remiksler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
remiksler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2011 Cuma

Kırmızı'ya Doğru






Elenor

Adım Elenor. İki yıl önce öldüm. O zaman 16 yaşımdaydım. Ölmem gerekiyordu, Pelin halam zaten nasıl öleceğimi planlamıştı. Öldüm ve kurtuldum onun büyüleri ile örülü hayatı yaşamaktan.

Yaşarken ismim başıma belaydı. Annem İngiliz, babam Türk. Aslında adım Eleanor. Elanur diye çağıranlar bile olurdu beni. O yüzden Elenor daha kolay.

Halamı çok severdim. Onun da beni çok sevdiğini zannederdim. Öldükten sonra anladım ki halam çok kötü bir kadın. Karanlık dünyalara kapılar aralıyor. Bazen beni burada bile rahat bırakmıyor. O ve beyaz saçlı adam birlikte herkese kötülükler yapıyor.

Halam beni kırmızı bir kurdele yüzünden, kırmızı bir kurdele ile öldürdü. Çok şaşırdım öğrenince.

Ne tuhaf değil mi?



Resim: Elenor - D.M. ile Kolaj..

21 Eylül 2011 Çarşamba

Albino

İşte orada karşımda duruyordu. Daha önce yalnızca bir kez, huzur veren bir rüyada gördüğüm beyaz saçlı adam. Yıllar once sıklıkla ziyaret ettiğim bu evde, şimdi ilk kez, bir hasta ziyareti için geldiğimde karşımaydı.



Yağmurlu bir gündü. Ağır tül perdeler gün ışığının içeriye süzülmesine izin vermiyordu. Tavandaki ampülün ışığı soluk sarıydı. Adam loş odada gözlerini gizleyen kapkara ve geniş güneş gözlükleri ile oturuyordu. Arkadaşım bana kahve pişirmek içeriye, mutfağa gitti. Hastaya ettiğim bir kaç geçmiş olsun dileğinden başka söz aklıma gelmiyordu. Artık rahatsızlık vermeye başlayan sesszilki giderek büyürken. Kahvem geldi. Kahvemi içer ve giderim diye düşündüm. Herkes susmuştu. Benim kahve içerken çıkardığım sesler ve koskocaman duvar saatinin tiktaklarından başka ses işitilmiyordu.


Kahvemi içtim. Beyaz saçlı adam gözlüklerini çıkardı. Kalbim güm güm atıyordu. Sanki gelecekte olacak bir şeyi hatırlar gibiydim. Bu anı yaşamamıştım ama yaşayacaklarımı biliyordum sanki.


Adam: Falınıza bakmak istiyorum. Müsade eder misiniz dedi?


Hayır diyemeyecek kadar hazırlıksız yakalanmıştım.


Bardağım soğuyuncaya kadar bekledi. Fincanı eline alıp büyük dikkatle içindekilere bakmaya başladı. Beş dakika kadar sessiz kaldı. Arkadaşıma ve annesine baktım. Annesi sus der gibi işaret parmağını dudağına yaklaştırmıştı. Başka zaman olsa gülerdim. Gülemeyecek kadar tedirgindim.


Adam aniden konuşmaya başladı:


"Bir yıl içerisinde dönem dönem güzel şeyle olacak sizin için" dedi. Bir takım tarihler ve isimler verdi. Sonra yine sustu. Bembeyaz kirpiklerini çevrelediği açık ela renkl gözleri ile bana baktı. Baklışlarımı kaçıramıyordum. Konuşmaya devam etti:


"Ama sonra çok kötü şeyler olacak" dedi.


Gülmek istedim. Başarısız bir gülüş yerleşti yüzüme.


"Biliyorum inanmıyorsunuz bu safsatalara.... Ama lütfen inanmayı deneyin, sizi bir tek ben kurtarabilirm. Dediklerimi harfiyen yerine getirdiğiniz takdirde kurtulma şansınız var. Hasmınız çok kuvvetli yerden yardım alıyor. Sizin kaderinizi değiştirebilecek kadar güçlü birisinin nefesi değmiş ona"


Adamın yüzüne dikkatle baktım. Yaşı olmayan, yaşını göstermeyen şanslı insanlardandı. Pembe beyaz yüzlü bir adam, kaderimin değişeceğini, kötü şeyler gördüğünü söylüyordu. Doğruyu söylediğine dair bir his belirdi içimde. İzin verdiğimi belirtmek için başımı salladım.


"Bana bir tas su getirir misin kızım?" diye seslendi arkadaşıma.


Sehpanın üzerine konulan yarıya kadar su ile dolu bakır bir hamam tasına birlikte bakmaya başladık. Burnuma yeşil sabun kokuları geldiğini hayal etmeye başlamıştım ki, adam yine konuştu. Rüzgarlı bir gecede fısıldar gibi çıkıyordu sesi. Belli belirsiz.


Duyduklarım bir daha hiç aklımdan çıkmadı.





10 Eylül 2011 Cumartesi

Gece Vardiyası – Stardust Collective Remix

Ay Vakti Vardiyası

Ay büyüdüğü vakit bambaşka bir hayat başlar bu şehirde. Herkes “karanlık işte” der geçer: Oysa bambaşka aydınlanır her şey. O karanlıkların içinden çıkan ışıklara bakıp da görmeyenler beni şaşırtıyorlar. 

Karanlığı seviyorum. Hava kararmaya başladı mı, beni bırakın dışarıya. Sabahın ilk ışıklarına, gün ışıyıncaya kadar dışarlarda dolanayım. Başka bir şey istemem. İstemedim de zaten. Tastamam böyle oldu. Karanlık benim için; ay demek, yıldız demek, hayaller, düşler, huzur, sukûnet, gizem, gerçek, meltem ve hayat demek, hatta inanır mısınız ışık demek. Ona isimler vere vere karanlığı yaşayan bir insan oldum nihayet. Çünkü o özgürlük demek. Huzur için hayata tavizlerim ve sukûneti sevebilmek için kaderime iade ettiklerim ile gereken her türlü bedeli ödedim. Artık düşler benim. Düşlerimde bir türlü anımsamayı beceremediğim geçmişe ait çehreler var. Neden hiç hafuzamda kalmıyorlar? Tanıdık suretler beni neden yalnız bıraktılar?

Askerdeyken mi girdi karanlık kanıma, bilmiyorum. Gencecik delikanlıydım daha. Hayatı askerde öğrenir derler erkekler için. Yok canım. Ne öğrendik orada. Silahı sök, silahı temizle, yeniden birleştir, nöbet tut ve ölme. Ölmemeyi nasıl öğrenir insan? Hayat bir şans ölüm ise şansının bittiği yer, koskoca bir talihsizlik. Sınıra yakındık, yıldızlı bir karanlık vardı. Soğuktu, rüzgar yoktu. Işık karanlığı boydan boya yırtmak için hazırolda bekliyordu. Gündüz birden olacaktı. Ama azıcık daha vardı. Ahmet’le dehşet dolu bir nöbet daha geçirmiştik. Bir kaç gündür rüzgarsızdı karanlıklar ve bu hareketsizlik iyiye alamet değildi. Gözümüz açık tutmamız bir an bile dalmamamız gerekiyordu. Cebimde son sigaram vardı. Ahmet’e sordum:

- Sende sigara var mı?

- Yok

Son sigaramı ikiye bölüp yarısını ona attım. Sigarayı alınca kibritini öyle bir çaktı ki gözleri apaydınlık oldu. “Ne büyük hata” diye düşündüğümü anımsıyorum. Büyük hataydı çehreni apaydınlık ortaya çıkarmak. Kuytuda duruyorduk gölgelere saklanmıştık halbuki.

Başımı arkamdaki toprağa dayadım. Ahmet elini ışığına siper edip gizleyerek sigarasından derin bir nefes çekti ve her zamanki gibi yeni doğmuş kızını anlatmaya başladı. O zamanlar evlenmek ve bir kız evladına sarılmak bana çok uzaktı. Bilmiyordum tabi askerden döner dönmez aşık olup evleneceğimi. Kızından ne zaman bahsetse gönül teli titrerdi Ahmet’in. “Bir gün benim de olur mu acaba?” diye düşünürdüm o böyle konuştuğunda. Oturduğum yerden ifadesini seçemiyordum ama gözlerinin dolu dolu olduğunu tahmin ediyordum. Tam o sırada karanlığı bir ıslığımsı bir rüzgar böldü. Belli belirsiz ama artık tanıdığım tehlikeli bir rüzgar. Sanki bir şey vurdu Ahmet’in bulunduğu yere.. “Bir şeyin yok ya?” diye fısıldadım. Kıpırtı bile gelmiyordu Ahmet’ten, silahıma sarılıp öte yana ateşe başladım. Ateşim karşılıksız kaldı. Karagahtan koşarak karıncalar gibi başımıza toplandılar. Tek bir atış yapılmıştı. Ahmet’in yanına gittim. Miğferinde bir delik açılmıştı çehresi kan içindeydi. Sabah olunca üstündekileri çıkardılar. Ceplerini boşalttıklarında üç paket sigarası olduğu ortaya çıktı. Sigarası olduğunu benden gizlemiş olmasına hiç kızmadım. Onun ölümü beni çok etkiledi. 

Askerden dönünce evlendim. Hemen bir çocuğumuz oldu. Karımı da çocuğumu da çok sevdim. Ayşe ile Emel. Onlar için öl deseler ölürdüm de sonra birden değiştim. Susmayı dinlemeyi çok sever oldum. Yaşayanları ve çürüyenleri anımsar oldum; bütün hüzünleri yani. Biricik eşim ve sevgili Öykü’mün adlarını anarken bile içim cız ediyor hala. Ama yürüdüm çıktım evden. Ben evi, evliliği, gündüzü değil hayalleri, meltemi, yıldızları istiyordum. Kalsaydım hepimiz daha mutsuz olacaktık. En çok Emel’im üzülmüştür, çocuk ne de olsa. Ama alışırlar. Herkes alışır. Hayat böyle. Önce acır, için yanar. Sonra alışırsın. Yedi sene geçmiş. Yedi senedir hep bu ışıklardayım, yedi senedir hep yollardayım.

Özgürlüğü kendi mülkiyetine aldığını sanmak ne kadar komik aslında. İmkansız. Onu bilenler iyi bilir. Ortası yoktur, ya hiç birşey yahut herşeyini bilirler. Sen karanlığa değil o sana ışıkları ile sarılır. Karanlık da bana sarıldı, bir daha bırakmadı. Yıldızlar görünecek gibi oldu mu koyuluyorum yollara.

Evlendikten sonra öğrendim ki yıldızlar gökte gezerken, uykumda konuşuyormuşum. Sanki rüya nöbeti tutar gibi gürültü çıkarıyormuşum. Hanım söyledi. Yedi sene önce kapıyı çekip çıktım evden. Taksi şoförü olmaya karar verdim. Artık karanlıkta uyuyunca o sınır nöbetlerini tekrar tutmak istemiyordum. Arkadaşımın gözümün önünde vuruluşunu bir daha, bir daha görmek o kadar zordu ki. 

Gündüzü unuttum artık, sadece vurdumduymaz gürültülerini tanıyorum. Ay vakti ile gündüzün müziği bile o kadar farklı ki. Gündüzler hayat dolu, canlı, cıvıltılı, koşuşan insanlar, enerji yüksek. karanlıkta olanlar daha farklı, daha karamsar bazen, gürültüler de enerji de farklı. 

Kapıyı çarparak evden son kez çıktığım gerçeğini anımsıyorum bazen. Karım TV seyrederken uyuyakalmıştı, üzerini battaniye ile örttüm, uyanır gibi oldu. Biraz bekledim. Saçlarını belli belirsiz okşarken kulağına fısıldadım: “Ben senin saçının bir tek telini bile incitirsem çaresiz kalırım, ama gitmem lazım, affet beni” Saçlarından son bir kez öpüp arkamı döndüm. Çok kolay bir kaç adım attım sokağa doğru, ama aslında zordu ayrılmak.

Durakta bazen gündüz vardiyasına yazıyorlar adımı. Hiç istemiyorum. Hemen yalvar yakar karanlıklara yazdırıyorum kendimi. Işıklı yollarda sürmenin tehlikeleri de var biliyorum, ama huzursuz uykulardan bıkmıştım. Uyumamak daha iyiydi. Bu şehrin her bir karışını adım adım, santim santim ezbere öğrendim sonunda. Ay’ı, yıldızların ışıklarını seviyor, o ışıkları gördükçe artık gizem saatlerinde uyumadığıma seviniyorum. Uykularıma, düşlerime giren hareketleri artık işitmek istemiyorum.


"Taksi Remix Kolaj" - D.M.




Öyküye dair bir teşekkür yazısı:

Lô-La'nın verdiği ilhamdan hareket ederek bir öykü yazdım, Gece Vardiyası. Sonra beraber bir oyun oynadık, 18 kişi katılmıştı bu öyküyü tam burada yayınlayacakken 19. oyuncumuz da geldi. Öykünün ilk halinde yer alan 10 kelimeyi yani; Vermek, sahiplenmek, sesler, eskiler, anılari üşüşmek, korku, kızım gece, yüz kelimelerini çıkardım. Ve bu kelimelrin yerine;.Kunegond, D., Aynır (Küçük Hala), Eren, Beenmaya, Hazan, Kara Kitap, Fahimbey, Emili, Pisikopati, Çiğdem, Egemavisi, Şule, Ne Yazdı Ne Yazamadı, Tabiat Ana, Tutsak, Beyaz Lale, Kamikaze, Üç Ünlü İçinde Bir Ünsüz'ün verdiği kelimeleri koyarak hikayeyi yeniden düzenledim. bazı cümlelerin ve bazı paragrafların yerini değiştirdim. Üç tane soru ilave ettim ki o sorular da oyunculardan gelmişti. Hikaye kelimlerin yer değiştirmesi ile biraz farklı hale dönüştü, tıpkı şarkılara yapılan remixler gibi bu da bizim kollektif remiximiz oldu. Bana güvenip, zaman verip katılan herkese çok teşekkür ederim. Sevgiler. , 





9 Eylül 2011 Cuma

Gece Vardiyası

Geceyi seviyorum. Hava kararmaya başladı mı, beni bırakın dışarıya. Sabahın ilk ışıklarına gün ışıyıncaya kadar dolaşayım. Başka bir şey istemem. İstemedim de zaten. Tastamam böyle oldu. Geceyi yaşayan bir insan oldum. Gece için hayata geri verdiklerim, geceyi sahiplenebilmek için kaderime iade ettiklerim ile gereken bedeli ödedim. Artık gece benim.

Gece bambaşka bir hayat var bu şehirde. Herkes skaranlık zanneder oysa bambaşka bir aydınlanıyor herşey. O karanlıkaların içinden çıkan ışıklara bakıp da görmeyenler beni şaşırtıyorlar. 

Geceyi sahiplenmek ne kadar komik aslında. İmkansız. Geceyi bilen bilir. Sen geceyi değil gece seni sahiplenir. Gece beni de sahiplendi. Gece oldu mu koyuluyorum yollara.

Gündüzü unuttum artık, sadece seslerini tanıyorum. Gece ile gündüzün sesleri bile o kadar farklı ki. Gündüzler hayat dolu, canlı, cıvıltılı, koşuşan insanlar, enerji yğksek. Gece sesleri farklı daha karamsar, daha farklı gürültüler, enerjisi de farklı. 

Askerden dönünce evlendim. Hemen bir çocuğumuz oldu. Karımı da çocuğumu da çok sevdim. Ayşe ile Emel. Onlar için öl deseler ölürdüm de sonra birden değiştim. Susmayı dinlemeyi çok sever oldum. Eskileri anımsar oldum. Gündüz bir şeyleri anımsamak zor, gece anılar birer birer üşüşüyor. Biricik eşim ve sevgili kızım adlarını anarken bile içim cız ediyor hala. Ama yürüdüm çıktım evden. Ben evi, evliliği, gündüzü değil geceyi istiyordum. Kalsaydım hepimiz daha mutsuz olacaktık. En çok Emel’im üzülmüştür, çocuk ne de olsa. Ama alışırlar. Herkes alışır. Hayat böyle. Önce acır, için yanar. Sonra alışırsın. Yedi sene geçmiş. Yedi senedir gece, yedi senedir hep yollardayım.

Askerdeyken mi girdi gece kanıma bilmiyorum. Gencecik delikanlıydım daha. Hayatı askerde öğrenir derler erkekler için. Yok canım. Ne öğrendik orada. Silahı sök, temizle, yeniden birleştir, nöbet tut ve ölme. Ölmemeyi nasıl öğrenir insan? Hayat bir şans ölüm ise çansın bittiği yer, talihsizlik. Sınıra yakın bir geceydi. Soğuk, rüzgarsız bir geceydi. Işık geceyi boydan boya yırtmak için hazır olda bekliyordu. Gündüz birden olacaktı. Ama azıcık daha vardı. Ahmet’le korku dolu bir gece daha geçirmiştik. Bir kaç gündür sessizdi geceler. Sessizlik iyiye alamet değildi. Gözümüz açık tutmamız bir an bile dalmamamız gerekiyordu. Cebimde son sigaram vardı. Ahmet’e sordum:

- Sende sigara var mı?

- Yok

Son sigaramı ikiye bölüp yarısını ona attım. Sigarayı alınca kibritini öyle bir çaktı ki bütün yüzü apaydınlık oldu. “Ne büyük hata” diye düşndüğümü anımsıyorum. Büyük hataydı yüzünü apaydınlık ortaya çıkarmak. Kuytuda duruyorduk gölgelere saklanmıştık halbuki.

Başımı arkamdaki toprağa dayadım. Ahmet elini ışığına siper edip gizleyerek sigarasından derin bir nefes çekti ve her zamanki gibi yeni doğmuş kızını anlatmaya başladı. O zamanlar evlenmek ve bir kız çocuğuna sahip olmak bana çok uzaktı. Bilmiyordum tabi askerden döner dönmez aşık olup evleneceğimi. Kızından ne zaman bahsetse sesi titrerdi Ahmet’in. Oturduğum yerden yüzünü görmüyordum ama gözlerinin dolu dolu olduğunu tahmin ediyordum. Tam o sırada karanlığı bir ıslık sesi böldü. Belli belirsiz ama artık tanıdığım bir ses. Sanki bir şey vurdu Ahmet’in oralarda bir yere. “Ahmet bir şeyin yok ya?” diye fısıldadım. Ses gelmiyordu Ahmet’ten, silahıma sarılıp öte yana ateşe başladım. Ateşime karşılık veren olmadı. Karagahtan koşarak başımıza üşüştüler. Tek bir atış yapılmıştı. Ahmet’in yanına gittim. Miğferinde bir delik açılmıştı yüzünün sağ yanı kan içindeydi. Sabah olunca üstündekileri çıkardılar. Ceplerini boşalttıklarında üç paket sigarası olduğu ortaya çıktı. Sigarası olduğunu benden gizlemiş olmasına hiç kızmadım. Onun ölümü beni çok etkiledi. Evlendikten sonra öğrendim ki geceleri uykumda konuşuyormuşum. Sanki gece nöbeti tutar gibi sesler çıkarıyormuşum. Hanım söyledi. Yedi sne eönce kapıyı çekip çıktım evden. Taksi şoförü olmaya kara verdim. Artık geceleri uyuyunca o sınır nöbetlerini tekrar tutmak istemiyordum aslında.Arkadaşımın gözümün önünde vuruluşunu bird aha bir daha görmek o kadar zordu ki. 

O kapıyı çarparak evden son kez çıktığım geceyi anımsıyorum bazen. Karım TV seyrederken uyuyakalmıştı, üzerini battaniye ile örttüm, uyanır gibi oldu. Biraz bekledim. Saçlarını okşadım belli belirsiz. Kulağına fısıldadım: “Ben senin saçının bir tek telini bile incitmekten korkuyorum, ama gitmem lazım, affet beni” Saçlarından son bir kez öpüp arkamı döndüm. O kadar zordu ki ayrılmak. 

Durakta bazen gündüz vardiyasına yazıyorlar adımı. Hiç istemiyorum. Hemen yalvar yakar geceye yazdırıyorum kendimi. Gece sürmenin tehlikeleri de var biliyorum ama her gece her gece huzursuz uykulardan bıktım. Uyumamak daha iyi. Bu şehrin her bir karışını adım adım, santim santim ezbere bilirim. Geceyi, gecenin ışıklarını çok severim. O ışıkları gördükçe artık geceleri uyumadığıma seviniyorum. Uykularıma, düşlerime giren gece seslerini artık duymak istemiyorum. 



Bu öykü için ilham veren Lô-La’ya teşekkür ederim.
"Taksi Kolaj" - D.M.

9 Mart 2010 Salı

Öteki

Lale Hanım Mustafa Bey’i çok seviyordu. Üniversite’de tanışmış ve mezun olur olmaz evlenmişlerdi. Yokluklar içinde geçmişti evliliklerinin ilk yılları. Beraber büyümüşler, yetişkin olmayı birbirlerinden öğrenmişlerdi. Kızları Şebnem o büyük kenteki iyi bir üniversiteden mezun olmuş ve mezun olduğu okulda öğretim görevlisi olarak çalışmaya başlamıştı. Ufak tefek kırgınlıklar olmuştu evliliklerinde ama asla uzun sürmemişti minik küskünlükleri. Kavgaları yan komşulardan asla duyulmazdı.

Mustafa Bey her zaman nazik, alçak sesle konuşan, kendi isteklerinden çok sevdiklerinin isteklerini öncelikli gören bir adamdı. Sevdiklerini mutlu görmekten hoşlanıyordu. Esmer, bıyıklı, yakışıklı adamdan, beyaz saçlı, bıyıksız, yakışıklı adama seneler önce geçmişti. Lale Hanım ise yaşının izlerini yüzünde ve bedeninde fazla taşımamakla birlikte eskiye göre biraz daha fazla alıngan ve kulak misafiri olduğu her şeyin doğrudan kendisi ile ilgili olduğuna hüküm getirir olmuştu. Zarif uzun boynunun üzerinde yükselen ince oval yüzünün etrafındaki omzuna kadar inen kumral saçları, evliliklerinin ilk yazındakine benzeyen bir özgüven ile dalgalanıyordu.

Lale Hanım; eşinin arkadaşları ile zaman zaman çıktığı ziyaretlerden laptopundaki kısa kısa öykülerle geri gelmesinden mutlu oluyordu. Akşam yemeğinden sonra salonda oturdukları vakit, günlük masallar tükendiğinde, adam usulca akan sesiyle, ışıklı ekrana bakarak öykülerini okuyordu. Mustafa Bey öykü gecelerinde yazdıklarını karısına okumayı seviyordu. Bir de kızlarını ziyarete gidip bir kaç hafta kaldıktan sonraki geri dönmelerinde, eşine özlemle sarılmayı seviyordu. Ta ki evliliklerinin yirmi yedinci yıl dönümüne kadar her şey yolundaydı.

Lale Hanım evlilik yıldönümlerinde ilk kez bağırarak suçladı Mustafa Bey’i. Yıldönümünde hediye almayı unutturacak denli bir ilgisizlik nevrini aniden döndürmüştü. Yüksek perdeden ağlayarak, önüne çıkan ilk sehpanın üzerindeki eşyaları yere atmış ancak çıkan gürültü sinirlerini boşaltmasına yetmemişti. Adam defalarca özür dilemiş olmasına rağmen içinden affetmek gelmiyordu. Aslında kavga denilemezdi bu kopan gürültüye, sadece Lale Hanım bağırmıştı. Bağırıp, iki vazoyu kırmış, kendisini kızlarının odasına kilitlemiş roman okuyordu. O iki vazodan yeşil olanını iş yerinden sevmediği bir arkadaşı hediye etmiş, diğeri de alt kattaki komşusunun kızının iki sene önce eli boş gelmesin diye getirdiği şekilsiz bir kül tablası, vazo arası nesneydi. Stratejik davranmış vesile ile iki sevmediği yayıntıdan kurtulmuştu. Baharda sıcak bir gündü, yağmurun bir türlü yağmıyor olmasının getirdiği tuhaf terli bir sıcak boynunu nemlendirmişti. Kumral saçları ensesine yapışıyor, gözlerini satırlarda gezdiriyor ancak okuduklarının bir ek kelimesini bile anlamıyordu.

Mustafa Bey, ardiye gibi kullandıkları alaturka tuvaletten faraş ve süpürgeyi çıkararak holdeki seramik parçalarını sessizce temizledi. Aklı az sonra başlayacak futbol maçındaydı. “Neden bu kadar unutkan oldum ben?” diye kendi kendine sordu. İçine tuhaf bir huzursuzluk geldi, usulca yerleşti. Evdeki fırtına çabuk dindi. Yıldönümü dışarıda bir yemekle kutlandı. Birkaç saat sonra içine yerleşen huzursuzluğu unuttu adam.

Bu ufak dargınlıktan üç gün iki saat sonra Mustafa Bey öldü.

Cenazenin peşi sıra evi işgal eden kalabalık dağıldığında, Lale Hanım eklem yerlerinde derin uykulardan uyanmaya benzeyen bir bitkinlik hissediyordu. Kızlarının ona sanki kendi annesiymiş gibi sahip çıkmasından hoşlanmıştı. “Anne yemek yemelisin”, “anne uyu sabah konuşuruz” demesinden garip bir huzur duymuştu kaybının verdiği mutsuzluğa rağmen. İki gün sonra taziye için gelen doktor arkadaşlarından eşinin hastalığını onlardan gizlediğini öğrendiğinde mutsuzluğu büyüdü kadının. Evlilik yıl dönümünde çıkardığı tatsızlıktan utandı ve büyük üzüntü duydu. Kızına; “Bunca yıldır hiçbir özel günü unutmamıştı, beni bilerek asla kırmamıştı, demek ki aklında kendi derdi varmış, ben bunu niye fark edemedim?” diyerek kendini suçlarcasına konuştu.
Kızı: “Anne nereden bilebilirdin, yetişkin bir insansın hepimiz zaman zaman nedensiz öfkelere kapılabiliriz bunun için kendini suçlaman kendine büyük haksızlık olur” dedi. Lale Hanım kızında yine annesini görür gibi oldu. O hoş güven duygusun yerli yerindeydi.

Ölümden on gün sonra kızı, isterse buraya tayin olabileceğini beraber aynı evi paylaşabileceklerini söylediği zaman anne ve kız rolleri bir daha değişmemek üzere eski yerine döndü. Lale, kızını yolcu ederken üzüntüsünü belli etmediği gibi ufak bir şaka da yapmayı başarmıştı.

Evdeki ilk yalnız gecesinde çalışma odası olarak kullandıkları odaya girdi. Dizüstü bilgisayarı hayat arkadaşının zamansız vedasının verdiği buruklukla biraz sitemkar, dalgın okşadı. Sanki mutfaktaki sandalyeden bir tıkırtı sesi gelir gibi oldu. Bilgisayarı açtı, kurcalarken saatlerin nasıl geçtiğini fark etmedi. Karanlığın yorgun düştüğü saatlere geldiğinde “belgelerim”in altındaki bir klasörün altındaki “Arzu” isimli dosyayı buldu. Bilinmeyen ürkütücü geldi, dizüstü bilgisayarı kapattı. Yatağına uzandı. Lale o gece uyuyamadı, bilgisayara da gidemedi.