Tarihte bu hafta etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarihte bu hafta etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2015 Pazar

17 Aralık 2014 Çarşamba

Ara

Devler Opera ve Balesi'nden 27 dakika önce aldığım e-mail:

"Pakistan`da bir okula düzenlenen silahlı saldırı sonucunda masum 148 öğrenci ile öğretmenin öldürülmesi ülkemizi derinden üzmüştür. Dost ve kardeş ülke Pakistan`da yaşanılan bu menfur saldırı neticesinde, Devlet Opera ve Balesi olarak, Sayın Başbakanımızın ülkemizde ilan ettiği milli yas dolayısıyla sanatsal faaliyetlerimize bir günlüğüne [17 Aralık 2014] ara verilmiştir. "

 Eskiz: Edgar Degas, Dansçı

13 Haziran 2014 Cuma

Ciddiyet, Tutarlılık...

Türkiye Cumhuriyeti'ne ait bir yer olması nedeni ile pek de uzun olmayan bir süre önce Süleyman Şah Türbesi üzerine hükümetimizin ve yandaş medyagülleri saz heyetinin kopardığı tantanayı, dahası kapalı kapalı kapılar ardında devletin ileri gelenlerinin kayıt yüzü görmüş cin kulis çalışmasını anımsatayım dedim. Büyük elçilik basıldı, Dışişleri Bakanlığı sessiz. Hayırdır, Konsolosluğumuz bize ait değil miydi? Kirada mıydık?


Ciddiyeti ve tutarlılığı gel de arama!

Süleyman Şah Türbesi

12 Haziran 2014 Perşembe

Anımısıyor musun Minik Balık, Mayıstı Hani?

Hadi o ayı anımasayamadın diyelim. Peki tekmeyi de mi unuttun?
Hani o canı bol tekmeyi. Hani danışman çocuğun kendini savunmak için
can-havliyle
can-ı gönülden
can-siperane
can-ı burnunda
can-ını korumak için attığı tekmeyi...


Unuttun değil mi seni gidi yaramaz?  

Peki danışman adamın gözündeki "insanım ben, insanoğlu insan!" diye haykıran bakışları, ya da yüzündeki insancıl, sevecen ifadeyi. Onları da mı unuttun? Buyur bak o zaman. 


Sen de haklısın unutmakta sevimli minik balık. O kadar çok şey oluyor ki hangi birini anımsamalı. Birni aklında tutsan öbürüne yetişemezsin. Hem zaten Soma faicası henüz patlak vermişti, yarası tazeydi. Acılara en güzel unutarak katlanır insan. Unutmak için bir neden gerekliydi. Belki de birden çok neden gerekliydi. 

Unutasım geldi. Hadi o zaman sıçrayayım zamanda biraz, daha ileriden anımsar gibi yapayım. 

Soma faciası, tekme, TÜBİTAK raporunu unutturma görevi "Bayrak İndirme" hadisesine ait olabilir miydi? Böylece Erdoğan "O bayrağı indiren.... " diye gürleyerek oy kapabilir miydi? Sesinin kısık olduğu zamana denk gelseydi gürlemeyi başaramayabilirdi, ama hoş bir anı olarak onu da unutabilirdik ama neyse sesi kısık değildi, iyi geldi bayrağa saygısızlık edeniz azarlayan tututumu. Tam bunları unutacakken minik balık çok değerli Dış İşleri Bakanı'nın "kontrol altında" dediği Büyükelçilikteki görevliler; yetkili ağızdan çıkan itimat telkin eden sözlerin üzerinden henüz daha yirmi dört saat geçmemişti ki "kontrol altına" alındılar. Bu ahval ve şerait altında tekme olayı içinde bulunduğumuz deney akvaryumundakilerin hafızasında ne kadar kalabilecekse o denli kaldı minik balık. Sen yüz. İki dal, çık. Olmadı su çırp yüzüne, unut bunları minik balık. Daha önümüzde yaşanacak serin mi serin, kocaman mı kocaman bir haziran ayı var. Unut gitsin. 

22 Mayıs 2014 Perşembe

Ucuz

Beyinlerine by pass yapmış okumuş cahilerin başlattığı linç hareketinin geldiği son nokta an itibariyle şudur.

Ülkemizde adam harcamak en ucuz şeydir.


21 Mayıs 2014 Çarşamba

Suyun Her Bir Yanı

Çalışanların çalıştıkları yere göre - her açıdan - güvenlikleri farklı bakanlıkların sorumluluk alanına girmeli. Sözgelimi;
Yerin üstünde çalışanlardan ayrı bir bakan,
Yer altında çakşanlardan bir bakan,
Su altında çalışanlardan başka bir bakan,
Su üstünde çalışanlardan bambalka bir bakan.

Böylelikle bir facia mı yaşandı diyelim - Allah dilimizden alsın o ne çirkin bir lakırdı? - hangi bakanın bu konuya el atacağını bir çırpıda bilebiliriz hem de bakanlar şaşırmamış olur, hem de sayıları artacağından (bunun danışmanı, baş danışmanı, çalışanları bir alay üdürleri de var) işsizlik sorunumuz da önemli ölçüde azalır. 


20 Mayıs 2014 Salı

Doktor, Doktora Baksana!

Adam tepen adama rapor veren doktoru afişe etme rüzgarına kapılmış doktorlar; birinden aldıkları fotoğrafı öbürüne yönlendirme yarışındalar. Biz ne iyi doktoruz hayatımız boyunca hiç sahte rapor vermedik demeye getiriyorlar.

Sorularım vicdanlarına by pass çekip tıfıl görünümlü vesikalık resmi oradan oraya yönledniren doktorlara:

Bu adamı bu şekilde afişe etmeden evvel "Buna rapor ver!" denildiğinde önündeki seçenekleri de bilmemiz doğru olmaz mı?

Bu filmin en kötü adamı bu mu? Bu yüzden mi parmaklarımız onu işaret ediyor?




Öyle doktorlar var ki; kendi çevresindeki bir insana soğuk algınlığı geçirdiği anda bile rapor vermez iken, gelecekte işlerinin düşme ihtimali bulunan kişilerin evladına hiçbir tıbbi sıkıntısı yokken bile hasta raporu verebiliyor. Gelecekte menfaat beklemediği yere trnağını sürmezken menfaat gelecek yere gereken raporu vermekte sakınca görmeyen doktor sayısı azımsanacak miktarda değil.

21 Mart 2014 Cuma

Çok Silikonlar Belirdi

Karar merci "bizim byle bir kararımız yok" dediğine göre; 
alınan bu fevri tedbir yayına girecek görüntülerdeki silikonlu hatunları gizleme gayreti olsa gerek. 

Çok silikon lafı döndü bu ara. Çok. 

Silikon dendimi ilk silikon gazimiz Sevda Demirel'i anmadan geçemeyeceğim. Zira yaşadığı siilikon pataması hala aklımda. Her neyse bu çabayı kaseti daha fazla kişiye izlettirme yolunda atılmış cabbar bir girişim olarak yorumluyorum. İzlemeyen kalmasın! 

Fekaaaaat ti"S"kinmeyiz umuyorum. 
(umuyorum diyen diyene) 




10 Ekim 2013 Perşembe

Odur!

Göz bu. Torba değil ki, büzesin. Bir de algıda seçicilik illeti var insanın başına bela. İç alemlerini alır da dışına dışına vurur adamın. Kayar elbette göz, algılarının "bak" dediği yere. İnsan görmek istemediği yere bakar mı, yoksa gözlerini kapar mı?
Unutmayalım; bir atasözümüz der ki "Dervişin fikrindeki neyse zikrindeki de odur"





19 Temmuz 2013 Cuma

Ver... Yansın...

Birisi bankaların kar oranlarının yüksek olmasından rahatsız gibi,  geleneksel bitmek tükenmek tanımayan iftar konuşmalarından bir tanesinde "öldüklerinde öteki tarafa mı götürecekler?" diye sual ediyor. 

İmanın ve paranın kimde olduğu hayli örtbas edilmiş bir ülkede yaşadığımız için bu soruya yanıt veremiyoruz. Wiki sızıntılarına bakacak olursak bazı insanların hayli geniş dünyalıkları mevcut sanki. Sızıntıların gerçeklik payı varsa bazı düşünürler ya da düşünmeden konuşurların konuşmada bahsi geçen "öbür tarafa" ne yapıp ne edip daha dünyadayken elektronik fon transferini gerçekleştirmenin en azından bir yolunu keşfetmelerinin tam sırasıdır. Boş fikir üretme konusunda rezil olamama katsayıları hayli yüksek yandaş köşedarlara bu konuda ev ödevi verilebilir pekala. İftar sohbeti esnasında başka insanların cebindekilerin ederini mevzu etmek dini açından ne kadar yakışık aldığı sorusunun yanıtını vicdan ve din örtüşmesine sahip bir bedende yaşayan insan evlatları zaten biliyordur. 

Konuşmanın kredi kartlarına veryansın eden bölümünü bu ülkede yaşayan bir insanın bile ciddiye alması imkansız. Zira 11 sene önce 15 milyon adet civarinda olan ülkemizdeki bankaların verdiği kredi kartı sayısı, şimdilerde 56 milyon adet civarına zıplamış durumda. Kredi kartı sayısındaki artış hızını on yılı aşan bir süre izleyip şimdi farkına varmanın ciddiye alınır tarafı belki ekonomistler için vardır. 

46 milyon adetlik artış gözden kaçırılacak miktarlardan değil. "Madem artmış, öyleyse tü ka ka" diyemezsiniz. Allah'ın Belgin Doruk'u olsa inanın karşınıza çıkartıp "Sizi gidi sizi, artarken böyle demiyordunuz kuzum" dedirtir. 

Öte yandan borçlanmak bu kadar kötü bir şey ise, ülkenin borç miktarını ülkenin tarihinde eriştiği en yüksek seviyelere çıkarmış olmak da başarı mı, yoksa başarısızlık mı oturur vaziyette ve izanlı bir biçimde değerlendirmek lazım. 

Benim bu kart veryansınında en saçma bulduğum kısım ise; insanların yıllardır tüketici kredisi ve kredi kartlarını kullanarak geleceklerini borca sokmaları ve böylelikle tüketimde bulunmalarına sırf tüketiim artsın, sürümden kazanılsın mantığı ile susulduktan sonra kart kullanımının şırrak diye kesilmesi halinde yaşanacak şeylerin ihtimalinin bile dikkate alınmadan cümleler kurulmuş olması. Diyelim ki bu kadar kart iade oldu. Bu insanlar ne tüketecek? Bunca perakendeci, kime ne satacak? Borçlanarak yurt dışından hammadde, mamül, yarı mamül imal edenler bunları satacak yer bulamadıklarında ne olacak? Ekonomiye dair göstergeler aylardır baş aşağı vaziyette iken bundan böyle ekonomize keyfi tıkırında fosforlu kediler mi yol gösterecek? Telekinetik Jeloğlanlar mı akıl verecek? Saçmalığın dik alası.  

Ekonomi üzerine - oruçlu ya da oruçsuz ağızla da -  konuşmaya kalkışıldığı vakit; her şeyin bir diğer şeye ilintisi olduğunu bilmek ve hafiften akıl yürütmek yanlış olmaz kanısındayım. Konuşmuş olmak için konuşulduğunda dinleyenler mantığa özlem duyuyor, laflar ise mantık sınırlarına teğet geçiyor; ekonomik krizin böğrümüzden teğet geçmesi gibi aynen.  


22 Haziran 2013 Cumartesi

Neden Yok?

2013 Akdeniz Oyunları çok pahalı bir tören ile açıldı. 24 ülke katılıyor. Katılan ülkeler şunlar; Andorra, Arnavutluk, Bosna_Hersek, Cezayir, Fas, Fransa, Hırvatistan, İspanya, İtalya, karadağ, Kıbrıs Cumhuriyeti, Libya, Lübnan, Makedonya, Malta, Monako, Mısır, San Marino, Sırbistan, Slovenya, Suriye, Tunus, Türkiye, Yunanistan. Avrupa Birliği Üyesi ülkelerden olan Kıbrıs Cumhuriyeti var da Kuzey Kıbbrıs Türk Cumhuriyeti katılan ülkeler arasında neden yok? 

Bu sorunun yanıtı bile yok? 


12 Haziran 2013 Çarşamba

Yalanlar ve Şiddet

Bir gün içinde bu kadar çok yalanın ard arda sıralandığına da, dünkü kadar şiddete de asla şahit olmamıştım. Dün yalanla şiddetin kolkola girdiği gündü. Yalanlarla pusuya düşürülen insanlara, sistemli şiddet uygulanıyordu. "Anladığınız dilden konuşuruz" denilen bu olmalıydı. Meydanda olanları bir kaç kanal dışında ülkemizde kimse göstermeye cesaret edemiyordu.  

Meydan savaş meydanına dönmüştü, dumanlar içindeydi, görüntüler hayal meyaldi, patlama sesleri duyuldukça duman büyüyordu. Ortalık yerde bunlar oluyorsa diye düşündüm, canını kurtarmak için arka sokaklara kaçanlara kimbilir neler oluyordu?  

Sabahki acemice sahnelenmiş molotof hadisesi sonrasında; yaşanan korkunç gelişmeler Türk TV kanallarının çoğunun umurunda değildi; akşamın inmesi ile beraber vur patlasın çal oynasınlarına geri dödüler. Oysa yabancı kanalların hangisini açsanız Türkiye vardı. İşin ilginç tarafı hepsi, gördüklerini o kadar net biçimde yorumlayabiliyorlardı ki, kendilerine satılmaya çalışılan yalanların hiçbirini yutmadıkları belliydi. Ülkemizde olan biteni bütün berraklığı ile analiz ediyor, ülkemizden yanıt yetiştirmeye çalışanların laf ebeliği  etmesine müsade etmeyip anında "sorum bu değil" diyebiliyorlardı.



4 Haziran 2013 Salı

Tek Yürek

Olanları üç, beş çapulcunun, marjinalin taşkınlığı diye yorumlamak gerçeklerden kopuşun, "kendi tabanımı evlerinde zor zaptediyorum" diyebilmek de kışkırtıcılığın dışa vurulması değil de nedir? Halkın yaşadığı uyanışı AKP çatısı altında duran milletvekili ve bakanların da yaşayıp en azından özeleştiri yapmayı denemesi bu ülkenin hayrına olur. 

Nihayet gidişatın dayatmacılığına dayanamayanlar yalnız olmadıklarını bilakis kalabalık, dahası çoğunluk olduğunu anladı. Ülkenin dört bir yanından gelen görüntüler insanların tahammül sınırlarını çoktan aştığının göstergesi. Bu milleti evlerden çıkarmak kolay değildir, herkesi bir def-i bela duygusu ile tek yürek haline getirmeyi başardılar. Bu halk tek yürek olarak atmayalı neredeyse bir asır oldu.    





16 Mayıs 2013 Perşembe

Karanlık - II

Karanlığı nasıl tarif edersiniz?

Çok uğraşmaya gerek yok çünkü karanlığın en başarılı tariflerini geçtiğimiz günlerde elle çizilmiş bir karikatür ile dijital biçimde manipüle edilmiş bir fotoğraf karesi yaptı zaten. İlkinde; yani karikatürde, gözleri bağlanmış bir adam yüzü televizyona dönük oturmuş, ekranda ise ağzı bağlanmış bir adam vardı. Konuşması engellenmiş anlatıyor, görmesi engellenmiş bakıyordu. İkincisi ise bir fotoğraftı. Televizyonun karşısına geçmiş bir adam, ekrandan görünen güllük gülistanlık bir Reyhanlı resmine bakıyordu. Resmin arkasında ise patlama sonrası kan gölüne dönmüş, dumanı tüten bir kent enkazı vardı.  

Karanlığı bu iki görüntüden daha iyi ne anlatabilirdi?

Kendi ülkemiz sınırları içindeki Reyhanlı'ya dair bilgileri yabancı basından izleyerek karanlığın içinde bir iki ışık huzmesine yol açabiliyoruz ancak. Birileri elli diyor, elli bir diyor; diğerleri yüz yetmiş. Bunlar ölü sayısı. Kaç adet olduğu çok önemli mi? Bir kayıp bile korkunç. Niye böyle büyük bir risk yüklendi bu halkın sırtına? 

Karanlığa değen ışık, aydınlığa yol açıyor.

Karanlık başka yerlerden de deliniyor o zaman. 

Amerika Birleşik Devletleri'nin Suriye'deki Direnişçi Gruplara 250 milyon Amerikan Doları yardımda bulunduğu söyleniyor.

Nisan ayından beri Time Dergisi'nin doğruluğunu teyid ettirmek için uğraştığı bir video var. 27 saniyelik bir vahşet.

Vahşi videoları izlemek istemiyorum.

Bir kaç sene önce bir tanıdık telefonuna gelen bir mesajı izletmek istemişti. Irak'da milis kuvvetlerince esir alınmış amerikalı bir askeri gösteriyordu. 20'li yaşların başındaki bu amerikalı genç asker dizleri üzerine oturtulmuştu ve tir tir titriyordu. Kendi yaşlarındaki bir şalvarlı genç bıçağı boynuna dayadı ve kafasını kopardı. Bu video kimlerin telefonundan kimlerinkine gidiyordu. İzleyenler niçin mutluluk kahkahaları atıyordu. Bana videoyu gösteren kişinin orta okula giden bir oğlu vardı. Vahşete bakmak, vahşete tapmak bu olsa gerekti.

Vahşet görüntülerini izlemediğimi söylemiştim. Suriye'dekini de izlemedim. Ama içeriğini yabancı haber kanallarından öğrenmiştim zaten:  Suriyeli rejim karşıtı grup komutanlarından Ebu -Sakkar ismi ile de bilinen Halit el Hamid Esad ordusu mensuplarından birinin ölü geçen bedeninin yanına gidiyor. Bıçak bıçak darbesi ile göğsünü deşip, iyi ce kesip kalbini söküp alıyor. Kendisine tezahürat yapan yandaşlarının Allah ü Ekber çığlıkları arasında kalpten kocaman bir ısırık alıp çiğniyor.

Amerika Birleşik Devletleri'nin yardım paralarının böyle insanlara gitmiş olması o ülkenin vatandaşlarını huzursuz ediyor.

Şimdi nasıl bir taraf olma hali içindeyiz biz?

Bebek ölülerine üzülebiliyoruz da, daha düne kadar kardeşi, komşusu, din kardeşi, dostu olan insanlara aç yamyamlara kızamıyor muyuz?

Başka ülke vatandaşları neden önceliklerimiz arasına alındı?

Öncelikler arasında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ve onların güvenlikleri kaçıncı sırada?

Biliyor muyuz?

Bilen var mı?

Duygusal mı ülkemizin reaksiyonları, bekleyişleri?

Bu mudur?

Karanlık mıdır? 

Meraklısına Linkler:

8 Ekim 2012 Pazartesi

10 Dakikacık....

Malum tezkereden sonra TV ekranları akşam haber bültenlerinden sonraki saatlerinde hâlkı savaş ihtimaline alıştırma programlarına ağırlık verdi, sabah programlarında ise hayattaki tek dertleri o gün ne giyeceğine karar vermekmiş gibi refah çatlaması yaşayan insanların vur patlasın çal oynasından ibaret hengamesi dur durak tanımaksızın devam ediyor. Şahane şarkıcılar ellilik göğüs ve bacak dekoltelerini gererken dudak büzerek;  "Hocam caiz midir?"  diye sual ediyorlar. Bu suali duyan adamlar bülbül kesiliyorlar. Sabahları böyle kıskanılası pür neşeyle geçerken,  akşamları aldırmaz bir tonda "Savaş mı, çıksın n'olucak?"  havasında bir salınım mevcut. Sanki çok savaşlar görmüş de "bir tane daha çıksın kaç yazar" der gibiler. Şizofren olsak aynı bedenin içinde bu denli süratle ruh hali değiştiremeyi başaramayız. En azılı borderline kişilik bozukluğuna sahip olan  bir adamı bile kıskancından kıvrandıracak, en mesleğine aşık psikodrama tutkununu özendirip ağzının sulanmasına neden olacak dengesizlik seremonileri almış başını gidiyor iken...

Offff.. 
Derin bir nefes... 
Ve devam...

Geçen akşam salak samsalak TV kanallarından bir tanesinde bir mıymıntı kılıklı, yani boysuz, beyaz sakallı, buruşuk pantolonlu, şişko parmaklarının boğumları bongur bongur bir hal almış bir adamcağıızın sayıklamalarına şahit oldum. Böyle bir görüntü ve ses eşleşmesi olunca gözlerimi de kulaklarımı da bir müddet ekrandan alamadım. Sanki etrafımdaki bütün sesler kesildi de ben gözümün önünde belirivermiş yer cücesinin mıymıy vırıldanmaları ile büyülenip kaldım. İşin tuhafı adamcağızınn suratından meymenetsizlik de akmıyordu, hayli halim selim  halli, munis tipli bu - bir köşe yazarı imiş meğer - adamın gözleri karşısına çıkanı kılı kıpırdamdan kesiverecekmiş gibi bakmıyordu. Belli ki çevresinde sevilen, yıllarca süren basın memuriyeti sonunda bir köşeyi bileğinin hakkı ile haketmiş, mazbut, munis, sükunet taşıyan halleri ve üslubu ile de bir okuyucu kitlesi edinmiş biriydi. Şimdi de ekrana çıkmış çenesi titreyerek, gözlerini diğer konuklardan, moderatörden kaçırarak sinsi sinsi bel altından demesi gereken lafları vurup vurup kaçıyordu. Belli ki kendisine verilen vazifeyi yapıyor, vazifesi bitince önüne atılıverilecek aferimi havada yakalamanın hayaliyle arada gayretleniyordu. Bu bir tavuğu bile kesmektense açlıktan ölmeyi yeğleyebilecek köşeyazarkençanaktutarcağızı aynen şunları diyordu,

"Suriye bizim topraklarımıza top attı...insanlar öldü. Şimdi bizim ülkemiz bu saldırıya bir karşılık vermezse süper güçler, dünyanın diğer ülkeleri ne der?"


Ne!!!

Bu nasıl bir dünya? Olsa olsa altı yaşında bir çocuğun çiçekli bahçesinin yollarında koşerkenki dünyası. .Düşen top mermisi değil, mahallenin en cazgır kabadayısının bahçesine iniveren bildiğin lastik top. Kabadayı da mensubu olduğu it grubunun raconu gereğince, delikanlılığına top sürülmüş de, az sonra o belalı topu belinden çıkardığı kasaturası ile hacamat edecek, bahçeden sokağa atladığı gibi sokaktaki çocuklara saçacağı tokatlar ile darmadağın edecek...Üzerine de nara atıp; " Bir daha burda top oynamayın leeeeeynn!!" diyecek. 

Başımıza ne geliyorsa işinin erbabı olmayan ama ihtiraslarına yenik düşmemeyi başarma konusunda istemsiz kalmış insanların mevki işgallerinden geliyor zaten. Yabancı ülkeler ile ilişkiler çocuklukta kalması gereken mahalle raconları ile yorumlanamaz, yorumlanmaz, hele ki böyle ucube fikirler ile gerekçelendirilemez.  

Şimdi bir parantez açıyorum
(Hoş bu konuda benim de şu üslubumun hayli ciddiyet dışı olduğunun da farkındayım ama ben sıradan vatandaşım gözlemimi yaparım.)
Parantezi kapatıyorum. 

Adam dünya alem ne der biz karşılık vermezsek diyor kısacası. 

Dış ilişkiler aslında dirayet istiyor, ilişkilerin doğasındaki istikrarda süreklilik arıyor, rüzgara göre yön değiştiren bir halet-i ruhiye ile tepkisel davrananlar kimsede güven uyandırmıyor. 

Gözüm ekrana değmişken...

Dün Al Jazzeera'daki bir belgesele takıldım bir müddetkiğine. Belgeselin konusu Türkiye İsrail ilişkileri idi. İsrail ile uzun yıllardır süren ticari ilişkilerimiz enine boyuna masaya yatırılmıştı. Magazin tarihine "One Minute" gümbürdemesi olarak geçen İsrail'e haddini bir güzel bildirdiğimiz malum olaydan sonra, bilhassa 2010 dan itibaren bu ülke ile ekomik ilişkilerimiz almış yürümüş, önceki yılları her sene aşar biçimde gelişmişti. Azalan bir tek şey vardı o da İsrailli turistlerin ülkemizi ziyaretleri muazzam biçimde azalmıştı. 

Ne enteresan değil mi?

Bir kaç ay önce, yaz sıcaklarında, patlamada şehit düşen erlerimizden sonra ne denilmişti anımsarsınız.. "Bir kaç Mehmet için.." diye başlıyordu cümle.. Bir kaç Mehmet için toplanmaya değmiyordu anımsarsanız.  Ama şimdi işler değişti aslında bir ihmal neticesinde, yani tehlikeli topraklarda yaşamlarını devam ettirmekten başka seçenekleri olmadığı için ölen vatandaşlar için savaş tamtamları çalınıyor. 

İstikrar deyin isterseniz tutarlılık ama insan bu duyguyu arıyor. Bir gün öyle bir başka gün böyle olunca insan şaşıyor, şaşırıyor.  

Bosna'daki iç savaşı tüm dünya TV ekranlarından, gazetelerden izledi. O zamanlar internet yaygın değildi, şimdi olsa vahşet tüm çıplaklığı ile karşımıza gelebilirdi. O yıllarda yaşanan dramı birey düzeyinde izleyemeyen insanlar, savaşın yok edici, mahvedici gücünün hayal etmekte zorlanabilirler. 

Ahmed İmamoviç 2002 yılında çektiği film "10 Minuta" ile aynı yıl Eurpean Movie Awards'da en iyi kısa film ödülünü aldı. Yalnızca on dakika süren bu filmde; Roma'daki bir Japon turistin çektiği fotoğrafları tab ettirmek için on dakika bekleyişi anlatılıyor. On dakika, bir sigara içimi kadar sürede nelerin olabileceğini sade, abartısız biçimde filme alınmış. Film gücünü bu sadelikten alıyor zaten. Filmin 12'ye on kalasından sonra izlediğimiz tek sekans, ekmek almaya giden bosnalı çocuğun küçücük dünyasını gözler önüne seriyor..Küçücük dünyalara ne olur bilirsiniz,.. 

Bir on dakikanız vardır mutlaka...

Filmi izlemenizi öneririm..




Meraklısına Linkler;
Ten Minutes
Wikipedia 

5 Ekim 2012 Cuma

Savaşa Hayır

Dünden beri herkes bir şey söylüyor.


Marmaris'te Türk ve yabancılardan oluşan bir grup protesto için topladı ve sözcüleri şöyle dedi: "Bu gidişat bilgisayarlarda oynana savaş oyunlarına benzemez. Bombaların düştüğü uyerlerde kadın ve çocuklar var."




Dünden beri herkes bir şeyler söylüyor, hepsinin birleştiği husus sağduyulu olmak gerektiği yönünde. Sokaktaki insan "Savaşa Hayır" diyor.

Tezkere görüşmeleri sürerken Sayın milletvekillerimizden bir tanesi çok önemli bir isime Meclis çatısı altında   bir yazılı ricasını iletiyor, öğretmenlik yapan bir yakını Mısır Büyük Elçiliğimize Eğitim Ateşesi olarak değerlendirilsin istiyor. Bu hengamenin ortasında bir kez daha öğreniyoruz, hayatta bazıları bir vesile ile birileri diğerlerinden daha şanslı pozisyonları bileğinin hakkı ile yakalamıyor. 

Benim anlamadığım vatandaşına bu lkadar değer veren bir ülke yönetimi neden asla pro aktif tedbirler üretmeyi denemiyor?

Mesela neden İstrail'in bütün aksi yöndeki uyarıları dinlenmeksizin bir gemi dolusu gönüllü, bile bile ateşe sürüldüler, neden İsrail'in uayrıları hatırlatılmadı bunlara, neden durmalarını istemedi kimse?

Mesela günlerdir bombaların düştüğü sınır yerleşim birimlerimizde yaşayan vatandaşlar neden daha güvenli noktalara geri çekilmiyor? 

Başka sorular da geliyor akla. 

Bu arada..  Uludere de ölenler de bizim vatandaşlarımız değil miydi?  

Mesela çok beğendiğimiz Amerika Birleşik Devletleri'ndeen hiç mi ilham alınmıyor. Çok kısa bir süre önce onların vatandaşı, Libya büyük elçisi linç edilmemiş miydi? Sağduyuyu terketmeyişleri hiç mi dikkat çekmedi.

Her şey bir yana, komşularla "Sıfır Sorun" iddiası koskocaman bir şaka mıydı? 

Geldiğimiz noktaya bakın, "Savaşa Hayır" diyen insanlar sokaklarda, yürüyor, seslerini birileri duysun istiyorlar. 

Duyulur mu?