Olasılıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Olasılıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2013 Cumartesi

Sonuncu Yalan

Saatlerce sağ elinin parmakları arasında sarı renkli, katlanmış not kağıdı çevirerek, başıboş gezdikten sonra vapura bindi. Kağıdı döndürüyordu ama varlığının farkında değil gibi görünüyordu. Bir kaç saat önce, eve girer girmez, antredeki boy aynasına iliştirilmiş kağıt gözüne çarpmıştı. Üç kelime ve en altında da bir isim:

“Seni daima seveceğim.”

Güvertede yüzü denize dönük otururken ; “Beni daima sevecekmiş” diye tekrarladı. Oysa çok yalanlar işitmiş hiç birisi aklında kalmamıştı. Yalanlardan bir tanesi, en sonunda, kağıda yazılmıştı. Bir şeyin geçmişte kalabilmesi için ne yapılması gerektiğini sordu bütün akşam tanımadığı sokaklara. Yanıtı kulağına fısıldayan, vapurun güvertesindeki rüzgar oldu. Avucunu açtı ve sonuncu yalanın denize süzülüşünü izledi. 



21 Şubat 2013 Perşembe

Söz


Bu dünyaya isim koyamadığını söyledi bana. Yıllar önce böyle bir şey işitsem, bıyık altından gülmemek için kendimi zor tutar, sonra da bir bahane yaratıp dışarı atardım kendimi. Altı hastanın yattığı odadaki tek ziyaretçi olmam bir yana söylediği laf hiç de gülünç gelmedi bana. Kafamı çevirip diğer hastalara baktım. Yataklarında başka bir şeyle ilgileniyormuş gibi yapıyordu hepsi. Soluk yüzüne döndüm bu sefer, "geçmiş olsun" denmez ya ölüm döşeğindeki insana; Bakıştık konuşmadan. 

Derken anlatmaya başladı. Öldüğünde boynunda lacivert renkli bir kravat ile gömülmek istiyormuş. Tek ve son vasiyeti buymuş. Bunca acı çekmiş bir insana ne denilebilir ki evetten başka. Yine de kuşku ile baktı gözleri: "Kravat" dedi. "bil ki çok önemli."

Altı üstü bir bez parçası değil mi boyuna takılan, ömür boyu nefret ettiğim iki yakayı bir araya kavuşturmaya yarayan bir bez parçasını öldükten sonra da boynunda taşımak istemesi şaşırtmadı beni. Başkalarının isteklerinin artık beni şaşırtamayacağını sandığım bir yaştaydım. Bu sonuncu arzu tuhaf bile gelmedi. Evdeki düzinelerce rengarenk, enine, boyuna çizgili, şal desenli, kareli, ekose, verev şekilli kravatlar geldi gözümün önüne bir an. "Merak etme sen" dedim. 

"Niye ben?"

"Neden başkasından istemiyor bunu?" 

"Yoksa istedi mi başkasından da?"

Yastığının altından katlanmış eski bir kağıt parçası çıkardı uzattı bana. Elleri titriyordu. 
"Bunu dedi şimdi okuma, Öldüğüm vakit cenazeme gelmeni ve orada okumanı istiyorum."
İşte o zaman anladım son isteğini benden başkasına söylemediğini. 

Söz verdim. Öksürük nöbetine tutulmuş bir hastanın sesini daha fazla işitmemek için hızla geçtim koridorları. Sonra geniş kapıdan bahçeye çıktım. Otoparkta motoru çalıştırmadan elimi cebime atıp çıkardım hastane kokan kağıdı. Kırık dökük bir el yazısı vardı buruşuk kağıdın üzerinde; 

"Bir sırım var benim. Sandığınız kadar iyi insan değilim. Bir intikam cinayeti işledim ben. Saat üçü kırk sekiz geçiyordu. Yalnızdık, kimse göremezdi. Onca yıl içimde gizlediğim öfke çıktı göğüs kafesimden. ikimizin tam ortasında durdu. Gözleri çakmak çakmaktı. Bir ona baktı bir de bana. Bakışlarını bir kez daha ona çevirdiğinde anladım ki yapabilirdim. Kimse göremezdi beni. Tam sekiz yüz kırk yedi gün önce sırtıma aldım bu yükü. İntikam, yetmiyormuş unutmaya geçmişi. Aranızdan ayrılırken her şeyimi bilin istedim."



9 Ocak 2013 Çarşamba

İlk Edebi Tartışma

Yer: Büyük Harfler Meclisi

Tarih: Kesin değil. İçeriğe bakılırsa latin alfabesi ve cebirin keşfinden sonra ancak internetin kullanılmasından yüzyıllarca önce denilebilir…

Büyük Harfler, Meclis’te toplanmış, kendi aralarında havadan sudan sohbet ediyorlardı. Laf lafı açıp, konu aralarında en önemli harfin kim olduğuna geldiği anda sesler yükseldi; sohbet alevli bir tartışmaya dönüştü. A hem ilk harf olduğunu hem de iki ayağının olduğunu ileri sürerek diğerlerini hepten reddetti. Bu da yetmezmiş gibi tek ayaklı oldukları için I ve İ harfleri ile alay etti.
İ “Tek ayağım var ama, Allah’a şükür senin gibi kafasız değilim, tepemde bir de kafam var.” diye diklendi.
Bu cevap üzerine, A’nın alı al, moru mor oldu. İ’yi o güne kadar en yakın dostu ve sırdaşı olarak görmüş olan I kederlendi. Dibinden bir an olsun ayrılmayan arkadaşının kendisine “Kafasız”  diye laf çarpıttığını zannederek içine kapandı, karardı, karardı.
J, birden söze dalarak belden aşağı vurmaya başladı.
“Kuyruğum sizin kafalarınızdan da güzel. Güzelliğimle hep fark ediliyorum o yüzden en önemliniz benim” derken sesi cilveli çıkıyordu.  
H de; A’yı kinayeli biçimde hedef alarak,
“Benim hem iki ayağım hem de iki kolum var, üstelik ayaklarım küçük harfle yazıldığımda bile yerinde duruyor, küçük harfle yazıldığı zaman sürünenler utansın” dedi.
“Sizinle konuşanda kabahat, bir daha ağzımı açmamaya and içiyorum” diyebildi titreyen sesi ile A. Konuşmanın ciddiyetten uzaklaştığını gören O, taşı gediğine koyma fırsatı yakaladığı için memnun biçimde;
“Şuradan bir yuvalanırsam hepinizi yere serer, kendim ayakta kalırım. Boşuna tartışıyorsunuz, kim ayakta kalıyorsa o en önemlidir” dedi.
O’nun konuşmasının son kısmında geçen o harfini kaçırmayan Ö, ona doğru bilmiş bilmiş baktı.
Y bir anda celallendi; tartışmaya zekice saptamasıyla son vereceğin, zannederek;
“Hepiniz laftan ibaretsiniz, oysa ben cebirde de vazgeçilmezim.” Demişti ki, o ana kadar kendi alemine dalmış görünen D yüksek perdeden  gülmeye başladı.
Alfabenin geri kalan harfleri içerlemişlerdi, göbeğini tuta tuta gülen D’ye bakıyorlardı.
“Niye gülüyorsun” diye sordu az evvel ettiği yeminini unutan A. D bir anlığına gülmeyi kesti, vakur bir eda ile cevap verdi; 
“İçinizde bir tek ben gülebiliyorum. Bu meziyetim yüzyıllar sonra çok daha iyi anlaşılacak, işte o zaman en önemli harf ben olacağım,  bu yüzden halinize gülüyorum” demesiyle, derin bir sessizlik kapladı büyük harflerin meclisini.

Harfler o gün içlerindeki en önemli harfi seçemedilerse de kirli çamaşırlarını bir bir ortaya döktüler, içlerinde birbirlerine karşı biriktirdikleri ne varsa hepsini kustular.

İşte harflerin boy ölçüştüğü o gün ilk edebi tartışma yapılmış oldu. O günden beri de hep yapıldı…

Kimileri kazandı…

Kimileri kazandıklarını zannetti…



Kolaj: Ahşap Alfabe - D.M.


22 Ağustos 2012 Çarşamba

Gölgesiz

İlk kez gittiğim bir evin, ilk kez girdiğim misafir odasında; misafir yemek masasının etrafındayız.

Odada ne çok gölge var.

Kadın habire konuşuyor.

Neden geldim ben buraya.? Bir bahane uydurabilirdim. 

Kadın belikli eşini kazığa bağlamış bir cazgır. Abartılı hareketler ve bağırgan ses tonu ile konuştukça  adam kendi içine büzülüyor. Kara delikler de böyle olur; yıldız kendi içine büzülür, büzülür; önce kendini yok eder, sonra her şeyi yutar

Ben de böyle susacak mıyım? Gölgelere karışacak mıyım?

Arıza çıkartsam? Yoki yok bu evden çıkıp gitmek en güzeli.

Pabuçlarımı giyiyorum gölgelerimi soyunup kapıyı çarpıp çıkıyorum. Kadın ben kapıyı kapatır kapatmaz arkamdan yüksek sesle atıp tutmaya başlıyor.

Vıdı, vıdı, vıdı…

Adam kafası ile onaylıyor. Sessiz yine…

Hafifleyince, daha hızlı yürüyor insan.

Gölgesiz kalmak ne güzelmiş. 




28 Nisan 2012 Cumartesi

Alegori

Kapkaranlık, harabeye dönmüş bir evin içinde usulca dolaşıyor, evden çıkan minik sesleri dinliyordum” Kırılgan sesli bir kadın, yazdıklarını okuyordu. Öyküleri gözlerim kapalı dinlerdim, kelimeler canlanırdı o zaman. Kulağımdaki ses ile evi keşfe devam ettim.

Gece miydi? Yoksa evin boğucu havası mı güneşin çoktan battığı hissini veriyordu? Derme çatma, ahşap bir evdi. Güneş batmış olmalıydı, belki de evin bu basık ve kırık, dökük haliydi kasveti arttıran. Yıpranmış perdeler açık bırakılmıştı, dış kepenkler evin geri kalanı gibi eskiydi. Pencerelerdeki bazı tahtalar düştü düşecekti. Duvardaki tahtalardan birkaç tanesi aralanmıştı. dışarısı görülebiliyordu. Elbette geceydi; aralıklardan tuhaf bir karanlık sızıyordu, ışıklı bir geceydi. Duvarlardaki boşluklardan içeriye, fosforlu bir karanlığın aktığını görebiliyordum artık. Böyle oda oda gezerken, tavandan koskocaman bir toz kümesi düştü önüme. Boş bulundum, korktum. Tavan ile duvarın birleştiği yerlerde, mobilyaların ayaklarının arasında büyük örümcek ağları vardı. Ağların iplikleri üzerlerine düşen tozlardan iyice kalınlaşmıştı. Tavanın ortasında geniş, kapkara bir su izi vardı. İçerisi yıllanmış rutubet ve küf kokuyordu.

Rutubetten bahsederken kadının sesi titredi. Anladım ki alegori yapıyor, asıl derdi ev değil, kendisi. İnsanın içini yoran bir kişi olduğunun farkında mıdır acaba? Tam olarak ne zaman böyle kasvetli bir insana dönüşmüş olduğunu anımsıyor olabilir mi? Anlattığı ev benim olsaydı, bütün kepenklerini iki yana ayırır, pencereleri, kapıları ardına kadar açar, içeriye giren her ne olursa olsun tadını çıkartırdım.

Kadının okumasına kulak verince, bir karara varmakta acele ettiğimi anladım. Sesin titremesi dindi, coşkulandı birden, nereden çıktığı belli olmayan iri bir gülle eve vurdu, vurdu, önüne geleni tuzla buz etti. Sonra, ne duvar kaldı, ne kapı, ne de pencere. 


Kolaj: Alegori - D.M.

12 Nisan 2012 Perşembe

Yaratıcı Yazarlık Kursu

Bugün kursta perdeye bir fotoğraf karesi yansıtıldı.

Işıklar karardı.

Sınıftaki iki kadın sahnenin orta yerinde, yan yana iki sandalyede oturarak resimde gördükleri hikayeyi sınıftakilere anlattılar. Kural çok basitti. Biri bir cümle, diğeri bir cümle söyleyecekti.

Gemi gitti.
Beni burada bıraktı.
O da gitti.
Ben kaldım
Çok sıcak
İkindi oldu nerdeyse, esinti çıkar şimdi.
Eve dönmem lazım.
Bütün gün burada, iskelede oturup bekleyemem.

Bu işlere çok yabancıydım. Resimde kadın madın gördüğüm de yoktu. Gözlerimi kapatıp dinlemeye devam ettim.

İşte esinti.
Şapkamın kurdelesi boynuma değdi mi hep böyle, gıdıklanır gibi..
Biraz daha oturmak en iyisi.
Serin serin.
Küçücük çantanın üzerinde oturuyorum.
İyi ki büyük valiz almadım.
Gemi beni almadan gitti.
Ben kaldım
Çantamdakiler de kaldı.
Herkes gidiyor
Bir ben kalıyorum
Bir de bu çanta.
Çanta da ne var.
Anılar
Eski fotoğraflar,
Unutmak istediğim her şey
Unutmak istiyorsan niye yanında hep.
Hadi açıp bakalım.
Deli misin?
Bu rüzgarda.
Bir şey olmaz.
Olmaz onlar benim anılarım.
Açalım çantayı anılara bakalım
İsteniyorum.


Benim de evde bir kutu dolusu fotoğrafım vardı. Uzun zamandır açmamıştım. Hadi bir csaret edeyim dedim, kutuyu açtım. Resimler rüzgârla dağıldılar. Toplamak için peşlerinden koşmaya başladım. Birkaç tane yakaladım, gerisi rüzgarın oldu. Anılarımı rüzgâra bırakamazdım. Sevmedim kendi hikayemi, insan öyküye kendini sokmamalı.  


Açalım lütfen.
Israr etme
Mızıkçısın
Açmayalım ama
Tamam canım ağlama, açmayız istemiyorsan.
Onlar benim anılarım. Başkalarının değil.   

Sustular. Öykü bitmiş olmalydı..İşte tam o sırada iskeleden bana doğru yürüyen kadını gördüm. Ağlamaktan gözleri ıslanmıştı. Mavi kurdelesi rüzgârda saçları ile dansederken elindeki minik çabta ile omuzları inik bana doğru geliyordu. 


7 Nisan 2012 Cumartesi

İskender Bey’in Yarım Kalan Bıyığı

Başkalarına belli etmeyenlerin bile endişe ile beklediği 21 Aralık 2012 günü gelip çattığında, insanlar birbirlerine Twitter’dan, “Bir şeycik olmadı bak”, “Kırdık Şeytan’ın bacağını” mesajları yolladılar. Ama saatler geceyarısını gösterdiği anda, bütün insanlığı etkileyen tuhaf bir olay oldu. Artık herkes yalnızca ve yalnızca gerçekten sevdiği kimseleri görebiliyordu. Sevilmeyen kişilerin sesleri duyulabiliyor, dokunulduklarında orada oldukları hissedilebiliyordu fakat suretleri görülemiyordu. Sokaklar artık çok tenhaydı; arabaların ve korna seslerinin bir yere kaybolacağı yoktu ama ortalık hepten ferahlamıştı. Alışveriş merkezleri neredeyse bomboştu, Bayram ziyaretlerinin bile sonu gemişti. Küsler birbirlerini görmeyince barışmayı akıllarının ucundan geçirmez olmuştu. İstenmeyen insanları fotoğraf karelerinden makasla çıkarmaya dahi gerek kalmamıştı. İlk başta keyif veren bu değişiklik, zamanla ağır gelir oldu. Çünkü çoğu insan yalnızlığa alışamıyordu.

İskender Bey’in ev hayatı hiç değişmemişti, karısı Mualla Hanım ile evlendiklerinden beri bir kez olsun ciddi anlamda kavga etmişlikleri yoktu. Beş yıl evliliğe rağmen hâlâ birbirlerine âşıktılar.

Bahar geldiğinde bir sabah holde durmuş su içerken karısı üstüne doğru yürüyünce, çarpışmışlar ve adamın elindeki bardak tuzla buz olmuştu. Başka bir sabah, kanepenin kenarına ilişmiş, çorabını ayağına geçiriyordu ki karısı elinde yarısı yenmiş bir poğaça ile geldi ve üzerine oturdu.
“N’oldu hayatım beni görmedin mi?”sorusunu,
“Dalmışım aşkım, sabah mahmurluğu işte” sözleriyle geçiştirerek, poğaçasından bir ısırık almıştı.

Acaba karısı onu görmüyor da, görür gibi numara yapıyor olabilir miydi? Kuşku o gün işte içini kemirdi. Emin olmak için, o akşam eve dönerken bıyığının sol tarafını hepten kesti. Kapıyı açan karısına elindeki çiçek buketini uzattı, kadın teşekkür edip buketi alırken gözlerinin içine bakıp gülümsedi. Öpmek için kocasına doğru tam yaklaşıyordu ki, İskender Bey ilk defa, karısının aralarındaki mesafeyi hesapladığını hissetti. 



6 Nisan 2012 Cuma

Öbür Hayalet

Bu evde iki hayalet var. Birisi başı dimdik yürüyor, gözleri ışıl ışıl. Yüzünde hep bir gülümseme var, etrafa sevgi dolu gözlerle bakıyor. Çok candan bir kadın. Duvarlardan geçip aniden yanında belirmese hayalet olduğuna inanmassın. Çok hatırşinas, selam veriyor, reveranslar yapıyor. Bu halleri sinirime dokunuyor. Gelecekle ilgili tek gailesinin olmayışına gıpta mı etmeli, yoksa kıskanmalı mı bilemiyorum. Saçları hep taralı, düşesler gibi şık şıkırdım; gecelikle, terlikle gezdiğini göremezsin bir kere olsun. Mezarı da böyle süslüdür bunun. Öbür dünya işlerine dair sıkınıtısı da yok anlaşılan.


Hayalet öyküleri anlatırken; viran, karanlık, ürkütücü evlerden bahsedilir. Ancak bizimkisi apaydınlık bir apartman dairesi. Manzarası güzel, havadar; üstelik sabahları güneş alıyor.


Öbürü ise tam bir hayalet. Asık yüzlü, şaşı gözlü, üstü, başı hep dağınık, yeşilimsi bir derisi var. Korku ile can çekişen insan sesine benzeyen kahkahalar atıyor arada. Üstelik ağır kokuyor, sudan korkuyor, dişlerini bile fırçalamıyor. Zaten bütün gün oturduğu yerden hain hain etrafı incelemekten başka bir şey yapmıyor, Ne bir şarkı söylediğini duyarsın, ne bir selam aldığını. Bu hayalet benim işte. En büyük hayalim bir büyücü bulup şu bizim süs biberini evden kaçırtmak. Bu ev ikimize dar geliyor, canıma yetti! 




31 Mart 2012 Cumartesi

Can Sıkıntısı

Kadın kitap okumayı çok seviyordu, okumak onun için artık hobiden daha ileriye geçmiş bir alışkanlıktı. Gelirinin büyük bölümü cilt cilt kitaplara gidiyordu. Herşeyi bir kenara bırakıp, evdeki büyük okuma koltuğunda saatlerce kitaplarının sayfaları içinde kaybolurdu. Ama bir gün, durduk yerde kitaplar eskisi kadar ilginç gelmemeye başladı. Dahası bir kitabı açtığında cümleler gözünde büyüyordu. Nereden çıktığı belli olmayan bu dikkat toplayamama, okuduğuna odaklanamama hali onu sinirlendiriyordu. Çünkü okumak istiyordu, ancak kendisini ne kadar zorlarsa zorlasın, bir iki sayfadan fazlasını okuyamıyordu. Daha önceleri okumaktan keyif aldığı kitapları koltuğunun kenarına üst üste yığdı. Büyücü, Kara Kitap, Benim Adım Kırmızı, Kürk Mantolu Madonna, İnce Memed, Suç ve Ceza, Madam Bovary, Leviathan, Şans Müziği, Geniş Geniş Bir Deniz, Kesişen Yazgılar Şatosu, Justine, Gülün Adı gibi kitapların değil bir satırını okumak, yanında durmalarına bile artık tahammül edemiyordu. Acaip bir sıkıntı büyüyordu içinde, kitaplara her dokunduğunda.

Dışarıda okumayı denedi, çantasına birkaç kitap koyup sokaklara çıktı. Parklarda, kafeteryalarda, trende, otobüste, vapurda okumaya çalıştı. Yok, işe yaramıyordu, can sıkıntısı bir türlü yenemiyordu.

Bir arkadaşı, profesyonel destek alması gerektiğini söyledi. Kadın, itirazsız kabul etti. Doktor kadının anlattıklarını sessiz dinledi. Seans sona erdiğinde kargacık burgacık yazısı ile kağıda kısacık bir not düştü, “Bu size iyi gelecek” dedi. Kadın notta yazılanı hemen satın satın aldı, Roberto Bolaño’nun 2666’sıydı önerilen çare. “Bunu kesintisiz okursanız eskisi gibi olacaksınız” demişti doktor.

Kadın, kitapçıda bütün kitap kurtlarının yaptığı gibi kitabı koklarken, eski heyecanın geriye döndüğünü hissetti. 


Resim: Okuyan Kadın - Alexander Deineka

30 Mart 2012 Cuma

Çocuk Oyunu

Çocuk korkuyordu.

Çünkü, hep böyle başlıyordu.

Babası ne zaman sinirlense;

“Otur o koltuğa” diyordu.
Tek kişilik koltuğu işaret ediyordu. 

Çocuk başı önüne eğik, koltuğa oturuken, adam televizyonun sesini kapatıyordu. TV ekranında görüntüler kıpırdıyor, ağızlardan ses çıkmıyordu. Adam yemek masasından çektiği sandalyeyi koltuğun karşısına yerleştirip, çocukla yüzyüze oturuyor, gözlerini çocuktan ayırmıyordu. Sebep; ya kırılmış bir bardak, ya odada oynarken sesini yükseltmiş olması, ya da komşuların top oynamasından şikayet etmesi  oluyordu.

“Sen adam olmazsın”

Çocuk gözlerini kaçırıyordu. Odadaki diğer nesnelere çeviriyordu.

“…yersin dayağı”

Akşamlar adamın verdiği gözdağı  ile başlıyordu. Sonra adam, masaya bardağını koyuyor, buzdolabından yiyecek bir şeyler almaya gidiyordu.

Bu gece de azarlarla başlamıştı. Adam ağzına geleni söylerken çocuk odada uçan sineğin duvara, lambaya, sehpaya uçuşlarını izliyordu. Savaş uçağının motorları muazzam gürültülerle dönerken, avizeden halıya pikelere yapıyordu. Bağırması geçen adam içkisini doldurdu, bir yudum aldı. Mutfaktan tıkırtılar geliyordu.  

Sinek bardağın kenarına kondu. Çocuk kalktı elini büyük bir nefretle bardağın üzerine kapattı. Savaş uçağı denizin derinliklerine gömüldü.



29 Mart 2012 Perşembe

Fazlalık

Adamın biri Kuğulu Park’ta esrarengiz bir biçimde ortadan kayboldu. Öğle saatleriydi, içerisi kalabalıktı; adam parkın bir kapısından öbür kapısına doğru aheste yürüyordu. Aniden yer yarıldı da içine girdi sanki; adam yok oldu. O sırada adamın etrafında bulunanların hepsi bu tuhaf olaya şahit oldu. Kendileri kadar sıradan, normal bir adam nasıl olmuştu da aniden kayıplara karışmıştı? Bilim kurgu filmlerindeki gibiydi; adam bir adım daha atmak üzereyken, sanki eriyerek havaya karışmıştı.

En siyasi haberde de, en saçma haberde de sesini duyguyla titreten, kırçıl saçlı, kır bıyıklı haber spikeri; olayı TV ekranından anlatırken ağlamaklıydı. Sıradan bir adam sıra dışı bir biçimde sırra kadem basmıştı. Halbuki sıra dışılıklar kendisine yaraşırdı. Halk spikerin duyduğu üzüntüden ötürü ağlamaklı olduğunu sandı, oysa kıskancından deliye dönmüştü.

Olay günlerce soruşturuldu, görgü tanıkları kendilerine doğru uzatılan her mikrofona gördüklerini anlattı, anlattı. Gazeteler üç, dört gün kadar bu sansasyonel haberi ön sayfalarına taşıdı. Üzerinden bir hafta geçmemişti ki, haber de adam gibi gündemden kayboldu. Olayı görenler bile yaşadıklarını unuttular.

Adama ne olduğunu kimse bilmiyordu. Bir kişi hariç: Yazar; parkta her zamanki yerinde oturmuş, aylardır üzerinde uğraşmakta olduğu romanını düşünüyordu. Birden bu adamın, romana katkısı olmayan bir fazlalıktan ibaret olduğunu fark etti. 


27 Mart 2012 Salı

Dunning & Kruger Sendromu

Bildiğiniz "cahil cesareti"ne denir. Yani, az bilen insanların, kendini çok biliyor zannetmesinden başka bir şey değildir.

Justin Kruger ve David Dunning'in ünlü deneyi ile literatüre geçmiştir: Cornell Üniversitesi'nden bir grup üniversite öğrencisi denek üzerinde yapılan testlerde, mantıksal çıkarımlar, gramer bilgisi ve mizah duygusu test edilmiş; testlerden sonra deneklerden kendi sıralamalarını tahmin etmeleri istenmiştir. En alt yüzde onluk dilimde yer almış olan kimselerin büyük kısmı, kendilerinin ilk yüzde otuzun içinde olduğunu iddia etmişlerdir. Oysa gerçekten iyi sonuç elde etmiş olan denekler, mütevazı davranıp sıralamalarını olduğundan daha düşük tahmin etmişlerdir. Bunu yaparken de "bana kolay gelen herkese kolay gelmiştir" düşüncesine kapılmışlardır.

Kimbilir, belki bu deney; neden işinin ehli insanlar tarafından yönetilmediğimizi biraz olsun açıklayabilir...



Resim: Danielle Stolle 



              


26 Mart 2012 Pazartesi

Esin

Rus Yazar Vladimir Paskov’u keşfettiğim seneydi; “Hazar Denizi İnsanları” üçlemesinin ilk kitabı olan “Hüzünlü Rivayetler” isimli kitabının İngilizce baskısını eski kitaplar satan bir yerde bulmuştum. Hakkında o güne kadar hiçbir şey duymamıştım. İnternetin henüz adının bile geçmediği yıllardı. Ankara’da ilk yılımdı..Üçlemenin diğer iki kitabını okumak için yılların geçmesi gerekiyordu.


Kışın ofiste sıkıntıdan patlıyordum Ama havalar ısınınca yakındaki Kuğulu Park’a gider olmuştum. Oturduğum yerde,  takmaya bir türlü alışamadığım kravatımı gevşetir, gömleğimin yakaların açar, kendimce boğulmama önlemleri alarak, Hüzünlü Rivayetler’in altını çizdidiğim satılarlarını okur, bazen de insanları izler, etrafa kulak kabartırdım. Etraftaki seslerin insanın içindeki bir öyküyü nasıl tetikleyeceğini yeni yeni öğreniyor, bol bol gözlem yapıyordum. Park baharla birlikte uyanıyordu ve giderek daha kalabalık hale geliyordu. Birkaç öğlen tatilimi orada geçirince, siyah takım elbiseli bir adamın da benim gibi hep suyun kenarındaki banklara oturmakta olduğunu fark ettim: etrafı izliyordu. Siması o kadar tanıdıktı ki. Kuğulara ekmek atan insanlara büyük bir ilgi ile bakıyor ve ardından elindeki deftere notlar alıyordu.


Bir gün, elimdeki kitabın arka sayfasını çevirdim, yazarının fotoürafına  baktım. Evet hiç şüphe yoktu, parktaki siyahlı adam, kitabını aylardır hayranlıkla okuduğum yazarın ta kendisiydi.  


İkimiz de parkın müdavimi olmuştuk. Bir öğlen, kuğuların ekmekleri yemesiyle heyecanlanmış çığlıklar atan bir erkek çocuğunu gülümseyerek izlediğini fark ettim. Çocuk yarı beline kadar suyun içindeydi, annesi telaş içinde suya girmiş, kuğu ise istifini bile bozmamıştı. Meraklı kalabalık dağılınca Vladimir Paskov not defterine izlediği anı hızla kaydetmeye başlamıştı. Ondan özenerek elimdeki kitabın en son sayfasına ben de notlar aldım. Başımı kaldırdığımda beni ilgi ile süzmekte olduğunu gördüm.  Cesaretimi itoplayıp kendisi ile konuşabilir, kitabını imzalamasını rica edebilirdim. Ama yapamadım. Yazın ilk günlerinde Bay Paskov gitti. Onu bir daha hiç görmedim.  

Birkaç sene sonra internetten son çıkan kitabı “Gerekçesiz Özürler” isimli kitabını sipariş ettim. Kuğulu bir parkın etrafında geçen olaylar zincirini anlatıyordu. Parkın müdavimleri arasında takım elbisesinden nefret eden,  sürekli kravatını çözmeye çalışan, oturduğu yerden insanları gözleyen sarışın delikanlıyı anlattığı bölüm benim için büyük sürpiz oldu. O satırları defalarca okudum. Karater değildi, kısacık bir tiplemeydi, ama kimden esinlenildiğini çok iyi biliyordum.   

Kitapları hala çok satan, birçok dile çevrilen, ülkemizi gizlice ziyaret edip uzun süre kalan  bu yazarın dilimize hala çevrilmemiş olmasına hep hayret etmişimdir. 



Resim: Danielle Stolle

25 Mart 2012 Pazar

Gölge Falı

Çocukluğumda evdeki ansiklopedileri okumaktan büyük keyif alırdım. Sayfaların arasında kaybolur, zamanın nasıl geçtiğini anlamazdım. Bir keresinde oluduklarımdan çok korkmuştum.Hayat Ansiklopedisi’nin “G-I cildi” elimde, oturmuş, vakit öldürüyordum. Orada ilk kez gördüm “Gölge Falı"nı.Yazılanlara göre, gerçekleşme olasılığı hayli yüksek bir fal türüymüş. Uzun yıllar sebat edip de bu falı bakmasını öğrenenler. sahip oldukları bilgiyi hep kendilerine saklarlarmış. Fal gün ışığı altında bakılabiliyormuş. Kişinin yüzüne doğrudan ya da, yansıyarak gelen gün ışığının, yüzlerde oluşturduğu gölgeler anlamlandırılnaya çalışılırmış. Günün saatine göre yüzde oluşan türlü şekillere bakılarak kişilerin karakter analizi, yakın ve uzak geleceğinde olacak olayları bir güzel okurmuş Gölge Falını bilenler. Falın gerçekleşmesinin tek şartı, fala bakan kişinin gördüklerini  kimselere söylememesiymiş. Eğer gölge falına bakan kötü niyetli ise her hangi bir şekilde karşısındakini uyarmak maksadıyla, ya da onu kıskanıp da gelecekte başına gelecek bir iyi olayı sırf hasetinden dillendirirse, falcının başına çok kötü şeyler gelirmiş. Moğolların ve Hindistan’ın Kuzey yörelerindekilerin bu falı ilk uygulayanlar olduğu biliniyormuş. Yazılanlar bu kadardı. İnsanların yüzlerine bakılarak geleceklerinin öngörülmesi fikri beni çok korkutmuştu.

Sonra uzun yıllar Gölge Falı ile ilgili başkaca bilgilere ulaşmaya çalıştım. Birkaç sene öncesine kadar çabalarımın hepsi boşa gitti. Artık, Gölge Falı’na ilişkin herhangi bir bilgiye ulaşmaktan umudu kestiğim sırada,,  İstanbul’da Tarihi Yarımada’da, çınar ağaçlarının altındaki bir sahafta, Osmanlıca yazılmış bir kitap geçti elime, yazarın ismi belirsizdi. Nusret Efendi Risalesi’nde alınan birkaç bölümü de  içeren bu kitabın ismi “Esrar-ı Huruf”tu. Büyülerden, büyü bozmaya, aldanıp üç isimliler’in hizmeti altına girmiş insanları tanımaktan, ayna ile yapılan tuzaklara, su falına kadar her şey yazılıydı bu kitapta. Son bölümünde ise İzmir’in şimdiki Karşıyaka ilçesindeki Naldöken yöresinde, Gölge Falı’na bakan bir tarikattin mevcudiyetinden bahsediliyordu. Sonunda aradığımı bulmuştum. Merakla okumaya devam ettim Tarikat 200 yğüzyıl kadar varlığını sürdürmüş, Ege Bölgesin^de nüfuz sahibi olmuştu. Ancak. 16. Yüzyılın başlarında tarikat üyelerinin hepsi de  tuhaf biçimde, iz bırakmaksızın ortadan kaybolmuşlardı. Tarikattin çınar yaprağını andıran sembolü kitabın içinde acemice çizilmişti. Bu işin ustalarının yaz aylarında baktığı falların ve özellikle çınar ağaçlarının altında yüze vuran yaprak gölgeleri ve güneş ışığının; falı bakılanın geleceğşne kapılar açtıpından söz ediliyordu. Alın bölgesinin geçmiş ve şimdiki zamana dair önemli bilgileri sakladığı, göz kenarlarından burun ucuna kara olan bölgenin duygusal geçmiş ve geleceğin izlerini taşıdığını, ki burada sadece aşk yaşamı değil aile, dostlar ve arkadaşlarla olan ilişkileri de görmek mümkündü. Otuz yaş üzeri kişilerde gülme çizgilerinin insanın ömrüne dair ipuçları taşıdığını, doğru okumasını becerenlerin az olduğu, dudak ve bıyun arasında kalan bölgenin de gelecek, umutlar, gelecekle ilgili planların gerçekleşmesine dair bilgileri gizlediği anlatılıyordu. Bu fala dair yöntemler anlatılmıyordu. Mantık aynı kahve falındaki gibiydi. Yüz kahve fincanı yerine geçiyor, gölgeler de kahve telvesinin işini görüyordu. Kahve falına inanıyorsanız eğer çok mantıklıydı anlatılanlar. Bu falda ustalaşanlar aynı kahve falında olduğu gibi baktığı kişinin yüzünden her şeyi anlayabiliyordu. Ama önemli ve tek şartı vardı.: sükût etmek. Falcının falını baktığı kimseye bile faldan bahsetmesi yasaktı. Birkaç sayfa okumuştum ki, dükkan sahibi yanıma geldi ve o kitabı benden istedi.

“Ben yıllardır bunu arıyordum” deyince.
“Şimdi telefonda görüştüğüm müşterime sattım, birazdan gelip alacak” dedi.
Kitabı ona uzatırken gözlerime, yüzüme uzun uzun baktı. O anda farkettim pencerelerden yüzüme düşen güneş ışınlarını.
“Ama” dedim. Sözlerimin gerisini getiremedim. Sanki Hayat Ansiklopedisi’nin sayfaları arasında kaybolmuş o çocuk olmuştum yine. Sahaf da, bir şey söyleyecek oldu, duraksadı.  Kitabı alarak dükkânın arka bölmesine açılan kapıdan geçip gözden kayboldu. Çıkıp gittim, ancak iki gün sonra ayaklarım beni tekrar aynı dükkana götürdü.

 Sahaf uzun saçlı, uzun sakallı bir adamdı, sanki yüzünü saklamak istiyor gibiydi.
 “Geçen günkü kitap.. “dedim..”Okuduğum bölümü görünce gelip aldınız”
Aramızda uzun bir sesszilik oldu. Kendi kendine mırıldanır gibiydi. Ama hala konuşmuyor ve yüzümü inceliyordu. Rahatsız olmuştum. Gün ışığından kaçıp dükkanın içinde ilerledim. Adam bunun üzerine belli belirsiz gülümsedi.
“Peki, neden?” diye sordum.
Adam “Oturun” dedi.

Dakikalar geçti, sessizlik büyüyordu. Konuştu sonra. Kelimelerin arasında uzun uzadıya duraksıyor, tedirgin biçimde cümeleler kuruyordu. Söylemesi gerekenden fazlasını söylemeyecekti. Yüzünden anlamıştım;
“Bu falı bakmasını bilen hiç kimse, Gölge Falı’nın yöntemleri hakkında konuşamaz. Ancak bilmeyenler konuşur. Onların sayısı da giderek azalıyor. Hoş Gölge Falı’nı bilenler de azalıyor. Akıbetlerini bile bile bir an geliyor ki tekniklerini paylaşmadan edemiyorlar. Size şunu anlatabilirim. Gölge falını kitaplardan öğrenemezsiniz; en çoğu evvelsi gün okuduğunuz kitapta yazılı olandır zaten. İnsanların yüzüne gün ışında bakın, yüzlerdeki gölgeleri inceleyin, Siz de görecek göz varsa eğer, gölgelerin anlamları zaman içerisinde size de görünecektir.Ama yüzleri okumayı öğrendiğinizde, kendinize bir iyilik yapın. falına baktığınız kimse en yakınınız olsa dahi konuşmayın. Olur mu?
Ne cevap vereceğimi bilmeden orada kalakaldım.
“Ama insanların geleceğini bilmek ağır bir yük”
“Alışırsınız” dedi. “Ama yine de başlamadan önce vazgeçmeyi denemenizi öneririm” diye ilave etti.

Konuşacağımız fazla bir şey kalmamıştı. “Hoşçakalın” diyerek yerimden kalktım. Beni kapıya kadar geçirdi. Elini sıkmak için dödüm, alnına uzun uzun baktım. Gördüklerimi söylemeyi çok isterdim. Ama artık anlatamam.


Resim: Gölge Falı - D.M.

22 Mart 2012 Perşembe

Sihir

Oturma odasında, sırtı pencereye dönük vaziyette, yanındaki abajurdan gelen ışığa doğru uzattığı kitabını okuyordu. Hava çoktan kararmıştı. O ise zamanın farkında olmaksızın, kendisini elindeki kitabına kaptırmıştı. Müzik setinden kısık sesle dinlediği, klasik müzik yalnızlığına eşlik ediyordu: Bruch’un 1 Numaralı Keman Konçertosu’ydu çalan. En sevdiği parçalardan birisiydi, ama kendisini okumaya o denli kaptırmıştı ki, odasındaki müziği bile duymuyordu.

Çocukluğunda, bir yaz gününde, aniden bir sağanak yağmur bastırmıştı. Temmuz ortasıydı, sanki sonbaharın gölgesi düşüvermişti bunaltan sıcağın orta yerine. Evdeydi ve şimdi olduğu gibi eline bir kitap almış, okumaya koyulmuştu. Yağmur damlalarının sesini dinlerken uykuya yenik düşmüştü. Bir saat kadar sonra uyandığında, kitabının uzandığı divandan yere düştüğünü ve yağmurun dindiğini görmüştü. Üzerinden yaklaşık yirmi yıl kadar geçmiş olmasına rağmen o yaz yağmurundaki minik şekerlemesini unutamamıştı. Yıllar boyunca hep çocukken, yağmurun sesine kulak vererek uyuyakaldığı zamanki keyfin bir benzerini yaşamayı hayal etmişti.

Okumaya kendini kaptırdığı zaman, dünyaları duymuyordu. Bu akşamüstü de öyle olmuştu. Duymadığı sadece odadaki müzik değildi. Dışarıda sağanak yağmur vardı. Kentin sokaklarını, kiremitlerini, camlarını haşin bir yağmur dövüyordu. Çift camlı ve plastik türevinden üretilmiş pencereler dışarıdaki en büyük gürültüyü bile cılız bir inleme gibi geçiriyordu. Hep sesini dinleyerek uyumak istediği yağmur hemen birkaç santim gerisindeki pencerelerden süzülüyordu. Ama o duymuyordu. Birden dışarıdan iki ağır cismin çarpışmasından oluşan bir gürültü geldi. Sonunda pencerelerin koyduğu ses engelini aşabilecek bir ses çıkmıştı. Okuması bölündü. Oturduğu yerden kalkıp, yüzünü pencereden yana çevirdiğinde, yağmuru gördü. İçini çocukça bir sevinç, heyecan kapladı. Dışarıda, kaldırıma park etmeye çalışan bir araç çöp kovasına çarpmıştı. Karşı apartmandaki pencerelerden bir adam başını dışarıya uzatmış, çarpan kişiyi dikkatsizlikle suçluyordu.


Pencereyi açmasıyla; rüzgar, yağmur damlalarını içeriye taşıdı. Dışarıda; trafiğin uğultusu, korna sesleri birbirne karışmıştı. Toprağın kokusu geldi aniden burnuna. Derin bir nefes çekti içine.


Birden perdeler dalgalandı ve işte tam o sırada, sihirli bir şey oldu: önce odaki müzik sesi kesildi, arkasından trafiğin yankılanan gürültüsü ve onun ardından bağıran komşusunun sesi duyulmaz oldu. Geriye sadece yağmur damlalarının sesi kaldı. Yağmurun sesi olmasa bir anlığına sağır olduğunu zannedecekti. Büyük bir dikkatle damlaların sesini dinledi. Tekdüze bir ses değildi bu. Her bir damla düştüğü yüzeye uygun bir ses çıkartıyordu. Balkon demirlerineden başka, camlardan başka, pencere kenarlarından, duvarlardan, ağaç yağraklarından farklı sesler çıkıyordu. Ve damlarlın hızları birbirinden farklı olmalıydı ki her bir yüzeye aynı anda düşmüyordu damlalar. Yağmur damlalarının düşme anları arasındaki saliselik farklar ortaya daha önce hiç dikkat etmediği bir harmoni çıkarmıştı. Tıpkı az önce içeride çalan müzik gibi, aralarında tuhaf bir uyum vardı. Pencerelerdeki damlalar tıpırdıyor, bir an sonra ağaçların olduğu taraftan yapraklara vuran sesler geliyordu. Arada rüzgar önüne gelen her şeyi sarsarak ilerliyor bu da tıpırtıların arasına farklı bir ses katıyordu. Doğanın ahenkli melodisini ilk kez farkediyordu. Çocukluğundaki uyku keyfi gibi, bu anı ölünceye kadar anımsamak istiyordu.

Gözlerini yumdu, yüzünü yağmura uzatarak, çok derin bir nefes çekti içine genç kadın.

Nefesini tuttu, tuttu… 



21 Mart 2012 Çarşamba

Bahşiş

Genç kadın, kafeteryaya haftada iki gün gelen orta yaşlı adamı izlemekten büyük keyif alıyordu. Adam  tek başına oturduğu masasında, kahvesinden büyük bir yudum aldıktan sonra, gözlerini boşlukta bir yerlere dikiyor ve sanki uzakta duran bir kişiyi ya da nesneyi tanımak ister gibi dakikalarca baktıktan sonra aklına gelenleri acele etmeksizin, itinalı bir el yazısı ile ince uçlu bir kalemle yazıyordu. Adam, kafeye öğleden sonraları geliyordu. Tek başına oturup, kahvesini içiyor, notlar yazıyor ve gidiyordu. Birkaç kez kısacık sohbetleri olmuştu.

Kafede çalışanların büyük bölümü adamın egzantrik buluyor ve arkasından alay ediyorlardı. Boşlukta bir yere bakıp, sonra elleri ile masaların üzerine yazı yazar gibi yapıyorlardı. Sonra da kahkaları koyberiyorlardı. Kafedeki hayat çok sıkıcıydı, zaman biraz zor ilerliyordu.


Genç kadının üniversite öğrencisi olması ve harçlığını çıkarmak için o kafede garsonluk yapıyor olması adamın hoşuna gitmişti. İlk kez konuştuklarında; adam sanki bir sırrı paylaşırmış gibi;

 “İnsanın, kendi parasını kendisinin kazanman kadar güzel bir şey yoktur” demişti.
Kız da gülümseyerek;
“Biliyorum” yanıtını vermişti.  
Gülümserken, genç kadının gözleri kısılıyor; kırışıksız yüzünde hoş bir gülümseme genişliyordu. İçten gelerek gülen insanlara değer verirdi adam, kız ise yazmayı sevenlere. Aralarında kısık sesli bir dostluk büyüyordu.

Adam uzun uzadıya yazıyordu. Kız bazı günler ie gitmiyor, okulda oluyordu. Adamın en garip huyu; notlarını masada duran beyaz renkli, minik peçetelerin üzerine alıyor olmasıydı. Hesabı ödeyip kafeteryadan çıktığında, masasının üzerinde, koyu yeşil renkli tükenmez kalemle doldurulmuş  peçete tomarı kalıyordu. Genç kadın bu notları alıp önlüğünün cebine koyuyor, yalnız kaldığı zaman okuyor; sonra da evindeki sarı renkli, büyük bir ayakkabı kutsunun içinde biriktiriyordu. Peçeteler üzerine yazılmış yüzlerce; roman ya da öykü karakteri, uydurma ya da gerçek bir sürü anı, bir yerlere varmayan diyaloglar ile dolu bir kutusu olmuştu genç kadının.

Adamın masada bıraktığı kağıtlar; genç kadının kafeteryada olmadığı günlerde çöp kutusunu boylarken, çalıştığı günler, en cömertinden bahşişin yerine geçiyordu. 



20 Mart 2012 Salı

Sonraki Blog






Yukarıdaki metni ben yazmadım. 

Olasılıklar ile ilgili notlarımın arasında şöyle bir not vardı: "Blog sayfanı aç, 'Sonraki Blog' butonuna bas, karşına çıkan ilk on blogun en yeni yazısının, ilk cümlelerini al ve alt alta yaz." 

Bir kaç hafta önce almış olmalıyım bu notu, zamanını tam anımsamıyorum. Birbiri ile ilgisi olmayan on kişinin farklı zaman dilimlerinde, birbirlerinden bağımsız, habersiz kaleme aldığı cümlelerin alt alta dizilmesi ile ortaya çıkacak metni notumu görünce merak ettim doğrusu. Üstelik, ait olduğu metinin içinde iken belli bir anlam taşıyan cümlenin, bir başka metnin içine bırakılması olasılığının ne o cümleyi yazan kişiler için, ne de benim için de zayıf olasılıklardan olacağını düşünerek başladım düğmeye heves ve merakla basmaya. Öncelikle, nedense benim izlediğim bloglardan hiç bir tanesi ile rastlaşmamış olmak ve daha önce görmediğim kişilerin bloglarına denk gelmiş olmak, bana hayli tuhaf geldi. Öte yandan, iki blog da sürekli karşıma çıktı. Önceden alıntı yaptığım bir blog, tekrar karşıma çıktığında ise; butona tekrar basıp, yoluma devam ettim. Gördüğüm yazıları beğenmemek gibi bir lüksüm yoktu. Önceden planladığım kota dolunca ben de durdum.

Cümleleri kuranların aklında olmayan, yazılma olasılığı sıfıra yakın olan bir metni oluşturmak "Olasılıklar" serisi için iyi bir başlangış olur diye düşünmekle yanılmamışım.   


Kolaj: On Blog - D.M.

Not: Her bir cümleye imlecinizle tıkladığınızda, alıntının yapıldığı bloga erişmeniz mümkündür.

Seçenekler, Olasılıklar, Alışkanlıklar,

İnsan, hayatı boyunca karşısına çıkan seçeneklerin büyük bölümünün farkında olmaksızın yaşıyor. Belki önemli karar anlarında bu seçeneklerimizin farkına varıyoruz. Ancak özümüze serilen seçeneklerden birisini tercih ederken; çoğumuz geleceğimiz üzerine mantıklı biçimde düşünerek karar vermektense, günlük rutinimizin bozulmaması ve alışkın olduğumuz rahatımızın kaçmamasını merkeze koyarak geleceğimizi bugünkü konforumuzun bozulmaması üzerine inşa ediyoruz. Üstelik bu tür kararları hayatımızın dönüm noktası olabilecek bir anda yani seçeneklerimizi görebildiğimiz anlarda veriyoruz. Bir de seçeneklerimizi göremediğimiz anlar var. Günlük koşuşturmaca içinde kimsenin durup da, kendi hayatının bir anında, derin bir nefes alarak, "Ne yapıyorum ben?" diye kendi kendine sorduğu yok. Ben de böyleyim, günlük rutin içinde durup da kendimi düşündüğüm yok. Bunu farkedebilmem için olasılıklar ve seçenekler üzerine bir takım minik öyküler karalamaya başlamam gerekiyormuş.

Geçtiğimiz aylarda, not defterime; ana temasını 'Seçenekler, Olasılıklar, Alışkanlıklar'ın oluşturduğu bir seri öykü fikri karaladım. Çok fazla sayıda notla haşır neşir olunca, ortaya adam gibi, eli yüzü düzgün bir şey çıkarması zor oluyor. Yakalanan fikirler güzel olsa da, bazılarının üzerine eğilmek o anda insanın içinden gelmiyor. "Seçenekler, Olasılıklar, Alışkanlıklar" serisinden iki tane fikri daha bir benimsedim, üzerlerinde biraz uğraşarak, öyküye dönüştürmeyi başardım. 

Önümüzdeki bir kaç gün; kısaca "Olasılıklar" diyeceğim. not defterime karaladığım notlardan arta kalan öykü fikirlerimi buradan yayınlamaya karar verdim.