Bana dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bana dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2015 Cuma

Isınmak

Rakamlarla haşır neşir olduğum dönemde yeni yılın son hanesindeki rakamı doğru yazmaya, okumaya üçüncü ayın sonlarından itibaren ısınırdım.





5 Eylül 2014 Cuma

Macera

Hemen her konuda çelişen bir çiftti Narda ile Mandrake. Yani dedektif ruhlu sihirbaz ile doğru bildiğini söylemekten bıkmayan özgür ruhlu sevgilisi. İkisi de daima diğerini muhalif görürdü ve ben her cuma günü bayiimden ısrarla isterdim yeni çıkan sayıyı. Vapurun eteklerinde beyaz köpükler olurdu ve benim tepemde martılar uçuşurdu muhtemel ancak ben bunların hiçbirinin farkında olmazdım. Güvertede her zamanki yerimde oturmuş, yeni bir Mandrake macerasının orta yerinde seyrüsefer halinde o maceradan, öbür maceraya peşlerinden koşardım.   


12 Kasım 2012 Pazartesi

Gölge Falı Maceramın Son Aşaması

Kitabın hazırlık aşamasında kapağı ilk önce Tijen arkadaşım tasarladı. Öykülerden birinde gizlenmiş olan meleği yakaladığı için nasıl mutlu olmuştum anlatamam. Sonra ilk yaptığı kapaktaki renkleri azalttı ve turuncu tonlar o meleğe çok yakıştı. Sonra, her işte olur ya bizimkinde de pürüz çıkmazsa olmazdı. O kadar beğendiğim melekli kapak olmadı, kısa zamanımız kalmıştı başkasının hazırlayacağı kapakla uğraşamazdım. Oturdum kendim birkaç tane kapak hazırladım. Çocuk, El ve Bacaklar isimleri ile özetleyeceğim üç kapak arasında kararsız kalmıştım aslında. Yine de bütün seçenekleri yaklaşık 30 kişye sundum. Gelen yanıtlardan "Bacaklar" adını verdiğim kapağı seçmem kolay oldu. Kırmızı perdenin altından görünen bacaklar çoğunun ilgisini çekmişti.

Kitap tanıtımında elediğimiz kapaklar, kitabın asıl kapağı ve sonradan kitap kapağının parodilerini yaptığım resimlerden hazırladığımız afişleri, Kanguru Sanat Merkezi'nde toplantının yapılacağı yere sıra sıra astık.





Yaptığım afişlerden bir tanesinde, kitabın içeriğini yemek tarifi gibi anlattım. Toplantımıza Aydın Şimşek'in açılış konuşması ve afişte yazılı olanların okunması ile başladık. 



Gölge Falı'na Bir Bakış:

Malzemeler:
Saklanan bir çocuk,
Yıllarca gizlenmiş bir melek,
kaybedenlere adres soran bir kayıp,
Hatıralarını ütüleyen bir ev hanımı,
Tüm suretlerini yok etmiş bir kadın,
Yüzlerdeki gölgeleri okuyan bir adam,
Falında çıkan kadını bekleyen bir talihsiz,
Bir rüya koleksiyoncusu,
Kuyruklu yıldız bekleyen bir genç,
İçinden tren sesleri geçen bir korkak,
Adresini şaşırmış bir mektup,
Evlerinde gönüllü hapis insanlar,
Dİkenli teller,
Menekşeler,
Unutulmuş çocuklar
ve karamel kokan bir ada.


Hazırlanışı;
Hepsinin üzerine bir tutam zaman ekleyin...
Karamel kokuları gelmeye başladı mı burnunuza?
Kürdili hicazkar bir şarkı koyun kasetçalara, ya da Alpay'dan Çürüyem Otlar'ı ve rahat bir koltuğa yerleşin güzelce.
Yanı başınızda bir kadeh kırmızı şarap vardır umarım.
Işıkları da azaltın en iyisi.
Açın Gölge Falı'nın on birinci sayfasını...
"Mazide kalmış kentleri, bir daha görmeyeceğin insanları unutmanın zamanı geldi..."


Epeydir topluluk karşısında konuşmamıştım... aslında masa arkasında oturarak ilk kez konuştum. İyi fikir değilmiş hemen anladım. Blog dostlarımdan Lezzetli Geziler, Mavikalemdekiler, Ege Mavisi, Tutsak oradaydı. Tutsak ile bu vesile ile tanışmış oldum.
Beni dinlemeye gelenler arasında Melih Ergen, Emel Kayın ve Tülay Güzeler gibi yazarlar ile çiçeği burnunda yazar arkadaşlarım Turan Horzum ile Evrim Ocakçı da vardı. Senih Özay'ın toplantı başladıktan kısa bir süre sonra kendine özgü tavırları ile salona girmesi sürpriz oldu. Çoğumuz onu Gupse Özay'ın (Yalan Dünya'nın Nurhayat'ı) babası olarak biliyorsunuz.
Salonda eski dostları, yeni ahbapları görmek, tanımadığım insanlarla karşı karşıya gelmek çok keyifliyfi.

Öykülerimden bir tanesinde Sevim Burak gizliydi. Konuşmanın bir yerinde Mavikalemdekiler onu yakaladığını söylemesin mi? Nasıl mutlu oldum. Heyecan, meyecan kalmadı o dakikada.

Keyifli bir konuşma oldu. Önceden yazmak nedir, neden yazılır başlıklı bir konuşmam vardı. Ancak aynı yerde dah abir kaç hafta önce Melih Ergen'in aynı başlıklı bir konuşması olduğunu öğrenince hele de kendi karşısında aynı konuya girmeye kalkışmadım. Serbest bırakınca bence daha iyi oldu.

Sorular güzeldi, daha rahat solu alıp vermeme neden oldular en azından.

Neden yazarız nereden hareketle yola çıkar once öyküye geldiğimde bir sırrımı açıkladım.

Ben öykülerimi fotoğraflara, resimlere bakarak yazıyorum.

Mesela aşağıdaki fotoğraflardan 13 öykü çıktı.




Bunlardan da 15 öykü...




Sıra kitaplarımı imzalamaya geldiğinde, imzaladığım her kitabın içine bir zarf verdim, içlerinde birer kartpostal vardı. Her birinin ön yüzünde bir öyküme ilham vermiş resim arka yüzünde ise kitap kapaklarımın parodisi ve kitaptaki tuhaf rus yazar V. Paskov'un şimdili hayali kitaplarının birer kapak resmi vardı.

Heyecandan mıdır, kalabalıktan mıdır yakınarkadaşlarımdan bazılarının isimlerini imza atarken anımsamayışım günün espri konusu oldu.

Sanırım yüzümün akı ile çıktım bu günden.

Artık rahat bir nefes alabilirim.

Yorum ve e mailleri ile deste veren tüm blog arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.

Haftaya Cumartesi ve Takip eden Pazar Günü Öğleden sonra Tüyap İstanbul Kitap fuarında, Kanguru Yayınları standında olacağım. 2. Salon, 212A.. Saatlerini daha sonra duyuracağım.







3 Kasım 2012 Cumartesi

Silahlı Adam

Aslında "silahlı adam"ın bir yere gittiği yok, şuracıkta duruyor. Haziran 2011'den beri de yukarıda duruyordu. O tarihe kadar üç, beş vakitte bir tepeliği değiştirirdim. Üşengeçliğim uzun sürdü, adam bir buçuk yıl postu serdi tepeye. Tehdit eder halleri de cabası. Hümanist takılıp silaha sarılmış bir blogger imajı da çelişkilerden çelişki derlemek gibi bir duruma düşürse de beni, ses etmedim. Şimdikinden çok memnun değilim, ama elim erdiğinde hallederim. Hoşuma giden bir resim bulup didiklemem lazım bir miktar. Blog işte.. görsel malzemeye el atmadan olmuyor. 

Yazma hallerimde de bir seyrelme oldu şu aralar. Ama online olmadan bazı şeyler yazıyordum. Ondandı. Haziran ayında aklıma gelen defterime not ettiğim bir fikri geliştiriyordum. Çala kalem yazıp, koydum kenara. 

Yazı tuhaf bir şey yazdığın an güzel geliyor da, aylar sonra baktığında iiçindeki fazlalıkları da noksan yönlerini de şıp diye görebiliyorsun. 

Durum böyle yani.   



9 Ekim 2012 Salı

19 Eylül 2012 Çarşamba

Facebook'ta Bir Yılım

Geçtiğimiz günlerde yardım istedim, gelen fotoğraflar, resimler cidden işime yarayacak. E-mail gönderen herkese çok teşekkür ederim. En son gelenler ile beynimde acaip şimşekler çaktı; gönderen bile kendi resimlerini zor tanıyacak bence.. Üzerlerinde değişiklikler yaptım bir kısmının. Temayı seçtikten sonra birbirine benzer figürler ilave etmek daha kolay oldu. Ama bir sorun var video yapmaktan bi haber kişilerden birisiyim. İstediğim gibi bi rşey çıkması için biraz uğraşmam lazım. Öğreneyim derken aşağıdaki slaydı oluşturdum. Konusu; "Facebook'ta geçen  bir yılım"..

Facebook'a hiç ilgi duymamıştım, tam bir yıl önce merak edip girdim. Eski arkadaşları bulmak iyi oldu. Bir yıldır orada paylaştığım kendi resimlerim, fotoğraflarım ve kolajlarımdan bir slayt oluşturup Facebook'tan paylaştım. Sadece bir istisnası var, o da bir arkadaşıma ait... Ayrıca arkadaşlarla ççekilen gruğ resimlerini koymadım. Bu hayli bencil video sadece ben varım :p

Umarım öğrenirim yapmasını da, neticede aklımda olana uygun bir şeyler ortaya koyarım :) 




Facebook'ta Bir Yılım - D.M.

28 Ağustos 2012 Salı

Yakında...

Epeydir alışık olmadığım bir telaşın içindeyim. Az zaman kaldı: öykülerimin bir kısmı "Gölge Falı" isimli bir kitapta toplandı. Dün akşam elime geçen kapak resmi bana büyük heyecan verdi. Kapak resminden aldığım dört ayrı detayı bir ataya getirerek buradan paylaşmaya karar verdim. 

İlk başta kendi yaptığım bir resmi kullanmak istedim ama neticede içime sinmedi. Daha osnra bir fotoğraftan oluşturduğum kapak ise bilim kurgu kitaplarını andırdı. Nihayetinde Tijen isimli arkadaşım "Az bir kaçıl kenara, bırak işi erbabına" diyerek olaya el koydu. Atölyesinde oturmuş laflarken; öyle bir ilham yakaladı ki, ortaya çıkan resim benim içime sinen bir çalışma oldu. Öykülerin bir tanesinde gizlediğim minicik şifreyi yakalayıp kapağa taşımış olmasından büyük mutluluk duydum. Ben yanından ayrıldıktan sonra onun durmayıp resmi, yine kitaptaki bir detayla zenginleştirdiğine dün aldığım e-maile eklediği dosyadan görmüş olmuş oldum. Kapağı tamamen açık etmek istemiyorum, sadece kolajını buradan paylaşıyorum. Bu kolajda bahsi geçen o önemli detayı vermiyorum; yine de kısa süre sonra resmin tamamını ve arka kapaktaki yazıyı da buradan paylaşmak niyetindeyim. 

Lütfen bana şans dileyin. 

Not: Unutmadan Tijen'e binlerce kez teşekkür ediyorum, el attığı kitap, dergi sihirli dokunuşuyla bir anda parıldayıveriyor.



Kolaj: Tijen Demirel'in Gölge Falı isimli çalışmasından detaylar. 

23 Ağustos 2012 Perşembe

Farketmeden...

Uzun seneler İzmir Körfezi'nin Konak tarafında; deniz kenarında bir ofiste çalıştım. İlk başladığım gün manzaranın her saat ayrı bir güzellik sergileyişini fark etmiş sonra da; başımı camdan dışarıya bir kez çevirmemiş olduğumu, bürodaki son günümde farketmiştim. Bütün ofisi çevreleyen pencere iki metre ötemde ve tam karşımda durmuştu tam sekiz sene. Canım manzaraya şöyle olsun bir bakmamıştım. Ayrıldığım akşamüstü bir fotoğrafını çekmiştim: belki ileride bakarım diye. 

İş yaşamımın bir uzun bölümü de aynı körfezin karşı yakasında geçti. Yine deniz kenarında, bu sefer kendime ait bir ofisim oldu. Ama iki farkla yıllarca karşıdan baksam göreceğim bir binada eski çalıştığım yeri görür vaziyette ancak pencere kaşımda değil de bu sefer sağ yanımda. Başımı sağa çevirsem göreceğim o manzaraya da yıllarca kayıtsız kaldım. 

O ofiste büyük şehirde ulaşım sıkıntısı yaşamaksızın beş yıl kadar çalıştım. Çünkü evim yürüyerek yedi sekiz dakika tuan bir mesafedeydi. Ne büyük kolaylık. Kolaylıkları insan yaşarken far etmiyor. Manzaraları da. 




Fotoğraf: İzmir Körfezi - D.M.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Sevdiğim Kokular

Kokulu silgi kokusu,
Kurşun kalemin arkasını kemirirken çıkan koku,
Şekerli süt kokusu, 
Havuçlu kek kokusu,
Elmalı börek kokusu... 
Eskiden Büyük Ada'da şahane elmalı börekler yapılırdı. Kat, kat, kat börek, içinde; elma, tarçıni ceviz:, dışında, pudra şekeri. 
İlk ısırığı alırken dudakların böreğe değdiği an duyulan hapşırmaya benzeyen bir gıdıklanma. İlk ısırıkla kokunun ağza geçişi. Şimdi Ada'da elmalı börek değil de lahmacun kokusu hakim.
Öğlen saatlerinde çamların altında yürürken, ağaçlardan gelen koku,
Uzun süre kullandığın Kenzo ve Joop kokuları,
İnsanı rahatsız etmeyen "ben buradayım"demeyen, parfüm kokuları,
Doğduğum kente özgü nohutlu unla yapılan simidin kokusu,
Kesildiği anda, kavun kokusu,
Deniz kokusu,
Denizden gelen tuzlu serinliğin kokusu,
Yosun kokusu,
Kokuların anıları tetiklediği, eskiye dair anıları netleştiridği söylneir doğru mu acaba?
Daha önce de demiştim...
Anıları böyle minicik parfüm şişelerine doldurup saklasak, çok özlediğimizde koklasak...
Yasemin kokusu,
Hanımeli kokusu,
Nergis kokusu, 
İğde çiçeği kokusu, 
Ihlamur ağacı kokusu,,
Okaliptüs ağacının yaz gecelerini serinleten kokusu,
Ekmek kokusu...
Eskiden ekmek almaya bakkala ya da fırına gönderilirdik...
Fırından yeni çıkmış ekmek o kadar sıcak olurdu ki... tutamazdık, Ekmek almaya giderken yanımızda kağıt, ya da el bezi her ne ise alır ekmeği onunla tutardık. Eve gelinceye kadar ekmek mis gibi kokardı. Dayanamaz köşesinden yerdim. Eve gelen ekmeklerin bir köşesi kemirilmiş olurdu. O sıcacık ekmeği eve gelince elle koparıp içine tereyağı sürüp yerdik. Çıtır, çıtır tazecik. Ekmek kokusu ile tereyağ kokusunun birleşmesinden oluşan o koku.
Menemen kokusu.
Koyun yoğurdu kokusu..
Eskiden bakkaldan ya da mandıradan yoğurt satın almak için yanımızda bir kap götürürdük. Bakkal amca ya da /Mandıracı amca kabımızın darasını alır, ne kadar istiyorsak o kadar yoğurdu tartar ve bize verirdi. Eve dönerken yoğurdun üzerindeki kaymak o kadar güzel kokardı ki dayanamaz iki parmağımla aldığım gibi ağzıma atardım. Yoğurt kousu, kaymak kousu.
Şeftali kousu,
Erik kokusu, ama tuzla yenen erik kosus..
Çağla badem kokusu.
Baher gelirdi ya, baharın kosusu,
kavuşmaların kokusu,
Özlediğin bir kente gidince, otobüsten indiğinde burnuna çarpan ilk koku.
Dağlarda yürüyüş yaparken burnuna gelen kokular.
Temizlik kokusu,
yeşil sabun kousu,
Sabun kokan serin çarşafların kokusu,
Kokuları minik şişeler doldursak, anıları öyle saklasak...




Bir de Leylak Dalı'nın anımsattığı; yeni kavrulmuş hatta, kavrulma aşamasındaki leblebi kokusu ve kuru kahve kokusu...

Bu yazının ana sorusu şudur: "Elmalı Böreklerimize ihante etmemiz şart mıydı? "

28 Haziran 2012 Perşembe

Korku Filmi mi? Görmedim, Duymadım, Sadece Yönetiyordum.

Uzun yıllardır piyasada gezinen Sinema Dergisi'ni ilk sayısından başlayarak 15 yıl kadar takip ettim. Eleştirmen ismi altında izlemedikleri filmler hakkında vizyona girmelerinden bir ay evvel yazılmış inceleme ve eleştiri yazılarının, başka dillerdeki eleştiri yazılarından "birazını çevir, kalanını uydur" yöntemi kaleme alınmasından mı, yoksa o dergilerde ele alınan sinema geçmişine dair benim zaten gereken malumata fazlası ile sahip olmamdan mıdır nedir dergiyi izlemeyi 2010 yılında zıngadanak bıraktım. Zaten Türk filmlerini masaya yatırdıklarında zülfiyare dokunma ihtimali olduğu için suya da sabuna da dokunmadıklarını fark edeli çok zaman olmuştu. 

Bırakırım arkadaş. 

Eleştiri tarzınız özgün değil, yazdıklarınız yeni değil, tespitleriniz kendinize ait değil.. 

İyi de ettim. 

Zira zırvaya karnım doymuş on-larca yıl. 

Gelelim delifişek yönetmenlerimize. 

Bir kere yönetmen dediğin kabzımal kılıklı olmamalı. 

(Allhına kadar şekilciyim, yerseniz)

Reklam filmi attırmıyoruz heralde.Olmasın da bir zahmet.

Sözüm göbeği almış yürümüş, saçı, sakalı kadayıf misali ağarmış, verev takılı deri çantası 25lik ve fit erkekler için tasarlanmış, yanlamasına iri çizgili sweat shirt giyen yönetmenlerimize (Bakınız: Dikine çizgi mi zayıf, enine çizgi kalın gösterir sorunsalı) 

Yönetmenlerimizin büyük bölümü sallamış, eleştirmenler sallamış, sinemamız sallanmasın da ne etsin değil mi? Özgün olmayı başaran sinema adamımız çok az. Söyleyecek sözün olduğunda özgünleşirsin elbette, söyleyecek sözün, kuracak hayalin yoksa eciş bücüş taklitler kolajı ile varamazsın bir yere. Hatta bir şarkısında Yıldız Tilbe'nin de dediği gibi kandıramazsın beni.... 

Sözüm cümlenize ey ebadı toroman türk filmi yönetmenleri. 

Bir iki istisna dışında cümleniz katlanılmayacak denli sahte işler üreteni taklitte tekrara düşmüş, sanatla alakası olamayacak denli özgünlükten ve vizyondan yoksunsunuz. O yüzden bir çok aklı başında Türk vatandaşı gibi Türk filmine bakınamıyorum. Türk filmine bakmak için kendimi zorlamaya kıyamıyorum. Ama ızdırap şekme isteğime yenik düştüğüm anlarda izliyorum bir, iki, bilemedin üç...

Uluslararası piyasada korku/gerilim filmleri yükselişte ya, İspanyol korku filmleri özgünlükte Kore sineması ile aşık atar duruma erişti ya, cevval türk yapımcıları salla başını ver sloganı kılıklı memur sinema  yönetmenlerimize dayıyorlar korku filmi senaryolarını onlarda hem çeviriyorlar hem de diyorlar ki;

"Ben hayatımda korku filmi seyretmedim"
"O janra yabancıyım"
"Korku filminden ziyade sanat filmi izlerim"
"Korku filmi hiç çekmedim, reklam filmi adaptasyonunda bile kliplerin şahıyım"

Kelimeleri avam olanlarından seçtim sevgili bloggerlar, yönetmenlerdeki avam ruha nazire ediym diye yoksa ben ne centilmenimdir, ne saraylarda büüyümüş de bugünlere gelmişimdir naçizane, bu vasıflarım da bilirmeyen bir nane değildir hani. "

Yönetmenlerimiz o filmi çevirirken akılları King masasında, kendileri hiç çevirmek istemedikleri korku filminin setinde, o esnada el almaz oynayan elleri ise kıçlarını avuçlamakta olduğundan mıdır nedir böyle şuursuz konuşmakta sakınca görmüyorlar Sinema eleştirmenleri de korku  filmlerimizin ne şahaneliklerini bırakıyorlar ne de yere göğe sığdırıyorlar. Sanırsın The Cabinet of Doctor Caligari'nin dünya prömiyerini beşş dakika evvel yaptılar.  

"Al takke ve külah" eşittir "Çek yönetmen, övgüde sınır tanıma eleştirmen"

Ulan hıyar ağaları' Korku filmi sinema tarihinin ilk yıllarından beri inandırıcılığı en zor film türlerinden biridir. Azıcık abartıda komik olabilir, çok abartıda yasaklanabilirsiniz. Detayı az verirseniz film karmaşıklaşır sıradan seyirci zor anlar, detayı fazla açık ederseniz sırrınızı erken ifşa eder filmi yüzünüze gözünüze bulaştırırsınız. Dengelerini kurmak hassas iştir korku filminin. O burun kıvırdığınız teen slasherlar bile sizin en iyinizin çevirdiği korku filmlerinden fersah fersah ileride başarı manasında.  

İşine saygı duyan bir zevzek bile aslında yapacağı işle ilgili bilgi alır, ya da evde yalnızken kendi kendine "N'apıyorum lan ben?" diye sorar değil mi? İşine saygı duyan sorar. Ama bizim film attırıcıları yüz yıldan uzun süredir çevrilegelen korku filmlerini akılları sıra aşağılıyorlar, "hiç görmedim, hiç izlemedim, korku filmi izlemeyi kendime yakıştıramadım" pozunu tümü aynı anda benimsemişler. Tepkileri bile özgün değil, birbirlerinin tepkisini taklit ediyor saksımsı yaratıklar. Çekeceğin film türüne dair oku, izle değil mi? Yok korku filmi ne ki cebimden çıkartırım havasındalar. 

Sonuçları görüyoruz. "Ses" ve "Av Mevsimi" genel türk korku filmilerinin genelinde alışık olduklarımızın zıddına başarılı örnekler sayılabilirler.Eli, yüzü diğerleri ile kıyaslandığında hayli düzgün filmler. Ses'in gizemini ilk 5 dakikada anlamamak için ya salak olmak ya da filmi izlemiyor olmak gerekir mesela. Senarist yönetmen el ele vermiş beş dakikada gizemimizi nasıl ele verelim a leylim leyin derdine düşmüşler. Av Mevsimi tabi daha deneyimli bir yönetmene emanet  olduğu için onun sırrı filmin ilk yarım saatinde seyircinin gözüne gözüne sokuluyor. Her iki filmin finalinde bir de akıllara yorgunluk veren açıklama sekasnsları var ki bilinen bir gizemi anlatmak için kendilerini de oyuncuları da boşa yordukları çok belli. Av Mevsimi'nin yönetmeni usta ya "bu film adam olmayacak" diye teşhisini erken koydu, Cem Yılmaz'lı türkü sahnesini filminin önüne geçirdiler. Düşünün iyi yönentmenin korku filminden bir tek sahne akıllara yerleşiyor, stand up zengini bir adamın türkü söyleyip oynadığı sahne. Gerisi zaten izlemeye değmeyecek bir entrika teşebbüsü. Yönetmenlerimiz burun kıvırdıkları bir işi kıvıramıyorlar yani. Eleştirmenler ise kıvırmasını mı iyi biliyorlar sinemadan mı anlamıyorlar orası meçhul şimdilik.  

Şimdilik bu kadar.

Sustum ben... 


27 Haziran 2012 Çarşamba

Okurum / Okumam

Kitap satın almak için başkalarının önerilerine kulak verdiğim olmuştur, iki arkadaşımın ve blog dünyasından bir kaç kişinin bu konudaki tespitlerine güveniyorum. Onların belirttiği isimleri bir kenara yazıp, kitapçıda denk geldiğimde inceliyorum. Yine de kitap satın alırken ya da bir kitabı okumaya karar verirken kendi tespitlerimi ön plana alıyorum. 

Kitap okumamda en etken faktörü kitabın beni içine çekebilmesidir. Ya ben o kitabı okumaya hazır değilimdir ya da o kitap kötüdür. Bunca yıldır okumanın verdiklerimi, dağıttıklarımı, attıklarımı çıkardığımda 1000 adedi geçen sayıda okuduğum kitabı kitaplığımda tuttuğuma göre bu konuda antrenmanlı sayılırım. Hazır olmadığım kitap seviyesini geride bıraktığıma inanıyorum. Ama kötü kitabı da şöyle bir karıştırdığımda anlıyorum. 

İyi kitap okuyucusunu iççine almayı ilk sayfalarından başarır.Kötü kitap lafı dolandırır, yarısına gelseniz okumakta zorlanırsınız. Devam edesiniz gelmez, etseniz de baş ağrısından başka kazanımınız olmaz. 

Kurgu kitaplarda yazar sıfatlara bulandı mı asla asla ve asla okuyamıyorum: O bitmek tükenmek bilmeyen sıfatlar, sıfat tamlamaları yetersizliğin koskocaman işaretleri. Sıfatlara bulanmadan da o mesele anlatılabilir. Fazla sıfat yazarın biçemin sığlığını gösteriyor bana. 

Yazar okura habire yanıtlar veriyorsa, bir önceki paragrafta anlattıklarını açıklamaya girişiyorsa okumam,  

Kelime cambazlığı yapan yazarları arada gülüp geçmek için okurum. Onlar çok satmanın formülünü bulmuş kimselerdir. Satarlar. Ancak kelime cambazlığını laf ebeliği olarak görüyorum. Laf cambazlığı benim için edebiyat değil; şiire ihanet, kurguda ise okuru sözüm ona zekası ile yorgun düşürmekten başka bir şey değil. Laf cambazlarının erde olduğuna bir dönüp bakmak lazım.  

Yazar zeki bir insan değilse okumam. Zekayı anlayacak kapasitedeyim Allaha şükür. 

Özellikle çeviri kitaplardan mümkün mertebe kaçınırım. Ülkemizde çevirmenlik maalesef içine eş, ahbap, dost, akraba kontenjanlarından girilebilen bir çember. Tanıdığın yoksa zor çevirtiyorlar. Zaten bir kaç çevirmen dışında da çevirilerin hallerini görüyoruz, okunacak tarafları yok, ucuz etin yahnisi midir, yoksa çevirmenin kalitesizliğinden midir deşilebilir. Ancak sonuç ortada, çeviriler kötü. Bir kaç yetkin çevirmenin dışındaki çeviri kitaplara sanki yazarı türk gibi yaklaşır iyice incelerim cümleler akıcı mı, anlatım bozuklukları, anlam bozuklukları var mı diye deşerim. Türkçe anlatımını yeterli bulursam okurum. 

Dünyanın en pahalı kitaplarını okuyoruz bu ülkede, seçici olma lüksümüz olmalı değil mi?. 



Book House - Cardiff Miller

19 Haziran 2012 Salı

Buraları Eskiden Takıntılıktı

Sevgili blog arkadaşlarım Deeptone ile Nehir İda mimlediler. Bu seferki yine ilginç bir mim. Nehir İda ile bazı huylarımızın benzeştiğini de onun mim yazısını okuyunca anladım. Deeptone bu aralar herkesi mime boğup blog dünyasını hareketlendiriyor zaten. Her ikisine de teşekkür ediyorum.

Bu seferki mimimizin konusu: "Takıntılarınız var mıdır? Nelerdir?"

Hmmm.

Öncelikle konu ile hiç mi hiç alakası yok ama Mor ve Ötesi'nin "Ayıp Olmaz mı?" şarkısının remixi ile başladım bu sabaha o yüzden şarkı hala dilimde, Yani takılınıyor bazen bazı şarkılara. Şarkıyı herkese tavsiye ediyorum. . 

Şimdi gelelim mime...

Aslında bu soruya yıllar önce cevap verseydim burası takıntıdan geçilmezdi. Burasının sahibi eskiden bizzat  takıntılıktı, takıntı çöplüğünden farksızdı. Ama gelin görün ki, şu ara pek takıntım yok. Eskiden olanların büyük bölümünden de kurtuldum. Tek büyük takıntım müziktir. Müzik dinlemeyi severim, sürekli müzik dinlerim. Tek tek şarkıdan ziyade albümü alır baştan sona dinlerim. Beğendiğim şarkıları mixler ya da onlarla potburiler hazırlar dinler kenara atarım. Bir iki sene sonra bulunca tekrar dinlerim. Önceden hazırladığım mixleri dinlemek bana ayrı bir keyfi veriyor. Aynı şarkıyı çok defa ardarda dinleyemem. Kafamda yer ediyor sonra, sürekli farklı, yeni şarkılar dinlerim. Doğru düzgün her müziği dinlerim, kendi içinde tutarlı sanatçıları severim. Albümlerin kendi içinde bir dengesinin, bütünlüklerinin olmasını severim. Müziğe takıntım öyle böyle değildir. 

Yatarken mutlaka müzik dinlerim, on onbeş dakika kadar, uyku durumuna geçerken müziği kapatırım. Kulaklıklar kulağımda uyumuşluğum da olmuştur ama az sayıdadır.

Bir de bir zamanlar müzik marketlerde önüme gelen cd yi alırdım ona engel olmayı başardım. O kadar rezil cdler getirtiyorlar ki, kolay oldu. (korsann müzik olayını övmeyeceğim buradan) 

Son takıntım da kırtasiye malzemelerine olan merakımdır. Düzenli olarak defter ve kalem, bilhassa dolmakalem satın alırım. Bunlarla yazmasını, çizmesini çok severim. 

Gelelim eskiden sahip olduğum, artık urtulduğum takıntılarıma;

İlk kez girdiğim yerdeki objeleri sayardım. Sayılarını da unutmazdım. Şu kadar yer karosu, bu kadar lamba, şu kadar masa, sandalye, bu kadar elektrik düğmesi, şu kadar lamba gibi sayılar kafamda çıkardım odadan. Çok yorucuydu ve etrafta olan bitene dikkat edemeyecek kadar her şeyin önüne geçmişti. 

Gece yatarken üç yudum su içmezsem ve evin herhangi bir yerine yarısı dolu bir bardak su bırakmazsam sevdiklerim ölecek zannederdim. 

Gereksiz, mantıksız otorite ile sorunum hala devan ediyor gerçi ama, şu ara çalışmadığım için tepemde bir otorite yok. Normalde munis, insanlara saygılı sakin biri iken gereksiz üstelemelerle karşımda bana ahkam kesen amirlerimin malesef canına okuduğumu kabul ediyorum. Sükûnetimi hiç bozmadan aklımdakileri ortaya söylerdim. Hem iyi, hem de kötü elbette. Ama yattığımda, başımı yastığa vurduğumda müziğimi dinleyip uykuya dalabiliyorum. İçimden günün rövanşını almama gerek kalmıyor.

Çok eskiden iş hayatında yeni iken, gece uykumdan dişlerim kenetlenmiş uyanırdım. Muhtemelen çok feci biçimde gcııcırdatıyordum. O zamanlar uykuya dalarken, gündüz söyleyemediğim lafları hayalimde amirlerime, berbaer çalıştıklarıma söylerdim. Sürekli işten söz eder etrafımdakileri de bunaltırdım. İi yerinde ilk terfimi alınca şunu farkettim: İnsanları değiştirmem mümkün değil, ama kendim değişip, uykularımın kaçmasını engelleyebilirim. O günden itibaren ağzıma geleni usturuplu biçimde söyledim ve kapıdan çıktığım anda iş yerini geride bıraktım, işten söz etmeyi hiç sevmem. Sürekli işlerinden bahseden insanlarla bir arada bulunmam. İnsanların br de kendilerini bulabilecekleri hobisi olmalı, iş başkasının işi, sen onları yapmakla sadece, kendin olamazsın. 

İşte bu kadar. Mim bitti. Ben bu aralr mimmleri kimseye göndermiyorum. Okuyan ve yazmak isteyen herkes yazabilir. 

Resim: Takıntılı Adam - D.M.

Görseli hazırlamamda Domatesuyu'nun büyük faydası olmuştur.
Ona çok teşekkür ederim. 
Blogundaki müthiş "kuş projesini" öğrenmesem
Pixlr.com'un ne online "editör"ünden ne de online "express'"nden 
haberim olurdu.. 

1 Mayıs 2012 Salı

Bir Fikir

Hep böyle oluyor, aklıma bir fikir geliyor,vakit kaybetmeden not alıyorum, o notu buraya aktarıyorum; ya da doğrudan buraya yazıyorum. Burada yazılı hale gelince fikir, arkasından bir sürü detay üşüşüyor aklıma. Aklıma ilk gelen fikir en sonunda bambaşka bir hale dönüşüyor. Buraya not düşülmüş halinden eser kalmıyor. 

Mesela geçen sabah, kursa eli boş gidecektim. Kahvaltımı etti. Saat on sularında PC'yi açıp karşısına geçtim. Yaratıcı yazarlık kursu isimli öykü karalamasını buraya aktarırken aklıma düşen bir fikre ait aldığım notlardan bir öykü yazdım. Sonra kalkıp duş aldım. Giyindim. Öyküyü blogdan Word'e kopyaladım. İşte o anda o öykü değişti yine, bambaşka bir şey oldu. Önce ismi gitti, sonra fazlalıkları attım, sonra noksan gelen yerlere ilavelerim oldu. İçime sinen bir iş haline geldi. nedense ilk seferinde olmuyor, üzerinden geçince şekli şemali, ruhu değişiyor yazılanların. Ama şu var ki blog da geçirdiğim zaman bana ilham veriyor. 

Sonra kursa doğru yola koyuldum, metro'dan inince telefonuma baktım kurs arkadaşlarımdan birisi kursun iptal edildiğini yazmış. O kadar yolu gitmişim durmadım, kapıyı çaldım. Kapı duvar elbette.

Sonra aklıma bir fikir daha geldi. Şöyle bir hikaye yazacağım. Bir yeri, o yerin bende uyandırdığı duyguları, işittiğim sesleri, o yere dair gözlemleri yazacağım. Ancak yerin neresi olduğu belli değil. Yerin neresi olduğunu başlık belirleyecek. İşte tam burada işler biraz çetrefilli hale geliyor, öykünün iki ismi olacak. Birinin ismi başka, diğerinin ismi başka. Başlığa göre öykünün ruhu değişecek ve her iki hali de okuyana rahatsız edici gelmeyecek. Bu fikri değerlendirmem lazım. 


30 Mart 2012 Cuma

2 Soru

Başlıkta “2 Soru” dediğime bakmayın aslında 1 adet mim bu. Mim konusundaki halim hiç belli olmuyor, bazen hemen yazıyorum bazen de üst üste yığılıyor, yığılıyor, ihmal ediyorum. Unuttuğum mimlerden vicdan azabı duyuyorum, hatırlayınca yazıyorum bazısını. Bu kez; “1’i Yok mu?”dan geldi mim. İnsanın zaman zaman kendine sorabileceği ve cevabını bulmaya çalışacağı sorulardan.

SORU 1:  Hayatınızda ‘artık yok’ dediğiniz şeyler var mı? Eskiden bu yana neler değişti sizce? Neleri özlüyorsunuz peki, neleri yad ediyorsunuz? Ya da aklınıza gelince ‘iyi ki de değişti’ dediğiniz şeyler oluyor mu?

Geçmişe dair özlediğim çok fazla şey yok. Geçmişin geriye gelmeyeceğini bildiğim için kendimi  “ah keşke” diye ciddi biçimdeyormuyorum. Arada nostalji krizine kapılıp buradan kafa ütülesem de, yok valla şu an iyi sanki. Eskiye dair özlediğim insanların samimiyeti sadece. Gerçek bir samimiyetten söz ediyorum. Şimdiki “bundan ne kopartırım bakışlı”insan samimiyetinden bahsetmiyorum.

Mesleğim gereği uzun yıllar insanlarla zaman geçirmek bana karşılaştığım insanların kişiliklerine dair ipuçlarını hızlı biçimde birleştirmeyi öğretti. Sahte samimiyete kolay kanmıyorum. Sosyal ortamları paylaştığım kişilere ben de medeniyetin gerektirdiği kadar, ilgili gibi davranabilirim, ama kimseden bir şey kopartmayı uygun görmediğim gibi o menfaat uğruna yaklaşan kıtipsiyoz yaratıkları, asalakları gayet hızlı tanırım. Ama bu kendi gizli menfaati uğruna yakınlık gösteren budalaların haline de öte yandan hayli eğlenirim.

Bence arkadaşlık, karşısındakinin etinden, sütünden, yününden yararlanmak değildir. Bu yola sapanlardan ne ahbap olur, ne de dost. Bir de görünüyor kardeşim, hele ahmak olup da açıkgöz entel ayağına yatmış olanlarda iki misli görünüyor.

SORU 2: Hayatınızda neyin değişmesini isterdiniz? Yeni bir eşya, yeni bir hayat ya da yeni bir icat mı istediğiniz? ‘Hayalimdir…’ dediğiniz bir şey söyler misiniz?

Hayatımda değişmesini istediğim çok fazla bir şey yok, şu ara bir değişiklik ile haşır nelşir vaziyetteyim. Onun keyfini çıkarmaya çalışıyorum. O sonuçlandıktan sonra yapacağım şey üzerine de çaba harcar vaziyetteyim. Bu senenin sonuna doğru olmasını beklediğim bir başka şey var, O da olsun düşünürüz.

Hayalim olan, hep yazan bir insan olarak kalmak istiyorum. Buradan paylaştıklarım dışında yazdıklarımın gün ışığına çıkıp başkaları tarafından okunabilmesi de en büyük hayalim sanırım. Küçük hayalim de bu ülkede işlerin yüzde sekseni “eş, ahbap, dost ve akraba” kontenjanından yürüyor kanısındayım. O yüzden çevirmenlik yapma hayallerim hep suya düşüyor yaptığım baçvuruların her birine olumsuz yanıt alıyorum. Çok güzel cümle kurabilen ama yalan yanlış çeviren bir sürü insanın da o çevirme eylemini hatır gönülle aldığına inancım artık iyice pekişti. Zorla kıytırık bir çeviri koparacak olsam bunun da kontenjandan girenlerin kıvırmakta iyice zorlanacağı, canlarını üzmek istemedikleri metinler olacağını gayet iyi biliyorum. Dertliyim, çünkü bu konuda yaptığım 22 başvuruya da henüz yanıt almadım. Kontenjan güllerinin arasında belki birkaç nadir düzgün çevirmen vardır son yıllarda bilemem. Sözüm onlara değil. Ama çevirmenler çemberine kılım aralarına bu iş için gereken donanıma sahip olanları almakta direndikleri için. Ama bir gün, bir kitabın içinde adı çevirmen olarak yazılı olsun istiyorum. Bakalım. Göreceğiz.

Mim için teşekkürler ben de bu mimi, eğer yazmak isterlerse sevgili; Sessiz Prenses ve Bolat’a gönderiyorum. 

Sevgiler.  .  





29 Mart 2012 Perşembe

Filmlerde Beni Geren Anlar

Gerilim filmlerini izlemeye bayılırım. Nitekim türü ne olursa olsun izlemeye dayanamadığım film anları şunlardır;

- Filmdeki esas oğlan ya da kadın ya da bambaşka biri gizlice birinin odasını, çekmecesin,i, şurasını veya burasını gizlice karıştırmaya gitti miydi gerim gerilirm. Gerçek hayatta olabilecek bir şeydir o anda yakalanma riski olan kimse filmin kötü adamı dahi olsa gerim gerim gerilirm. Dahası ekrana bile bakamadığım olur.

- Yakın çekimde gösterilen insan vücudundaki kanlı kesikleri film içinde görmek beni deli eder, bakamam, içim kalkar.

- Haksız yere suçlanmış insanların kendilerini filmlerde müdafaa etmeleri,ne sinir olurum. Herkes söz birliği etmiş gibi bunların karşısındadır. Yürek dayanamaz izlemeye.


Resim: Rebecca'dan bir sahhe: Meşum Miss Danvers,
evin hanımını intihar etmesinin kendisi için en iyi seçim olduğuna
ikna etti edecek iken.

Bu sahnede;
Joan Fontaine, ömür boyu nefret duyduğu kardeşi
Olivia de Havilland'ı jayal edip oynuyor olmalı.

8 Kasım 2011 Salı

Herkesin Dansı Kendine

Çok uzun seneler önce farkettim ki, dans edenleri izlemeyi seviyorum. Kendimce arada dans pistlerine karışmasını da seviyorum... Ama, gelin görün ki dans etmesini beceremiyorum. Oryantal ile zaten aram hiç yok. Şart değil ya bu işin üstesinden mükemmel bir biçimde gelebilmek, herkesin dansı kendisine değil mi?


27 Haziran 2011 Pazartesi

Yaratıcılık

Blog tutmaya başladığımda konu sıkıntısını ziyadesiyle çekerdim. Daha önceki blogumda düzenli yazma endişem yoktu, kafama göre takılıyordum. Blogspota geçince elimden geldiğince düzenli yazmaya çalıştım. Bazı dönemlerde uzun süreli aksamalar olsa da son sekiz aydır hayli sık yazıyorum. Dü,zenli yazmak istediğimde konu sıkıntısı çektiğimi farkettim. Oysa aklıma, mesela yolda giderken harika bir fikir geliyor, kağıt üzerinde geliştirilebilir gibi geliyordu ama yazmaya oturduğumda aklıma gelen o şahane fikrin izine bile rastlamıyordum. Ya da gece yatarken birden hoş bir fikir yakalıyor ama sabah kalktığımda onu da unutmuş oluyordum. Aklımda kalanlar ise sabaha karşı uyku ile uyanıklık arasında, kendimi tam olarak yatağı terketmeye hazır hissetmediğim anlarda yakaladığım fikirler oluyordu. Yattığım yerden yakaladığım konuyu, örnekleri, paragraf sırasını belirliyor günün bir bölümünde ise oturup yazıyordum. Bir şeyler üretmek istiyorsam kendimece daha sistemli olmam gerektiğini düşündüm ve fikir üretebilmek, ürettilerimi unutmamak için kendime aşağıdaki öğütleri geliştirdim. Bunları olabildiğince uygulamaya çalışıyorum.

Yazma ile ilgili olarak kendime öğütler:

1 - Yanında her zaman bir not defteri taşı.
3- Aklına gelenleri otur yaz,
5 - Bilgisyar başına çakılıp kalma,
6 - Yazmak için kendini zorlama,
7 - Aklına fikir gelmediği zaman çık dolaş,
8 - Farklı türlerde müzik dinle,
9 -Yüksek sesle şarkı söyle,
10 - Kahve iç,
11 - Daha önce gitmediğin bir yere git,
12 - Müzeleri gez,
13 - Sergilere git,
14 - Bol bol pratik yap,
15 - İnsanlara yazdıklarını okut, fikirlerini al,
16 - Yazdıkların arkadaş zannetiklerin ile arana mesafe koyduysa onları umursama,
17 - Yaratıcı fikirleri olan insanlar ile arkadaşlık et,
18 - Hep aynı şeylerden bahseden insanlardan uzak dur,
19 - Hata yap, yaptığın hataları tekrarlama,
20 - Ara ver,
21 - Bol bol dinlen,
22 - Farklı olanı dene, risk al,
23 - Sözlükten rstgele bir sayfa aç ve oku, kelimeler sana ne çağrıştırıyor? Kendini dinle,
24 - Kendini yazmak için zorlama,
25 - Çık eğlen,
26 - Yazmak istediklerinin taslağını hazırla,
27 - Başkalarının beğenisine sığınma, aş orayı, beğenilmek için yazma,
28 - Yazma sanatı ile ilgili kitaplar oku, okuduktan sonra kendi yazdıklarına bak, algılarında değişiklik oldu mu?
29 - Kitapçıları gez, bol bol kitap karıştır, kitapçıdan çıkınca not defterine bir şeyler yaz.
30 - Evdeki kitaplığın karşısına geç eskiden okuduğun kitapların sayfalarını karıştır.
31 - Aklına fikir geldi mi yer, zaman farktemez, üşenme, utanma, kalk ve not defterine yaz,
32 - Kurallara uyma,
33 - Zor olanı dene,
34 - Kendini zorlama
35 - Dinlenmiş olarak yaz,
36 - Başka birisi ile ortak proje üreti hayata geçir,

İşte bunlar zaman içinde oluşan öğütlerim, bunları dinlediğim vakit konu sıkıntısı çekmiyorum, canım da sıkılmıyor, fazla vakit de harcamama gerek kalmıyor.


11 Haziran 2011 Cumartesi

Yalana Dair

Sevgili Kızgın Damdaki Kedi mimledi, ona teşekkür ediyorum öncelikle. Mimleri seviyorum her biri oyun gibi. Aslında beceriksiz olmayı seçtiğim bir konu, bu yüzden ne yazacağımı bilemiyorum ama yazmak da istiyorum. Konumuz yalan. Mimimiz; “Yalan hakkındaki düşünceleriniz?“

Tanıdığım insanların yalanlarını yakalamakta usta olduğumdan bahsetmiştim bir ara. Vücut dilini tanıdığım, sesinin tınılarına aşina olduğum insanların söze ve harekete bağlı dilinde normalin dışında izleri yakaladım mı, yalan kokusunu da yakalamış oluyorum. Haksız çıkmayı çok isterim ama bugüne dek yakaladığım izlerde haksız çıkmadım pek.

Orta okul, lise ve üniversite yıllarımda yüzleşmeler kralı gibiydim. Yalan söylemez, yalanı da şıp diye yakalardım. Yalan söylemeyi pek beceremem. Hiç yalan söylemezlik etmem demiyorum ama doğrusunu söylememek için çok güçlü bir nedenim olmalı ve yalan söylediysem sonuna kadar o yalanı devam ettirmeliyim. Bir kişiye yalan söylersem o yalan inanılmaz biçimde büyüyüp herkese söylediğim bir yalan haline gelebilir. Kendi iç kuralım böyle. Bu sebeple ne zaman yalan söylemeyi seçecek olsam aşırı strese giriyorum, o yalanı devam ettirmek zorunda hissediyorum kendimi. O yüzden pek yalan söyleyen bir tip değilimdir. Doğruyu sonunda başıma gelecekleri bile bile söylerim, yalanla saklamaktansa bildiğimi dan dan sıralamak bana daha kolay geliyor.

Uzun yıllar yaptığım bankacılık hayatımda bile hiç yalan söylemedim. Yalan söylemeyen bir bankacı düşünün. Doğrucu Davutluk konusunda böylesine iddialıyım yani. Müşteriye doğruyu farklı biçimlerde söylemişimdir ama. Küt diye söylenmesini kaldıramayacak egosu tavana vurmuş tipler bol, kendimi göz göre göre ateşe atacak değilim. Kimi insanların ellerine gerekli doneleri ve seçeneklerinin tümünü vererek mantık yürütmesini sağladığım oldu. Ama yalan söylemediğim için mesleğimde gereksiz bir stres yüklenmemiş oldum. Bankacılar müşterisine sevimli gözükmek için çoğu kez yalan söyler. Ne değişik değil mi?

Yaparız abi”, “Yaparız beyefendi”, “Bu bizim işimiz hanımefendi”, “Hiç kuşkunuz olmasın efendim” sözlerini çok duyarsınız bankacılardan. Bu sözü duyduktan sonra kendilerine eğer;

Ne zamana kadar yaparsınız?” sualini yöneltecek olursanız hiçbir tanesi size net yanıt vermez. Zınk diye takılıp kalırlar oracıkta. Kıvırtırlar da kıvırtırlar. Bir tanesi hariç. O da bendeniz. Ama ben de o işi yapmıyorum artık. Bankacılar bildiği gibi yalan söylesinler, Allah da onları bildiği gibi tekamül ettirsin.

Sadece meslek değil özel hayatımda da yalan stresini taşıyamadım, daralttı beni her yalan. Bu yüzden yalana başvurmamak benim için en kolayı oldu. Karşımdakini sözlerimle aldatmaktansa sözlerimle ikna etmeyi denerim. İçimi daraltan doğruları karşımdakine de veririm. Bu beni bazı anlarda hayli sevimsiz yapabilir ama en azından güvenilen biri olduğum konusunda düşmanım, dostum hepsi hem fikirdir.

İşte böyle kötü bir yalancıyım, üstelik ailemizde .ok iyi bir yalancı vardı, dedemin lakabı Kırkyalan Salim’di. Adamcağız dünya tatlısı bir adamdı, ancak yalan söylemeden duramayn bir tipti. Her olayı anlatırken daha pembe ve daha mutlu hale getirmekten tutun, ekmek almayı neden unuttuğuna dek her konuda her an bir başka yalan dökülürdü ağzından. Ev içinde yalan yüzünden çıkan kavgaların haddi hesabı yoktu. Belki de o kavgalar korkuttu beni bilemiyorum.

Yalana girmez elbette ama önemli sırları iyi saklarım, bir kişinin bir doğruyu bilmemesi gerekiyorsa ona o bilgiyi vermem ama o bilgiyi vermemek için de yalana başvurmam.

Ancak öte yandan iş gırgır, şamata ve de makara oldu mu karşımdakini işletmek için her tür yalanı söylerim ama onların da fazla uzamasını sevmem, işletir ve ortaya çıkartır güler eğlenirim. Evet şamata olsun diye, yılan hikayesine dönmemek kaydı ile, anlık yalanlara varım. İki güleriz hem, fena mı?

Şimdiiii bu mim’i kime göndersem, öncelikle buralarda değil ama geldiğinde cevaplaması için bir kediden aldığım mimi bir başka kediye pas etmek istiyorum; Kırmızı Çizmeli Kedi ne dersin yalan konusunda? Miminiz; “Yalan Hakkındaki Düşünceleriniz “. Müsait bir zamanınızda knuya bir kafa atar mıydınız acaba?

Fotoğraf: Üç Fotoğraf Üstüste - D.M.

9 Haziran 2011 Perşembe

Geceye Mektuplar'ın Sebebi

Öykü uzun süredir son haline kavuşmayı bekliyordu. Sayfalarca mektup hazırlamıştım. Yok durun bu öyküyü neden yazdığımı anlatmaya başlamak için doğru bir yer değil burası. Konum değiştirmem lazım. Balkona geçeyim. Orası daha serin. Oradan yazabilirim.

Evet balkon serinmiş, adalar da almış başını gidiyor serin bir akşamüstüne doğru.

Evet serinlikte daha iyi yazabilirim şimdi. O halde bu öykü nerelerden beslendi öncelikle onu anlatmalıyım. Blogger’da 2007 den beri yazıyorum ondan önce de Netlarus’ta bir hesap açmış, sonra yazdıklarımı yok edip yeni bir hesap açmıştım. Orada yazmak çok tatlı bir oyundu. Aynı kadfdana dört beş kişinin bir araya geldiği bir grubumuz vardı. Her gün ayrı birimiz bloguna entry girerdi ve o gün o blog yazısının altında toplaşırdık. Öncdelikle yazı hakkında yorumlarımızı yapar ardından da bütün bir gün boyu, 24 saat boyunca aklımıza gelenleri o yazının altından birbirimizle paylaşırdık. Kah yepyeni bir görüş ortaya atar yeni bir tartışma başlatır kah devam eden bir konu hakkında bitip tükenmek bilmeyen geyiğimizi devam ettirirdik. Aylar sonra birbirimizi merak etmeye başladık, bu kadar ahbaplık ettikten sonra buluşmaya karar verdik. 3 kadın ve 2 erkekten ibaretti kabilemizin çekirdeği, muhabbetimize arada dalıp çıkanlar da oluyordu elbette. Diğer erkek buluşma konusundaki yazılarımıza hiç yanıt vermedi, kayıtsız kaldı. Olumlu ya da olumsuz bir ifade asla etmedi konu ile ilgili. Kendisini gizlemeyi seçmesini fazla sorgulamadık. Ancak kafamın kenarına yazdım nedenini çözemediğim bu garip davranışı. Öyle ya hayır demiş olsa kimse üstelemeyecekti ya da evet dese aylardır az çok birbirimizi tanımıştık aramızda taşkınlık yapacak ya da kötü emelleri olan birisinin barınmadığının farkındaydık hepimiz pekala. Kimliğini gizli tutmak istemesi belki de kendisine bizde olmayan bir özgürlük hissini vermişti ona, bilmiyorum. Seçiminin arkasındaki ihtimal çeşitliliğini arttırmak mümkün.

Daha sonra Netlarus kapandı, bütün yazdıklarımız sanal alemin bilinmeyen bir köşesinde yokolup kayboldu. Üzücüydü, uzun süre yazamadım. Sonra Blogger’a yani Blogspot2a geldim. 2007 yılından beri burada takip ettiğim ve yazdıklarını sevdiğim iki kişi var ki kendilerini ifade etme tarzlarını beğeniyorum, yazılarındaki kurguyu, konuyu geliştirmelerini, anlatım tarzlarını beğeniyorum. Birkaç ay önce bu iki arkadaşımın arasına yeni birisi daha katıldı. Her üçünün yazdıklarını takip etmek büyük bir keyif veriyor bana. Onların yazdığı gibi yazamayacağımı biliyorum, tarzlarımız farklı onlar daha duyguya yönelik, iç dünyaya odaklı yazıyor öncelikle ben ise biraz daha gözleme dayalı, kafamda canlanan bazı resimleri, anları ve durumları sanki fotoğraf karesi gibi bir takım mizansenler içinde vermeye çalışıyorum. Benimle benzer üslübu olan ve her yazdıkların ızevkle okuduğum başka blog arkadaşlarımda var ama o ilk üçü gibi yazamayacağımı biliyorum. Birkaç ay önce onlar gibi yazsam ne yazardım, nasıl yazardım diye düşünmeye başladım.

Her şeyi birbirine bağlayan Amélie Nothomb’un “Sulphuric Acid” isimli kitabındaki kısacık bir bölüm oldu. Bir TV programı için mahkumlar ve gardiyan rolünü üstlenmiş katılımcılardan kitabın kahramanı CKZ 114 ile ona olan nefreti tutkuya dönmüş gardiyan Zdena arasındaki kısa bir bölümdü bu. Zdena ısrarla CKZ114’ün adını çğrenmek istiyor, bunun için birtakım hileler yapıyorsa da kız ismini gizlemesinin yararına olacağını daha ilk başından fark ettiği için karşılaşabileceği her tür yıldırma amaçlı cezaya rağmen kararlı biçimde hayır diyor ve gerçek isminin Pannonique olduğunu söylemiyordu. Ne Zdena’ya ne de bir başkasına.

Kadının ismini öğrenme tutkusu ile yanıp tutuşan birisi ve her ne olursa olsun ismini gizlemeye azmetmiş bir kadın elimde çok uzun süredir sürünen gizemli olamaya çalışan, aşk, merak yüklü e mailleri bir öyküde toplamam için gereken ışığı zihnimde çakıştırdı. Öyküye hazırlık olsun diye önceden karaladığım mektupların bir bölümünü seçerek, kadının yazdıklarını, erkeğin yazdıklarını ve rahibi anlatan bölümleri onlar gibi yazsam nasıl yazardım diye düşünerek elden geçirdim.

Öykü bu şekilde hayat buldu. Anlatılan olaylar gerçek mi tamamen kugu mu diye sorarım ben de kendi kendime beni içine çekebilmiş bir öykü okuduğum zaman. Önemli olan bu değil. Zaten öykümde öykü yazarını öyküsünün içine çekip alarak bu konunun önemi olmadığını vurguladım. Anlatıcı/yazar da bir an geliyor ve kendisinin bir başkasının öyküsü içinde bir kahraman olduğundan kuşkulanıyor. Sadece ve sadece öykünün içindeki yazarı tanıdığı ve kendisine ait bir bileklik anlatıcının koluna ödünç verildiği için. Sigara içme konusunda temel bir ayrılıkları olduğunu fark etmesine rağmen öykünün içinde kendisinden izler bulunması sebebiyle kendini rahip ile özdeşleştiriyor. Oysa kadın yazar şakacı birisi, oyunlar oynayıp yalanlar söylüyor.

Hikayelerde kullanılan gerçeğe yakın detayları bir çok kiş yakın çevresinden çekip ödünç alıyor. Ödünç alınan bu teferruat öykü kişilerine bir nebze olsun gerçeklik kazandırıyor, bir belki hayal ürünü bir kişiliği alıp hayatımızdan bildiğimiz bir detaya iliştirince onu daha gerçekmiş gibi algılamaya başlıyoruz.

Yalnızlığı yenme yöntemleri, yalnız kalplerin kolayca birbirine bağlanıvermeyi seçmesi ancak bağlandığı kadar da cabuk bıkıvermesi üzerine bir öyküydü uzun lafın kısası. Orijinali daha uzun blog için kısaltayım derken imanım gevredi resmen. Orijinali bir nevi “stalker” hikayesine çevrilip karakterler için karabasana dönüşüyor. Öyküyü kısaltabilmek amacı ile daha evcimen bir finale yöneltip kısa kesmeyi başarınca açıkçası derin derin bir nefes alarak şöyle güzel bir “oh”çektim. Uzun halini koyamazdım, bloglardaki çok uzun yazıları okumaya sıkılıyorum. Bu hali bile 20 word sayfası sürdü. Neyse hepimize geçmiş olsun. Zaman ayırıp öykümü okuyanlara teşekkür ederim.

İşte böyle kendimi balkonun serinliğine atınca da susmak bilmiyor klavyem.


16 Şubat 2011 Çarşamba

Zevkli Bir Oyun

Öykü ya da roman okurunun en büyük hatası, sevdiği yazarın satırlarında kendi şahitliklerini ya da kendi başından geçenleri anlattığı düşüncesine kapılmasıdır. Ama kurgu karakterler yazarın kafasının içinde yarattığı belki yıllar boyunca üzerlerine ekleye ekleye detaylandırdığı kişilerdir. Onlar yaşayan kişilerden daha gerçek biçimde ete kemiğe bürünebilir bazen. Bir başını eğiş, başını eğerken saçının alnına dökülüşü, alnındaki çizgilerin endişe ile kırışmış olması gerçek yaşamdan alınmış fotoğrafik alıntılar biçiminde okurun gözünde canlandırmasına yardımcı olabilir. Karakterin iç sesi ise yazarın o karakterle olan yolculuğunda şekillenir, derinlik kazanır. Yazar bazen çok uzun süre, bazen de kısa bir sürede zihninde şekillendirdiği karakteri kağıda/ ekranına taşımaya başladığı andan itibaren ise o karakter alır başını gider. Artık yazarın değildir. O özgür bir bireydir. Bir maceranın içinde bırakılmıştır, Yazarın kafasında şekillendirdiği diğer karakterler ile karşılaşmaya, yazarın ona uygun gördüğünü zannettiği ancak yazarın dahi sonunu bilmediği yazgısını yaşamaya hazırdır. Yazar yarattığı karakterlerin bazen nerelerden geçeceğini bilebilir ama o da yazarken birer kurgudan ibaret kişilerin aklından geçenleri, tepkilerini resmedebilmek için oradadır.

Ben yazar değilim, ama işten güçten fırsat buldukça yazma denemelerine girişen bir serüvenciyim. Bir müddettir çalışmadığım için bu serüven hayatımda biraz daha fazla yer kaplamaya başladı o kadar. Aslında bir internet oyunu, bir tür mim ile başlayan "Çiçek İsimli Kadınlar" minik öykülere başladığımda bir telefon konuşması anında aklıma düşen bir karakter vardı. İsmi, Gül. Bu güne kadar burada yayınlamadım. Gariptir Gül'ün tüm öyküsünü o telefon konuşması esnasında bir çırpıda anlattım. Uzun sürmüş yaralı bir ilişkiyi bitirmiş olmanın verdiği bir yorgunlukla herşeyden uzakta aylar geçirip çevresinden uzaklaşmak, kendiyle başbaşa kalabilmek için uzaktaki bir ülkeye gitmişti Gül. Yanında iki tanıdığı daha vardı ama o ikisinin gözü birbirinden başkasını görmüyordu. O gezide tanıştığı birisi ile enteresan bir oyun yaşadı. Çiçek isimli kadınlar öykü serisinin içine sığmayacak denli uzun öyküyü üç kez yazdım. İlki neredeyse bir saate yaklaşan o telefon görüşmesi esnasında.

Gül karakterini çok sevdim, onu o telefon konuşmasındaki gibi bırakamazdım. Gittiği ülkede nereleri gezip gördüğünü anlayabilmek için o ülkeye dair kitaplar okudum. Okudukça Gül'ün ayakları yere basmaya başladı. Öyküyü 2008 yılında yazdım. Ama Gül'ü tek başına bırakamazdım. Başka çiçek isimli kadınlar olmalıydı yanında. Bir kısmını buradan, blogumdan kısa öyküler olarak sunduğum herbiri geçmişe dair gölgeleri olan ve kadınlardı. Kimisi bu gölgeler ile başa çıkabiliyor kimisi ise denemiyordu bile. Sonra devam ettim o kadınları işlemeye birbirleri ile ikili, üçlü görüşüyorlardı zaten sonunda bir yemek masası etrafında buluşturmayı başardım onları. O masanın etrafında toplanınca kadınlar, anladım ki öyküler öykülükten çıkmış, roman olmuş resmen. Gerçek hayatta sevdiğiniz arkadaşlar, yakın arkadaşlar olur, onları birbirleriyle tanıştırdığınızda çok iyi anlaşacaklarını düşünürsünüz. Bu düşüncenin başarıya ulaştığı çok azdır. Her nedense yakın dostlarınız birbirleri ile anlaşamazlar. Roman kahramanları için de öyledir. Çiçek isimli kadınlar da o masanın etrafında eteklerindeki taşları dökmeyi başardılar. Yazın kahramanlarının yazarları ile benzer, ortak geçmişleri olmaz ama başlarından gerçek hayattakileri andıran hayali olaylar geçebilir, bu olaylar karşısındaki tepkiler belki okuruna tanıdık gelebilir. Bir mimle başladığım Gül'ün öyküsünü sona erdirmeye geçen haftalarda aldığım şahane bir mim ikna etti beni. Üç yıl önce yazdığım, ama bırakamadığım, bir mim ile oyun gibi başlayan öykü başka bir mim ile sona erecek inşallah.

"Gönderilmemiş Mektuplar"da, sevdiği kıza mı bir hayale mi mektuplar yazdığını muallakta bıraktığım "Asteğmen Charlie" ve onun ilgi duydukları ile de hiçbir alakam yok. Bana tamamen yabancı bir dünya ama onu da kafamda bir kaç ay taşıdıktan sonra bir gecede oturup yazmıştım. Ankara'da etnografya müzesini gezerken bir asker gördüm. Burada bir asker neler düşünür diye düşündüm. O düşünce peşimi bırakmadı. Onu yazdım. "Gönderilmiş Mektuplarda"ki Nazan karakteri de çok saçma biçimde çıkıp gelmişti bir gün karşıma. tetikleyen söz ise alabildiğine saçma "Herkesin e-maili var, benimse İsmail'im var" sözünden hareket ettim. Eskiden yakın arkadaş olan kişiler seneler sonra birbirleri ile bir e mail trafiği yaşasalar ne olur diye düşündüğümü hatırlıyorum. Sonra bir de "Her Hakkı Mahfuzdur"daki Hakkı karakteri. Hakkı'nın ilk sözleri çocukken bayıldığım bir romanın baş karakterinin ilk sözlerine benziyor, "Mercan Adası"ndaki Ralph'ın sözleri. Aynı zamanda lise yıllarındayken tanıştığım bir arkadaşımın bir sınıf dolusu yeni yetmeye ilk sözleri. Arkadaşımdan ilk sözlerini ödünç alarak yazdım. O sözleri yazılı olarak karşımda görür görmez hiç tanımadığım Hakkı denilen karakter karşımdaydı işte. Ömrünü Gönen'e sığdırmış oradan hiç kurtulamamış bir erkek. O kendini zahmetsizce yarattı. Kafamda pek taşımadım. Ama birdenbire karşıma çıkıp ete kemiğe bürünmesi hoşuma gitti, öyküyü gereğinden fazla uzattım o heyecan ile. O öykünün içinden kendim olarak karşıdan karşıya geçerken kendimi her filminde gösteren Alfred Hitchcock gibi hissettim. Öykünün içinden geçmeyi "Gönderilmiş Mektuplar"da iyice azıttım, Vladimir olarak finali işgal ettim resmen.

Bir dönem, ilk hali ile Sims oynardım. Ağlayabilen, gülebilen, aşık olabilen ve nihayetinde ölen, öldüğünde hayaleti yaşamış olduğu yerlere ziyarete gelen bu animasyon karakterleri ile öldürebildiğim kadar vakit öldürdüm. Oyuna hevesim kolay dindi. Daha sonra Sims 2 oyununu da denemişliğim var. Kurgu karakterler yaratıp onları bir yaşam macerasının içine bırakmanın bana zevk veren bir oyun olduğunu düşünüyorum. Umarım kısa bir heves değildir bu.