ofis oyunları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ofis oyunları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mayıs 2013 Pazar

Hepsi Sadece Bir "Ses"

Her meslek kendisine yıllarını vermiş çalışanlara bir, ya da bir kaç armağan olur. Bir şekilde iz burakır yaşamlarda. Yolun başındaki genç insan fark etmez kendipayınadüşecek armağanı. Birisi uyarsa bile dikkate almaz.. 

Cevaben der ki:

"Bana bir şey olmaz.!"

Olur, mesleği herkeste bir iz bırakır. Bendeki iz mesela telefonları umursamamak oldu. Bangır bangırçalan onlarca telefonun ortasında beni bıraksanız hiç tepki vermem telefon seslerine karşı şerbetlendim. Duymuyorum. Bakmıyorum. Eskiden telefon var mıydı avasında geçiyor günlerim. En azından kötü haber almıyorum. 

Yıllarca telefona yapışık işhayatı olunca böyle oluyormuş sonu kimisinin demek ki. Üniversiteden yeni çıkmış bir yaze mezunken bana gelecekten haber olarak biri bu durumumu anlatsaydı asla, kesinkes inanmaz ona şöyle derdim:

"Bana bir şey olmaz!"

Cep telefonuma iltimaz geçiyorum ona arada cevap veriyorum. O da cebimdeyken çalsa duymam, sadece telefon elimdeyken çalacak olursa cevaplıyorum. Nadir telefon cevaplayan biri iken ben bile call cnter zulmünden payıma düşeni alıyorum. Artık 850 ile başlayan numaraları belleyip asla cevaplanmaması gereken numaralar olarak zihnime kazımışken ne olduysa üç dört hafta kadar önce kendi rızam ile yanıtladım 850 ile başlayan numarayı.

Arayan banka idi.

Kalitelerinden gıdım tavizvermez ya bunlar,telefonun öbür ucundaki ses özgüven ile ilgisizlik karışımında bir tondan adını vererek, konuşmamızın kaydedileceğini söylediği anda şimşek çaktı beynimde. 

"Hayır kaydetmeyin" dedim. 

Mesleğimin bana verdiği ikinci armağan bu: istersem nsanları şaşırtabilirim.

"Neden?" diye sordu ses.

"Ben" dedim "çağrı merkezinde çalışanlar ile ilgili biröykü yazıyorum, size bir kaç soru sormak istiyorum.""

Kısa bir sessizlikten sonra, ses konuştu. Karasızdı, kimse onu telefonda kendisine yöneltilelecek garip sorulara karşı uyarmamışolmalıydı.Kesin oryantasyon kursunda okıdığu kurallar listesini anımsamay çalışıyordu. Fala düşünüp hayır demeden evvelbir şey söylemeliydim.

"Bakın dedim pis bir şaka yapmıyorum. Sizleri anlatacağım. Ne kadar gerçekçi olursa o kadar iyi değil mi? kaydetmeyin işte. Farzedin beş dakika mola verdiniz. Konuşmamızı kaydetmeyin size brikaçsoru soracağım."

Tereddüdünden vazgeçip derin birnefes aldı. aklıma gelen soruları birbiri ardına sıraladım. Yanıtlarında içten olduğu  sıcak ses tonundan belliyidi. Soracaklarım bitince teşekkür ettim. Sesimizi kaydetmeye başladı. Görecvini iyi yapıyordu, ancak yeni bir kredi kartına ihtiyacaım yoktu.

Ondan sonraki günlerde telefon elimde bekledim. Soracağım soruları hazırladım. Çoğalttım. Benimle konuşmaya ikna olan tüm çağrı merkezi çalışanlarının yanıtlarını soruların altına konuşma anında elimle yazdım.İu ana kadar on iki kişiden yanıt alabildim. Soruların yanıtları biri hariç birbriine çok benzemiyor ancak bir soru var ki yanıtı hep aynı.

"Müşteriler hakkındaki düşünceniz nedir?"

Onlar birer ses. Kibar insanlarla konulurken bazen ağlayacak gibi oluyorum. Edepsiz, aşağılayıcı, küfürbaz "insanları ve bir dekibar insanlar biraz iz bırakıyor bende. Onun dışndaki herkes, hepsi sadece bir ses."



11 Mayıs 2013 Cumartesi

Alçakgönüllüleri Bekleyen Tehlikeler

Alçak gönüllülük hoş bir şeydir. Ancak alçak nüfusunun yoğun olduğu coğrafyalarda edinenlerin hali yamandır. Behçet Necatigil'in şiirinde dediği gibi "Çekingen, tutuk saygılı, bütün yakınlarınız sizi yanlış tanıdı" O yüzden alçak gönüllü olanların kendilerini bekleyen tehlikeleri asla akıllarından çıkarmamaları, gerekirse mütevazı tutumlarından ortan gerekli kılmadan az evvel sıyrılarak arada bir dellenmeleri hayli yararlarınadır. 

Alçak gönüllüleri bekleyen en büyük tehlikeler:

1 -  Diyelim ki büyüklerinize, iş yerinizdeki amirlerinize karşı saygılısınız, her kese karşı alçak gönüllüsünüz. Başarılarınızla, yeteneğinizle övünmeyi ayıp sayıyor, kendinizi pazarlama yönünde suskun kalıyorsunuz. Bu durumda sessizliğiniz saygınız sizi kendi gözüne kestirmiş rakipleriniz tarafından aleyhinize kullanılacak sizleri her fırsatta amirlerinize fiştekleyip pısırık olmakla suçlayacaklardır. Ayrıca sürekli kendini methedip, yapmadığı işleri kendilerinin gibi gösteren insanlar ikide bir de amirlerinizin yanına gidip ne kadara başarılı olduklarını anlatacak, araya önemli, isimleri sokmaya asla çekinmeyecek, kendileri en kısa zamanda yükselmezler ise amirleri pişman edebileceklerine dair bir şirretlik tehdidi yayacaklardır ortama. Budurumda terfi günü geldiğinde alçak gönüllü, yani etrafı tarafından pısırık addedilen vur ensesini al lokmasınnın hakkı yenilecek, gerisinden gelenler Üsküdar'ı bir hamlede geçeceklerdir. 

2 - Alçak gönüllülüğünüz en belirgin özelliklerinizden mi? Etrafınızdakiler sizi burnu havada, kibirli zannedeceklerdir. Suskun ve saygılı tutumlarınız kendinizi etrafınızdakilerden üstün gördüğünüze ve onları beğenmediğinize yorulacaktır. Bu halinizle etrafınızdakiler arkanızdan aklınıza hayalinize gelmeyecek laf çemberleri çevirecekler ve sonunda bir gün gelecek bu çemberler sizin ayağınıza takılacaktır. 

3 - İnsanların işlerine karışmıyor, arkalarından konuşmuyor;sadece işinize bakıyor, etrafınızdakiler ile  ilişkilerinizde sakin, gürültsüz ve uyumlu musunuz? Her fırsatta hakkınız yenecektir. Alçak gönüllü sessizliğiniz enayiliğinize ve haksızlıklar karşısında suskun kalacağınıza yorulacaktır. Günü geldi kendiniz ezdirmediniz mi? Bir anda haklı iken haksız konumuna düştüğünüz göreceksiniz. 

4 - Ortamı ne olursa olsun sizden yaşça büyük olanlara ve iş yerindeki büyüklerinize karşı saygılı ve alçak gönüllü müsünüz? Bu kendinizi onlardan büyük gördüğünüze yorulacak ve sizinle çaktırmadan uğraşmayı marifet sayacaklardır. 

5 - Başarılı biri misiniz? İşleriniz hızlı ve hatasız mı üretiyorsunuz? Ortaya çıkardığınız ürünler hersinkinden daha özenli, hatasız ve güzel görünümlü mü? Alçak gönüllü olmak yapacağınız en büyük hatadır. Arada çıkıp en iyisini kendinizin yaptığını haykırmadıkça içinde yer aldığınız embesil sürüsü size için için düş bileyecektir. Arada başarılarınız kafalarına vurmaz iseniz hakkınız hep yenecektir.

Hakkınızın yenmesini, ayağınıza sürekli taş koyulmasını istiyorsanız alçak gönüllü olmaya ara ara ara verin, şirret olun, edepsiz olun, görgüsüz olun. Kazanan siz olacaksınız. 


Meraklısına Linkler:  

23 Ağustos 2012 Perşembe

İşte İş İmkanı !!!

Bazen öyle iş ilanları yayınlanıyor ki pes dememek mümkün değil. Ucuza adam kapatmanın kelime oyununu yapmış bir beyinsizin gölgesi düşüyor ilanın içine. 

Türkiye'nin en önde gelen holdinglerinden bir tanesinde görevlendirilmek üzere management traineeler arıyoruz
(Hay dilinizi eşek arısı aleminin üst düzey menajerleri soksun: "önde" kelimesini bile "en" ile pekiştirmişler. Bir hödük parmağı olmalı bu işte. İlana atlamadan evvel iki durun bir düşünün derim.)

Müstakbel Adaylarda aranan özellikler;

Ekip ruhumuza anında adapte olabilecek, 
Zekasından ve sıklıkla duygusal zekasından ödün verme kapasitesine sahip, 
Üniversite diplomasını hukuk ve ekonomi branşlarından birisini tanmamalayarak almış bulunan, 
 28 yaşından gün almamış, 
Askerlik yükümlülüğü bulunmayan,
En az beş yıllık tecrübesi iş bulunan, İngilizceyi akıcı konuşan, yazan (bunun yanısıra Fransızca ve Almanca dillerine hakimiyet tercih sebebi olabilir). 
Uzun çalışma saatlerinden yılmayan, sıkılmayan, 
Zorlayıcı çalışma koşullarımızı yaşam kalitesine yedirebilecek,
Eğer bayansa önümüzdeki sekiz sene zarfında hamile kalmama taahhüdü verebilecek. 
Adayların detaylı CV'lerini aşağıdaki e mail adresimize bekliyoruz. 
Başarı kıvamınız nihayetsiz olsun.

Not: Değerlnedirme sınavlarında başarılı görülecek  Kadın ve erkek adayların hepsinin Türkiyenin her yerinde görev almayı kabul etikleri ve beş yıl boyunca işten istifa etmeyeceklerine dair taahüt vermeleri gerekecektir. 

Sözüm ona yöneticii pozisyonları için yetiştirilmek üzere eleman arıyorlar. İlanın tercümesi ise:: az maaşa çalışacak kaliteli köle arandığını hissetiriyor. .

Böyle bir ilana ne Cv yazıp yollasanız az.

Aşağıudaki başvuru formu seneler önce okuduğum bir cv ile paralel taraflar içeriyor, ama kesinlikle yermiyorum. Hafif yollu anımsıyorum o kadar...

Değerli yöneticiler; 

İlanınız ilgimi çekti, ben de baş vuruyorum. 

Üniversitenin İktisat bölümünden mezunum. 

Beş yıldır rakip kuruluşlarda farklı pozisyonlarda değerlendirildim. Yılmaksızın, sıkılmaksızın kendimi bir şirkete adamaya alışkınım. İş saatleri beni yormaz, bilakis haz duyarım. Hatta çalışmayan, az çalışan, punduna getirip kaytaran insanlar hırsımı kamçılar. Bu tipleri yemem içmem deşifre eder, yöneticilerimizin her ortamda gözü ve kulağı olmayı bilirim. Ekip ruhumuza aykırı davranan kişileri aramızdan söküp atmayı geçmiş görevlerimde de başarı ile yerine getirmişliğim vardır. 

Askerlik görevimi yapmadım. Nedenini soracak olursanız; çünkü bayanım ama eğer kuruluşumuz askerlik görevimi yapmamı isterse; onu da ileride filan bedelli olarak yaparım. Önemli olan ekip ruhu bence. 

Size saygılarımla beraber ekteki öz be öz CV'mi yolluyorum.

İyi çalışmalar dilerim.

Adayınız: Adaysu Canberk. .




20 Nisan 2012 Cuma

Sonra; O Kitapları...

Kurumun icra kurulu; yöneticilerinin arasından parmak kaldırıp maliyetten söz eden bir tanesini endişelerini dinledi. Yöneticilerine o kitapları hediye etmekten vazgeçince maliyetlerdeki düşüş devede kulak misali kaldı. Ancak hesaba katmadıkları bir şey vardı ki, üniversite yıllarında muhasebe ve stok yönetimi ile ilgili derslerine az buçuk kulak kabartan kimselerin yabancısı olmadıkları bir konuydu bu. Stoklamak kolaydı, stoklardan çıkartmak esastı. Bir müddet sonra yöneticilere de kitap gitmez olunca, zaten dağıtım ağları zayıf olan yayın evinin elindeki stoklar, mevcut stok alanlarını dar getirecek biçimde artmaya başladı. Bir yandan habire basılan ve diğer yandan zaten dağıtımı ağır aksak ilerletilmeye çalışan kitaplar. Stoklar şişti, şişti ve sonunda doldu.  İşte tam o sırada biri şunu akıl etti; "Bu kitapları farklı şehirlerdeki bazı birimlerimize gönderelim, onlar satsınlar"

Benim birimime de bir kaç yüz adet kitap gönderildi. Böylelikle ben ve elememanlarım; sanayi sitelerinde kitap satmaya çalışmanın, sahiden de müslüman mahallesinde salyangoz satmaktan farkı bulunmayan bir ticari başarısızlık öyküsüne kaynaklık edeceğini öğrenmiş olduk. Hoş bu sonucu baştan da tahmin edebilirdik. Siz birim müdürlerine kitap okutamamışsınız değil mi? Sanayi sitesi n'apsın kitabı? Tabi bu sorular aklı başında  insan kuşkuları, masa başından bakınca sanayi sitesindeki patronların yükünü tuttukları ve bunun sonunda   elbette kitap alacakları intibaı uyanmış olabilir.

Kitaplar bize biz kitaplara baktık bir kaç ay. Yıl sonu yaklaşırken kitaplardan kurtulmak için bir yöntem aklıma geldi. Sene biterken adetti; müşterilerle hediyeleşirdik. Müşterilerden, kitap okumaya en meyilli olabilecek kimselere o kitapları hediye ederek birimindeki stokları erittim. Kitaplarımın hepsinin stoklardan çıkışını yaptırdım. Kitap stoğumun eridiğini genel müdürlük dolaylarından kimse farketmedi. Sonra kitapsız kitapsız işimize devam ettik.  

Belki de o sanayi sitesinde birileri, hanelerdeki kitap yoğunluğuna dair bir anket yapsaydı, sonuçlar yanıltıcı olabilirdi. Ama o kadar sapma, hangi ankete olsa reva, değil mi?


19 Nisan 2012 Perşembe

Sen Okurken, Bir Başkası...

Uzun süre çalıştığım kurumun hoş bir uygulaması vardı. Halkla ilişkiler müdürlüğümüz, kurumun yayın şirketinden seçtiği kitapları yöneticilere iki ayda bir gönderirdi. Gelen paketin boyutu her seferinde aynı olurdu, içinden çıkan kitap sayısı değişirdi. Kitap karıştırmayı, okumayı seven herkes bu uygulamadan memnundu. Bu sayede evdeki kitaplığımın önemli bir bölümü gelir gelmez okuduğum bu kitaplarla dolmaya başladı. Onlarca roman, öykü kitabının yanı sıra; tarih, anı, biyografi, deneme, araştırma kitapları da geliyordu. Daha önceleri  ilgi duymadığım türde kitapları bile böylelikle okur olmuştum.

Kurum ilginçti ama, memnun olandan ziyade memnuniyetsiz olanın sesi, arkasından üfleyenlerin kantarda ağır basmasına bağlı olarak yeri geldiğinde güçlü çıkardı. Öyle ki ateş olmayan yerden duman çıkartılır, harıl harıl yanan yere şırıl şırıl akan su muamelesi yapılırdı. Yılda iki kez yinelenen büyük toplantıda içi bücürün biri söz aldı. Kendince çarpmış bölmüş yöneticilere verilen kitapların maliyetini hesabetmişti. "Yazık değil miydi kuruma? Bu kadar para kimselerin okumadığı kitaplara akıyordu." Para denilince akan su bile dururdu. Yapı Kredi Bankası değildik ya sonuçta, onların yayın şirketleri için sloganı "En değerli Kağıtlara yatırımı biz yapıyoruz" iken, kitabın değerinden ziyade maliyetin ehemmiyetinin altı çizilmişti onlarca bakan, görmeyen, okumayan gözün önünde. 

Ertesi ay, daha sonraki aylar bir daha kitaplarımızı gören olmadı.  

Okumayanlar vardı elbette. 

Bir ara aynı şehirde başka bir birime transferim yapıldı. Görevime başladığım gün, yanımda götürdüğüm üç beş ofis eşyasını, yalnız kaldığımda, dolaplarıma yerleştirmek üzere kapakları açmamla yığın yığın kitap paketini görmem bir oldu. Çok şaşırmıştım. Kİtap paketlerinin arasında bir çift arkası basılmaktan yer etmiş  siyahi uzun burunlu ayakkabı duruyordu. Okunmadığını söyleyenler vardı da paketi bile açmayacak denli öküzlerin olduğunu da böylelikle öğrenmiş oldum. Akçam üzeri birim çalışanları ile yaptığım toplantı sonrasında kitapların hepsini okumaya ilgisi olanlar arasında bölüştürdüm. İçlerinden bir tanesi bile okunsa kâr değil mi? 


Resim: Reading and Art - Marta Kiss

12 Kasım 2011 Cumartesi

Timsah Gözyaşları

Timsahın avını cezbedip kendisine çekmek için gözlerinden akan yaşa timsah gözyaşı diyoruz. Ancak bu ifadenin türkçemize apartıldığı dil olan ingilizcedeki ilk anlamı farklı ve timsah ile ilgisi yok. Tiyatro sahnesinde rol gereği dökülen yaşlara "crocodile tears" deniliyor. Yani en anlaşılır, en millliyetsiz en insani duygulardan birinin saf biçimde dışa vurulması olan ağlamanın bir sahne canlandırması esnasında taklit edilmesi aslında timsah gözyaşı. Kısaca sahte gözyaşları diyelim.

Sahte yaşlar beni oldum olası sinirlendirir. Bir çok kadın iş yaşamında yok yere ağlayıp gözyaşlarını kullanarak sempati toplayacağını zannediyor olabilir ancak ben bu konuda benim kadar sert tepkiler verebilen başka insanlar da tanıyorum. Sen gözyaşlarını kullanarak beni kullanamazsın. Açık olmalı derdin ne ise söylemelisin. Yoksa bu sahte hal ben de dahil bir çok kişide öfke uyandırmaktan başka bir işe yaramıyor.

İşyerinde ikide birde mendile sarılan bir kadın yardımcım vardı. İlk seferinde bu durumdan hoşlanmadığımı netlikle ifade etmeme rağmen, süresi geçmiş ve kendi sorumluluğunda olan bir işi neden yapmadığını sorduğumda, ya da süresi geçtiği halde gerekçesini bildirmekten neden kaçtığını sorduğum her bir iş için, sanki biri gizli bir düğmesine basmışçasına sulu sepken, yaşlarını dökmeye koyuluyordu. Kendisine sorduğum her soruda gözyaşları fışkırır olmuştu. Bu hali komik duruma düşmesine sebep oluyordu. Kalpsiz veya kötü niyetli biri olmadığımı işyerindeki herkes biliyordu. Ama bu kadının yine de bana derdini söylemekten kaçınır olması yüzünden kendisine asla güvenemiyordum. Kötü niyetli olmasam da takındığı ağlamaklı tavır yüzünden ona hitabetmeden önce "Eğer ağlamayacaksanız size bir soru sormak istiyorum" diye söze başlar olmuştum. Yine de ağlıyordu. ağladığı zaman ağzımdan dökülen sözlere mani olamıyor; "Gözyaşlarınızı kendinize saklayın" diyordum, ya da bir toplantı yapıyorsak diğer kişilere dönerek sıkıntılıı bir ifade ile "Yüzme bilmeyenler odayı terkedebilirler, kadınlar ve çocuklar önden buyursun" diyordum. Ya da bir başka gün "Falanca müşterinin şu evrakının geldiğini neden söylemediniz?" sorusuna yanıtı hıçkırmak olduğunda "Rica ederim gözyaşlarınızı dökmeyin yine, aramızda bir şey var sanacaklar, gidin yüzünüzü yıkayın, kolonyalanın geri gelin, hazır ayaktayken sorduğum soruya bir de cevap getirin" biçimli alaysı konuşmaya başlamıştım.

Otuzunu devirmiş bir kadının böyle melodramatik hissiyata bürünmesi hayli sinir bozucuydu. Yıl sonuna geldiğimizde değerlendirme belgesine "Yerli yersiz ağlar, gözyaşlarını bir silah olarak kullanmakta başarılı olamayacak bir yönetici adayıdır" yazdığım gün ayıldı. O laf düpedüz hakaretti, ama yaşadığımız ıslak günlerin de bir özetiydi. İşte oradaydı. Aylar sonra ilk kez karşımda ağlamak yerine aklının yerine geldiğinin belirtisi gibi ışıldayan iki göz ile suratıma bakıyordu.
"Neden yazdınız bunu?" diye bana sordu.
"Hakındaki tespitimi yazdım, can sıkacak, komik düşecek kadar çok ağladın, böyle bir soru sorduğuna göre saçmaladığının farkına bile varmamışsın. Oysa ne iyi eğitim almış, zeki bir kadınsın, yaptığın işlerin sorumluluğunu alma zamanı çoktan geldi. Gereksiz ağlamayın. Sinirlendirici oluyor"dedim.
Özür diledi. Hayatının belli dönemlerinde neden ağladığını, ağlamanın kendisine sağladığını düşündüklerinde büyük bir içtenlikle sözetti bana.

Ondan sonra hiç ağlamadı.

Gözyaşlarımızı sorumluluk almaktan kaçmak ya da sorumluluğunu aldığımız işlerin hesabını vermekten kaçmak için kullanmamalıyız, dersem çok ağır bir tespit yapmamış olurum umarım.



Fotoğraf/Photoshop Art: Crocodile Tears - Michael Oswald

19 Eylül 2011 Pazartesi

İş Yerindeki Dar Görüşlü ve Kiyayetsiz Muhterisleri Tanıyalım

Kifayetsiz muhteris dediğimiz çalışan tipi türk iş hayatında yaygın biçimde bulunan ve maalesef yerlerini sağlamlama almış kişilerdir Bunların hepsi beceriksiz olduğunun ve o mevkiye hak ederek gelmediğinin bilincindedir: Böyle olunca da, sinsice pusuya yatarak ileride kendine rakip olma ihtimali olanları ya da çalışkanlığı ile kendisinin bir çalışan değil de yatan olduğunu ortaya çıkarma ihtimali bulunan kimseleri teşhis etmeye ve onların ayaklarını kaydırmaya kendini vakfeder. Bunları aleni değil de gizlice yaptığı için de son derece tehlikeli insanlardır.

Beceriksiz ve kıskanç insanları tespit edersek kendimizi, kariyer geleceğimizi korutabiliriz. Peki bu lüzumsuzluğunu ve başarılı insanlara düşman olduğunu sinsice gizleyen insanları, nasıl tespit edebiliriz?

Aslında çok kolay.

Bu sinsi yaratıkların yedi tane temel özelliği vardır, sizde çalıştığınız kurum içindeki beceriksiz, kıskan, sinsi muhalifleri bu özelliklerine bakarak şıp diye yakalayabilirsiniz.

İş yeri ruh emicilerinin yedi zarar verici özelliği;

1 – Kod adı olumsuzluk:

Bunlar; her şeye olumsuz yönünden bakarlar, her konuya olumsuz yaklaşırlar, her konu hakkında olumsuz düşünürler, her konuda olumsuz aksiyon alırlar. yeniliklere tamamiyle kapalıdırlar.

Yenilik varsa engellemek için ellerinden geleni en sinsi biçimde yaparlar. Çünkü onlar alıştıkları düzende kendilerini kamufle edebilirler. En minik değişiklik unların kamuflajının aralanması ihtimalidir. Alışmadıkları yani kendilerini gizli tutamayacakları çalışma ortamları bunlar için deşifre olmak demektir. Yani bu yüzden yenilikler, farklılıklar bunlar için çok tehlikelidir. Bu tehlikeyi savuşturmak için harcamayacakları kimse yoktur.

Bunlar son derece sıkıcı tiplerdir, hava sıcak olur sıcaktan yakınırlar, hava serinler yağmur yağar, yağmur yüzünden bütün planlarının altüst olduğundan yakınırlar. Rüzgar esse saçlarının bozulacağından şikayet ederler. Bunlar doğa olayları düşünün siz farkına varmadan bunlar için bir tehlike ihtimali olursanız eğer sizin hakkınızda, arkanızdan sinsice nasıl yakınıp durur, nasıl bitmez tükenmez biçimde sizi karalamaya koyulurlar.

Bunlar herkesin kendi aleyhlerine iş çevirdiğini düşünürler, herkesin kendilerine karşı plan yaptığı tasasını taşırlar. Zaman zaman iş ile ilgili gerçek sorunları da görebilirler ama asla sorunları çözebilecek fikirler bunlardan çıkmamıştır. İş ile ilgili en ufak bir sorun ise bunların elinde ve dilinde en büyük faciaya dönüşür. Bu durumlarda minik sorunu nasıl çözümleyeceklerini değil de kimi suçlayacaklarına odaklanırlar. Hatalardan asla ders alamazlar. Meseleleri her zaman şahsi sorun olarak algılarlar.

Çalıştığınız kurumda muhasebeci ünvanını bugün ya da geçmişinde taşıyan birisi varsa eğer, işte bu tipi yakaladınız demektir. Zira muhaliflerin en azılıları muhasebecilerden çıkar.

2 – Düşünmek mi? Gereksiz elbette:

Düşünmeden hareket ederler. Bunların yıllar içinde oluşmuş bir ezberleri, her duruma karşın sıkı sıkıya sarıldıkları, sorgulanmasını hakaret algıladıkları rutinleri vardır. Algıladıkları durum bunların içinde hangi düğmeye bastı ise onu yaparlar. Hata halinde zaten suçlanacak başka birisini mutlaka bulacaklardır. Özellikle bir yere amir oldularsa, öenmli bir pozisyon elde ettilerse burayı kaybetmemek için dört elle sarılırlar. Bunların çevresinde olan kişilere de dikkat etmek gerekir. Bunlar ilk duydukları ile hareket eden tiplerdir Sizi rakip gören, karalamak isteyen kişiler bu tiplerin ilk duyduğu ile hareket etme özelliğini iyi kullanırlar. Eskiden çalıştığım kurumlardan bir tanesinde maalesef böyle bir bölge müdür vardı. Akbaba dediğimiz bu herif, saçma sapan adamların asılsız dedikoduları ile çok kişinin hayat akışını maalesef değiştirmiştir. Maalesef yardımcısı olduğum için ilk elden gözlemleme şansım oldu. Yüzde yüz haklı olduğunu ve kendisine iletilen bilginin asılsız olduğunu bildiğim bir durumda bile orta kademe bir yönetici ile ilgili “Bir de kendisini dinleseniz” ikazımı dinlemeden elne fırsat geçtiği için aksiyona gemişti.

Özel hayatlarında da çok saçma insanlardır bunlar. Bir şeyi görür, beğenir hemen satın alırlar. Sonradan kazık yediklerini anladıklarında ya da daha iyi bir başka seçenekten haberdar olduklarında yine başkasını suçlarlar.

İçinde bulundukları organizasyon ile ilgili geleceği düşünme ve planlama yetenekleri yoktur. Birkaç adım sonrasını hesaplayacak kapasite bunlarda eksik kalmıştır, hatta hiç oluşmamıştır. Sadece o anki pozisyonu algılayabilirler. İş hayatında şu anda attıkları adımın sonuçlarını asla öngöremezler.

3 – Konuşmak, konuşmak yine konuşmak:

Bunlar çok konuşur. Konuştukları kadar dinleyemezler. Dinlemek şöyle dursun başkasının konuşmasına tahammül bile göstermeyenleri vardır. Laf kalabalığına boğarak göz boyamasını severler. Meseleleri ne yapıp ne edip her zaman en iyi bildikleri, yüzde yüz hakim oldukları konuya döndürür ve boş konuşmamış olurlar. Konu o anki gündemi es geçmiştir. Ne gam? Konuşma oldu mu laf gemisini bunlar yürütürler. Bir show varsa bunlar o showun yoldızı olmaya bayılırlar, gerekirse gözünüzün içine baka baka yalan söylerler. Patronunuz ya da amiriniz/şefiniz/müdürünüz bu tiplerdense dikkatli olun hele astlarına karşı yalan söyleme açısından hiçbir utanma ve arlanmaları bulunmaz. Artık saçmalama sınırını aştıklarını fark etmezler. Seslerine aşıktır bunlar. Yeter ki konuşup dursunlar.

Eşitiniz biri bunlardan biri ise: Aman dikkat!! Sizin tavsiyelerinize asla kulak vermesine engel olacak, hatalarını kabul etmeyecek kadar büyük gururları vardır. Bunlara iyi niyet ile vereceğiniz tavsiyeler ile sadece gizli bir düşman kazanırsınız. Bunlar kendi kafalarının içinde her daim haklı ve doğru oldukları inancına sıkı sıkı sarılmışlardır. Asla bırakmazlar. Olumlu olabilecek öneri ve tavsiyeler bunların kendilerini kötü hissetmesine yarar. Aşağılık kompleksleri tumturaklıdır. Konuşurken çam ormanlarını devirirler, büro ortamını kırık kalpler ofisine çevirirler ama en ufacık doğruyu bir başkasından işittiklerinde kırılıp dökülme dramına dört elle tutunurlar.

4 – Vazgeçiyoruz çocuklar:

Çabuk vazgeçerler. Zeki, öngörülü, çalışkan, hak ederek başarılı olmuş insanlar; başarısızlıkları asıl başarıya tırmanan yoldaki mihenk taşları olarak görürler. Ama bu beceriksizler ilk başarısızlık alameti algılarının ufkundan bunlara el sallar sallamaz geri çekilirler. Menfaat sağlayabileceklerini düşündükleri adımları ilk anda binbir eda ve hava ile ata bu köhnemiş beyinliler, bir problem ya da hata ile karşılaşır karşılaşmaz bütün ilgilerini kaldırıp bir kenara koyarlar.

5 – Ben yandım sen de yan:

Bunlar diğerlerinin de kendi yanına çekmeye çalışırlar. Ne kadar tanıdık değil mi? Cehennemde türklerin içine atıldığı kazan gibi… Ne zaman birisi kazandan çıkıp paçasını kurtaracak gibi olsa, diğerleri ayağından tutup onu aşağıya çeker, altı cayır cayır yanan bu kazandan kimsecikler kurtulamazmış fıkraya göre.

Bu beceriksizler bileğinin hakkı ile başarılı olmuş, çalışkan, zeki insanları kıskanırlar, sevmezler. Onlar gibi sıkı çalışarak başarıya erişmek yerine, başarılı insanlar ile lgili asılsız dedikodular üretip bunları yayarlar. Minik minik teferruatlar uydurup iş yerinde sevilen insanlara minik minik lekeleri son derece sabırlı ve sistemli biçimde kondururlar. Oysa çalışkan kimseler ile dost olup, onlarda öğrenip aynı yolları kendileri de katedebilecekken saçma sapan ve adına gurur dedikleri o güdük his yüzünden asla doğru olan yöne ilerlemeyi seçmezler. Adam karalamak malsefe ülkemizde sandığınızdan fazla prim yapan bir ayak ayunu türüdür .

6 – Zamanın boşa kullanımı:

Bunlar vakit öldürmeye bayılırlar. Çünkü bir sonraki adımda ne yapacaklarını planlama isteği ve kapasiteleri yoktur. Özle yaşamlarında da TV izlemek, yemek yemek, içip sarhoş olmak, çocuklarını bilmem ne kursuna göndermek, gelecek yaz nereye tatile giderse daha havalı olur gibi boş düşüncelerin peşine takıldıkları için asla ve asla kendilerini olumlu yönde geliştirme şansını yakalayamazlar. Tamam bu aktiviteleri herkes yapıyor ama tüm bir hayatınızın merkezine bunları koyduğunuzda zamanınızı boşa harcamış olursunuz.

7 – Zor olmayanı seçelim:

Bunlar iş ile ilgili kararlarında daima kolay, kestirme yolu seçerler. Kendilerini yormaya gelemezler. Sonuçta elde edilecek kazanım daha fazla olsa bile daha az olanı, kolay olanı seçerler. Farklı bir dalda adım atacaksa “Armut piş ağzıma düş” atasözü bile bunlar için çok zahmetli ve riskli iş anlamını taşır.

Çalışma ortamında çevrenizi dikatle inceleyin. Bu yedi özelliğin hepsini birden üstünde toplamış insanlardan ne kadar çok olduğunu görüp şaşıracaksınız. Bunlarla asla özelinizi paylaşmayın. İş ile ilgili hayal kırıklıklarınızı, amirleriniz ile ilgili gerçek düşünceleriniz paylaşmayın. Gün gelir aleyhinize kullandıklarını görerek şaşırabilirsiniz.




5 Eylül 2011 Pazartesi

Daha Dar Görüşlünün Daha Büyük İtirazları

İşyerinizde yaptığınız öneriler birbir geriye püskürtülüyorsa, ısrarcılığınız arttıkça yöneticinizin size gösterdiği sözlü direnç daha da artacaktır. Ancak beceriksiz, dar görüşlü, oturdupu koltuğu haketmeyen insanların ortak dilini kullandıklarını bilmeksizin aynı hazır cümle kalıplarını size karşı kullanmaya devam edeceklerdir. .Geri kafalı insanların itiraz cümlecikleri her hangi bir zeka belirtisi içermez. Her birisi daha önceden, hem de milyonlarca kez kendi nevinden insanlarca yani; işgal ettiği konumunun gerektirdiğinden daha az zekalı, az yetenekli, az donanımlı, az bilgili, az tecrübeli kimselerce.

Yıllık bütçemizde bu kalem yok.

Harika bir fikir! Ama uygulanabilirliği yok...

Bunun sonuçlarını bana nasıl kanıtlayabilirsin?

Niye değiştirelim ki, hala gayet güzel idare ediyoruz.

Çok haklısın, ama...

Bu fikre ısınamadım ben.

Sen zamanımızdan en az iki üç yıl ileri fikirli düşünüyorsun. Yani olmaz.

Biz buna hazır değiliz.

Bunun için yeterli paramız, yerimiz, adamımız, donanımımız yok.

İyi bir yönetici bu fikre asla sıcak bakmamalı.

Hadi bu fikirlerini bana yazılı olarak ver.

Yine mi senin şu meşhur fikrin?

Aramızda kalsın ama başkaları bu fikrini bir duysalar.... Çok gülerler, komik duruma düşersin.

İyi fikir gibi görünüyor ama uzun vadede zarar ederiz.

Bu fikri nerden buldun çıkardın anlamıyorum, iş açma başımıza.

Biz bu olmadan da gayet güzel idare ediyoruz.

Bu fikrin doğuracağı problemler şunlar....

Hadi bir çalışma gurubu kur da irdeleyin bakalım.

Sen git bunun üzerine biraz daha düşün de öyle gel.


İş yerinizde, müdürünüzden yukarıdaki cümlelerden baş tanesini ileri sürdüğünüz bir öneriye karşı yanıt olarak aldıysanız.eğer o kurumda ne aradığıunızı ve o kurumda kendinizi için nasıl bir gelecek düşündüğünüzü gerçekçi biçimde gözden geçirmeniz gelecekteki ruh sağlığınızın kalitesi açısından hayli yararlı olacaktır.


3 Eylül 2011 Cumartesi

Dar Görüşlünün İtirazları

Her iş yerinde mutlaka o işe uygun olmayan insanlar vardır. Bunlar haketmediklere görevlere getirilmiş olabilirler. Beceriksiz insanın eline yetki verdiler mi yandığınızın resmidir. Anlamaktan aciz oldukları konular üzerirne kafa yormak zorunda kaldıklarında, soru soran adam diş bilemeye başlarlar. Ömür törpüsüdür bunlar, işe de bir gram katkıları yoktur.

Bu gibi dara görüşlü ve beceriksiz insanlara işi kolaylaştıracak, karlılığı arttıracak, çalıştıüınıoz şirketin piyasada farklılığı ile tercih edilmesi ile sonuçlanma ihtimali yüksek bir proje ile gittiğinizde alacağınız yanıtlar şunlardan ibarettir:

Bunu yapacak vaktimiz yok ki bizim.

Bunu yapacak kaynağa sahip değiliz ki.

Bunu daha önce denemiştik ya.

Bizim sorunumuz değil ki bu, öyle olsa genel müdürlüktekiler düşünürdü zaten.

Maliyeti fazla yüksek olur bunun.

Bizim durumumuzdaki bir firmaya uygun değil bu canım.

Bu ara bunlara vakit ayıramayacak kadar meşgulüz

Bu bizim vazifemiz değil ama.

Bu çok radikal bir değişim olur.

Bunlara ayıracak vaktimiz yok.

Yaptığımız her uygulamanaya ter düşer bu.

Dur önce bu konu hakkında detaylı bir araştırma yapalım.

Opersayon birimimiz bu yükü kaldıracak kadar büyük değil.

Operasyon birimizin üzerindeki yükü çok arttırır bu, hiç pratik değil.

Buna kimse beş para vermez, satmaz bu.

Bunu daha önce hiç denemedik ki.

Fazla riskli.

Şirket politikamıza aykırı.

Bunu yapacak yetkimi zyok.

Adeta imkansıza benziyor.

Biraz da gerçeklere dönelim.

Götürdüğünüz her yeni öneriye fazla düşünmeden bu cevapları veren bir yönetici ile çalışıyorsanız onu beceriksiz biri olarak mimleyin ve kendinizi fazla üzmeden onu da çok fazla zorlamadan kendinize yeni bir rota çizin. O iş yerinde yenilikçi kafa ile davranan birisine yer yok demektir. 

Öte yandan yönetici olarak çalışıyorsanız ve işi daha pratik hale getirmeyi sağlayan sizin yaptığınız her uygulama değişikliğinde emrinizde çalışan orta kademe yöneticilerden yeniliği dışlamayı hedefleyen bu tür itirazlar yükseliyorsa, ufku dar ve beceriksiz insanlardan fayda gelmeyeceğini, onların sadece rutin işlerle başa çıkabileceğini, rutinin arkasına gizlenip bütün bir günü vakit öldürmekle tüketebileceklerini bilin ve kendilerinden ilk fırsatta kurtulun.   


13 Haziran 2010 Pazar

"Kurtuldum!!!" Ya Da, "Ruhlarını Bir Ruha Teslim Edenler"

Hiç bu kadar uzun süre yazmamazlık etmemiştim. Ama elim varmadı bir müddet. Vardığında da PC yoktu etrafımda. Bir kaç gündür evdeyim. "Artık yazabilirim" dediğimden bu yana bir kaç gün geçti. Anlatacak o kadarçok şey var ki, bir ucundan başlasam...

Son beş yılımı çalıştığım yerdeki insanların yenilemeyen yutulamayan sahtekarlıklarından nefret ederek tükettim.

Çalıştığım yer fena halde ruhu olanların bir araya geldiği bir kurumdu. Bir kurumda bir tür ekip ruhundan mı söz ediyorlar bu kifayetsiz muhterislerin bir menfaat uğruna bir araya gelip sonra bu menfaati gizli tutmak üzere beceriksizce örtmek için oluşturduğu ekip ruhudur. Bir şeyi ne kadar örtersen o kadar kokusu yayılır etrafa, bir menfaati ne kadar fazla insan bilirse onu da bir zahmet kat kat katlayın matematik usullerine uygun biçimde. Menfaat birliği oluşturanların örtme amaçlı kolektif ruhları öyle bir ruhtur ki; biri bu ruhilerin yanlarında acısından ölse tırnaklarını oynatıp yardım etmezler. Kendileri gibi menfaatçi değildirler, menfaat birliğinin kapısını el ayak öpüp tıngırdatmamışlardır çünkü. Gururlu, zeki, eli çabuk, pratk çözümler üreten ufak meselelere takılmayıp sonuca gidenleri pek zevmezler bu tip insanlar yanlarında gezerse kendi hantallıkları ve hödüklükleri göze batar hale gelir. Bir bunu çok iyi bilirler. Bunların ruhu en tepede oturup aynı kaba sıçmakta olanlarla eşit seviyeye gelip onların sıçtığı kaba katkıda bulunma hırsından ibarettir. Ortada koskoca bir bok kovası, etrafına sıralanmış orta zekalı haris insan götlerinden "flok, flok, lak" sesleri ile düşen pisliklerle sıvanmakta, kovanın etrafını rezilce bir koku kaplamaktadır. Kovadan şahsi götleri için beş santim yer kapmış olanlar bu ruhun etkisi ile sıçtıkları kokunun duyulmamasını emrederek çevresindekilere ultimatom yağdırırlar. Bir gün gelip de bok kovasında kendi şahsına ait götüne yer kapma hevesi ve de hırsını içinde barındıranlar sanki ortalığı bok götürmüyormuş, etrafı ufunetli bir koku sarmamış gibi rol yaparlar. Efendilerinin sıçtığı boktan çıkan koku bok kokusu değil de vernelli, yumoşlu bir bahar demeti esintisi gibi davranırlar beklentili müsamerelerinin orta yerinde.

Onu bunu bilmem iş yerinde ruhtan bahsediliyorsa o ruh ekip ruhu değil herkesin bildiği ama bilmezlikten geldiği pisliği görme ruhudur.

Yıllarımı verdiğim, son beş yıldır da tahammül sınırlarımı sonuna kadar zorladığım yerde, bir de; yüzü sivilce bozuğu, yarım akıllı, durgun zihinli, orta yaşlı içi de dışı kadar çirkin kart tilki görünümlü orta yaşlı bir kadın ile, yüzünde sahte olduğu beşyüz metre teden belli olan gülücükler açan, hakkıda "Miss Piggy'ye benziyor" sözünden daha iyi bir laf edemeyeceğim orta zekalı bir başka durgun, donuk orta yaşlı kadının beraber ve solo kulisleri sebebiyle 30 Nisan 2010 tarihinde son derece yavşakça haksızlığa uğratıldım. İstifa ettim. İstifa eder etmez içimi bir huzur kapladı. Ait olmadığım yerden ayrılmanın içimi bu denli mutluluk ile dolduracağını bir tüy gibi hafifleyeceğimi yıllardır hesap edememişim.

Tilki ile Domuzcuk niyetimi öğrenince düşman kazanmamak için bir gayret telefona sarılıp bana beceriksizce sevgi sözcükleri ettiler. Söyledikleri yaptıkları ile çelişen insanlara karşı içidekileri tutmam için hiç bir sebep kalmamıştı, bayramlık ağzımı açmak bana çok iyi geldi.

Orta ve ortanın altındaki zeka seviyesindekilerinin kurnazlık ettiklerini sanmaları çok zavallıca aslında. Bunlar ağzını açmadan yirmi gün kadar önce ben ne bok yiyip bok kabına neyin ruhunu sıçtıklarını zaten sezmiştim, hafiften hazırlıklıydım. Bu sebeple kararımı vermek zor olmadı.

Dilekçemi verdiğim sırada bu şıracıların göbeğine rağmen perişen görünümlü, kıvırcık saçları yüzünün etrafında cılızca sallanan, belermiş gözlerinin sinsince attığı turların yüzüne bakanların gözünden kaçtığını sanan, zeka ve tecrübe donanımı kendinden üstün olanlara kıçı kırık iki ezberi ile akıl verme suniliğini etmemeyi akıl etmekten aciz müstahdemi ile karşı karşıya geldik. Sanırım kişiliğinin zayıflığı, korkaklığı ve hilekarlığı kalın görünümüne rağmen bunu zayıf gösteriyor her daim. Beni gördüğü anda korkarak bildiklerini de emrine amade olduğu domuzcuğunu da kaknem tilkisini de ele verdi. Korktu zavallı desem iltiftat yerine geçtiği gibi bütün zaallılara hakaret yerine geçecek olan şahsiyet perişanı zevzek yaratık. Döveceğimi fian zannetti her halde, yok canım kaba kuvvet kullanmıyorum ben, öksürtüyor, dövdüğün kişi de arsızlığı erdem sayangiller familyasında mensup ise enerjin boşa gidiyor. Laflarımı salıyorum üzerine. Buna da öyle yaptım; "atılın" dedim kelimelere. Oturduğu koltukta kıvranması için ağzıma geleni ileride de kafasında yankılanacak biçimde söyledim. Övünmek gibi olmasın kelime haznem katmerlidir, yanyana öyle bir koyarım ki ilk anda anlamaz yavşakça sırıtırlar, tek numara ezberleyebilmiş sirk köpeği gibi tek marifetlerini sergilerler. Sonradan kor benim kelimelerim, seçiyorum en irilerinden hazmı zor olsun diye. Yok öyle insanların arkasından kulis çevirip sonra da vicdanen bir halt olmamış gibi pir-ü pak kalabilmek.

Neyse efendim, yürüdüm gittim. Çok sayıda çalışanı olan kurumda saygı duyabileceğim, dostluklarına ve öngörülerine güvenebileceğim kişi sayısı iki elin parmağını geçmiyordu zaten. Onlara Allah dayanma gücü versin. O ruh orada oldukça, kendisinin üçte biri çalışana sahip rakipleri ile eşit sonuçları almayı başarmaya devam ederler artık. Ben orada emeğimin geçtiği hiç bir kimseye hakkımı helal etmiyorum, haram ediyorum. Kul hakkımı ise asla helal etmiyorum, haram olsun, benden aldıkları kul hakkının hesabını son milimne kadar versinler verebiliyorlarsa.

Çiftli yıllar bana iyi gelmiyor. 2009 Eylül ayı gibi 2010 da başıma iyi olmayan şeylerin geleceğini biliyordum. İstisnasız her bir çiftli yıl beni üzdü, yordu. Bu seneki onların hepsinin üzerine tüy dikti. Yılbaşından beri bazı sağlık sorunları, ailede sağlık sorunları uğraşıyorduk. İşten ayrılınca yaşadığım hafifleme uzun sürmedi. İki gün sonra annem bir kaza geçirdi. Şimdi onun iyi olması için üzerime düşen ve kendi yapabileceklerimi yapıyorum.

Yılın yarısı bitmek üzere, 2010 bitsin istiyorum. Bitsin ki güvenli ve sağlam topraklara adım atabileyim tekrar.

3 Şubat 2010 Çarşamba

Parlak Bir Kariyer İçin 10 Altın Kural

Kazara adım atılan üniversiteden mezun olunan gün Hayat gence karşıdan el sallar, “gel gel” diye işaret eder. Fırından yeni çıkmış kadar tazecik diplomasını elinde tutan çiçeği burnunda mezun genç bu daveti ciddiye alır, samimiyetine inanır ve hemen hayatın kollarına atılıvereceğini zanneder. Oysa hayat samimi değildir, hep yalanlar söyler, hep vaatler verir, hep karşıdan gösterir, gösterdiklerini zor verir, vaatlerini gerçekleştirmez.

Kendisini neyin beklediğini bilmeyen genç mezuniyet vedalaşmaları bitip de tek başına kaldı mı “ben ne yapacağım şimdi?” düşüncesi geçer aklından. O güne kadar hiç düşünmediyse artık tam sırasıdır, düşünmeye başlasa iyi olur. Kendisi düşünmezse de evdekiler “ee okul bitti ne yapacaksın şimdi?” makamında sorulara boğarak yavru kuşa yuvadan uçmayı merak etmesi için gereken huzursuzluğu tattırırlar. Genç; günler, aylar geçtikçe arkadaşlarının ya da kendi yaşındaki eş, ahbap, dost çocuklarının işe girdiği haberleri ile suratı bir karış yemek sofrasından kalkma günlerine başlar. Dört bir yana haber salınır, gazete köşelerindeki iş ilanları sonuna kadar okunur, heveslenilenlere başvurulur, gazete ilanlarında görülen sınavlara girilir, tanıdıklar vasıtasıyla ayarlanan iş görüşmelerine katılınır. Çokça olumsuz yanıt alınır, bazen umutsuzluğa kapılıp hırslanılır.

Nihayet o müjdeli haber kapıyı çalar, seçilmiştir, falanca gün işe başlanacaktır. İş kıyafetleri alınır. Henüz fotoğraflarda görülen modeller gibi iki dirhem bir çekirdek işe gidip eğlenilip eğlenilip akşama geri dönülecektir sanılmaktadır.

Genelde büyük firmalar işe yeni giren elemanını genel bir takım kuralları öğretmek ve motive edip gaza gelmiş biçimde işe başlamalarını sağlamak için kısa veya uzun süreli bir oryantasyon eğitimine alır. Genç burada kendisi gibi iş hayatına naif gözlerle bakan eşitleri ile, yani diğer seçilmişler, işe uygun bulunmuşlar ile tanışır. Üniversite ortamındakine benzer esprili, neşeli bir ortama düştüğü için sevinmektedir.

Eğitim sonrasında işe başlanılan o ilk gün genç kendisini çok önemli sanmaktadır. Girdiği müessesede kendisini bir kariyer planının beklediği hayalinin içinde yaşamaktadır. Genç bir kariyer planının kendisini beklediğini düşündüğü işine başladığı o noktaya gelene kadar hangi yollardan geçmiştir haydi ona bir göz gezdirelim. İlkokula gitmiş, orta öğrenimini tamamlamış, herkes gibi bir sınava girmiş bu sınavda başarılı olmak için bir takım kurslara yazılmış ve sınavda “şansına” ne çıktıysa o okulda yüksek öğrenimini tamamlamıştır. Ne genç ne de ailesi hayat ile ilgili bir plan yapmamıştır. Kendi hayatını planlamamış birinin, mesleki gelişimi için kendisine dair birilerinin bir planı olduğunu düşünmesi için hiçbir sebebi yoktur. Ama o bunu bilmez bir yerlerde bir plan olduğu hayaline kapılır.

Eğrş oturup doğru konuşalım, eğer ki bir insan yavrusu; çok uğraşır, işini hızlı öğrenir, çok çalışır, didinir, joker gibi oradan oraya koşturulup tüm angaryaları üstlenerek, gerektiğinde fedakarlıklar yaparsa günün birinde işindeki en yüksek noktaya kadar ilerleyebilir sanıyorsa maalesef çok yanılıyordur. Bu biçimde kendini işine adamışları hızlı terfi ettirmezler. Enayice her tür işi üstüne yükleyecekleri adamı yüseltirlerse o adamın yaptığı işleri yükleyebilecekleri başka adam kalmaz ellerinde. Gencin bunu kendi kendine kabul etmesi için önünde uzun yıllar vardır. Eğer işinde ilerlemek istiyorsa, hızla yükselmek gibi bir emeli varsa kesinlikle yapmaması gereken şey sadece çalışmak olmamalıdır.

Gelelim Kariyer Pilavlamasına, mesleğinde yükselmek için yapılması gereken ancak etik olarak zaafları olduğunu da can-ı gönülden düşündüğüm hızla ve kendini yıpratmadan yükselebilme emeline ulaşma üzerine sinsice düzenlemiş organizasyon faaliyetlerinin cümlesine ben kariyer pilavlaması diyorum. Bir nevi kendi kariyerini kendin parlat manevrası yani. Madem kariyer planlaması diye bir şey yok, madem genç de bir yandan yıllar geçerken, yaşlanmayı beklemeden yükselmek istiyor, o halde kişi kendi kariyerini kendi planlamalıdır. Kişinin kendi kariyerini parlatma, işinde kendini ön plana atmak için el yordamı ile yürüttüğü kulis faaliyetleri için takip ettiği rota Kariyer Pilavlaması’dır. Nasıl ki pilav pişirmek incelik, ustalık ister, kariyerde yükselmek içinde göze batmadan aradan sıyrılmak, pilav pişirmektekine benzeyen bir ustalık gerektirir. Suyunu, tuzunu, pirincini, şekerini yağını hep uygun zamanda atmalısınız ki lapa olamasın ya da kuru kuru kalmasın.

Adet olmuş her bir işin raconu var, en önemli bölümü de bunları maddelemek, iyi bir kariye inşa etmek için şu başlıklarda efor sarfetmek çok önemlidir:

Madde 1: Aman fazla çalışmayalım!!
Madde 2: Cıvık yaftasını yemeden sosyalleşelim
Madde 3: Yeri geldiğinde didişelim sessiz sanıp hakkımızı yemesinler
Madde 4: Bol bol izin rapor kullanalım
Madde 5: Dozunda yağ çekelim.
Madde 6: Ufak ofis çatışmalarına gözü kapalı girmeyelim
Madde 7: Rakiplerin sinirini yıpratalım, iz bırakan çamurlar atalım.
Madde 8: Klüplere katılalım, kendimizi tanıtalım.
Madde 9: Torpilimizi açıklamayalım
Madde 10: Deşifre olmayacak denli sinsi kalalım.

Devam edecek

1 Şubat 2010 Pazartesi

Kariyer Pilavlaması

Geçenlerde gece yarısını epey geçmiş bir saatte karanlığın ortasında uykumdan fırladım. Kendimi rüyamda bağırırken yakaladım. O anda ne söylediğimi anlayamadım. Kadıköy Maarif Koleji’nin Pilav Gününe gitmişim, Tanıdık herkes oradaymış, mutluluk içinde yüzen bir sanatçı, yazar, şair, doktor, avukat, bankacı, talk showcu, mühendis, sanayici, genel müdür, müdür ve müdür yardımcısı kalabalığıymışız. Vakit geçirip birbirimize kariyer havası atmak için oraya gitmişiz, mutlu rolü yapıyormuşuz, önemli olduğumuzu herkes bilsin bir daha da unutamasın istiyormuşuz. Bu kariyer pilavlaması günlerinde ortaya kurulan bir podyuma çıkıp cetvel koyup kimin ünvanı en büyüğü diye ölçüyormuşuz. Her çıkanı ünvanının, şanının, şöhretinin uzunluğu kadar alkışlıyormuşuz. Boş yere bunalıp konuşmamışım uykumda. Saat kaçtı bilmiyorum ve kalbim göğüs kafesimin içinde hırsla gümbürdüyordu, Saate bakarsam tekrar uyuyama riski dolandı gözlerimin önünde. Onları hemen kapadım ve aklımdaki fikirleri bir kenara ittirip tekrar uykuya daldım.

Uyandığımda pencere dışında görünen her şey buz kesmiş gibiydi. “Ama pilav günü Haziran ayındadır yahu” diye diklendim bilmiş bilmiş. Hakikaten de hayatımın en bunalımlı yıllarını geçirdiğim deniz kenarındaki mekandır o okul. Eski binada olsun yeni bina da olsun Genç Werther’inkileri andıran acılar içerisindeydim nedensiz yere, olduk olmadık saaterde okuldan kaçar sonra geriye dönerdim. Benim gibi birkaç tiple birlikte böyle gitmekle, kaçmakla eğlenirdik güya. Oysa bir yere varmadan gitmeler gitmek değilmiş. Deneyerek öğrenmiş olduk.

Ayaklarımız geri geri gittiğimiz o yere seneler sonra pilayı bahane edip dönmek de neyin nesidir onu da konuşlandıramıyorum ne yere ne göğe.

Bu kariyer planlaması denilen ismi var kendisi yok olgu kapanmayan yaralardandır ülkemizde, zaten yara öyle büyüktür ki kariyer planlaması denen bir şey vardıysa bile şu ana kadar ölmüştür zaten. O yüzden insanların meslek yaşamlarındaki ilerlemeye dair izledikleri yolu ben maalesef “kariyer pilavlaması” olarak anıyorum. Kariyer planlaması hakkında düşünce belirtmem gerekirse “yok böyle bir şey” diyorum sadece. Karşımdakiler de olduğunu ispat etmek için dil döküyorlar, yaptıkları kelime cambazlıklarını boş çaba bunlar kategorisinde ve “kayda değmez tuşu”nu basılı tutarak gülümseyerek dinliyorum. Sanki rüyamda bir pilav gününe katılmış gibi gerilmek istemiyorum, anlatsınlar külahıma bana ne. Varlığını ispat etmek isteyen düşünsün.

Mezun olmuş genç insan işe girer ve kendisinin ne kadar iyi olduğunu, en iyisi olduğunu göstermek için çabalar durur. İşe başladığı müesseseye bağlılık hisleri sürekli güçlenir başına ne kadar saçma olay gelse de iş yerine bağlılığı kolay kolay zayıflamaz. Ülkemizde müesseselerin kurum çalışanlarına bağlılığı yok iken genç insanın adeta körü körüne ve beşik kertmesi ile kertilmiş gibi duran bu haline dense dense platonik bir aşk olarak denilebilir. Sevgili eziyet ettikçe, yılmayan genç sevdiğinin gözüne girmek için didinir durur. Zanneder ki her bir işi kuralına uygun olarak yerine getiri ve çok çalışırsa bir gün bu özverili emekleri karşılığını görür. Fena halde yanıldığını anlaması için beş kere bilmem kaç yıl geçmesi gerekir. İşveren açısından bakıldığında çalışanına bağlılığın olmadığı bir ülkede göstermiş olduğu karın tokluğuna bu bağlılık sonunda bir gün gelir avucunu bir güzel biçimde yalar, bizzat kendi elinden diline bulaşan acı tadı silebilmesi için birkaç kadeh buz gibi soğuk su yutması gerekir o gün.

Mesleğinde enayi pozisyonuna düşmeden, yani fazla emek harcamadan, yorulmadan, riske girmeden ilerlemek isteyenler ile yıllar içinde kazandığım deneyimlerimi paylaşmak istiyorum.

Önümüzdeki günlerde elim erdikçe kariyer pilavlamasına dair maddelemelerimi yapacağım. Bu da kendi kendime mim olsun.

19 Kasım 2009 Perşembe

Yüzsüzlük

Kimileri çok yüzsüz. Yüzüne tütkürseniz yağmur yağarken duydukları sevinci sahnelemeye başlıyorlar. Ya da kimileri var ki üstüne vazife olmayan konuda gelip akıl vermeyi vazife edinmişler. Çocuk olmayı çok özlüyorum bu anlarda. Üstümüze gelene bir tekme. Çocukluğumda Kemeraltı ya da benzeri kalabalık yerlere girmek zorunda kaldığıda bolca huysuzlanır, o zaman ki yerden bitme halimle içinde kaybolduğum uzun bacaklar ormanında fazla yakınıma geldiler mi basardım tekmeyi. Bacaklarım eskiye göre kuvvetli ama tekme atmakta kullanamıyorum malesef. Beyin kıvrımlarımda gizli tekme arzuları koşuşturuyor bazen, dışarı çıkıp bağırasım geliyor. Bağırmıyorum, serde olgunluk var.
Bazı şeyleri söylemektense ucunu bırakıp yola koyulmak daha iyi sanırım. Bazı insanlar her şeyi duymaya hazır değil. İnsanlara her tür kabalığı edip zeytinyağı gibi üste çıkabilecek yüzsüzlüğe sahipler. Yüzleştiğinizde kendilerini haklı çıkarabilecek sebepleri aklınıza gelemeyecek kadar çok. Uzun lafın kısası yüzsüzlük yapılmaması gereken bir davranışı rahatlıkla ve de pişkinlikle yapmak ve bundan da zerre kadar utanmak eylemi.
Çok iyi arkadaş olduğumuzu sandığım bir arkadaşımı bir akşamüstü yeni iş yerinde ziyarete gittim - eşek olmadığım için belki de eşek olduğum için karar veremedim - ilk gidişim olduğundan eli boş gitmedim, ofisinde kullanacağı bir hediye ve de müziği sevdiğini bildiğim için müzik cd leri götürdüm. Oturduk. Makamına kuruldu. "Naber, iyi misin?" faslından sonra çay söyledi. Çayı beklerken sustu, sustu, karardı. E ben gideyim madem diyeceğim aniden telefona sarıldı, "çat çat çat çat" ve "çattadanak" sesleri ile bir numara çevirdi. Bu, masasının arkasında, ben masasının önünde gözümün içine baka baka, fısır fısır birisi ile muhabbet etmeye başladı. Çay geldi bu arada, ben çayımı bitirdim. Konuşması bitmedi, çayı bitti. Susmuyor. Kah gülüşüyor, kah manalı bakıyor, karşı taraftaki kişinin kelimelerinde eridi gitti. Verdiğim hediye duruyor, açılmamış. Bu şimdi, "defol git buradan?" demek değildir de nedir? Şimdi karşında oturan adam kalkmış bir başka şehirden oraya gelmiş, sana değer vermiş oturmuş karşına, canın konuşmayı istemiyorsa "çok yoğunum, bu yoğunlukta sana zaman ayıramayacak kadar yorgunum" demeni kaldıracak onca sene var arada. Desene be güzelim.
Arkadaş kendisine yapılan en ufak kabalıkta aşırı hassasiyet gösteren, yok yan baktın, yok şunu mu ima ettin diye en ufak yağmurda darılmaya hazır beklediği için ben de kasten uzayan yersiz uzunluktaki fısırtılı telefon görüşmesini "defol git olarak" algıladım. Ama on seneyi aşkın arkadaşlığın hatırına telefon görüşmesi ne kadar sürerse sürsün sonuna kadar beklemeye karar verdim.
Gitmediğimi görünce telefonunu bitirdi.
Sonra ne konuşulduğu, önemli değil. Başlık yüzsüzlük olunca, arkadaşın yüzsüzlüğünü ve pişkinliğini misal olarak şuraya yazayım istedim.
Nedir bu yüzsüzlerden çektiğimiz yahu? Tabi onlar da haklı, yaşamın doğal seleksiyonu bunları genetiği değişmemiş öküz olarak olgunlaştırarak sürüyor toplumun içine içine; maksat mevzu çıksın, misal olsun, örnek teşkil etsin. Yüzsüzleşmek isteyen daha yüzsüzleşsin, aklı selim sahibi kimseler "yüzsüzlük de böyle bişiymiş demek" desin, bilsin, etsin, falan feşmekan.

30 Eylül 2009 Çarşamba

Ecis Böcüş

Çoğu insan tenine böcek teması ihtimalinde dahi ufak çaplı fenalıklar geçirebiliyor. Hele o feci ihtimal yakın tehlikeye dönüştü ise o anda kerli ferli adamların attığı çığlık, hülümet gibi kadınların en yakındaki en yüksek objeye en tiz sesleri çıkartarak hamle etmeleri karşısında tepkisiz kalabilmek çok zor. Tepki; bu gibi durumlarda ilk etapta kahkaha atmak oluyor benim için. Sonra karşımdakinin korkusunun ciddiyetine binanen kahkahadan kederi, korkuyu paylaşmaya beceriksizce yeltenmek oluyor. Çok yakın mesafede çalıştığım bir arkadaşım hamam böceği ya da kibar ismi ile kalorifer böceği gördüğünde hareket etme yeteneğini kaybetip gözleri böceğe kilitlenerek böcek gidesiye kadar öylece kalıyordu. Kendisine kal geliyormuş. O dönem lugatımızda "kal gelmek" ifadesi olmadığı için ona ne olduğunu bilmiyorduk. Sonradan öğrendik işte. Çok basitmiş: Kal geliyormuş. Önünden nazik bir anda böcek geçse hayati tehlike bile atlatacak denli, tırrakkkk tadanak duruyordu kız.
İşyerinde ilk kez kalakaldığında şaka ediyor sandık. Çalışma arakadaşları olarak biz böyle bir doğa hadisesine ilk kez rastlıyorduk. Ama o da o gün böceklere dair hiç rastlamadığı bir doğa hadisesine şahit oluyordu. Kızın şaka yapmadığını farkeden centilmen bir arkadaş bir tomar evrakla böceğe saldırınca, böcek yürüyüp gitmekte olduğu kirli, pasaklı halıfleks bozmasından havalanıp fotokoği makinasının üstüne uçtu. Bunu gören kzı da, o esnada fotokopi çekmekte olan stajyer kızı da bir kendilerine döndüremedik. Onlar öyle kaldı. Stajyer kız kısa bir çığlık serenadı çekti bize.
İşte böyle hadiseler ofis ortamını kısa da olsa şenlendiriyor. Sessizlikteki kadın çığlıkları ortamdaki sıradan insan hayatlarına sığ da olsa bir farklılık getiriyor.
Olaylar çığlıktan önce ve çığlıktan sonrakiler diye adalndırılıp tasvir ediliyor bir müddet.
"Hatırlarmısın filanca bey falanca hanımla münakaşa etmişti"
"Hatırlayamdım"
"Hani Canan Hanım fotokopi çekerken üzerine böcek uçup blüzüne konduğunda çığlık atmıştı ya..."
"Evet evet"
"Ondan 4 gün sonraydı"
"Alllam ya şimdi hatırladım"
Böcek ufak bir haşarat tabi. Kolay unutuluyor, asıl hatırlananı, böcekgillerden değil de memeliler familyasından olan canlılara dair olanı.

Seneler önce işyerinde kentin en mühim adamlarından birsinin kızı olan bir iş arkadaşımızı sabahın köründe masasının üzerinde ay ay aylarken görünce makaraları salmıştım ilk. Sonra kadın bana yıllar yılı diş bilemişti. Ben onu orada, o zavallı masanın üstünde göbek atıyor sanmıştım. Nerden bilirdim bir fındık faresi ile karşı karşıya kaldığını?


Haşaratlardan kurtulmak lazım, ben bunu bilir bunu söylerim. Gerekirse profesyonel yardım almaktan da kaçınmamalı.

12 Mayıs 2009 Salı

Mülakat

Mülakat ortamını pazar yerinde sattığı mevyaları elleten satıcıdan karpuz almaya benzetirim. Dışından yoklayarak içinde yenilebilir kısmının kelek mi yoksa güzel mi olduğunu tespit etmeye çalışırsınız. Karpuzdan anlıyorsanız ya da şanslıysanız eve götürdüğünüz vakit lezzetli bir ürünü tadabilirsiniz. Karpuzdan anlamayana ya da şansı o gün yaver gitmeyen, bıçağı çekti miydi yeşil kabuğun altında pembe ve beyaz tonlardaki meyvaya ulaşır.
Koskocaman şirket personel ihtiyacını karşılamak için gazetelere ilan verir. İlana cevap verenleri bir takım elemelerden geçirip, seçe seçe az sayıya düşürdüğü adaylarla son aşamalarda bire bir ya da panel şeklinde görüşmeler yapar. Birebir daha sohbet havasında geçerken panel şeklinde olanlarda sınava alınan kişi sayısı da görüşmeyi yapan kişi sayısı da birden fazladır.
Ben üniversiteyi bitirdikten sonra girdiğim her mülakatı geçtim. Karşımdakine güven veren, kendinden emin bir halim var ne yapayım. Belki de şans bu konuda yüzüme güldü. Haksızlığa uğradığımı düşündüğüm bir dönemde ilk işimden ayrılmaya karar verip daha önce sınavını kazandığım bir kuruma başvurdum. Yazılı faslı bitti, mülakat faslına geçtik. Teketek görüşmeye girdim, kendimi tanıtmamı isteyen adam adımı soyadımı söyleyip daha önce kendisinin yaptığı mülakatı geçtiğimi söyleyince, o zaman ertesi günkü görüşmeye katılabileceğimi söyledi. Odaya girip çıkmam beş dakika bile sürmemişti. Ertesi gün panel şeklinde yapılan mülakatta benimle birlikte yedi aday, dokuz kişilik heyetin karşısına oturduk. Herkes sırayla kendisini tanıtıp heyetin yönelttiği sorulara cevaplar veriyorlardı. Ben baştan üçüncü kişiydim. İkinci aday, sakin, çıtıpıtı görünümlü lafını da yutmayan/tutmayan bir kızdı. Neden bu işi seçtiğini soran kişiye "yaşlı bir avukatın yanında çalımak istemediği için" yanıtını verdi. "Genç bir avukat yanında çalışmayı istemez misiniz?" sorusuna suskun kaldı. Kendisine ayrılan bölüm biterken "genç avukat konusuna yanıt almamakla birlikte sıradaki adaya geçelim" dediler. Ben sorularla kendimce boğuşurken kız bana sorular sormaya başladı. İlk sorusuna cevap verdim. İkinci sorusunda, "karşımda koskoca heyet yanımda siz, sizin sorularınızı sizi de heyete aldıklarında ya da sabrederseniz dışarıya çıkınca vereceğim" dedim, sonra "Genç avukat yanında çalışıp çalışmayacağınıza bir cevap verirseniz sorunuza cevap verebilirim" diye ekledim. Yanıtım heyetin hoşuna gitti, gülüştüler. Sonuçlar açıklandığında ikimizinde işe alındığını öğrendik.
İkinci işimdeyken moralimin iş sebebiyle bozuk olduğu dönemlerde de iş arayıp, mülakatlara girip kendi kendimi çok dolaylı bir yolda motive ettim. Canım istediğinde iş değiştirebileceğimi bilmek ve bunu kendime ispatlamak hoşuma gidiyordu. Özellikle mülakat teknikleri konusunda da ciddi bir eğitim aldıktan sonra girdiğim mülakatlarda hem kendimi, hem karşımdakini sürekli inceleme imkanım oldu. Mülakat yapanın soru faslına geçmeden önce ilk olarak adayı rahatlatıp görüşmenin daha verimli geçmesine elverişli ortam yaratması gerektiğini de mülakat eğitiminde öğrenmiştim.
Üstlerimle sorun yaşama geyiğimin olduğu bir anda rakip bir kuruluşa mülakata gittim. Teketek bir görüşmeydi, mülakatı bölge müdürü yapıyordu. Koskocaman bir salonun köşesindeki makamında benimle görüşürken etrafta kendi elemanları gezinip laklak ediyor, telefonlar susmuyordu. Ortam rahat değildi, adamın da beni konuşabilir hale getirmeye niyeti yoktu. Kendimi de orada çalışırken hayal edemedim. Adam benim CVmi okurken bir anda gözleri parladı ve bana mevcut işimle ilgili çok detaylı sorular sormaya başladı. Sorduğu her soruya noktası ve virgülüne kadar detaylı bilgiler, firma isimleri, kişi isimleri vererek yanıtlar verdim. Adam söylediklerimi harıl harıl not alıyordu, güzelce not alsın diye ben de arada yavaş konuşuyor, arada tekrar ediyordum. Adam kağıda gömüldü yazıyor babam yazıyor. Benden öğrenecekleri bitince bana kendince bir örnek olay uydurdu yanıt vermemi istedi. Ben yanıtlarken camdan dışarıya bakıyordu. Mülakat bitti, sonuçla ilgili beni arayacaklarını söylerken ikimizde son derce rahatsızdık. Kalkıp iki adım attım, arkama dönüp "aldığınız notları atın bence" dedim, görüşme ortamı bana güven vermediği için hepsini uydurdum" Arkamdan bakakaldı. Kazanamayacağımı tahmin ettiğim ama aynı zamanda en çok eğlendiğim mülakat bu oldu. Yanılmışım ertesi gün beni arayıp mülakatı kazandığımı söylediler.

24 Eylül 2008 Çarşamba

Kadehler Elimizde

İnsanlar rüzgarın savurduğu yapraklar gibi belli bir dönem yan yana düşüp sonra uçuşarak birbirlerinden ayrılıyorlar. Kiminle ne zaman karşılaşıp ne kadar süre birlikte olacağımıza asla yüzde yüz kesin gözü ile bakamayız. İstediğimiz tarihte bir araya gelsek bile kararlaştırılan sürenin sonuna kadar beraber zaman geçireceğimizin garantisi yok.

İş için uzun süre Ankara’da bir otelde konaklamam gerekmişti. Süre iki ayı geçtiğinde her akşam İskender ve kebap yemekten vücut ölçülerimde gözle fark edilecek denli gelişmeler kaydetmiştim. Böyle olunca o dönem birlikte zaman öldürdüğüm iki arkadaş ile beraber, akşamları kebap yemektense, şöyle güzel bir alışveriş yapıp hem tasarruf edelim hem de zayıflarız düşüncesi ile yola koyulduk. Hepimiz birer iri poşeti önümüze gelen ve “bunu yersek zayıflar mıyız?” sorusuna üçümüzden de evet yanıtı alan yiyecek maddesi ile tıka basa doldurduk. Otele gelince arkadaşlardan M.’nin odasına kapağı attık, elimizdekileri dolaba bir güzel doldurduk. Sonra TV nin karşısına kurulduk. Akşam, karnımızdan gelen gurultular yükselmeye başlayınca yemek yeme saati geldiğine hükmederek soframızı kurduk. Allah ne verdiyse tıka basa yedik.

Hangimizin fikriydi bilmiyorum ama sarma konservesi alışveriş anında zararsız gibi göründüyse de masada hem itici hem de olması gerektiğinden fazla yeşil geldi. Bir ara M. kalkıp meyve salatası yaptı, meyve salatasına atacak sadece küp şekerimiz vardı. Ben küp şekerleri kapıp bir naylon torbaya koydum, torbaya abajurla hücum edince küp şekerlerimiz toz şekere dönüştü. Meyve salatamızı gövdeye indirdik. Yedik, yedik, yedik. Üç gün sonra sıra sarmaya geldi, hepimiz birer tane çatal sapladık, çatalın ucunda sarma, sarmanın ucundan çimen yeşili bir yağ damlası. Bir damlaya, bir birbirimize baktık, rejim olayı o kadar iştahımız açmış ki, birimiz sarmadan bir ısırık alsa diğerlerimiz geri kalmayacak ama, yağın yeşili engel oldu bir kere. Sarmaları çöp kutusuna attık, yağını tuvalete boşalttık. Tuvaletin içi iğrenç bir yeşil oldu. Sifonu çektim gitmiyor. Sanki yeşil her yanı yeşile boyuyor. Defalarca sifonu çektik gitmedi. M. Sızlanmaya başladı. “Üç gecedir benim odada yemek yiyoruz, çöp kovam her gece tıkabasa doluyor, adım temizlik görevlileri arasında obur kadına çıkmıştı artık bu yeşil yağlı tuvaletten sonra bana pis kadın diyecekler. Sizin yüzünüzden.” Arkadaşımızı sakinleştirmeye çalıştıkça, “Sizin yüzünüzden hem obur oldum hem de adım Pis Kadın’a çıktı, zayıflamak ise hayal oldu” diye söyleniyor, şaka mı ediyor gerçekleri mi dile getiriyor anlayamadık. Hakikaten de üç gecede üç poşet dolusu yemeği tüketerk nerdeyse bir haftada yediğimizden fazla yiyeceği tüketmiştik. Rejim böyle olmuyordu anlaşılan.

Obur olduğumuz gerçeği ile yüzleşmekte zorlanan Ş. yemeğin ağır geldiğini uyumak istediğini söyleyerek odasına gitti. Biz M. İle oturup TVdeki bir korku filmini izlemeye başladık. Filmde durduk yere vücudundan alevler çıkan bir adamın hazin olması gereken öyküsü anlatılıyordu. Spontoneus Combustion isimli filmin adı aklımda oyuncuları hafızamdan silmişim, kötü bir filmdi. Adamın alev aldığı sahnelerden birisinde yandaki odadan bir kadın sesi şarkı çığırmaya başladı. “Yanarım yanarım tutuşur yanarım… “ Kadın dönüp dolaşıp “Belalım”ın nakaratını söylüyordu.

M.: Kadın yanıyor Vladimir bir şeyler yapalım.
Vladimir. Yok ya o da aynı filmi seyrediyor bence. Alevleri görünce bu şarkı çağrışmış olmalı.
M. : Çok içten söylüyor kıyamam
Vladimir: Aşık bu belli
M. : Hançereden okuyor.
Vladimir: İster misin elinde saç fırçasıyla ayna karşısında söylüyor olsun?

Biz bu geyiği döndürürken yandaki odada telefon çaldı, şarkı sustu. Bir gürültü koptu kadın kendini yatağın üzerine attı. Aynı anda birbirimize baktık. İkimizde bu konuşmayı dinlemek istiyorduk. Kulaklarımızı duvara dayadık, mırıltılar duyuluyor ama ne konuşulduğu anlaşılmıyordu.

Vladimir: Bir filmde gördüm duvara kadeh kapatıp, kadehin altına kulağını dayayınca duvarın arkasında konuşulanlar daha net duyuluyormuş”
M. : O zaman elbise dolabına girip oradan dinleyelim.
Elimizde kadehlerle beraber dolaba girdik, o oburlukla zor da olsa sığdık. Konuşmaları yaklaşık yirmi dakika dinledik. Sevgilisi ile konuşuyordu. Bizi ilgilendirecek bir konu yoktu. Sıkıldık. Dolaptan çıktık. Derken şarkı sustuğu gibi aniden başladı. Benim uykum geldi kendi odama gittim. On dakika sonra arkadaşıma telefon açtım, cevap yoktu. Meraklanıp oda kapısını çaldım içeride ses yoktu. Diğer arkadaşımız Ş.e gittim, ona durumu anlattım. Yandaki kadın dinlendiğini anlayıp bizimkisine bir kötülük yapmış olmasın diye kuşkulandı. Oteli ayağa kaldırdık, kapıyı açtırıp içeri girdik. Ben ayıp olmasın diye içeri girmedim. M. İçeride mışıl mışıl uyuyordu. Otel görevlilerinden özür dilerken yandaki odanın kapısı açıldı, elinde saç fırçasıyla şarkı söyleyen kadın çıkıp bizi süzdü.
Ertesi sabah seminere gittik, o günkü konuyu aktaran kadın şarkı söyleyen kadındı. Kendimi sudan çıkmış balık gibi mahcub hissettim.


İşte itiraf ediyorum ben elbise dolaplarının içlerine sinsice girip yandaki odaları kadehle dinlemiş casus ruhlu bir adamım.

22 Eylül 2008 Pazartesi

Ofis Oyunları: Bu Bir

Ofis oyunlarından hep nefret etmişimdir ama başına geldi mi de geliyor insanın, millet bin türlü gereksiz ayak oyunu ile kedisini patron/müdürlerinin gözünde yüceltmek için didinir durur. Ben aklımdan geçeni üstlerimle her zaman paylaştım. Üçüncü işyerimde, millet birbirinin önünde “kuzucum”, “ay ben bunu çok seviyorum” diyerek reveranslar yapar, arkasından demediklerini bırakmazdılar. Bu durumda, en çok çekiştirilen kimse de müdürümüz olurdu. Kadın kırklı yaşlarında, sevimsiz, despot olmaya çalışan birisiydi. Siz kendinizi onun ellerinize bırakınca o da sizinle uğraşırdı.

Genel Merkezimizde takip eden yıl için iş planı çıkarılır ve hayat memat meselesiymişçesine gizli tutulması istenirdi. Hep de bizim birimizden bilgi sızardı, saatlerce sorgudan geçirirdi şimdi de o zaman da saygı ile andığımız müdiremiz bizleri. O birimde 10 yıl çalışmış insanlar vardı gıkları çıkmaz hersene aynı aşağılayıcı seremoniden geçerlerdi kuzu kuzu. Nisan ayı gibi bilgiler sızmış kadın bizi sorgudan geçiriyor, en yeni olduğu için en değersiz olan beni odasına çağırdı kadın.

Kaşı Çatık Müdire Hanım: Vladimir, araştırdım, bu soruları siz sızdırmışsınız. Kime söylediğinizi anlatın bana. Yenisiniz böyle minik hatalar her yerde olabilir, Çekinmeyin anlatın, sizi dinliyorum.
Vladimir: Bunu bir suçlama olarak kabul ediyorum Müdire Hanım. Ama bu suçu kabul edemem.
Kaşı Çatık Müdire Hanım: ( alaycı bakışlarla) Nasıl yani?
Vladimir: Çünkü bu bilgiyi sızdıran kimseyi çok iyi biliyorum.
Kaşı Çatık Müdire Hanım: ( merakla ) Sahi mi? Kimmiş.
Vladimir: Söylediğim kimseyi duyunca üzülebilirsiniz ama.
Kaşı Çatık Müdire Hanım: (artık zaptedemediği bir merakla) Üzülmem ben. Söyleyin çabuk.
Vladimir: Sizsiniz.
Kaşı Çatık Müdire Hanım: Saçma
Vladimir: Her sene yıl sonunda yapılan toplantıya bizimle birlikte siz de gidiyorsunuz. Geri dönünce yanınızdaki duvarda asılı tabloya kırmızı kalemle tarihine kadar yazıyorsunuz. BU yazı bir yıl orada kalıyor. Farkında mısınız bilmem ama sizi Ocak ayında diğer birimlerden bir çok kişi ziyarete geliyor ve eminim ki hepsi şu anda benim oturduğum koltuğa oturup, sizinle konuşurken tablodaki tarihleri bir güzel ezberliyorlardır.
Kaşı Çatık Müdire Hanım: (hayal kırıklığı içinde) Doğru söylüyor olabilirsiniz.

Benim hayret ettiğim on yıl kadar orada çalışıp da bunu fark etmemiş olan çalışanlardı. Skandal ortaya çıkınca, arkası sökük gibi geldi. Her çalışanın doğum günü bir pasta ve ufak bir hediye ile kutlanırdı, devamlılığı sağlamak için bir fon oluşturulmuştu. Çalışanlar maaşlarını aldığı ilk gün bu fona para yatırırdı. Dört ay kadar kimsenin doğum günü olmamasına rağmen fondaki para bitmişti. Araştırasım geldi. Öğrendim ki kaşı çaık müdiremiz, kendi arkadaşlarına, bazı açılışlara bizim fondan para yollamış. “Git sen konuş” dediler. “Hayır” dedim “bu kez siz konuşun”. Kadının arkasından eleştiriye devam ettiler tabi. Onlar konuşunca ben de konuşuyordum, eleştirilerimi dile getiriyordum. Ama kadının arkasından eleştiren on yıllık bir erkek arkadaş öğlenleri Müdire Hanımın odasında kahve içme fasıllarına başladıktan kısa bir süre sonra bir toplantı için tüm birim toplantı odasındaki büyük masanın etrafına toplandık. Herkesin gevşediği bir sırada Müdiremiz ters ters bakarak bana sordu “Vladimir, benim hakkımda ne düşünüyorsun?”. Kahve tiryakisi arkadaşımızla olan gizemli muhabbetler meyvesini veriyordu. Hemen cevabımı verdim: “Müdire hanım sizin hakkınızda ne düşündüğümü söyleyeceğim ama bu düşünce bu masanın etrafındaki arkadaşların tamamının ortak görüşüdür. Zira siz yanlarında yokken herkes sizin hakkınızda konuşuyor. Sizi ilk okullardaki başöğretmenlere benzetiyoruz. Siz insanların işlerinden ziyade çalışanlarınızın özel hayatlarına kafayı takmışsınız. Sizi ilgilendirmemesi gereken konularda onlara hesap soruyorsunuz” Tam burada sözümü kesti, “konuşmaya odamda devam edelim, toplantı bitmiştir” dedi. Odasına geçip konuştuk. Cesaretim için beni tebrik etti ama haliyle suyum ısınmıştı. Arkadan konuşanlar konuşmalarına çenelerinin gücü yettiği kadar devam ettiler. Hiç biri hiçbir zaman akıllarından geçenleri, haklı bile olsalar söyleyemediler.