Kişiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kişiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Ağustos 2018 Perşembe
5 Ocak 2018 Cuma
12 Eylül 2017 Salı
Bir Kitap: Billy Wilder
Billy Wilder, 1906 - 2002
Avusturya'da doğan Billy Wilder avukat olmayı planlarken Viyana'daki bir gazetede muhabir olarak çalışmaya başladı. Berlin'in en çok satan tabloid gazetesinde çalışırken sinemaya merak salıdı ve kısa sürede Almanya'nın en sükseli senaristlerinden biri haline geldi. 1933 yılında Hitler'in iktidara gelmesiyle ülkeyi terkederek Fransa üzerinden A.B.D.'ne geçti ve İngilizce bilmemesine rağmen kısa sürede Hollwood kapılarını çalmaya başladı. Senarist olarak mazisi çaldığı kapıların açılmasını sağladı ve 1939'dan itibaren iz bırakan filmlerin yönetmeni oldu. Yüz yıla dayanmış yaşam yolculuğu adeta sinema tarihi gibi yönettiği filmlerden bazılarına bakar mısınız?
Double Indemnity, 1944
The Lost Weekend, 1945
A Foreign Affair, 1948
Sunset Blvd., 1950
Stalag 17, 1953
Sabrina, 1954
The Seven Year Itch, 1955
Witness for the Prosecution, 1957
Love in the Afternoon, 1957
Some Lİke It Hot, 1959
The Apartment,1960
Irma La Douce, 1963
The Fortune Cookie, 1972
The Front Page, 1974
Fedora, 1978
"Bu da bir Billy Wilder filmi miymiş!" dediğinizi duyar gibiyim.
Ckarlotte Chandler'ın kitabı Wilder'ın Avusturya'dan Hitler Almanyası'na, Hollywood'a uzanan serüvenini aktarırken aynı zamanda bütün filmlerinin arka planında yaşananlara ve elbette Wİlder ile çalıştıkları döneme dair Kirk Douglas, Jack Lemmon, Shirley MacLaine, Ginger Rogers, Jimmy Stewart, Gloria Swanson, Marilyn Monroe, Audrey Hepburn gibi bir çok yıldızın bilinmeyen yönlerini de anlatıyor. Chandler kitabı hazırlarken Wilder ile seri halde ropörtajlar yapmış ve görüşmenin sarkmasına ya da dallanıp budaklanmasına izin vermemiş. Çok başarılı bir biyografi kitabı. Ancak sinema üzerine ülkemzide çıkan kitapların neredeyse ortak iki özelliği olan çevirmenin sinema konusunda bilgisizliği ve hedef ve kaynak dile vakıf olamaması halinden bu kitap da nasibini almış. Minik teferruatları kafaya takmıyorsanız sinema üzerine hıza okunan ve keyif veren bir kitap.
1 Ağustos 2017 Salı
Jean Moreau
1949'dan 2015'e kadar yüzün üzerinde filmde rol aldı. Sahne oyunlarında, TV dizilerinde oynadı ve o kadar güzel şarkılar söyledi ki ciddi bir müzik kariyerine sahip oldu. Yegane konserini Carnegie Hall'de Frank Sinatra eşliğinde verdi. Sinemanın en iyi yönetmenlerine kendisi ile çalışma fırsatını tanıdı. İzleyicinin zihninde en çok Jules ve Jim filmindeki Catherine karakteri ile yer etti. Sinema sektöründe "Fransız Bette Davis" takma adıyla anıldı. üç kez evlendi, üç kez boşandı, bir çocuğu oldu. Louis Malle, Pierre Cardin, Lee Marvin ve Thodoros Roubanis ile büyük aşk yaşadı. Vanessa Redgrave eşi yönetmen Tony Richardson ile yasak aşk yaşadıkları iddiası ile evliliğini sona erdirdi. Yakın arkadaşları arasında edebiyat dünyasının gözde isimleri olan Jean Cocteau, Jean Genet, Henry Miller, Anaïs Nin ve Marguerite Duras vardı. 2000'lerde sahne oyunları yönetmeye başladı. Şimdilerde ressam olan oğlu Oğlu Jerome, 10 yaşındayken "Moderato Catabile (1960)" filminin setine ziyarete gelmişti. Rol arkadaşı Jean Paul Belmondo oğluna çarparak ağır yaraladı. Çok filmde oynadı ama çok filmde rol almak istemedi, mesela; reddettikleri arasında yer alan Spartacus, Mrs. Robinson, One flew over the Cuckoo's Nest, La Pianiste kabul edenlerin başarı hanesine yazılan roller oldu. İnandığı filmlerde para konusund aısrarcı değildi, Orson Welles'in bir filminde bütçe yeterli olmadığı için gümüş tabaklar karşılığında oynadı. Oson Welles onun gelmiş, geçmiş en yetenekli kadın sinema aktristi olduğunu söyledi. En büyük hayali Ingmar Bergman ile çalışmaktı, Bergman onun için L'anour Monstre adkı bir senaryo yazdı ama her iki sanatçı da dil engelini aşamadıkları için proje rafa kaldırıldı.
Şu sözler ona ait:
"Role girdiğimde o kişi olurum, film bittiğinde kendim.Çok sıkı çalıştım, Tutkulu biriyim ve benim dünyam sinema, oyunculuk, tiyatro, yaratıcılık, sanat, resim, edebiyat, müzik, heykel, güzel manzaralar ve sokaktaki halk hareketleri. Her şey. Oyunculuk kırılgan duygularla başa çıkmayı gerektirir, yüzüne bir maske takıp çıkmak değildir. Ne zaman bir oyuncu rol yapar kendisini insanlara açar, maske takıp gizlenmez."
"Zamanı durdurmak için kendinize ihtimam göstermeyin, bunu kendinize saygı duyduğunuz için yapın. Hayat enerjiniz size verilmiş muazzam bir armağandır. Kendiniz salıp cenaze gibi görünmemeniz, hastalanmamanız lazım. İnsanın hayattaki yegane görevi sağlıklı ölmek olmalıdır: tıpkı sönen bir mum gibi."
"Ben, içinde geçmişe hiçbir özlem taşımayan bir kadınım."
"Yaşım hakkında asla tasalanmadı. Eğer kafayı aşırı biçimde yaşınıza takarsanız komik duruma düşersiniz. Hayat otuzunda bitmiyor, Bana göre yaş dediğin bir sayı, gerisi boş."
"Zeki biriyim, ama entellektüel değilim"
"Kolay aşık olan tutkulu bir kadınım"
"Tutkulu olsam da asla rekabetçi olmadım"
"Siz değer vermedikçe erkekler peşinizden koşar."
"Görünüşüm hakkında kibar laf etmek isteyenler "Ne kadar da Bette Davis'e benziyorsunuz" derler, ama sorun şu ki ben Bette Davis'e tahammül edemiyorum."
"Yaş almak bir şeyler öğretir mutlaka ama herkese sağduyu getirmez. Zira sağduyu akşamları yüzünüze sürünce sabah daha akıllı kalkmanızı sağlayan bir yüz krem değil."
"İnsanların iç güzellikleri ile dış güzelliklerinin birbirinden tamamen ayrı olduğunu düşünmüyorum. Ruh haliniz yüzünüze yansır."
Orson Welles hakkında: "İspanya'da bir ufak meydanı bir Çin pazarına dönüştürdü. Bana göre işte sinema tam da budur yani büyücülük!
Luis Bunuel hakkında: "Ona, İspanyol babam derdim. O da bana, eğer kızım olsaydın seni bir güzel bağlar parmaklıların arkasında zaptederdim."
Ranier Werner Fassbinder hakkında: Eski eşi gelip beni bir filminde oynatak istediğini söyledi. Filmi 24 günde tamamladık. Daha sete adımımı atar atmaz içindeki büyük azmi hissettim. Yaratıcılık anlamında mükemmel bir insandı!
Jean-Luc Godard hakkında: Eva'yı onun yönetmesini istedim. Sözleşme imzalandı ve avans ödendi. Senaryonun ilk taslağını dört haftada teslim etmesi gerekiyordu. Onun yerine bir sayfalık mektup gönderdi. Yapımcılar bana, nerden buldun bu serseriyi, diyerek saçlarını başlarını yolmaya başladılar. Sonra Joe Losey ile anlaştık.
Burt Lancaster hakkında: The Train filmini çekiyorduk, rolün bir yerinde kültabağını alması gerekiyordu. İki saat boyunca o kültabağını almasının arkasındaki güdünün ne olabileceğini sorgulayıp durdu. Bir an içimden kültabağını kaptığım gibi, sus artık, diye bağırarak fırlatmak geçti.
by Nomad
10 Temmuz 2017 Pazartesi
Isabelle Adjani Söylüyor
Sinemadaki kaderi trajik kadın karakterleri ya da sinir krizinin eşiğindeki kadınları canlandırmak olarak belirlenmiş bir yıldız. Alman anneden doğma ve Cezayirli babadan olma hali ona hem egzotik bir güzellik kazandırıyor Ana dili Almanca, sonradan, mecbur kalınca Fransızca ve İngilizce'yi akıcı konuşabilecek biçimde öğrenmiş. 12 yaşında sahneye çıktı, 14 yaşında ilk filminde oynadı - bugüne dek 30 film. Fransa'nın sinema dalındaki en önemli ödülü olan César'ı en iyi kadın oyuncu dalında beş kez kazanarak bu ödülü en çok kazanmış sanatçı rekorunu elinde bulunduruyor. İki çocuğu var, birisi Yönetmen ve görüntü yönetmeni Bruno Nuytten, diğer oyuncu Daniel Day-Lewis'den. 1983 yılında çıkardığı Serge Gainsbourg destekli albümü İsabelle Adjani bir milyondan fazla satınca 1986'da yaptığı başarılı bir single çalışmasından sonra "bir kalpte iki aşka yer yok" diyerek müzikle profesyonel bağını kopardı.
Şu sözler ona ait:
Yönetmenler üzerine...
"Kadınları seven ve onlara kamerasının içinden de bakmayı bilen yönetmen nadir bulunur."
Oyuncu olmak üzerine...
"Hafızada yer eden filmleri seviyorum, bu yüzden sosyal ve duygusal bir gücü olan rolleri seçmeye çalışıyorum. Oyuncu olmak benim için yalnızca bir iş değil, bir inanç işi."
Andrzej Zulawski ile çalışmak üzerine...
"Possession, gençken oynanabilecek bir film. Zulawski, oyuncusunu karanlık dünyasının ve günahlarının içine çeken bir yönetmen. Gençken sorun değil, çünkü orada olmak heyecan veriyor. Onun filmleri çok özel ve kadına sanki kırılgan bir zambağa dokunacakmış gibi odaklanıyor. O filmi yapmak beni çok etkiledi, ama içim dışım yara vere içinde kaldı. Yine de o filmde oynamak heyecan vericiydi. Kemiklerim filan kırılmadı elbette ama şöyle diyebilirim "Zorum neydi?". Benden başka hiçbir kadın oyuncunun onunla iki film çekebileceğini zannetmiyorum."
1977 senesinde bir durum saptaması...
"Çok eğleniyorum, bugün bir yıldızım.. peki ya yarın?"
Bu fotoğrafında geçmişte bir yerlerden bize gülümsüyor Isabelle Adjani
Meraklısına Şarkılar:
"Pull Marine"
Şarkı: Serge Gainsbourg
Klip Yönetmeni: Luc Besson
şarkı "burada"
3 Temmuz 2017 Pazartesi
17 Mart 2017 Cuma
25 Aralık 2016 Pazar
Blue Jay
Son yıllarda izlediğim en iyi filmler bağımsız sinemadan çıkıyor, bu sene de kural bozulmadı. İzlediğim en iyi filmler az kadro ile hazırlanmış, hatta kimisi de amatör denilebilecek kadrosu olan filmlerden çıktı. Blue Jay de minik kadrolu, siyah beyaz bir indie film. Filmin yönetmeni ve görüntü yönetmeni Alex Lehman, senaryo yazarı ve başrol oyuncusu Mark Duplass, diğer başrol oyuncusu ise son yılların en başarılı oyuncularından Sarah Paulson. Sinema izleyicileri bu olağanüstü kadın oyuncuyu; son yılların ödül adaylıklarından ismi sıkı geçen 12 Years a Slave ile Carol adlı filmlerindeki minik ama rol çalan güçlü rollerinden, TV izleyicileri ise Studio 60 on the Sunset Strip, American Gothic, People vs O.J. Simpson ile, sanatçının altı sezondur her sene farklı bir karakteri canlandırdığı, kimi sezonlarda birden fazla karakteri canlandırdığı American Horror Story'den anımsayacaklardır. Bu kadar dizi film ve sinemadaki minik rollerinden yakaladığı boşluklarda Broadway sahnelerinde ses getiren roller alıyor. Paulson bu filmin öyküsünü inanılır kılan müthiş, aynı zamanda doğal bir oyunculuk sergiliyor. Ancak bu filmi de, Paulson'un bu filmdeki oyunculuğunu da 2016'ya dair hiçbir ödül listesinde göremeyeceğimizi söylemek için kahin olmaya gerek yok. Paulson filmde Amanda karakterini canlandırıyor.
Filmin diğer oyuncusu Mark Duplass, Paulson'inki kadar başarılı bir oyunculuk sergilediği gibi aynı zamanda filmin yaratıcısı. Duplass 15 sene evlilikten sonra, 40 yaşına merdiven dayadığında lise yıllarını ve o zamanki kız arkadaşını düşünerek bu günü le geçmişini kıyaslamaya giriştiğinde filme dair ilk fikirler aklına geliyor ve oyunculuğunu beğendiği Sarah Paulson'a kafasında az çok ne tasarladığını anlatarak rolü teklif ediyor, bu filme dek hep yazılı metin üzerinden çalışmış Paulson böyle bir denemeye kalkışmayı kabul ediyor. Şubat ayında yedi günde tamamlanmış filmin çekimlerine başladığında elde yazılmış bir senaryo yok. Her gün çekimlerden önce Duplass'ın getirdiği metinler şöyle bir okunduktan sonra çekimlere geçilirek çok büyük bir bölümü doğaçlama oyunculuklarla tamamlanıyor.
Filmin içinde Jay kelimesinin Amerikan İngilizcesi'ndeki anlamlarının hemen hepsi kullanılıyor. Blue Jay karga türünde sırtı ve kanatlarının ucu mavi, çok öten bir kuş. Filmde Blue Jay adlı bir dükkan da görüyoruz. Jay İngilizce'de burnunun önündekini göremeyen dikkatsiz kişi; her söylenene inanacak denli cahil insan; espriler yaparak kız arkadaşını güldüren iri yapılı adam anlamlarına geliyor. Filmde, kısacık da olsa konuşmalı rolü olan diğer kişi Clu Gulager da adını ötücü bir kuştan alıyor.
Amanda ve Jim lise yıllarında çok iyi anlaşan iki sevgilidir: yollar ayrılıp şehirler değiştikten, birbirlerini görmeden geçen 24 yıl sonra; doğuma gün sayan kız kardeşinin yanına gelmiş Amanda süpermarkette alışveriş yaparken karşılaşırlar. Amanda sürekli gülmekte ve espriler yapmaktadır. Jim'in birlikte kahve içme teklifine ufak bir tereddütten sonra, evet, der. Laf lafı açar, ayrılamazlar, 24 sene ara verilmemiş gibi eğlenceli bir sohbeti koyulturlar. Jim'in annesinden miras kalmış darmadağınık evine giderler. Hatıra defterleri, aşk romanları, eski tişörtler, gönderilmemiş mektuplar derken, lise yıllarında doldurdukları kasetleri dinlemeye koyulurlar. Kayıtların bir tanesinde evliliklerinin yirminci yılını canlandırmışlardır.Evli olsak ve yirmi yıl geçmiş olsa ne yapacak olduklarını yeni yorumlarıyla oynamaya karar verirler. Amanda hep gülmektedir. Eve yayılmış bazı anıların üzerine hiç konuşulmuyor olması o gülüşün kocaman bir maske olduğunu izleyiciye söylemektedir aslında.
Film başından sonuna kadar "Who is Afraid of Virginia Woolf?" filminin zıt kardeşini andıran bir yapıda ilerliyor. Söz konusu filmdeki çift yalnız değil: eve davet ettikleri gen ç bir çiftin önünde birbirlerini sürekli küçük düşürmek için gayret ediyorlar. Birbirlerine olan hain tavırları aslında bir maske ve neyi gizlediğini film ilerledikçe anlıyorsunuz, üstelik Edward Albee'nin yazdığı bir tiyatro oyunundan uyarlanmış, emprovizasyona yer yok. Blue Jay'deki çift ise yalnız, sürekli espriler yapıyor, gülüyor ve dansediyorlar, film doğaçlama oyunculuklardan oluşuyor. Başından sonuna dek izleyicinin kendini mutlu hissedeceği filmlerden, arada şöyle bir hüzün gelip yokluyor o kadar.
Günden geceye ve geceden sabaha doğru, gölgeler yer değiştirdikçe izleyicinin önüne bırakılan minik ipuçları ekranda sahnelenen kocaman bulmacanın parçalarını bir araya getirmenize yarıyor.
Alex Lehman'ın bu sene yönettiği otistik gençlerin kurdukları grubun dağılmalarından evvel son bir gösteriye hazırlanışlarını anlattığı "Aspergers are Us" bir belgesel film var, Blue Jay Lehman'ın kurgusal bir öykü anlattığı ilk filmi. Ancak görüntü yönetmeni olarak kısa filmler dahil yirmi yedi çalışmada imzası var. Başbaşa vermiş oyuncunun burunlarını dibine kadar kamerasıyla giriyor ve birinci sınıf oyuncluklar ile seyircinin arasındaki bütün dengelleri kaldırııyor. Filmin bütününe sirayet etmiş samimiyet havasının nedeni oyuncular kadar Lehman'ın yönetiminden kaynaklanıyor.
İzlenilmezse arada kaybolup gidecek, izleyenlere sinemanın aslında ne olduğunu anımsattığı gibi, seneler sonra akıllarına geldiğinde dudaklarının kenarına tatlı bir gülümseme iliştirecek nadir filmlerden Blue Jay.
Blue Jay - 2016
Yönetmen:
Alex Lehman
Senaryo:
Mark Duplass
Oyuncular:
Mark Duplass,
Sarah Paulson,
Clu Gulager
Görüntü Yönetmeni:
Alex Lehman
Kurgu:
Christopher Donlan
Müzik:
Julian Wass
Meraklısına Linkler:
16 Kasım 2016 Çarşamba
Industrial Symphony No. 1: The Dream of the Broken Hearted
Lynch Pennsylvania Güzel Sanatlar Akademisi'nde okurken "Endüstriyel Senfoniler" adını verdiği geometrik şekillerin bir araya gelmesinden oluşan bir dizi karmaşık mozaik çalışması yapmıştır.
David Lynch Wild at Heart filminin çekimlerini yeni bitirmiş ve çekimsonrası çalışmaları sürerken ve aynı zamanda Twin Peaks dizisinin hazırlık çalışmaları hız almışken Brooklyn Muzik Akademisi her yıl düzenlediği "New Wave Müzik Festivali"ne Lynch ile Ble Velvet'den beri filmlerinin müziklerini yapan Angelo Badalamenti'yi 1989 festivaline resmen davet eder. İkili 10 Kasım 1989 tarihinde 45 dakikalık bir performans sergileyecektir. Gösteri iki hafta sonra yapılacaktır elde olan ne varsa bir araya gelmesi en akla yakın hazırlanma biçimi olacaktır. Öncelikle ismin bir bölümü Lynch'in öğrencilik yıllarındaki çalışmalarından gelir: "Ensdüstriyel Senfoni No:1 - Kırık Kalplinin Rüyası" İkilinin Twin Peaks projesi için bir araya geldikleri Julee Cruise ile sözlerini Lynch'in yazdığı ve Badalamenti'nin bestelediği şarkılar ile hali hazırda bir albüm çalışması sürmektedir. Gösteri boyunca şarkıları söyleyecek kişi hazırdır. Yönetmenin son film projesinde yer alan Nicholas Cage "Kalp Kıran"ı, Laura Dern ise "Kırık Kapli"yi canladıracaktır. Twin Peak'de kırmızı perdeli odadaki cüce yani "The Man from Another Place" rolünde izleyeceğimiz Michael J. Anderson da kadroya alınır.
Lynch bu çalışmasını şu sözlerle tarif ediyor: "Sahne üzerinde ses efektleri ve müzik eşliğinde bir ilişkinin sona erişi ile ilgili bir doğaçlama". İki kez sahnelenmiş gösteri Kırık Kalpli ile Kalp Kıran'ın telefon görüşmesi ile açılır. Bu kısım Cage ile Dern'ün önceden çekilmiş video kaydından oluşur. Adam kadından ayrılmaktadır. Kadın gözyaşları içindedir. Yıkılır. Yok olur ve ardından "Kırık Kalpli" Julee Cruise'un bedeninde yeniden vücuda gelir. Kadın gelinliği andıran beyaz tülden kabarık etekli bir elbise içinde sahne üzerinde süzülürken ayrılık, aşk acısı, kalp kırgınlıkları üzerine şarkılar söylerken farklı mizansenler içinde yer alır. O yukarıda şarkılar söylerken sahnede bir biri ardına endüstriyel efektler altında garip olaylar gerçekleşir; insanlar arabalara saldırır, arabalar yanar, lise mezuniyet kraliçeleri, fotoğraf çeken insanlar, nutuk atan yaratıklar, koro kızları sahnede kaos içinde bir dünya yaratırlar. Çok az prova ile gerçekleştirilen gösterinin ilk sahnelenişinde aksilikler birbirini kovalar. Geyik başlı adamı canlandıran oyuncu orkestra çukuruna düşer. Lynch daha sonra aksaklıklar için şunu söyler "ilk canlı gösterimde hiçbir şeyin planlandığı gibi yürümeyeceğini öğrendim o kadar çok ve kadar fazla şey yolunda gitmedi ki neredeyse her şey hatalıydı"
Her iki gösteri de seyircinin ve eleştirmenlerin ilgisini fazlası ile çeker ve Lynch'in bu iki gösteriden montajladığı video kaydı az sayıda basılır ve uzun yıllar boyunca sanatçının hayranları bu kayıtları el altından paylaşmaya devam ederler.
15 Kasım 2016 Salı
The Cowboy and the Frenchman
Blue Velvet filminin getirdiği uluslararası başarıdan sonra David Lynch yapımcılardan enteresan teklifler almaya başlar ancak çoğunu fazla düşünmeden red eder. "Le Figaro" dergisi 1988 yılında beş ünlü yönetmen ile "Les Français vus par..."(...'in gözüyle fransızlar) adlı bir televizyon dizisi çekme kararı almışlardır. David Lynch kendisine gelen teklife ilk başta sıcak bakmasa da, aklı kısa sürede çelinir ve "The Cowboy & the Frenchman" adlı filmin senaryosunu kısa sürede yazar ve Mavi Kadife'de beraber çalıştığı görüntü yönetmeni Frederick Elmes ile çekimleri tamamlayarak 26 dakikalık bölümü hazırlar. Bu serinin içindeki her bir bölüm birbirinden bağımsız kısa film olarak değerlendirelebilir.
Filmin konusuna gelince: Slim on üç buçuk yaşında çok yakınında patlamış bir dinamit yüzünden tek kulağı ağır işiten bir kovboydur: Günlerden bir gün arkadaşları Dusty ve Pete ile beraber çiftliğin olağan işleri ile haşır neşir oldukları esnada uzaktaki tepeden, bir adamın yuvarlanarak geldiğini görürler. Başında beresi ve tuhaf çantası olan bu yabancı, normal olduğunu düşündükleri hiçbir şeye benzememektedir. Hele ki ağzını açıp konuşmaya başladığında olan olur ve üç kafadar onun uzaylıların gönderdiği bir casus olduğuna hükmeder. O sırada Kırık Tüy adlı bir yerli arkadaşları da onlara katılır. O da böyle bir adamı daha evvel görmemiştir. Ağırbaş hayvanları yakalamak için kullandıkları kementle hareketsiz kıldıkları adamı öldürmeden, çantasını açıp içinde ne olduğuna bakmak isterler. Çantadan çıkan şişelerce şarap, baton ekmekler, Eyfel Kulesi fotoğrafı ve biblosu, Birgitte Bardot kartpostalı, salyangoz vb gibi daha önce hiç görmedikleri nesneler karşısında iyice öfkelenirler. Bu arada Pierre Fransızca olarak derdini anlatmaya çalışmaktadır. Çantanın içinde kalan son nesnenin bir tabak patates kızartması olduğunu görünce nihayet adamın bir Fransız olduğunu anlarlar. (Amerikalılar patates kızartmasına french fries - fransz kızartması der). O sırada kadillak ile ellerinde biraları ile kız arkadaşları gelir ve gece boyunca bir güzel eğlenirler.
Öyküsünü düz biçimde anlatsa da yer yer konuya şarkıları ile dahil olan ve bu halleri ile yunan tragedyalarındaki koroları andıran kızlar grubunun anlatıma Lynchvari bir lezzet katttığı bu çalışmayı fransız ve amerikalıları tanımlamak için kullanılan bir çok klişenin ekrandaki komikleştirilmiş resmigeçidi olarak tanımlamak mümkün..
"...Gözüyle Fransızlar" adlı 5 bölümlük dizi filmin Lybch haricindeki yönetmen kadrosuna baktığımızda projenin değeri daha net biçimde ortaya çıkacaktır: Jean-Luc Godard, Andrej Wajda, Werner Herzog, Luigi Comencini.
Bu çalışmanın Lynch'in kariyeri için iki önemli boyutu olduğunu söyleyebiliriz: öncelikle televizyon dünyasının kapıları bu filmle ona da açılmıştır. Bundan sonra farklı dizi projeleri üretmiş, hüsranla sonuçlanan dizi çalışmalarından bile sinema dünyasına "Twin Peaks: Fire Walk with Me" ve "Mulholland Dr." gibi başyapıtlar armağan etmiştir. Son sinema filmini çekmesinin üzerinden 10 yıl geçmişliğine ve sinemayı bırakmış görünmesine rağmen Lynch'in TV dünyasına sadakati hâlâ tamdır. Şu günlerde, izleyicisini 25 sene önce tanıştırdığı "Twin Peaks" dünyasına geri dönmüştür ve dizinin yeni bölümlerini 2017 sezonuna yetiştirmeye çalışmaktadır. Geçtiğimiz aylarda web sitesinden dünyanın her yerinden hayranlarına (ulaşımm ve konaklama masrafları Lynch tarafından karşılanmak üzere) kendisi ile tanışarak dizi setinde bir kahve içme şansını yakalamalarını sağlamak üzere bir çekiliş planlamıştır. İkinci olarak ise; Le Figaro'nun projesi içinde yer alan Werner Herzog ile ahbaplığı bu vesile ile başlamış ve Lynch'in söz sahibi olduğu yapımcılığında geçtiğimiz yıllarda "My Son My Son, What Have You Done? isimli film Herzog tarafından yönetilmiştir. David Lynch hayranları söz konusu filmde sanatçının izlerini, izdüşümlerini fazlası ile bulabilirler.
The Cowboy and the Frenchman - 1988
Yönetmen:
David Lynch
Oyuncular:
Harry Dean Stanton,
Frederic Golchan,
Jak Nance,
Tracey Walter,
Michael Horse.
Görüntü Yönetmeni:
Frederick Elmes
Kurgu:
Scott Chestnut
Müzik:
Manuel Rosenthal
Meraklısına Linkler:
3 Kasım 2016 Perşembe
Mommie Dearest: Faye Dunaway Joan Crawford rolünde
Joan Crawford Holywood'un nevi şahsına münhasır aktristlerinden biriydi. Kendi yoktan var etmeyi başarmış, dahası inişe geçtiği dönemleri her seferinde, küllerinden doğduğu dönemler izlemiştir.
Bette Davis ile süregelen rekabetinde her atağı en gürültülü golleri atarak sonuçlandırmayı başaran taraf hep kendisi olmuştur. Mürekkep yalamış Davis, alaylı rakibesinin oyunculuğunu da, geldiği sınıfı da hor gördüğünü her daim belli etmiş ve bir türlü alt edemediği Crawford'a diş bilemekten asla vazgeçmemiştir.
Her ikisinin de artık orta yaşlı birer kadın oyuncu olarak yeniden, beraberce küllerinden doğdukları, iki kız kardeş rolünü canlandırdıkları "Bebek Jane'e n'oldu?" filminin çekimlerinde ve sonrasında birbirlerine tahammül etmekte zorlandıklarını ele güne ayan beyan göstermişlerdir. Crawford ile çalışan yönetmenler ve teknik ekip onun çalışmalar esnasında asla kapris yapmadığı, Hollywood hiyerarşisinin en alt kademesinde yer alan görevlilere dahi asla sesini yükseltmemiş, her daim nazik davranıp, güleryüz göstermiş (bir nevi Türkân Şoray), bu haliyle de beraber çalışması kolay bir yıldız olmuştur.
Crawford'un Bette Davis ile imtihanı bir ömür sürmüştür. İkinci imtihanı ise ölümünden sonradır asıl sanatçının. Zira kariyerine odaklanan sanatçı çocuk sahibi olabileceği yaşları geçirince bu arzusunu evlatlar edinerek tatmin etmeye çalışmış ve nüfusuna aldığı Christina, 1977 yılında kaybettiği ünlü analığına olan duygularını 1978 yılında "Mommie Dearest" adlı kitapta cümle aleme haykırmıştır. Amerikan tarihinin bugüne kadar en çok satan biyografi kitabı olması kaçınılmaz olarak Holywood'un iştihasını kabartmış ve Joan Crawford ölümünden sonra, 1981 yılında, Fay Dunaway'in suretinde beyaz perdeye düşmüştür. Kitapta anlatılan Joan Crawford çocuklardan nefret eden, onlara eziyet eden, dengesiz, sürekli aklını yitirmenin sınırlarında gezen, fettan, fitne fücur, hatta bir nevi şartefelânın tekidir.
Franco Zeffirelli kendisine yapılan filmi yönetme teklifini Crawford'a bakışı Christina ile zıt olduğu için red eder. Başrolde oynamak üzere Crawford'un yakın arkadaşı Anne Bancroft seçilse de senaryonun arkadaşının anısına saygısızlık içeren öğelerle dolu olması sebebiyle o da oyuncu kadrodan ayrılır. Başrolü alan Dunaway Joan Crawford hakkında yazılmış ger kitabı okur ve çevirdiği bütün filmleri izleyerek rolüne hazırlanır sonrasında ise sete sabaha karşı dörtte gelerek, üç saat süren makyaj sonrasında çekimlere geçer. Faye Dunaway kitapta ne yazıldıysa aynen kamera önünde Frank Perry yönetiminde sergiler.Faye Dunaway'in geçirdiği transformasyon inanılmazdır. Crawford'a benzerliği dudak uçuklatacak türdendir. Ancak filmin çekim aşamasında canlandırdığı kişinin aksine kaba, huysuz, saygısız, sürekli başkalarını suçlayan tutum ve davranışlarıyla sette görevi olan herkesi aylar boyunca yıldırmıştır. Bir ropöstajında onunla beraber geçirdiği zamanlar hakkında filmin kostüm tasarımcısı Irene Sharaff şu ifadeyi kulanmıştır "Elbette Bayan Dunaway'in soyunma odasına girmek mümkündü, ama evvela dikkatini dağıtmak için odanın uzak bir köşesine çiğ biftek atmanız kaydıyla."
"Tel Askılar" sahnesi sayesinde film kült statüsüne ulaşır.
Bu rolüyle Oscar Ödülü alacağına inanan Dunaway filmin beğenilmemesi üzerine dahası Paramount Stüdyosunun film "Camp Filmi" (abartılı oyunculuk sebebiyle gülünç algısı yaratan film) olarak lanse etmesi üzerine çılgına dönmüştür. Hayatı boyunca, söz konusu film hakkında iki kez ve sadece ikibinli yıllardan itibaren konuşmuş, otobiyografisinde "filmin yönetmeni keşke daha deneyimli olsaydı" cümlesi ile geçiştirmiştir. Kendisi ile yapılacak ropörtajlara bu film hakkında soru sorulmaması kısıtlamasını getirmiş, bu filme dair minik bir ima bile olsa görüşmeyi anında keserek oradan uzaklaşmıştır.
Ne tuhaftır ki 1971 yılında yayımlanan otobiyografisinde Joan Crawford "yüzlerce yıldız adayı arasında yükselebilmek için gereken yetenek, klas ve cesareti bir tek Faye Dunaway'de görüyorum" yazmıştır.
Diğer evlatlık Cathy Crawford kitapta yazılan anne figürünün kalbini kırdığını, annesinin öyle biri olmadığını ve kitap ile film hakkında konuşarak annesini hatırasını karalamak niyetinde olmadığını söylemiştir.
Tel askılara gelince.... 2006 yılında yapılan Mommie Dearest: Joan Lives On" adlı belgeselde fakir bir aileden gelen yıldızın ailesinin sefaletin dibine vurduğu dönemde annesinin tel askılarla dolu bir kuru temizlemecide çalıştığı ve kendisini de annesine yardım ettiği, tel askı sesinden ömrünün sonuna dek nefret ettiği anlatılmaktadır.
Meraklısına Linkler
27 Ekim 2016 Perşembe
Anonim Aktörler
James Franco Holywood'dan çıkmış nadir çok yönlü sanatçılarından. Rol aldığı yüz küsur filme sebebiyle genellikle sinema oyuncusu olarak tanınsa da, filmlerindeki şarkıları kendisinin seslendiriyor olması, yirmi beş film senaryosu yazmış oluşu, onlarca film ve dizi filme prodüktör oluşu, otuzdan fazla uzun ve kısa metrajlı film ve birkaç TV dizisi yönetmişliği onu çok yönlü sanatçı yapmaya yetiyor. Hatta William Faulkner'ın "Döşeğimde Ölürken", "Ses ve Öfke" romanları ile Cormac McCarthy'nin "Child of God" gibi zor romanının sinemaya uyarlamış. Dahası Cormac McCarthy'nin sinemaya uyarlanmasının imkansıza yakın durduğu konusunda fikir birliği oluşmuş "Blood Meridian..." adlı hazmedilmesi güç zor romanını sinemaya uyarlama konusundaki inadı yıllardan beri sürmekte. Bu çalışmalarına bakarak sanatçının edebiyata da takın durduğunu söylemek mümkün.
2010 yılında yayımlanan ilk öykü kitabı "Palo Alto" olumlu tepkiler alınca öykülerin geçtiği dünyayı kendi yazıp yönettiği bir filmine aktarmış. 2013 yılında yazdığı ilk "Anonim Aktörler" adlı romanı nihayet Nora Yayınları tarafından Türkçe olarak yayımlandı.
Anonim Aktörler sanatçının çok iyi tanıdığı bir dünyayı anlatıyor. Şöhretlerin günlük yaşamları. Franco romanını kurgularken "anonim alkoliklerin el kitabını" örnek almış. Roman söz konusu kitaptakini andıran on iki adımdan oluşuyor. Kitap kurgusal bir karakter olan Sanatçı'nın gözünden ve farklı anlatım tarzlarıyla anlatılmakta. Bir çok şöhret ve James Franco kitapta yer alan yan karakterler. Yazarın Holywood dünyasına dair gözlemleri ve kendi düşünceleri gelişigüzel biçimde sayfalara dökülmekte. Gelişigüzel diyorum, zira kitap romandan ziyade öyküler geçidini andırıyor. Birbirinden bağımsız bölümler sayfalar boyunca akıyor ancak olay örgüsü anlamında bir roman bütünlüğü oluşmuyor. Kitabı yazarının karakterinden ayırmanın zorluğu da kitabın edebi değerini düşürmekte. "Bunları James Franco" anlatıyor düşüncesinden kitap boyunca kurtulmak mümkün değil. Ayrıca öyküler zaman zaman gerçek olaylarla da karışıyor. Biyografik kurmaca ve oto biyografik metinler demek belki yazarın kimliğini okurun gözünden bir nebze gizleyebilirdi.
Yine de şu var ki anlatım hayli akıcı, anlatılanlar ilgi çekici, dış yüzüne aşina olduğumuz bir dünyaya içeriden ve tanıklık etmiş bir ünlünün deneyimlerinden yazın yolu ile beslenmek ilginç bir deneyim.
Meraklısına Linkler:
19 Ekim 2016 Çarşamba
Gilliamesk: Öbür Tarafa Götürmeye Kıyamadığım Anılar
Terry Gilliam'ı akla seza görsel dünyalar kurduğu, seyirci önüne ilk çıktığında gişede çuvallasa da sonradan fısıltı gazetesi yoluyla usulca hayran kitlesini genişleten, bir kez izlendiğinde defalarca izlenip kendisini didik didik ettiren ve adı yıllarca anılan filmlerin yönetmeni olarak anımsıyoruz çoğumuz. Ama tabi öncesi de var. Zaten Gilliam'ın dünyasına açılan kapıdan içeriye bir kez yuvarlandıysanız öncesini de sonrasını da gayet iyi biliyorsunuzdur.
Gilliamesk itiraflar galerisi de diyebileceğimiz bir otobiyografi kitabı. "Palavracı şövalyeler, hafifmeşrep prensesler, beceriksiz büyücüler, şişmanlayıp uçamayan ejderhalar… Masal diyarlarından kaçarken ayarı bozulmuş ne kadar şey varsa filmlerde görmek hoşuma gider. Filmler bana sinemanın büyülü bir şey olduğunu yeniden hatırlatır ve gerçek dünyadan kaçmamı sağlayan kanatlı atlara dönüşürler." diyor Terry Gilliam. Yaşadığı kıskançlıklar, hayranlıklar.film yaparken geçirdiği cinnetler, yapamadığı filmler, felakete dönüşmüş ve yarıda kalmış filmler... dostlukları, oyuncularla yaşadıkları, stüdyo sistemine duyduğu gıcıklık. Kısacası Gilliam'ın tuhaf dünyası olduğu gibi kitaba sızmış, satır aralarından taşarak grafiklere hapsedilmiş. Terry Gilliam kendisine dair her şeyi bu kitaba tam da kendine yakışır biçimde koymuş. Anılar, daha önce gün yüzü görmemiş grafikler, fotoğraflar, kolajlar Monty Python dönemini anımsatan biçimde bir araya gelmiş. Filmlerini ve yaşamını kitapta gözler önüne seriyor.
Brasil, Baron Munchausen's Adventures, Tideland, Time Bandits, The Fisher King, Dr. Parnassus, Monty Python and the Holy Grail, The Meaning of Life, Twelve Monkeys, Fear and Loathing in Las Vegas, The Zero Theorem, The Brothers Grimm filmlerinin arkasında neler olduğunu görmek; Robert De Niro, Brad Pitt, Uma Thurman, Johnny Depp, Heath Ledger, George Harrison, Robin Williams, Jeff Bridges gibi isimlerle çalışmanın nasıl bir şey olduğuna göz atmak; modern zamanların öne çıkmış isimleri ile anılarına göz atmak; 20. yüzyılın ve zamanımızın popüler kültürüne sanatçının gözünden tanıklık etmek için iyi bir fırsat. Uzun lafın kısası yıllarca, defalarca okunacak, resimlerine bakılacak, içinde gezintilere çıkılacak bir kitap. İflah olmaz sinema sevdalılarına kesinlikle tavsiye olunur.
Meraklısına Linkler
18 Ekim 2016 Salı
Biraz Ornella Muti, Biraz Leonor
Ornella Muti 70'lerde ülkemizde çok sevilen bir sanatçıydı, Hatta o kadar ki bir ara ülkemizdeki erkek sinema tutkunlarının dimağında Edwige Fenech'in yerini bile işgal edecek mertebelere gelmişti. İtalyan ve İspanyol kanı taşıyan oyuncu kısa sürede tanınarak uluslararası yapımlarda roller alır olmuştu. Hatta Türk yapımı filmlerin kadro planlama aşamasında adı sık geçse de bunların hepsi sonuçsuz kalan girişimler olarak kalmıştı.
Leonor sanatçının yıldızının parladığı film diyebiliriz. Filmin konusunu, çocukların kanını içerek gibi kötü bir alışkanlığına dur diyemediği için geceleri mezarından çıkarak kendine av arayan bir kadının öyküsü diye özetleyecek olursak, rahatlıkla "ne menem şey bu" diyebilirsiniz. Ancak böyle demeden önce bir kadroya bakın derim. İspanyol sinema dahisi Luis Buñuel'in mahdumu Juan Luis Buñuel'in yönetmenliğini yaptığı filmde Leonor rolünde Liv Ullman, Richard rolünde Michel Piccoli'yi görmekteyiz. Tanıdığımız yüzü henüz oturmamış olan gencecik bir Ornella Muti ise Catherine rolünde. Vampir filmlerinin azap haline döndüğü bir dönemde çekilmiş olmasından başka göze batan bir sıkıntısı yok filmin.
Yönetmen ile ilgili olarak "armut dibine düşer lafına" yakışır bir kariyer yolu izlemediğini söyleyebiliriz. Ancak Ornella Muti ile ilgili söylenecek çok şey var ise de yerimizin darlığını bahane etmenin zamanı geldi de geçiyor bile. .
Caoi...
27 Eylül 2016 Salı
Beterböcek
MICHAEL KEATON - 1988 yılında;
"Betelgeuse" karakteri ile Tim Burton'un yönettiği "Beetlejuice" adlı komedi filminde Geena Davis, Alec Baldwin gibi yıldızların yanında filmin lokomotif oyuncusu olarak sinema izleyicisinin dikkatini çekmişti. Oyuncuyu sonraki yıllarda Batman karakteri dışında dişe dokunur rollerde görmesek de geçtiğimiz yılların sükseli filmlerinden, Raymond Carver'a selam çakan "Birdman" filminde uçan süper kahramana süper-ironik bir dönüş yaptı. Alec Baldwin'in bir zamanların güzeller güzeli Kim Basinger'ına çektirdiklerinin yanısıra komedi oyunculuğu konusundaki yeteneğini de muhtelif dizi film ve filmlerde sergileyişini izledik. Holywood'un en yüksek IQ'lu kadını olarak tanıtılan Geena Davis (sonradan bu ünvanı Sharon Stone'a layık gördüler) ise bu günlerde "The Exorcist" ile ekranlara korkunç bir geri dönüş yaptı. Siz siz olun öyle de yazılsa böyle de yazılsa sakın yalnız başınızayken üç kez "Beetlejuice" demeyin olmaz mı?
28 Ocak 2016 Perşembe
Sonku
Cahide Serap ya da bilinen adıyla Cahide Sonku (1919, Yemen - 1981, İstanbul) Türk sinemasının ilk kadın yıldızı ve ilk kadın yönetmenidir.
Filmleri:Söz Bir Allah Bir - 1933, oyuncu
Bataklı Damın Kızı Aysel - 1935, oyuncu
Akasya Palas - 1940, oyuncu
Şehvet Kurbanı - 1940,oyuncu
Kıskanç - 1942, oyuncu
Yayla Kartalı - 1945, oyuncu
Senede Bir Gün - 1947, oyuncu
Fedahar Ana - 1949, yönetmen
Vatan ve Namık Kemal - 1951, yönetmen ve oyuncu
Beklenen Şarkı - 1954, yönetmen ve oyuncu
22 Ocak 2016 Cuma
15 Ocak 2016 Cuma
Hun
Ediz Hun
Oynadığı filmler
Asla Unutma, 2005
Paydos, 2004
Yadigar, 2004
Azize, 2004
Şöhret Sandalı, 2001
Unutmadım, 1997
İlk Aşk, 1997
Gökkuşağı, 1995
Acımak, 1985
Aman Karım Duymasın, 1976
Garip Kuş, 1974
Yüz Liraya Evlenilmez, 1974
Gariban, 1974
Ağlıyorum, 1973
Aşkımla Oynama, 1973
Şüphe, 1973
Güllü Geliyor Güllü, 1973
Karateci Kız, 1973
Soyguncular, 1973
Gülüzar, 1972
Zehra, 1972
Çile, 1972
Tanrı Misafiri, 1972
Sezercik Aslan Parçası, 1972
Asi Kalpler, 1972
Ayrılık, 1972
Yumurcağın Tatlı Rüyaları, 1971
Yarın Ağlayacağım, 1971
Ayşecik Bahar Çiçeği, 1971
Hayatım Senindir, 1971
Güllü, 1971
Mavi Eşarp, 1971
Gönül Hırsızı, 1971
Bütün Anneler Melektir, 1971
Seni Sevmek Kaderim, 1971
Fadime Cambazhane Gülü, 1971
Yağmur, 1971
Bir Genç Kızın Romanı, 1971
Tatlı Meleğim, 1970
Kezban Roma’da, 1970
Ankara Ekspresi, 1970
Kalbimin Efendisi, 1970
Kader Bağlayınca, 1970
Yaban Gülü, 1970
Söz Müdafanın, 1970
Yuvasız Kuşlar, 1970
Ateşli Çingene, 1969
Sonbahar Rüzgarları, 1969
Uykusuz Geceler, 1969
Yaralı Kalp, 1969
Gülnaz Sultan, 1969
Kahraman Delikanlı, 1969
Kanlı Aşk, 1969
Öldüren Aşk, 1969
Ölmüş Bir Kadının Mektupları, 1969
Son Mektup, 1969
Sen Bir Meleksin, 1969
Ömrümün Tek Gecesi, 1968
Hicran Gecesi, 1968
Aşkım Günahımdır, 1968
Gönüllü Kahramanlar,1968
Sabah Yıldızı, 1968
Ana Hakkı Ödenmez, 1968
Kadın Asla Unutmaz, 1968
Gözyaşlarım, 1968
Yuvana Dön Baba, 1968
Gül ve Şeker, 1968
Samanyolu, 1967
Ayrılsak da Beraberiz, 1967
Kelepçeli Melek, 1967
Sinekli Bakkal, 1967
Bir Soförun Gizli Defteri, 1967
Yaprak Dökümü, 1967
Kaderim Ağlamak Mı, 1967
Nemli Dudaklar, 1967
Sevda, 1967
İlk Aşkım, 1967
Yarın Çok Geç Olacak, 1967
Sözde Kızlar, 1967
Ömrümce Ağladım, 1967
Beş Fındıkçı Gelin, 1966
Çamaşırcı Güzeli, 1966
Eli Maşalı, 1966
Erkek Severse, 1966
Affet Sevgilim, 1966
Allahaısmarladık, 1966
Severek Döğüşenler, 1966
İhtiras Kurbanları, 1966
Bar Kızı, 1966
Kucaktan Kucağa, 1966
Altın Küpeler, 1966
Elveda Sevgilim, 1965
Sevgili Öğretmenim, 1965
Son Kuşlar, 1965
Üç Kardeşe Bir Gelin, 1965
Vahşi Gelin, 1965
Seven Kadın Unutmaz, 1965
Bir Gönül Oyunu, 1965
Tehlikeli Adımlar, 1965
Hıçkırık, 1965
Beş Şeker Kız, 1964
Gençlik Rüzgarı, 1964
Öksüz Kız, 1964
Bir İçim Su, 1964
Ahtapotun Kolları, 1964
Affetmeyen Kadın, 1964
Gecelerin Kadını, 1964
Mualla, 1964
Genç Kızlar, 1963
Görsel: D.M.
11 Ocak 2016 Pazartesi
Bowie
David Bowie
1947-2016
Cat People filmine verdiği "Yangını Benzinle Söndürmek" adlı şarkısının farklı versiyonuyla takibe aldığım müzisyenlerdendi. Dünya'ya Düşen Adam ve Açlık filmlerinde iyi oyunculuklar sergilemişti.
1947-2016
Cat People filmine verdiği "Yangını Benzinle Söndürmek" adlı şarkısının farklı versiyonuyla takibe aldığım müzisyenlerdendi. Dünya'ya Düşen Adam ve Açlık filmlerinde iyi oyunculuklar sergilemişti.
8 Ocak 2016 Cuma
Güneri
Selma Güneri
45’lik Plakları :
45’lik Plakları :
1967 - Sana İhtiyacım Var / Unut Sen Beni
1967 - Düğün Akşamı / Ay Altında
1968 - Yolun Açık Olsun / Bilmezdim Evvel Varmış Kaderde
1969 - Aşka Gülerdim / Eski Günler Gelecekmi?
Filmleri :
2011 - Dinle Sevgili
2007 - İki Yabancı
2005 - Hepimiz Kardeşiz
2005 - Nehir
2004 - Paydos
2004 - Zümrüt
2003 - Kırık Ayna
2001 - Dedem, Gofret ve Ben
1998 - Her şey Oğlum İçin
1996 - Hoşçakal İstanbul
1996 - Mum Kokulu Kadınlar
1992 - Küçük Şeyler
1987 - Elif Ana - Ayşe Kız
1981 - Unutulmayanlar
1978 - Bir Kadının Penceresinden
1978 - Görünmeyen Düşman
1977 - Benim Altı Sevgilim
1976 - Babanın Suçu
1976 - Saffet Beni Affet
1976 - Hamza Dalar Osman Çalar
1976 - Her Gönülde Bir Aslan Yatar
1976 - Tuzak
1974 - Dayı
1974 - Askerin Dönüşü
1974 - Sahipsizler
1974 - Yayla Kızı
1974 - Boşver Arkadaş
1972 - Sev Dedi Gözlerim
1972 - Gölgedeki Adam
1970 - Talihsiz Baba
1969 - Aşk Yarışı
1969 - Gizli Emir
1969 - Mazimdeki Kadın
1969 - Acı İle Karışık
1968 - Kadın Asla Unutmaz
1968 - Maskeli Beşlerin Dönüşü
1968 - Maskeli Beşler
1968 - Yaşamak Haram Oldu
1968 - Kanlı Nigar
1968 - İnsan İki Kere Yaşar
1968 - Kezban
1967 - Dördü De Seviyordu
1967 - Aşkınla Divaneyim
1967 - Ringo Gestapo'ya Karşı
1967 - Evlat Uğruna
1967 - Korkunç Yumruk
1967 - Ağır Suç
1967 - Ringo Kazım
1966 - Acı Tesadüf
1966 - Kanlı Mezar
1966 - Malkoçoğlu
1966 - Çılgın Gençlik
1966 - Affedilmeyen
1966 - Günah Çocuğu
1966 - Türkün Aşkı Başkadır
1966 - Can Düşmanı
1966 - İslamoğlu
1966 - Kader Çıkmazı
1966 - Kanlı Hıdrellez
1966 - Nikâhsızlar
1966 - Korkusuz Adam
1966 - Namus Kanla Yazılır
1966 - Akşam Güneşi
1966 - Korkunç Arzu
1966 - Beyoğlu Esrarı
1965 - Kasımpaşalı
1965 - Bitmeyen Yol
1965 - Ben Öldükçe Yaşarım
1965 - Cezmi Band 007.5
1965 - Sevmek Seni
1965 - Tehlikeli Adam
1965 - Ağlayan Gözler
1965 - Bitmeyen Korku
1965 - Kanlı Meydan
1965 - Son Kuşlar
1965 - Yasak Sokaklar
1965 - Başlık
1965 - On Korkusuz Kadın
1965 - Akrep Kuyruğu
1965 - Gizli Emir
1965 - Şekerli Misin Vay Vay
1965 - Şoför Nebahat Bizde Kabahat
1965 - Kasımpaşalı Recep
1964 - On Korkusuz Adam
1964 - Beş Şeker Kız
1964 - Sen Vur Ben Kırayım
1964 - Dullar Tercih Edilir
1964 - Şu Kızların Elinden
1964 - İstanbul'un Kızları
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


























