2 Ocak 2015 Cuma
Isınmak
5 Eylül 2014 Cuma
Macera
12 Kasım 2012 Pazartesi
Gölge Falı Maceramın Son Aşaması
Gölge Falı'na Bir Bakış:
Malzemeler:
Saklanan bir çocuk,
Yıllarca gizlenmiş bir melek,
kaybedenlere adres soran bir kayıp,
Hatıralarını ütüleyen bir ev hanımı,
Tüm suretlerini yok etmiş bir kadın,
Yüzlerdeki gölgeleri okuyan bir adam,
Falında çıkan kadını bekleyen bir talihsiz,
Bir rüya koleksiyoncusu,
Kuyruklu yıldız bekleyen bir genç,
İçinden tren sesleri geçen bir korkak,
Adresini şaşırmış bir mektup,
Evlerinde gönüllü hapis insanlar,
Dİkenli teller,
Menekşeler,
Unutulmuş çocuklar
ve karamel kokan bir ada.
Hazırlanışı;
Hepsinin üzerine bir tutam zaman ekleyin...
Karamel kokuları gelmeye başladı mı burnunuza?
Kürdili hicazkar bir şarkı koyun kasetçalara, ya da Alpay'dan Çürüyem Otlar'ı ve rahat bir koltuğa yerleşin güzelce.
Yanı başınızda bir kadeh kırmızı şarap vardır umarım.
Işıkları da azaltın en iyisi.
Açın Gölge Falı'nın on birinci sayfasını...
"Mazide kalmış kentleri, bir daha görmeyeceğin insanları unutmanın zamanı geldi..."
Sorular güzeldi, daha rahat solu alıp vermeme neden oldular en azından.
Neden yazarız nereden hareketle yola çıkar once öyküye geldiğimde bir sırrımı açıkladım.
Ben öykülerimi fotoğraflara, resimlere bakarak yazıyorum.
Mesela aşağıdaki fotoğraflardan 13 öykü çıktı.
Sanırım yüzümün akı ile çıktım bu günden.
Artık rahat bir nefes alabilirim.
Yorum ve e mailleri ile deste veren tüm blog arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.
Haftaya Cumartesi ve Takip eden Pazar Günü Öğleden sonra Tüyap İstanbul Kitap fuarında, Kanguru Yayınları standında olacağım. 2. Salon, 212A.. Saatlerini daha sonra duyuracağım.
3 Kasım 2012 Cumartesi
Silahlı Adam
9 Ekim 2012 Salı
19 Eylül 2012 Çarşamba
Facebook'ta Bir Yılım
28 Ağustos 2012 Salı
Yakında...
23 Ağustos 2012 Perşembe
Farketmeden...
15 Ağustos 2012 Çarşamba
Sevdiğim Kokular
Bir de Leylak Dalı'nın anımsattığı; yeni kavrulmuş hatta, kavrulma aşamasındaki leblebi kokusu ve kuru kahve kokusu...
Bu yazının ana sorusu şudur: "Elmalı Böreklerimize ihante etmemiz şart mıydı? "
28 Haziran 2012 Perşembe
Korku Filmi mi? Görmedim, Duymadım, Sadece Yönetiyordum.
27 Haziran 2012 Çarşamba
Okurum / Okumam
19 Haziran 2012 Salı
Buraları Eskiden Takıntılıktı
1 Mayıs 2012 Salı
Bir Fikir
30 Mart 2012 Cuma
2 Soru
29 Mart 2012 Perşembe
Filmlerde Beni Geren Anlar
8 Kasım 2011 Salı
Herkesin Dansı Kendine
27 Haziran 2011 Pazartesi
Yaratıcılık
11 Haziran 2011 Cumartesi
Yalana Dair
Sevgili Kızgın Damdaki Kedi mimledi, ona teşekkür ediyorum öncelikle. Mimleri seviyorum her biri oyun gibi. Aslında beceriksiz olmayı seçtiğim bir konu, bu yüzden ne yazacağımı bilemiyorum ama yazmak da istiyorum. Konumuz yalan. Mimimiz; “Yalan hakkındaki düşünceleriniz?“
Tanıdığım insanların yalanlarını yakalamakta usta olduğumdan bahsetmiştim bir ara. Vücut dilini tanıdığım, sesinin tınılarına aşina olduğum insanların söze ve harekete bağlı dilinde normalin dışında izleri yakaladım mı, yalan kokusunu da yakalamış oluyorum. Haksız çıkmayı çok isterim ama bugüne dek yakaladığım izlerde haksız çıkmadım pek.
Orta okul, lise ve üniversite yıllarımda yüzleşmeler kralı gibiydim. Yalan söylemez, yalanı da şıp diye yakalardım. Yalan söylemeyi pek beceremem. Hiç yalan söylemezlik etmem demiyorum ama doğrusunu söylememek için çok güçlü bir nedenim olmalı ve yalan söylediysem sonuna kadar o yalanı devam ettirmeliyim. Bir kişiye yalan söylersem o yalan inanılmaz biçimde büyüyüp herkese söylediğim bir yalan haline gelebilir. Kendi iç kuralım böyle. Bu sebeple ne zaman yalan söylemeyi seçecek olsam aşırı strese giriyorum, o yalanı devam ettirmek zorunda hissediyorum kendimi. O yüzden pek yalan söyleyen bir tip değilimdir. Doğruyu sonunda başıma gelecekleri bile bile söylerim, yalanla saklamaktansa bildiğimi dan dan sıralamak bana daha kolay geliyor.
Uzun yıllar yaptığım bankacılık hayatımda bile hiç yalan söylemedim. Yalan söylemeyen bir bankacı düşünün. Doğrucu Davutluk konusunda böylesine iddialıyım yani. Müşteriye doğruyu farklı biçimlerde söylemişimdir ama. Küt diye söylenmesini kaldıramayacak egosu tavana vurmuş tipler bol, kendimi göz göre göre ateşe atacak değilim. Kimi insanların ellerine gerekli doneleri ve seçeneklerinin tümünü vererek mantık yürütmesini sağladığım oldu. Ama yalan söylemediğim için mesleğimde gereksiz bir stres yüklenmemiş oldum. Bankacılar müşterisine sevimli gözükmek için çoğu kez yalan söyler. Ne değişik değil mi?
“Yaparız abi”, “Yaparız beyefendi”, “Bu bizim işimiz hanımefendi”, “Hiç kuşkunuz olmasın efendim” sözlerini çok duyarsınız bankacılardan. Bu sözü duyduktan sonra kendilerine eğer;
“Ne zamana kadar yaparsınız?” sualini yöneltecek olursanız hiçbir tanesi size net yanıt vermez. Zınk diye takılıp kalırlar oracıkta. Kıvırtırlar da kıvırtırlar. Bir tanesi hariç. O da bendeniz. Ama ben de o işi yapmıyorum artık. Bankacılar bildiği gibi yalan söylesinler, Allah da onları bildiği gibi tekamül ettirsin.
Sadece meslek değil özel hayatımda da yalan stresini taşıyamadım, daralttı beni her yalan. Bu yüzden yalana başvurmamak benim için en kolayı oldu. Karşımdakini sözlerimle aldatmaktansa sözlerimle ikna etmeyi denerim. İçimi daraltan doğruları karşımdakine de veririm. Bu beni bazı anlarda hayli sevimsiz yapabilir ama en azından güvenilen biri olduğum konusunda düşmanım, dostum hepsi hem fikirdir.
İşte böyle kötü bir yalancıyım, üstelik ailemizde .ok iyi bir yalancı vardı, dedemin lakabı Kırkyalan Salim’di. Adamcağız dünya tatlısı bir adamdı, ancak yalan söylemeden duramayn bir tipti. Her olayı anlatırken daha pembe ve daha mutlu hale getirmekten tutun, ekmek almayı neden unuttuğuna dek her konuda her an bir başka yalan dökülürdü ağzından. Ev içinde yalan yüzünden çıkan kavgaların haddi hesabı yoktu. Belki de o kavgalar korkuttu beni bilemiyorum.
Yalana girmez elbette ama önemli sırları iyi saklarım, bir kişinin bir doğruyu bilmemesi gerekiyorsa ona o bilgiyi vermem ama o bilgiyi vermemek için de yalana başvurmam.
Ancak öte yandan iş gırgır, şamata ve de makara oldu mu karşımdakini işletmek için her tür yalanı söylerim ama onların da fazla uzamasını sevmem, işletir ve ortaya çıkartır güler eğlenirim. Evet şamata olsun diye, yılan hikayesine dönmemek kaydı ile, anlık yalanlara varım. İki güleriz hem, fena mı?
Şimdiiii bu mim’i kime göndersem, öncelikle buralarda değil ama geldiğinde cevaplaması için bir kediden aldığım mimi bir başka kediye pas etmek istiyorum; Kırmızı Çizmeli Kedi ne dersin yalan konusunda? Miminiz; “Yalan Hakkındaki Düşünceleriniz “. Müsait bir zamanınızda knuya bir kafa atar mıydınız acaba?
Fotoğraf: Üç Fotoğraf Üstüste - D.M.9 Haziran 2011 Perşembe
Geceye Mektuplar'ın Sebebi
Öykü uzun süredir son haline kavuşmayı bekliyordu. Sayfalarca mektup hazırlamıştım. Yok durun bu öyküyü neden yazdığımı anlatmaya başlamak için doğru bir yer değil burası. Konum değiştirmem lazım. Balkona geçeyim. Orası daha serin. Oradan yazabilirim.
Evet balkon serinmiş, adalar da almış başını gidiyor serin bir akşamüstüne doğru.
Evet serinlikte daha iyi yazabilirim şimdi. O halde bu öykü nerelerden beslendi öncelikle onu anlatmalıyım. Blogger’da 2007 den beri yazıyorum ondan önce de Netlarus’ta bir hesap açmış, sonra yazdıklarımı yok edip yeni bir hesap açmıştım. Orada yazmak çok tatlı bir oyundu. Aynı kadfdana dört beş kişinin bir araya geldiği bir grubumuz vardı. Her gün ayrı birimiz bloguna entry girerdi ve o gün o blog yazısının altında toplaşırdık. Öncdelikle yazı hakkında yorumlarımızı yapar ardından da bütün bir gün boyu, 24 saat boyunca aklımıza gelenleri o yazının altından birbirimizle paylaşırdık. Kah yepyeni bir görüş ortaya atar yeni bir tartışma başlatır kah devam eden bir konu hakkında bitip tükenmek bilmeyen geyiğimizi devam ettirirdik. Aylar sonra birbirimizi merak etmeye başladık, bu kadar ahbaplık ettikten sonra buluşmaya karar verdik. 3 kadın ve 2 erkekten ibaretti kabilemizin çekirdeği, muhabbetimize arada dalıp çıkanlar da oluyordu elbette. Diğer erkek buluşma konusundaki yazılarımıza hiç yanıt vermedi, kayıtsız kaldı. Olumlu ya da olumsuz bir ifade asla etmedi konu ile ilgili. Kendisini gizlemeyi seçmesini fazla sorgulamadık. Ancak kafamın kenarına yazdım nedenini çözemediğim bu garip davranışı. Öyle ya hayır demiş olsa kimse üstelemeyecekti ya da evet dese aylardır az çok birbirimizi tanımıştık aramızda taşkınlık yapacak ya da kötü emelleri olan birisinin barınmadığının farkındaydık hepimiz pekala. Kimliğini gizli tutmak istemesi belki de kendisine bizde olmayan bir özgürlük hissini vermişti ona, bilmiyorum. Seçiminin arkasındaki ihtimal çeşitliliğini arttırmak mümkün.
Daha sonra Netlarus kapandı, bütün yazdıklarımız sanal alemin bilinmeyen bir köşesinde yokolup kayboldu. Üzücüydü, uzun süre yazamadım. Sonra Blogger’a yani Blogspot2a geldim. 2007 yılından beri burada takip ettiğim ve yazdıklarını sevdiğim iki kişi var ki kendilerini ifade etme tarzlarını beğeniyorum, yazılarındaki kurguyu, konuyu geliştirmelerini, anlatım tarzlarını beğeniyorum. Birkaç ay önce bu iki arkadaşımın arasına yeni birisi daha katıldı. Her üçünün yazdıklarını takip etmek büyük bir keyif veriyor bana. Onların yazdığı gibi yazamayacağımı biliyorum, tarzlarımız farklı onlar daha duyguya yönelik, iç dünyaya odaklı yazıyor öncelikle ben ise biraz daha gözleme dayalı, kafamda canlanan bazı resimleri, anları ve durumları sanki fotoğraf karesi gibi bir takım mizansenler içinde vermeye çalışıyorum. Benimle benzer üslübu olan ve her yazdıkların ızevkle okuduğum başka blog arkadaşlarımda var ama o ilk üçü gibi yazamayacağımı biliyorum. Birkaç ay önce onlar gibi yazsam ne yazardım, nasıl yazardım diye düşünmeye başladım.
Her şeyi birbirine bağlayan Amélie Nothomb’un “Sulphuric Acid” isimli kitabındaki kısacık bir bölüm oldu. Bir TV programı için mahkumlar ve gardiyan rolünü üstlenmiş katılımcılardan kitabın kahramanı CKZ 114 ile ona olan nefreti tutkuya dönmüş gardiyan Zdena arasındaki kısa bir bölümdü bu. Zdena ısrarla CKZ114’ün adını çğrenmek istiyor, bunun için birtakım hileler yapıyorsa da kız ismini gizlemesinin yararına olacağını daha ilk başından fark ettiği için karşılaşabileceği her tür yıldırma amaçlı cezaya rağmen kararlı biçimde hayır diyor ve gerçek isminin Pannonique olduğunu söylemiyordu. Ne Zdena’ya ne de bir başkasına.
Kadının ismini öğrenme tutkusu ile yanıp tutuşan birisi ve her ne olursa olsun ismini gizlemeye azmetmiş bir kadın elimde çok uzun süredir sürünen gizemli olamaya çalışan, aşk, merak yüklü e mailleri bir öyküde toplamam için gereken ışığı zihnimde çakıştırdı. Öyküye hazırlık olsun diye önceden karaladığım mektupların bir bölümünü seçerek, kadının yazdıklarını, erkeğin yazdıklarını ve rahibi anlatan bölümleri onlar gibi yazsam nasıl yazardım diye düşünerek elden geçirdim.
Öykü bu şekilde hayat buldu. Anlatılan olaylar gerçek mi tamamen kugu mu diye sorarım ben de kendi kendime beni içine çekebilmiş bir öykü okuduğum zaman. Önemli olan bu değil. Zaten öykümde öykü yazarını öyküsünün içine çekip alarak bu konunun önemi olmadığını vurguladım. Anlatıcı/yazar da bir an geliyor ve kendisinin bir başkasının öyküsü içinde bir kahraman olduğundan kuşkulanıyor. Sadece ve sadece öykünün içindeki yazarı tanıdığı ve kendisine ait bir bileklik anlatıcının koluna ödünç verildiği için. Sigara içme konusunda temel bir ayrılıkları olduğunu fark etmesine rağmen öykünün içinde kendisinden izler bulunması sebebiyle kendini rahip ile özdeşleştiriyor. Oysa kadın yazar şakacı birisi, oyunlar oynayıp yalanlar söylüyor.
Hikayelerde kullanılan gerçeğe yakın detayları bir çok kiş yakın çevresinden çekip ödünç alıyor. Ödünç alınan bu teferruat öykü kişilerine bir nebze olsun gerçeklik kazandırıyor, bir belki hayal ürünü bir kişiliği alıp hayatımızdan bildiğimiz bir detaya iliştirince onu daha gerçekmiş gibi algılamaya başlıyoruz.
Yalnızlığı yenme yöntemleri, yalnız kalplerin kolayca birbirine bağlanıvermeyi seçmesi ancak bağlandığı kadar da cabuk bıkıvermesi üzerine bir öyküydü uzun lafın kısası. Orijinali daha uzun blog için kısaltayım derken imanım gevredi resmen. Orijinali bir nevi “stalker” hikayesine çevrilip karakterler için karabasana dönüşüyor. Öyküyü kısaltabilmek amacı ile daha evcimen bir finale yöneltip kısa kesmeyi başarınca açıkçası derin derin bir nefes alarak şöyle güzel bir “oh”çektim. Uzun halini koyamazdım, bloglardaki çok uzun yazıları okumaya sıkılıyorum. Bu hali bile 20 word sayfası sürdü. Neyse hepimize geçmiş olsun. Zaman ayırıp öykümü okuyanlara teşekkür ederim.
İşte böyle kendimi balkonun serinliğine atınca da susmak bilmiyor klavyem.
16 Şubat 2011 Çarşamba
Zevkli Bir Oyun


















