridikten sonra yol gösteren "çoklar tabakasına" dahildir. İki sene evvel söylemediği sözü bu sefer, sanki bir marifetmiş gibi yüzüne yerleştirdiği sahte bir gülümseme ile yüzüne edendir sahte dost. Onu sahte yapan verdiği asla tedavül yüzü görmeyecek öğüt değil, yüzüne aklı sıra zekice yerleştirdiği  sahte gülümsemesidir.


Hiçbir aklı başında insanın lüzumsuz insanlardan zamanlı, zamansız öğüt almaya ihtiyacı olmadığını bilemeyecek denli egosuna gömülmüş ve orada çürümektedir bu zavallılar. İşte bu yüzden ne gövdelerini bir yere bağlayan kökleri, ne de gerçek bir dostları yoktur.





5 Ocak 2015 Pazartesi

Kafaya Koydular: İzmirliye Hayat Zorlaşacak!

Daha yeni bahsetmiştim İzmir'in derdinin Belediye Reisi'ni germediğinden, 

Meğer kendilerine sosyal demokrat diyen bu acımasızların kentliye reva gördükleri sıkıntılar orada anlattığım kadar değilmiş. Aşağıda gördüğünüz kart var ya;




İşte bu kart 15 Ocak 2015 tarihinden itibaren kart dolum makinelerinde doldurulurken bozuk para kabul edilmeyecekmiş. İstanbulluların kıskıs güldüğünü görür gibiyim, bizde zaten kağıt para ile dolduruluyor bunlar, diye.

İyi de İzmir'deki cihazların kağıt para kabul bölümünün çalışanına rastlamak mümkün değil ki, Haftanın en az yarısında cihazların banknot kabul eden bölümleri arızalı; görevliler sürekli "bozuk para atın" uyarısı yapıyorlar. Bozuk parası olmayan bazen metroya, izbana binemiyor bile. Kağıt para kabul etmeyen kent kart dolum makinelerinde bozuk para geçmeyecekmiş. 

Allah size vicdan ve izan ihsan eylesin.

Aziz, Aziz, benim bütün beddualarım seninle: 
İzban'da yürüyen merdivenlere binesin, 
Halkapınar'da metroya aktarma yapasın inşallah!


Bundan sonrakinde Aziz'in yürümeyen yürüyen merdivenlerini de anlatayım tam olsun.

Meraklısına Linker:

3 Ocak 2015 Cumartesi

İzmir'in Derdi, Mütevazı Belediye Reisi'ni Germiyor

İzmir'in ülkenin üçüncü büyük şehri olduğu söylenir söylenmesine de son on yıl süresince, iki yılda bir kaldırım taşlarının yenilenmesinden ve Devlet Demir Yolları hattı üzerindeki rayların sökülüp üzerine yeniden ray döşenip, eski istasyonların adam edilmesi ve de Üçyol'dan Fahrettin Altay'a metro hattı çekilmesi dışında bu kent için adı anılacak başarılı bir uygulama hayata geçirilemediğinden, hâlâ aynı sırayı muhafaza ettiğinden şahsen kuşkuluyum. Kaldı ki, ne izban, ne metro hatları adam gibi çalıştırılmadığı için buralardaki araçlara inmek, binmek, seyahat etmek, aktarma yapmak çoğu zaman işkenceye dönüşebilmektedir. 

Sadece metro/izban hattı mı? Belediye otobüslerinde de, vapur hatlarında da başıbozukluk almış yürümüştür. Düzeleceklerine dair emare malesef görülmemektedir. 

İzmir'de; belediye otobüs şoförleri ile belediye reislerinin hoş, ancak şehir için boş bir ittifak içerisinde olduğunu düşünmeme yetecek kadar uzun süredir yaşamaktayım. Bu kentte otobüs şoförlerinin üzerine titrenir. İnsanlar onlarca, yirmilerce dakika duraklarda bekler, derken aynı hatta ait üç, dört otobüs peşpeşe durağa dizilir. Saat boyu bekle, beğendiğine bin. Bu gecikmesiz gitme nosyonu sıfır numara şoförler; muhtemelen hat başındaki duraklarında oturup o anda televizyonda hangi program ya da maç varsa ona takıldıklarından, ya da hasbıhal derdine düştüklerinden hatlarını aksattıklarının farkında bile değildirler. Neredeyse bir saat bekleyip nevri dönen bir yolcu ola ki sesini yükseltmeye kalkışırsa bunların birleşip, itiraz edeni oracıkta benzettikleri de görülmedik hadiselerden değildir. Yine de şoförleri suçlamıyorum, bir yerde kontrol yoksa nizamsızlık olması kaçınılmazdır. Hayal ettiğim ittifakın adını: 
"bana sülalenin oyunu taşı, ben de seni dengine bırakayım, dahası gerektiğinde hat sayısını arttırıp, erkek evladına da iş bulayım." 
koyuyorum müsadenizle. 

İzmir'de onlarca yıldır hizmet veren bazı otobüs hatlarını sözümona "tasarruf edeceğiz" saçmasapan gerekçesiyle yerel seçimlerin hemen ardından darmadağın etti sayın belediye reisi Aziz Kocaoğlu. Hayatında belediye otobüsü ile seyahat ederek işe ve okula yetişme derdi yaşamamış sosyal demokratların izmirliye zulmü böylece bariz bir biçim kazandı.  Aynı semtin bir ucundan bir diğer ucuna aktarma yapmaksızın gidememek son derece gereksiz bir çiledir halka dayatılan. Gün boyu indi bindi yaparak seyahat etmesi gerekmektedir izmirlinin. Hat ve otobüs sayısını arttırarak tasarruf ettiğini iddia etmek de nasıl bir saçmalıktır? Hat sayısı artınca asıl artması gerekenin otobüs şoförü sayısı olduğu ve bunlara verilecek maaşın yekûn tutacağı da açıktır üstelik. 

Dünyada mazot fiyatları düşerken en pahalı ulaşımı sunan belediye hala ulaşımdan zarar ettiğini söylemeye devam ediyor. Belediyelerin amacı kâr değildir oysa ki, geçtiğimiz yıllarda başka ülkelerden aldıkları kredilerin geri ödemeleri geliyor benim aklıma. Alınan kredinin koşulları ve nereye akıtıldığına dair bilgi yok. Üstelik otobüs, vapur, izban, metronun bir günlük getirisinin ve maliyetinin ne olduğunu açıklayan da olmadığına göre bu konuda bir hesap yapma şansımız yok. 

Aziz Bey'in son seçimler öncesinde bir televizyon kanalında kendine yöneltilen soruya verdiği yanıt aklımdan uzun yıllar çıkacak gibi değil. Şöyle demişti: 
"ben çok şey yapıyorum bu kent için, ama alışmamışım, doğamda yok, anlatmayoı sevmiyorum yaptıklarımı"
Çıktığı ağızın sahibinin basiretli olduğuna dair kuşku uyandıran, çekingen, ergen lafları bir belediye reisi söylememeliydi. Dahası böyle lafların devri ergenlik çağındakiler için bile kapanalı yıllar oluyor. Yok efendim mütevazı tabiatı icraatini dile getirmesine mani olmakta imiş. Olur mu öyle şey? Kalkıp kendin anlatmayacaksın kendini hemşerim. Bir alay insan çalıştırıyorsun "hâlkla ilişkiler" dairesinde: onlar senin ekibinin icratini adam gibi anlatacaklar. Mazeret hazırda var mıdır, "onlar  da çok yoğun olup o kokteyl senin, bu açılış benim gezerken yorgun düşmekteler" midir bilemem. "Yapılmış bir şeyi anlatmanın ne haceti var" ataletinin içine yuvarlandıkları kesin. Kentin kültürel yaşamını birbirine kattılar birirnden kibirli kifayet yoksunu muhterisler ile. Belediye otobüs şoförlerinde gördüğümüz kontrol mekanizmasının çalıştırılmaması hadisesinin bir benzerini mevcut halkla ilişkiler kadrolarının doğru ve yeterli kullanılmamasında ve bunların denetlenmemesinde gözlemleyebiliyoruz. Eminim bir çok birim kendi başına buyruk biçimde bir şeyleri birbirine katmakta, kontrol eden, bu da ne diye sual eden olmadığı için de hata yaptıklarının bile farkına varan olmamaktadır. 

İzban hattı dersen, o artık en başından beri "kim kime tum tuma". Ne trenin ne zaman geleceğini gösteren göstergelerin çalıştığını görebilirsin, Ne tarifeye uygun saatte boy gösteren tren geçer, Göstergenin çalışacağı tutsa, sıradaki trenin 24 dakika sonra geleceğini gösterir ama bir de bakarsın tren bir dakika sonra çıkar gelir.  Tıkış tıkış dolu olduğu saatte iki vagonlu tren geçer, sakin saatlerde vagonlar dizi dizi, boş boş akar. Halkapınar'daki aktarma istasyonundaki aktarma rezilliğinin arkasındaki ekibin sorumlusunu ve fikir sahibi tanımak isterdim, bundan daha salakça bir projeyi düşünebilecek kapasiteleri var mıydı suratlarına bakıp şıp diye anlamak iyi olurdu. Şimşekli havalarda İzban çalışmaz, Rayların bakımı diye bir şey, için tek bir şey söylenebilir:
"Yok öyle bir şey"
CHP'li yerel yönetimin halkın istek ve ihtiyaçlarına duyarsız olmakla eş anlamlı olduğun ispata yarayan icraat bolluğu bu rehavet ve sorumsuzluğun temenlini oluşturuyor olmalı. Haka yararlı olma konusunda ufku dar bu ekip İzmir'e yaptığı kötülükler ile yetinmemiş olmalı ki, yeni yılın ilk gününe ulaşıma yapılan %12,5 seviyesindeki zamla başladı. Mazot fiyatı inerken, güya hat sayısını arttırarak tasarruf ettiyseniz nereden çıktı bu fahiş zam?  İstanbul'da İzmir'deki nin kat kat fazlası yolu daha ucuza gidebilirken kimse utanmadan İzmir'in daha ucuz ulaşım hizmeti veridğini söyleyemez. Kartal - Kadıköy arası 1.07 TL. Söğütlüçeşme'den Beylikdüzü'ne (Neredeyse İzmir- Akhisar arası kadar yol) son derece uygun fiyata gitmek mümkün. 

Eğer Aziz'in amacı, CHP'nin İzmir'de bir daha asla belediye seçimlerinde yeterli oy almaması ise bu konuda kendisinin bu defa azimle çalıştığını söyleyebiliriz. 

Hazretin yaptığı zam İzban hattındaki göstergelerin çalışmasını bile sağlamayacak ben size söyleyeyim. 


23 Aralık 2014 Salı

Ah İzmir, Ah!

"Bir şehrin kaderini sadece yönetenlerin ufku ve kalitesi değil, yönetilenlerin kültür ve eğitim düzeyi de belirler" diyor Dücane Cündioğlu.

Ben ise "Ah İzmir, Ah!" diyorum, "çektiğin çilelerden bir kişi sorumlu değil: başına ne geliyorsa kolaycılığa kaçan seçmen de, derdini dile getirmekten kaçınan diller de Aziz kadar sorumlu".




Kolaj:Ah İzmir - D.M.

20 Aralık 2014 Cumartesi

Tanıdık Gelmiyor mu?

Fazla gelişememiş ülkelerde sık görülen bir manzara:

bir yanda en lüks arabalarda boy gösteren mutlu azınlık,
diğer yanda zor yaşam koşulları ile başa çıkmaya mecbur bırakılmış çoğunluk .


 Fotoğraf: Everyday Iran'dan alınmıştır. 

18 Aralık 2014 Perşembe

Durum Vaziyetleri

Benzetmek gibi olmasın ama...

ahval ve şerait, Titanic'in yandan yemişini andırıyor. 

12 Aralık 2014 Cuma

Kolaya kaçış

Gölgenin kenâr plânda kalmışlığı sanırım insanların ışığı daha fazla sevmelerinden kaynaklanıyor olmalı...

Fotoğraf: Işık & Gölge - D.M.

28 Kasım 2014 Cuma

Yönetim Kurulu N'apsın?

"Lütfen" kelimesini nüfusun büyük bölümü dağarcığından çıkardı. Yüzde yüz hatalı olan insanlar muhataplarından bir gıdım olsun özür dilemiyorlar, yolda bodoslama gelip çarpsalar pardon dememeyi hak biliyorlar. Sürekli bir höt, zöt edip parmak sallama, otorite sergileme tutkusu normal insanların içinden dışına hücum edegelirken, yönetim kurulu ne yapsın? Onlar da benimsemiş sokak lisanını. Sıralamışlar madde madde: 
     1)  vıttırı, 
     2)  zıttırı, 
     3)  dıttırı
eklemişler en sonuna "Yoksa"yı...

Tehditkar yönetim ve ifade modeline geçmiş kurulların üyelerinde bir sinir krizi eşiği aşma temayülü seziyorum. Toplantılarda esen havayı hayal bile etmek istemiyorum.

Dergilerin bir kısmını "Herşeyi yönetim kurulundan beklemeyin kaRRRdeşim!" bakışlı, boyu kısa, zıplayışı yüksek tipitipler yönetiyor anlaşılan. 

25 Eylül 2014 Perşembe

Kurtluk Müessesesi

Kimilerinin dikkatini cezbetmiştir: hoptirinam kıvamını epeydir geride bırakmış bu memlekette eskimek bilmeyen tek yapı kurtluk müessesesidir. Kendi ayakları üzerinde hilesiz, hurdasız durmayı başaramamış, köprüyü geçerken ayı bildiklerine hayli ödün vermiş ve bu yüzden ödüllendirilmiş; palazlandıkça başkalarını sinsice sırtlarından hançerlemeyi marifet bilmiş; şeref yoksunu bu itler kuyurklarını her devirde aynen aşağıdaki gazete kesiğindeki numaralar ile ayakta tutmayı başarırlar. O yüzden bu ülkede kurdum diye gerinen birini görünce asla unutmamak lazımdır ki böylelerinin içinde leş yemeye her daim aç bir it geziniyordur. 


3 Eylül 2014 Çarşamba

Eskidi Bu Ayaklar Sizi Gidi Dünya Cicişleri!

Bankacılığın beni en şaşırtan yönü kıdemlilerin bilgiyi işe yeni başlayandan gizlemeye kalkışmaları olmuştu. Emekliliklerine gün sayan bu insanlar "bildiklerini yeni yetmelerden saklayıp kendi pozisyonunu riske atmama stratejisine" yapışır kalırlardı. Dahası yapılması gerekenleri yanlış gösterip, sonra da hata yaptı diyerek yeni olanı küçük düşürmeyi denemeye kadar vardıranları da olurdu. Papazın beslenme programını zaman zaman değiştirmesi misali her gürbüz genç her gün aynı kazığı yemiyor elbette. Bu gibi olaylarla 1985 - 1986'da karşılaştım. Stajyerliğim sona erdikten ve iş değiştirdikten sonra bu sahte tiplerden çok sayıda gördüm, tongaya basma sayım ise minimuma indi. Yapı Kredi Bankası'nda geçirdiğim yıllar bana bilhassa babacan pozlu ya da anaç tavırlı insanlardaki sahtelikleri şıp diye tanımayı öğretti. Benzer hinlikleri başka meslek dallarında gözlemlemiş arkadaşlarım da oldu sonra.


Çok karşılaştım benzeri tipler ile. Mesela, en basit bir konuda sözümona yardımcı olacak gibi yapar ama yanlış bilgi verirler (Üstelik herhangi bir yardım talebiniz yok iken). Sonra da numaradan şaşarlar. Kendiliklerinden telefon açıp güya bir fırsat tenezzül buyuruyormuş gibi yaparlar, mamafih bu önerileri hep asılsız çıkar. Hiç değişmez bu sinsilik, meslek dalı değişse de. Bu tip münzevirlerin fırsat önerilerine "hı" dediysem de geçiştirmek maksadı ile dedim, dikkate almadım. Bunların oyunlarında ciğer sallamayı başardıkları kedi asla olmadım. Ciğerin değil bunların mundar olduğunu bildim. İlgisiz durduğunuzda kendilerine yeni oyuncu aramayı akıl edebiliyor bazısı. Nasıl bir yaşama bağlanma metoduysa artık, yararlı olmak için başka yöntemlerin olduğundan habersiz tüketilen ömürlere ne demeli?

Bazı mimikler, ses tonundaki değişiklikler ele veriyor bu sahteleri. Yıllar geçtikçe, seçilen kelimelere bakarak samimiyetin gerçekliğini tanır hale gelebiliyorsunuz.



Üzerinden neredeyse 30 sene geçtikten sonra... bugün... aylar evvel ortaya attığım bir fikre o zaman soğuk bakanların, aynı sözleri bir başkası ettiğinde nasıl beğendiklerini görmek beni şaşırtmadı. Çünkü bu "cevval yürek"lerin sahteliklerini çok evvel yüzlerinden, kelimelerinden okumuş ve lüzumu bulunmayan insanlar çöplüğüne dökmüştüm vicdanımda. Bu kadar netlikle göründüklerini bilmiyor olmaları ve numaraya devam etmeleri zavallılıktan başka bir şey değil. Ortadasınız, sahteliğinizi gizleyemiyorsunuz. İşte bu yüzden gülünçsünüz.


20 Haziran 2014 Cuma

Nasihat

Şu şöyledir, bu da böyledir tonlarındaki hayat dersi verme çabalarını genel olarak sevimsiz, ifade biçimi olarak fazla iddialı, özünde ise hayli mantıksız buluyorum. Herkes kendi hayatından kendi dersini çıkaracak, ya da çıkaramayacak. Ömrü billah bir baltaya sap olamamış bücürlerin sevimsiz nasihatlerini kim ne yapsın.