anımtrakımsı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anımtrakımsı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2022 Pazar

İlerliyor

On yıl önce bir tren yolcluğu esnasında çekmiştim bu fotoprafları.

Şehir itibariyle pek görmediğim için bu yağış türünü enteresan gelmiş karlı tren istasyınları ve karlı raylar.  

Zaman ne kadar... 

hızla...



6 Aralık 2021 Pazartesi

Havaleli Bir Anı

Bir bankada çalışmaya başladığım ilk gün:

Bu havale dosyası. Bunlar da havale. Havale alıcısının telefon numarası varsa arayıp "havaleniz" geldi diyerek havale ihbarı yapacaksın, dediler. 
Havale ne ki, diye soramadan başladım ıkına sıkına aramaya. 
Aradıklarım param geldi diye sevindikçe sanki bir şeyler başarmışım gibi keyiflendim. Daha dosyanın yarısına bile gelmeden aradıklarım bankaya dökülmeye başlamadılar mı, havale işi hoşuma gitti. Artık ararken özgüvenim de yerinde. Öğleye doğru Ahmet Falanca adlı birinin telefonunu aradım, telefonu açan bir kadındı.
- Ahmet Falanca, dedim.
- Ben annesiyim, dedi
- Oğlunuza havale deldi, dememle önce uzun bir sessizlik oldu. Ardından güm diye boğuk bir ses ve onu takiben panikle koşuşturan insan sesleri geldi. Kadıncağız uzaktan uzağa "oğlum, oğlum" diye inildiyor. Ben ne yapacağımı bilmeden sağıma soluma bakıyorum. Derken telefonun karşı tarafından ilk konuştuğumdan farklı bir kadın sesi geldi.
- Mücella teyzenin oğlu hangi hastanede yatıyor?
Meğer kadının oğluna arada havale gelir, o da sokak ortasında bile olsa düşer bayılırmış 

Bankacılığa dair ilk anım böyle hüzünlü bir yanlış anlaşılma hadisesidir.





9 Nisan 2015 Perşembe

Filmlerin Tuhaf Ötesi Etkileri

Bazı filmlerin etkisi, kimi insanların üzerinde bir tuhaf oluyor. Titanic filminin tam gaz gişe yaptığı dönemlerde bir genç kızın Leo diCap uğruna filmin gösterime girmesinin ilk 17 gününde filmi 37 kere izlemiş olması gibi mesela. Çoğumuz "bu geminin sonu başından belli" demiş, izlemiş ya da yan çizmiştik; ama ne var ki akıbeti konusunda, yanılmamıştık. 

Aşağıdaki çalışma "Motifte Sınır Tanımayan Tığ Gönüllüleri" üyelerinden birine ait. Gönüllü, ne The Exorcist filminin etkisinden çıkabilmiş, ne de Regan karakterine bürünmüş Linda Blair'in rahibe saygısızca fışkırtığı yeşilimsi sıvı atıktan, ne de tığından taviz vermiş. Filmin en tiksinç sahnesine motifleri ile can vermiş. Ne diyeyim, bileğine kuvvet, Allah çözemeyeceği kara büyü, içinden çıkamayacağı motif vermesin.


Titanic'i İzmir Sineması'nda izlemiştim. Hemen arkamızda oturan bir kadın filme öylesine kaptırmış olamlı ki kendini, geminin buzdağına tosladığı sahnede: 
"Gemi batıcak ayol" diye feveran etmişti. 
Etraftaki herkesin filmin süresinin de etkisiyle içi daralmış olamlıydı ki o smözlerin etkisiyle hayli gürültülü kahkahalar yükselmişti salondan. İzmir sinemaları böyleydi eskiden, salonlar geniş iken espriler gırla giderdi seyirci arasında. 

İzmir Sineması sağanak yağışlı havalarda salona su sızdırırdı. Titanic'den kısa bir süre sonra, Speed II filmini orada izlemiştim. Dışarıda sağanak vardı, içeride şemsiyeleri açarak izlemiştik. O film de Titanic gibi okyanus ortasında geçen, suyun bol kullanıldığı bir filmdi, Ayaklarımızın altında su dereleri şırıldarken filmi izlemek gerçek üstü değil de gerçek altı bir his vermişti salondakilere. Film kötü olsa da, sinema salonunda, ekrandaki doğa şartlarının benzerinin canlandırılması sayesinde hayatımda ilk kez beş duyuya hitab eden bir film izleme şansım olmuştu; smell-O-rama misali.  Ama gelin görün ki etkisinde kalıp yukardaki sinemasever gibi hislerimi tığa, örgüye, yahut patchworke dökmüşlüğüm olmadı hiç. 

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Görünen Kaza

Sürücü ehliyeti alabilmek için bir kursa yazılmıştım. Sınıfımızda 25 yaşında delifişek, ağzı burnu mütemadiyen darbe almış vaziyette gezen genç bir adam vardı. Öfkeliydi biraz, vara yoğa parlıyordu. Aynı sınıfta olduğumuzdan bzileri benimsemişti. Komşu kentin bir kasabasından geliyordu akşamları kursa. Kamyon şoförlüğü yapıyordu ve ehliyet almak an itibariyle en büyük hevesi idi. Kursun ilk haftası bitmek üzereydi, ders arasında, kantinde çay içiyorduk, her kafadan bir ses çıkıyordu. Derken birimiz buna sordu: 

"Kardeşim sen neden oturduğun yerden ehliyet almıyorsun da, akşam akşam bu kadar yolu gidip geliyorsun?

Yanıtı ile birlikte kantinde ufak bir sessizlik oldu.

"Bana oradan ehliyet vermezler artık. Direksiyon sınavında sinirlendirdiler beni. İndim aşağı sınav heyetini dövdüm. Ölsem alamam oradan ehliyet mehliyet."

Bu da böyle bir anımdır. 

Siniri bozuk, öfkeli o kadar çok insan var; patlamaya hazır öfke bombası olarak aramızda dolanıyorlar. Ortalık görünen kazadan geçilmiyor. 



19 Mart 2013 Salı

Öykünün Yeniden Keşfi

Öyküler, masallar hep vardı. İllaki birileri ortaya geçer anlatır ve diğerleri de dinlerdi. Çocukluğumun en büyülü geceleri bana masalların anlatıldığı gecelerdi. Birisi anlatır, yatma vakti geldiğinde zihnim boşlukları tamamlardı. 

İstanbul Kitap Fuarı'ndaki en büyük ganimetim M.Ö. 500 ile M.Ö. 200 yılları arasında yazılmış "Günlük yaşam ve onun mucizeleri" isimli Çin öykü kitabı oldu. Ülkemizde bile öykünün mazisinden bahsedenler doğuyu hiç anmadan direkt İtalya'dan giriyorlar konuya. Oysa öykü medeniyetin doğduğu yerden başlamalı değil mi mantık olarak. Doğuya, ışığın yükseldiği yere bir göz atmak lazım. 

Son yıllarda öykünün tarfinin yeniden yapılmaya çalışılması bana gülünç geliyor. Bilhassa Kısa öykü lafına kıl oluyorum. Amerika'nın yeniden keşfi gibi her gün yeni bir tarif ilave oluyor öykü tanımına. Bu hale gülmeye alışmışken şimdi kısa yoğun öykü merakı doğdu ki öyküyü tanımlarken onu neredeyse aforizma kıvamına indirgemek saçma geliyor bana.

Öykü öyküdür, kendi içinde tutarlı ise, dili oturmuş ise, meramını anlatabiliyorsa kısa, kısa yoğun uzun tanımlarına kalkışmak gereksiz. 

Kendilerince kısacık olması gereken öykünün tanımını upuzun laflara boğanlar gelin görün ki bu tanım, tarihçe karşımını yaparken Çin'i unuttukları gibi, Canterburry öykülerini de atlıyorlar, dahası Jorge L. Borges'i, Lugones'i tamamen es geçiyorlar. Halbuki çağdaş öyküye Borges'in hizmeti gözden kaçarsa ne anlarım o öykü tarifinden. Amerikan öykücülüğünden ise haberleri yok, çünkü orada kapitalizm var yani orası tü-ka-ka. 

Şu aralar bir kısa yoğun öykü merakıdır gidiyor. Bir site kısa yoğun öykü yarışması düzenlemiş. Sitenin fikir babaları ve devamlı yazanlarının öykülerine bakıyorum da işin sadece boyutuna odaklanmışlar. Okuyana bir şey katmayan, sadece upuzun öykülerde görebileceğimiz nitelikteki tasvire sırtını dayamış girişlerden oluşan manasız paragrafları öykü diye çarşaf çarşaf asmışlar ön sayfalarına. İlla ki bu isme tutunulacaksa kısacık ama lezzetli öykülerin iyi örneklerinden biraz ders almaları lazım sanıyorum. Kendi bilecekleri iş. 

Konu öykü olunca komiklikler çok fazla. Çünkü ülkemizde ortaya bir konu atıldığında konuşmaya can atan çok sayıda insan kalabalığı var. Konuyu bilip bilmemek önemsiz teferruat haline geliyor. Herkes bir şei sallıyor kenardan, ortadan. 

Öykü alanında yaşadığım en komik an ise katıldığım bir yaratıcı yazarlık kursunda başımdan geçti. Bir iki hafta teori ve dil bilgisi dersi aldıktan sonra ilk kez yazdıklarımızı sınıfta paylaşacaktık. Bize verilen bir cümleden hikaye yazmamız isteniyordu. Cümlemiz "Dün eskiciden bir palto aldım" idi. 

Ben bu cümleyi sevmedim. Bir kere hatalı buldum: "neden 'aldım' da 'satın aldım' değil?"  sorusunu yarattım ve önüme koydum. Geçemedim bu cümleden öteye. Oysa alıntı cümlelerden çok sayıda öykü yazmıştım, bu konuda az buçuk  idmanlıydım. Ama konuya ısınamadım ya; yazmadım, yazamadım. Böylece bize verilen iki haftalık sürenin sonuna geldik. Cuma gecesi "yarın ki sınıfa ne götürsem ki" derken, rafta duran bir Paul Auster projesi gözüme takıldı. 

Paul Auster Amerikan Milli Radyo'sunda bir program yapıyordu. Dinleyicilerden öyküler azıp kendisine göndermelerini istiyor ve her hafta programının bir bölümünde o öykülerden seçtiklerini kendi cümleleri ile okuyordu. Yani halkın sesini kendi diline tercüme ediordu Auster. İlgi o kadar yoğundu ki, bir gün geldi öyküler bir kitapta toplandı: "Gerçek Amerikan Öyküleri". Yarım sayfa ile üç safa arasında uzunluğa sahip üzlerce öykü, herbirinin insana dokuna bir yanı var. Daha sonra "Babamı Tanrı Zannederdim" isimli bir projesi daha oldu Auster'ın. Her ikisi de dilimize çevrilmedi. 

Gerçek Amerikan Öyküleri'ni aldım elime, aradığımı kitabın ortalarında buldum. "Palto" isimli hüzünlü bir öykü. Maddi durumu iyi olmayan bir aile sürekli boy atan küçük çocuklarına yılbaşı hediyesi olarak çıtçıtlı kapşonu olan bir palto alıyor. Baba sinirli bir tip, çocuğu uyarıyor: "kapşonu kaybedersen seni döverim". Çocuk o sevinçle paltoyu giiyor ve büyükannesine göstermeye gidiyor. Dönüşte sokakta oyuna dalıyor. Kapıya geldiğinde kapşonunu düşürdüğünü fark ediyor ama çok geç. Babası güler yüzle kapıyı açıyor. Şakalar yapıyor, güldürüyor çocuğu. Çocuğun korkusu geçip kapşonu aklından çıkardığı anda iniyor tokat suratına. Öyküyü yazan demiş ki; "işte o zaman anladım gülen yüzlere asla güvenmemem gerektiğini."

Yarım sayfa uzunluğunda bir öykü.  Üstelik alengirli bir isim de takıştırılmamış buna öyle kısadır yoğundur gibi. Öyküyü bana ait olmadığı için biraz utanarak okudum. Bitirdim, herkesi kendilerine verdiğimm suretin üzerine notlar alıyordu. İşte ondan sonrası benim için işin en komik yanı oldu. Millet bir eleştirdi öyküyü, bir eleştirdi. Seviyelerini tespit edince bunu Paul Auster yazdı dememe gerek bile kalmadı. Sadece iki arkadaşıma anlattım olayı. 

Diyeceğim o ki, yazmayı seviyorsanız, isme, tanıma takılmayın. Yargısına, bilgisine, donanım ve okur olarak tecrübesine güvenmediğiniz insanlara öykülerinizi, yazdıklarınızı asla okutmayın. Önünüze gelenin size dediklerini zırnık kadar kaale almayın.  Çok güvendiğiniz bir kaç kişi dışında ilk yazdıklarınız okutmayın. Çünkü insanlar henüz daha öykünün tanımını yapmakla meşguller oysa öykü binlerce yıldır var, açsınlar 2500 yıl önce Çin'de yazılmış öykülere baksınlar, kısa yoğun öykünün keşfini yapmasınlar. Sonra fikir beyan etsinler. Sİz yazmanıza bakın. Tanımlara da gülün, geçin.  


17 Mart 2013 Pazar

Kitaplar Ukuya

Bursa'dan döndüm.


Bundan sonra gittiğim şehirlerde halkın aldığı hizmet ile yaşadığım şehirdeki hizmetin kalitesini kıyaslamamaya karar verdim. Sonuç hep aleyhte olunca, en sağlıklısı şimdilik bu sanırım. 



Kitap fuarlarında her kentin farklı özellikleri ortaya çıkıyor. Tuhaf ancak insanların kitaplara dokunuşu, bakışı, ellerine alıp sayfalarını karıştırması bile şehirden şehire değişiyor. 

Bu kentimizde beni yetişkinlerden ziyade çocukların kitaba ilgisi beni hem şaşırttı hem sevindirdi. Çocuklar kitap karıştırmak isterken onları "hadi gidelim" diye çekiştiren ebeveynleri garipsedim. Madem çekiştireceksiniz neden oraya kadar zahmet ediyorsunuz değil mi? 

Güzel olan bir şey var: yetişme çağındakiler umut vaad ediyor. Nasıl yazılır? neden yazıyorsunuz? Bu öyküleri neden azdınız gibi soruları yetişkinlerden duymamışken, çocuk yaşlardaki kişilerden duymak çok hoştu.

13 mart tarihindeki panelimiz keyifli geçti. Başlarken salonda neredeyse hiç kimse olmamasına karşın; sonradan, konuşulanları merak edip içeriye girenler hiç pişman olmadılar. Süremizi aşarak bizden sonrakilerin zamanından onların rızası ile çaldık. Konumuz ilginçti, bu hali ile önümüzdeki günlerde İzmir'de tekrarlanması doğru olabilir diye düşünüyorum. 

Ertesi gün Bursa'lı öykücülerin paneli vardı. İlginin sönük olması beni şaşırttı, oysa katılımcılar çok da güzel hazırlanmıştı. Sanırım duyurma ile ilgili bir sıkıntı var. Acaba insanlar başkalarının yazdıklarını merak etmiyor sadece kendi sesleri mi duyulsun istiyor diye sordum kendi kendime. Yanıtını elbette bulamadım. 

Ama çocuklar umuttur, Bursalı çocuklar umdu boşa çıkarmayacak gibi.

Fuarların en güzel yanı insanlarla tanışmak, onlarla bir başka fuarda tekrar karşılaşmak, kısacık da olsa sohbetler edebilmek. Uzun lafın kısası bu gezi hoşuma gitti.

Akşamları kapanma saati geldip de son ziyaretçi salondan çıktığında, kısa süreli bir telaş alıyor fuar alanlarını. Yayınevi görevlileri kendi standlarındaki kitapların üzerine örtüler seriyor. 

Görevliler kente... 

Kitaplar uykuya. 




7 Şubat 2013 Perşembe

O Fuar Senin...

Geçtiğimiz haftalarda hayatımda ilk kez Adana'ya gittim. Seneler önce bir Güneydoğu Anadolu gezisi programı içinde bu kentimizden 15 dakikalığına geçmişliğim vardı ama onu gitmekten saymamamalıyım. Adana'yı sevdim, temiz, düzenli bir kent. Havalimanı nereydese kent merkezine yürüyüş mesafesinde. Caddeler sokaklar geniş, aydınlık. Yemyeşil dallarında salınan turuncu meyveleri ile turunç ağaçları göz alıcı. Belediye'nin Senfoni Orkestrası salonuna bayıldım. İçinde yaşarken bazı güzellikler noksan gibi gelir kentin insanına bilirim, Adanalılar da belki önünden her gün geçtikleri güzelliklere atık bakmıyorlardır. Kanıksandıklarında görünmezlik kazanıyor sokaklar, binalar. Ulaşım sistemi harika, dakikasında kalkan otobüsler, minibüsler bir İzmirlinin hayal edemeyeceği  lükse dair hayallerden olunca harika bulmamı doğal karşılayın lütfen.

Adana'da olma sebebim ise, Tüyap'ın düzenlediği, 6. Çukurova Kitap Fuarı idi. Kendi kitabımı imzaladım, panelleri izledim, bir tane olsun kitap satın almayacağım dememe rağmen Türk Dil Kurumunun enteresan başlıklı antolojilerine kayıtsız kalamadım bir de beğendiğim bir yayınevi var, artık her fuarda beni görür olunca tanıdılar da - ismini vermiyorum - bazı kitapları beğendiğimi ama satın almayacakmış gibi durduğumu görünce muazzam bir indirim yapıp aklımı çelmeyi başardılar. Poşetimi sıkı sıkı tutarak ayrıldım standlarından. Artık kitapları elektronik ortamda edinmeye pdf formatlı dosyalara buun kıvırmaya, epub, mobi formatını baş tacı etmeye karar vermiştim oysa ki.  Elektronik kitap fikrine soğuk bakıyordum bunca yıl, ama ilk kitabımı okumaya başlar başlamaz alıştım. Çok rahat ve kullanışlı. 

İlk gün 15:30'da Türk Öykücülüğü üzerine bir panele yayınevim beni de konuşmacı olarak davet etmişti, benim açımdan keyifli bir sunum oldum. Diğer katılımcılar öykü okumayı tercih etmişken ben biaz sohbet etmeyi tercih ettim, sohbetin arasına iki de fuar için yazdığım kısa-yoğun öyküyü sıkıştırdığımı konuşmam biterken anladı izleyiciler. Panel sonrası keyifli sohbetler yaptık kısa öküye ilgi duyanlarla.  

Orada tanıştığım yazarların imzalayıp hediye ettiği kitaplar ile yüküm hayli ağırlaştı. 

Ertesi gün fuarın yıldızının kim olduğu belli oldu. Öğleden sonra, fuarda inanılmaz bir izdiham oluştu. Karşımızdaki stand görevlileri panik için daracık alanın içinde koşuşturuyor önlerindeki koridordaki alan uzuyor da uzuyordu. Derken bunca ilginin sahibi kadın yazar pullu, pırıltılı bir gece elbisesini andıran kılığı ile geçti ve kendisi için özel olarak simli kumaşlarla sarılmış koltuğuna oturdu. Başladı imza atmaya, imza atarken kolunu arada havaya kaldırıp, koskocaman halkalar halindeki, aşırı pullu sarı bilezikleri sallayarak bileğinden dirseğine doğru hareketlendiriyordu. Standın öbür ucunda da bir erkek azar önündeki kalabalığa haldır haldır imza veriyordu. Yaklaşık iki saat kadar sonra kadın yazar "Ay kollarım yoruldu imza vermekten" diyerek durdu. Kendisi kadar olmasa da hayli imza atmış erkek azarın yanına çekti koltuğunu oturdu. Stand görevlerine, "damağım kurudu, bana bitki çayı bulun bir yerlerden" dedi. Yayınevi sahibi olduğunu düşündüğüm biri "hayranlarınız bekliyor" diyecek oldu, kadın "Böyle anlaşmamıştık sizinle" diyerek susturdu onu. Çayını içti, arım saat kadar erkek yazarla sohbet ettikten sonra, tekrar imzaya geçti. İmza atarken ofluyor, pufluyor, "yoruldum artık ama ya" diye serzenişlerde bulunuyordu. Önündeki kuyruk bitince yayınevi görevlileri kadından özürler dilediler, gönlünü aldılar. 

Erkek yazarın büyüler ve fallar üzerine yazdığı kitabı fuarın en çok satan ikincisi, gezegenlerin 2013 boyunca okurlarının yaşamını nasıl etkileyeceğine dair öngörülerini topladığı kitabı ile de kadın yazar birincisi oldu bence. Görünen köy kılavuz istemez, gördüm, güldüm; oradan biliyorum.  

O kadar kitap yükü olunca çantamdaki yarım diş macunu tüpü ile, duş jelimi otelde bırakarak sözüm ona kendimce er kazanarak Adana'dan memnun mesut bir biçimde ayrıldım. Önümüzdeki hafta İzmir'de 13 Şubat akşamı yapacağım "Alred'in Kuşları" başlıklı sinema söyleşisi ile 14 Şubat'ta öykü grubum ile beraber katılacağımız "Edebiyatta  Aşkın Halleri"  paneli sunumumuzdan sonra burcuma başka bir gezegenin gölgesi değmez ise şayet, Antalya'da Cam Piramit'teki Kitap Fuarındayım. Ama şu var ki bu sefer kitap satın almak istemiyorum artık. Bir istisna yapacak olursam sadece Feza Hepçilingirler'in "Nasıl Pop Yazar Olunur?" kitabını satın alırım. Zira sayfalarını şöyle bir karıştırdım eğlenceli yazılar var içinde.



Meraklısına Linkler:

5 Şubat 2013 Salı

Noyan Erdem

Size de olur mu bilmem; bazen durduk yerde aklıma birden fazla fikir üşüşüyor. Kimisinin peşine düşüyor, kimisini not alıyor, kimilerini de derhal unutuyorum. Unuttuklarımın sayısı anımsayabildiklerimden daha fazla. 

Bir kaç gün önce Noyan Bey geldi aklıma.  "Ne yapıyor acaba?" diye düşündüm. Uzun süredir görüşmemiştik. 

Son iş yerimde tanıdım kendisini, sakin, kibar ve beyefendi sıfatını hak eden yaşlı bir adamdı. Eski halini bilenler onun ne kadar zeki, cana yakın ve güler yüzlü olduğundan bahsederdi. Ben tanıdığımda biraz çökmüştü. Ağır adımlarla yürüyor, kulakları iyi duymuyordu. Yüksek sesle konuşmayanı anlamıyor, sesini fazla yükselteni,"Sağır mıyım ben?" diyerek azarlıyordu. Yüzleri anımsıyor ama isimleri pek aklında tutamayıp, kendince isimler yakıştırıyordu. Emel isimli bir çalışanıma Temel diyordu misal. Mustafa'ya Ahmet, Şebnem'e Münevver demesine gülüyordu çocuklar. Kafası karışıktı biraz yine de isimleri karıştırdığının farkında, bana gaf yapmak istemiyordu. Sanırım bu yüzden hiç ismimle hitab etmedi bana. Bankacıydım, ziyarete geldiğinde odamdan duyardım sesini:
"Doktor Bey yerinde mi?"
İsmimi anımsamıyor, mesleğimi anımsamadığını kendisi bilmiyordu. 

Konuşurken yüzünde hep bir gülümseme olurdu. Noyan Bey eşine büyük bir aşk ile bağlıymış. Uzun yıllar evli kalmışlar. Çocukları olmamış. Bir gün Alsancak'ta beraber yürürlerken kaldırımdan düşmüş karısı, kafası taşa vurunca oracıkta ölmüş. Yüzü gülüyordu, bir kaç sene önce yaşadığı bu acıyı anlatırken ama gözleri nemlenmişti biraz. 

Ahbapları onu yalnız bırakmamaya çalışsa da yazları çoğu deniz kenarına, yazlıklarına çekildiğinde bir başına kala kalıyordu. Dünyanın öbür ucunda yaşayan bir kuzeni dışında akrabası yoktu. Kuşadası ve Çeşme'deki ahbaplarına günü birlik gitse de geceyi evinden başka yerde asla geçirmezdi. "Neden gecenin bir vakti o kadar yolu direksiyon sallayıp geliyorsunuz?" diye sorardım. Anlamazdan gelirdi. Bir gün odamda otururken, kapıdan giren var mı diye kontrol edip bana doğru kafasını uzatıp, fısıldayarak yanıt verdi soruma: "Hanım bekler"

Yürürken ne kadar yavaş ise, araba sürerken o kadar süratli idi. Otoban'da giderken kesilen cezaları ödemeye geldiğinde anlardık hızlı araba kullandığı. "Polis bana bunu verdi" diye sevinerek gelmişti ilk seferinde. Ceza olduğunu anlamamıştı. 

Bir kaç kez öğle yemeğine çağırmıştı beni ve bir kaç çalışanımı, biz de onu. Oturur dinlerdi anlatılanları. Üst katında oturanların ne kadar gürültü yaptıklarından yakınırdı arada. Gittiğimiz lokantanın karşısındaydı evi. Üst katında "İşitme Engelliler Merkezi" vardı. Yemekten sonra kahve içmeye iş yerime davet ederdim. Yolda yürürken, "Allah'ım bir an önce beni de al" diye dua ederdi. "Öyle demeyin" derdim. Gülümserdi. 

Bir gün telaşla odama girdi, elinde bir deste para, gişe görevlisi istediğinden fazla para vermiş anlaşılan.
"Doktor Bey, bunlar ne?"
Elindeki o kadar paraya bilmez gözlerle baktığını görünce, uzaktaki akrabasını arayıp durumundan duyduğum endişeyi dile getirmiş, çalışanlara da bir daha ona ödeme yaparken miktar konusunda hassas olmaları talimatını vermiştim.

Parayı tanımamaya başlaması ile etrafında bir sürü yeni ahbap belirdi, kendisi ile aynı kurumdan emekli bir çok arkadaşı Noyan Bey ile samimi olmaya başladılar. 

Kuzeni ehliyetini iptal ettirmeyi düşünüyordu, ama arabasını çok sevdiği için bunu yapmasının daha olumsuz etkileri olup olmayacağının hesabını da yapamıyordu. Kararsızdı. 

İşte tam o sırada ben bankacılık defterini kapattım. 

Geçtiğimiz güne kadar Noyan Bey aklıma bile gelmedi. 

Dün cep telefonuma gelen bir mesajdan öğrendim vefat ettiğini. Noyan Bey artık Alsancak kaldırımlarında yitirdiği sevgili eşinin yanında, ya da bir otobanda, ona doğru süratle ilerliyor olmalı şu anda. Muhtemelen duaları kabul edildiği için mutlu ve yüzünde her zamankinden de kocaman bir gülümseme var.

Noyan Erdem, Huzur içinde yatsın. 



8 Ocak 2013 Salı

Telaş mı? Pu, ha, ha! Yok Öyle Bir Şey

Bankacılık ettiğim günlerde, yıllardır bankacılık yapıyor olmayı marifetten addedip, böbürtü sesi yayan beyinsizlerden illallah dediğim anlar olmuştu. Huyumdur övünen insandan haz etmem. Kör değiliz ne mal olduğunu bize bırak, biz keşfedelim değil mi? Meşhur sözdür "Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz" denir, hangi meslekten olursa olsun sahibinin sesinden kendi kendine düzülen methiyeleri dinler bulduğumda  anlarım ki işkembeyi kübradan savuruyor, mangal başına yel vermeye oturtsan kül bırakmaz bu, hepsini savurur dışarıya.  

En komik bankacılık anılarımdan bir tanesi de çok feci mühim bir makamda salak gibi işimi layıkı ile yaparken başıma gelmişti. 
Bir not: (Bankacıysan işini layıkıyla yapmayıp, yapar görünüp yaydırmak istikbalinin lehine avantaj kazanmak için şarttır.) 
İkinci bir not: (İkide bir böyle saplamalar yapıp konuyu dağıttığımın fevkalade bilincindeyim, zira yazıyı şuurum açık olarak yazıyorum, dağınık gelirse arada, özür dilerim) 

Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel güzide ilimizin ilk alışveriş merkezlerinden bir tanesi içindeki yeni şubemizin açılış törenini şereflendirecekti. 
(Ne güzel dedim değil mi?) 
Tören, Sayın Cumhurbaşkanımız ile aynı havayı yaklaşık iki, bilemedin üç dakika kadar solumamıza yetecek kadar kısa planlanmıştı. İki çift manalı söz ile başlayacak, şube kapısına gerilmiş iki renkli kurdelanın kesilmesi ile ona erecekti. Şubede görevli kimseleri günler evvelinden bir telaş almıştı. Bankacının dilinde telaş varsa bilin ki o iş yatar. Çünkü telaşa düşmeyi başaramaz, sadece dilde bir telaş, oradan oraya koşar, meşgul görünür, fırsatını buldu mu arazi olur çoğu. Telaş etmeyi akıl edemeyip orada kalanındansa medet ummak ise Serdar Ortaç'ın derinlikli bir eserinde dediği gibi asrın hatası olur. Bankacı gerçekten telaş etse, işi bitiriverecektir. Telaşları rol icabıdır, empati yapar görünerek, sempati toplamaktan medet umarlar. Günler süren telaş asla hayra alamet olmamıştır, ilelebet de olmayacaktır. Bunu çok iyi bildiğim için açılış günü yaklaştıkça şubeyi arayıp şu üçlüyü unutmamalarını sıklıkla tekrar eder oldum: 
"Gümüş tepsi, dantel örtü ve makas"  
Bu üç sihirli objeyi her tekrarımda "Endişelenmeyin müdür bey hepsi tastamam" yanıtını aldıksıra bu defa ben telaşa düşer oldum. Zira bankacıların çoğu - sözüm iyi bankacılardan dışarı ki; on, bilemedin on bir tane görmüşümdür hepi topu, onlar hariç - "tamam" dedi mi, hele aynı cümle içinde bir de "endişelenmeyin" dedi mi bilin ki bir arızanın çıkması garanti altına alınmış demektir. Meşum gün gelesiye kadar tekrarlarımı sürdürsem de "acaba nasıl bir enayiliği garantiye aldı bu cin(s) ekip?" diye eni konu meraklanır olmuştum. Sıkıntım öyle artmıştı ki, son gece rüyamda alış veriş merkezinde gezdiğimi gördüm. Ben gezerken hoparlörlerden Sayın Cumhurbaşkanımızın güzel sesini duyuyordum, o güzel ses beni sürekli azarlıyordu. Sağa sola, döne döne sabahı zor ettim. 

Şubeye geldiğimde açılışa yarım saat kadar bir zaman vardı. Tüm ekip "özgüven tamamdır" pozunda yaylanır durumdaydılar. Sihirli objeleri sorar tonlarda sıraladım: 
"Gümüş tepsi?" dedim.
Var manasında bütün şube başlarını salladı.
"Dantel örtü?"
Var manasında yine başlarını salladılar. Günlerdir aynı soruyu sormamdan sıkılmışlardı azıcık. 
"Peki o zamaaaannnn.... Makas?"
Var manasında başlarını sallarken birbirlerine sorar gözlerle baktılar bu sefer.
"Madem üçü de var o zaman getirin göreyim"  dedim. 
Herkes bir anda dört bir yana telaşla kaçıştı. 
Bankacının telaşına dair neler hissettiğimi daha önce söylemiştim. Hal böyle olunca, "Çabuk gelin hangi birisi noksan söyleyin bana" dedim. Etrafıma toparlanıp, birbirlerinin gözlerine bakakaldılar. İkinci müdür rolünde poz kesen çalışan "Makas" diye fısıldadı. Sesinde öz güvenin kırıntısı kalmamıştı. Mahçup mahçup sordu, "N'apıcaz şimdi müdür bey?" Alaylı alaylı süzdüm, süzme özgüven bulutunu, durumun ciddiyetini anlamadı pozuna bürünmeyi pek sever bir de bu çakalların büyük kısmı. Sustuğumu görünce "Sizde makas var mı?" gibi bir suale daha kalkıştı. 
"Çocuklar" dedim "Günlerdir şu saydıklarımı temin etmemekle elinize ne geçti çok merak ediyorum. Ama sorup da vakit kaybetmeyeceğim. Ancak bende makas var mı, napacaksınız şimdi gibi sorular sorarak vakit kaybetmenizi anlamıyorum. Biz şu anda, hep beraber, şube de dahil olmak üzere, bu şehrin en büyük alışveriş merkezinin içinde değil miyiz? Aklınıza neden hemen koşup gidip kırtasiye reyonundan en azından bir kağıt makası satın almak gelmiyor." Lafım üzerine bütün telaşları geçti. Bir tanesi gidip makas satın aldı. Sayın devlet büyüğümüz ise kurdÂleyi kazasız belasız keserek, şubemizi açtı ve programına devam etti. 

Ben tabi çok uzun yıllarımı bankacılar arasında geçire geçire onların her tür süzmeliğine, özünden tanık olma mertebesine eriştiğim, hele müşterilerle temasların da eksik olmayışı sayesinde bir çok işletme türünün işletme hatalarını gözlemleme şansına sahip olduğum için artık, beynimin idrak katmanlarında alık alımlama sensörü var. Alığı kaç yüz elli metre öteden olsun şıp diye tanırım. Buna rağmen kafayı sıyırmamış olmam ilahi takdirden başka bir şey değildir, sakın ola kıskanmayın. İyi bir şey değil.  

Geçelim bankacıları, şimdilerde yazan insanlaşmaya bir kıyısından bulaşıp kendi isminin önüne koskocaman harflerle YAZAR kelimesini yazmış olanlar ile köşesinden vakit geçirmeye başladığımdan beri de telaş konusunda bu meslek grubunun da bankacılardan pek aşağı kalmadığını gördüm. 

Mesela imza gününde acaba yayınevi untur mu diyerek kendi isimliğimi yanıma alıp da imza gününe gittiğimi gören bir şaire hanım halime önce kıskıs güldü, ardından ne benim ne de kendi isimliğim denilebilecek objelerin ortalıkta olmadığını görünce, "ne titizsiniz sözleri" ile durumumu garip karşıladı. Ben isimliğimin ardındaki naçiz cismim ile otururken o nerden bulduysa, bir gazetenin boş kenarına ismini karaladıktan sonra oturakaldı. Derken bir başka yazar geldi yanımdaki sandalyeye foss diye oturdu. Bir kasılmalar, bir havalar, bir şunu bana uzatır mısınlar. Böyle havaya ben de kayıtsız kalamam, benden istenen şeyi feriştahı gelse uzatmam, hava basma moduma yükselir bir daha da inmem o gün o moddan. Hazretin ilk okuru gelince havası söndü. Meğer imza gününe gelirken, yanına kalem almayı akledememiş. Benim önümdeki renk renk kalemlerden birine uzandı sormadan, etmeden. O saniye eline vurdum. (elbette nazikçe)
"O kalemler italik, başka kalem bulun"
"Nasıl yani"
"Kaligrafi kalemi onlar, benim elime ayarlı"
Bu sözlerim üzerine yüzünde böbreklerinden jeton düşürüyor gibi bir ifade ile boşluğa bakıp kalışı çok hoşuma gitti, ne yalan diyeyim. 

Nasıl, gıcık mıyım?

Evettttt! Hem de yeri her geldiğinde.

Kendini yazma kategorisine atmışlarla ilgili, unutmazsam yarın da, komik bir iki gözlemimi paylaşacağım, bankacılar konusunda ise bir yazsam novelladan hallice olur. Bugünlük bu kadar. 



En dip not: Tabi ki çok iyi bankacılar ve çok iyi yazarlar var, mesleğinde iyi olmanın ön şartı özünde de iyi bir insan olmak. Sözlerim süzmelerin mallıklarınadır. İyi insanlar her meslek grubunda var. İyi ki onlar var. 

13 Eylül 2012 Perşembe

Benim Güzel Amiga'm

İlk Bilgisayarım bir Amiga500 idi. RAM'ini söylesem gülersiniz; 512 Kbyte idi. Bir nüfus sayımında bir akraba evinde mahsur kalıp da Operation Stealth isimli Amiga oyununa sardırınca, ne yapıp ne edip PC alıp o oyunu bitirmeyi kafama koymuştum. Oyun oynamak için bilgisayar almak da ilginçtir hani.
 
Amiga oyunları şimdiki PC oyunları gibi değildi, harika oyunları vardı. Gerçi disketlerden oynanaıp doğru düzgün oyunlar da 5, 6 disketlik yer tutunca oyunun en heyecanlı yerinde diskett değiştirmek külfetine katlanmak gerekiyordu. Operation Stealt, Lemmings ve Dune taktığım ve bitirdiğim oyunlardı. Geçen gün "Mavikalemdekiler" bir filmi izlemeden o filmle ilgili kitap okuduğunu anlatıyordu. O konuda okumuş olmak bence o filmden alınacak zevki arttırır. Ben de AMiga'da Nightbreed isimli bir oyunu oynamış, seneler sonra kitabını okumuş ve en sonunda da oyuna kaynak olan filmini izlemiştim. Oyun oynamak için PC satın almak ve filmi izlemeden filmin oyununu okumak. Bu satırların sahibi baya bir tekinsizmiş eskiden mirim.
 
Dune'da da önce kitabı okumuş, sonra oyununu oynamış ve ardından David Lynch'in ucubesinden bir şeyler anlamıştım. Oyun kitaba fazlasıyla sadıktı, her detayını satır satır izlemiştim, böylece film anlaşılır hale gelmişti.
 
Amiga oyunlarının en önemli özelliği müzİkleriydi,Hayran bırakır, d,nlettirirdi herbiri kendisini. Turrican2 denen bir oyuna da epey sardırmış hayli uykusuz kalmıştım mesela. Oyunlara doyunca o minnacık hafızasına rağmen mükemmel ses olanakları olan PC ile müzik yapmaya başladım. İnanır mısınız şimdili PC lerde öyle kolay kullanılabilen, pratik ama sonuçları hayli profesyonel olan müzik programları yok. Bir kere Sountracker denilen bir programı çalıştırınca koca PC bir klavyeye dönüşür yüklediğiniz sample ın sesleri dökülürdü klavyenizden. 16 kanalı kullanarak müzşk yapmak. Her bir kanala farklı enstrüman kullanarak şarkılar yazmak mümkündü. Hepsini birden çalınca çıkan sonuç şaşırtacaka kadar başarılıydı. Müzik ile uüğraşmaya başlayınca RAM i arttıtıp 1 Mbytea yükselttiğimi anımsıyorum. Bir de capture card alarak kendi samplelarımı kasetlerden CDlerden yapmaya başlamıştım.
 
Gecelerce uykusuz kalır bildiğim şarkıları ĞC ye uyarlamaya çalışır, benzettiğim zaman da çok mutlu olurdum.
 
Ah keşke PC lerde AMiga'nın müzik programları kadar başarılı programlara erişebilsem.
 
 
 

23 Ağustos 2012 Perşembe

Farketmeden...

Uzun seneler İzmir Körfezi'nin Konak tarafında; deniz kenarında bir ofiste çalıştım. İlk başladığım gün manzaranın her saat ayrı bir güzellik sergileyişini fark etmiş sonra da; başımı camdan dışarıya bir kez çevirmemiş olduğumu, bürodaki son günümde farketmiştim. Bütün ofisi çevreleyen pencere iki metre ötemde ve tam karşımda durmuştu tam sekiz sene. Canım manzaraya şöyle olsun bir bakmamıştım. Ayrıldığım akşamüstü bir fotoğrafını çekmiştim: belki ileride bakarım diye. 

İş yaşamımın bir uzun bölümü de aynı körfezin karşı yakasında geçti. Yine deniz kenarında, bu sefer kendime ait bir ofisim oldu. Ama iki farkla yıllarca karşıdan baksam göreceğim bir binada eski çalıştığım yeri görür vaziyette ancak pencere kaşımda değil de bu sefer sağ yanımda. Başımı sağa çevirsem göreceğim o manzaraya da yıllarca kayıtsız kaldım. 

O ofiste büyük şehirde ulaşım sıkıntısı yaşamaksızın beş yıl kadar çalıştım. Çünkü evim yürüyerek yedi sekiz dakika tuan bir mesafedeydi. Ne büyük kolaylık. Kolaylıkları insan yaşarken far etmiyor. Manzaraları da. 




Fotoğraf: İzmir Körfezi - D.M.

24 Mayıs 2012 Perşembe

Kadınlar Cinayetlerini Nerede Planlar?

Yakınlarda, dinleyici olarak katıldığım bir söyleşide; konu başlıklarından bir tanesi de Virginia  Woolf'un "Deniz Feneri" isimli kitabıydı. Ancak diğer başlıklara dair paylaşımın süresi uzayınca Woolf konusu bir başka söyleşi akşamına ertelenmiş oldu. 

Soru cevap faslında dinleyiciler arasında yer alan sonradan emekli bir öğretmen olduğunu öğrendiğim 60 yaşlarında bir edebiyatsever, anlattığı minik bir anısı ile döneminin öğretmenler odasına aldı, götürdü bizleri de. Bu bey, o günlerde Virginia Woolf'un "Kendine Ait Bir Oda" eserini okumuş ve çok etkilenmişti, yazarın, edebiyat yaşamı boyunca verdiği kendine ait alanın savaşından. Öğretmenler odasındaki kadın meslektaşlarına bir öğlen şu soruyu sordu:

"Hem çalışıyor, para kazanıyor; hem de evin kadını olarak sorumluluklarınız aksatmamaya uğraşıyorsunuz. Hiç kendinize ait bir odanın hayalini kurmuyor musunuz?"

Soru öğretmenler odasını kısa bir süreliğine, sakinlerinin hiç de alışık olmadıkları bir sessizliği getirdi. Öğretmenler adasında zaman sanki durmuştu, soruya yanıt verebilecek herkes, kendi iç tereddütüne kulak veriyordu. Emekliliğine sayılı günü kalmış bir öğretmen hanımın kahkahaları sessizliği geriye püskürttü.

"Ayol, bizim zaten kendimize ait bir mutfağımız var"

Soru aslında en zararsız yanıtını almış ve tüm öğretmenlerin özlemleri neşe bulutunun arkasına, unutulmaya terk edilmişti.

Öğretmenler odasında suskunluğu ile meşhur ama öte yandan; daima kendi dünyasında, kabuğuna çekilmiş, zayıf, kara kuru, sigara içmekten parmak uçları sararmış, huysuz edebiyatçı Selim Bey'in o an şen kahkahalı yanıta yaptığı ilave şaşırtıcı oldu:

"Kadınlar cinayetlerini mutfaklarında planlar zaten"

Önce gülüştü herkes. Ama evlerine dönem vakti geldiğinde, hepsinin zihninde, aynı sözün izi kalmıştı.    


Resim: Kitchen Maid Vermeer


Meraklısına Linkler;

17 Mayıs 2012 Perşembe

Kıskanma Saçmalığı ve Fotoğraflardaki Ayaklara Dair

Sahafları gezmeyi, oralarda kitaplardan ziyade eski fotoğrafları incelemeyi sevdiğimi anlatmıştım daha önceleri. Asıl ilgi alanım 1900'lü yılların başından, Yetmişlerin sonuna kadar olan dönemde çekilmiş, sahibini kaybetmiş fotoğraflar. Bir kaç yıldır fotoğraf seçiyorum oralardan. 100 adedi toparladığımda, oturup onlarla ilgili bir yazı yazacağım.  Siyah beyaz fotoğrafla haliyle çoğunlukta oluyor. Renkliler fazla da ilgimi çekmiyor. Sahafları gezerken en çok bir üniversite arkadaşımın lisede çekilmiş fotoğrafını bulunca şaşırmıştım. Siyah beyaz resmin içinde onunla arkadaşlık ettiğimiz dönemlerdeki gibi muzır bakmıştı. Herkese olur ya, sonra araya yıllar girdi. Ama yine de eski bir arkadaşın, onu tanımazdan evvelki hallini görmek ilginçti. O fotoğrafı almadım. Kurgularımda tanıdığım insanlara  yer yok. . 

Geçen hafta sonunda kurstan tanıdığım birisi ile konuşuyorduk öyküler hakkında. Onunla kendi yazma serüvenimle ilgili bir paylaşımda bulunuyordum. Yazdıklarımı tanıdıklarıma okumaya başladığımda bri kaç tanesi ile aramın bozulduğunu. Daha öyküleri okurken, yüz ifadelerinin soğuduğunu ve ondan sonra da benden uzak durduklarını anlatıyordum ki sözümü bölerek;

"Ne yani öykülerini mi kıskandılar?" dedi.

Yanıtım "Ben kıskanma konusunda yetenekli olmadığım, dahası kıskanmayı beceremediğim için teşhiste zorlandığım bir duygu" olduğunu "Sanmıyorum ama yazdıklarım kıskanılsaydı da,  bu durum bana söylenmedikçe anlamam hayli zor olurdu" dedim. Sonra laf seyrini değiştirdi, o konu başka konuyu açtı. Erken bölünmüş her bir söz gibi benim de söyleyeceklerim sonuna kavuşamadı. 

Eğer sözümü tamamlayabilseydim, ona yazmaya başladığım ilk dönemlerde tanıdığım kişileri öykülerime aldığımı ve yazdıklarımı götürüp, o kişilere okuttuğumu; öykülerde kendilerine dair bir şeyler anlatıldığını yakalayanların bana tavır aldıklarını anlatacaktım. Ben yazdıklarımdan heyecana kapılıp safça, övünülecek şeylermiş gibi paylaşmakla meğer bilmeden iyi bir şey yapmışım. Böylelikle gerçek kişileri öyküme almamam gerektiğini öğrenmişim. Tabi ki insana dair bazı özellikler, bazı olaylar kurgunun içine yerleşiyor, beslenme kaynakları yaşam olduğu zaman. Ancak yazdıklarımdan kimsenin incinmesini istemediğim için öykülerime gerçek kişileri alıp oturtmuyorum. İnsanların tanınmaz hale gelmiş birer suretlerini bazen öyküme koyuyorum. 

Fotoğraflar üzerinden yapacağım çalışma da tanımadığım ve benim için bilinmez kişiler üzerinde olacak.

Fotoğraflar beni her zaman ilk bakışta görülebilen enteresanlıkları ile sadece sahaflarda içlerine buyur etmiyorlar. Söz gelimi facebook'ta bu  konuda hayli cömert olanaklara sahip. Geçtiğimiz günlerde lise arkadaşlarımdan bir tanesinin nikah fotoğrafına rastladım. Fotoğrafı bir süre inceledim. 



Yüzlere baktığımda akrabalık ilişkilerini ayırd etmeme yarayacak benzerlikleri yakaladım. Kız tarafı ve veerkek tarafına dair tahminlerde bulunmak oyun gibiydi ilk önce. Ama asıl oyunun ayaklarda gizli olduğunu anlamam bir kaç dakikamı aldı. Resimde 12 kişi görülüyordu. Kadınlar, erkekler. Ama içlerinden iki tanesi duruş biçimleri ile diğerlerinden bariz biçimde ayrılıyordu. Bu farklı ayakların yüzlerini de incelediğimde ne kız tarafı ne de erkek tarafı ile bir benzerlikleri bulunmadığını gördüm. İmleci resimlerin üzerine sürdüğümde etiketli olduklarını görerek sevindim. Farklılığın nedeni çözülmüştü,  o iki kişi Türk değildi. 


BU kadar mı farklı durulur, ayak pozu verilir kardeşim? Sol ayak topuğu; yarı çapraz biçimde pozisyon almış sağ ayağın iç kısmını görecek biçimde ve beş santim kadar önüne yerleştirilip, sola doğru 45 derecelik bir açıyla açılmış. İnceleyin bakalım Türk düğün fotoğraflarını, hiç böyle farklı poz vermiş kadın görebilecek misiniz. Okullarda fotoğraf çektirdikleri zamana mahsus bir duruş provası yaptırıyor olmalılar. Belki çok önemli değil ama fotoğraflara baktıkça ilginç detaylar yakalanıyor işte. 

12 Mayıs 2012 Cumartesi

Çin Bilgisi

Çin'e dair ilk bilgilerin yaşımın tek haneli olduğu yıllara dayanıyor. Sınırlı ilk okul coğrafya bilgisi dersinden aklımdan kalan, yegane bilgi kırıntısı yüzölçümünün akla hayale sığmayacak denli büyük olduğu. Okumayı öğrenmemle beraber,masallar artık beni kesmemeye başlamıştı. Çocuklar için sadeleştirilmiş Güliver'in Seyahatlerini ve bir kaç Jules Verne kitabı okumuştum ki, okuldaki çocuklardan bir tanesi "Onlar hayali geziler" diyerek okuduklarıma burun kıvırınca o an için bütün entellektüel birikimin yerle bir olmuştu. Kendimi aldatılmış hissetmiş, gözlüklerinin orta yerine bir yumruk atmayı içimden geçirmiştim. Bunu yapmayacak kadar sağduyum varmış demek ki, intikam için az buçuk beklemeye karar vermiştim. Okul çıkışında bir bahane ile elimdeki nedense her gün bütün kitaplarımı doldurarark, ağırlaştırdığım çantam ile diz kapağına vurmuştum. 

Çocuğun küçümsemesi ile hayali olmayan gezinin ne olabileceğine dair araştırmalarımı arttırınca hakikaten de böyle bir kitap olduğunu bulmuş ve kitabı satın aldırmayı başarmıştım. Kitabı okumaya başlamadan evvel kapaktaki resmi saatlerce incelediğimi anımsıyorum. Resme uzun süre bakarsam kitapta yazılı olanları anlayacaktım sanki. Kırmızı bir zemin üzerinde sarı renklerin bolca kullanıldığı bir resimdi. Tuhaf şapkalı, çekik gözlü, komik bıyıklı bir adam yerden yüksekte kurulmuş, ejderha figürleri oyulmuş bir tahta kurulmuş, önünde bir adam eğilmiş ona reverans yaparken elinde tuttuğu uğuzun tüylü şapkasını sallıyordu. Kitabın ismi Marco Polo idi.  Yazarının ismini anımsamıyorum. O aralar "Anlat derdini Marko Paşa'ya" lafı pek revaçta olduğu için bu deyimdeki paşa ile Marco Polo'nun aynı kişi olduğunu sanıyordum ve kitabı okudukça kafam iyice karışıyordu. Kitap Marco Polo'nun Çin'e olan seyahati ve bu ülkedeki tuhaf gözlemleri üzerineydi. Okuduklarım Çin'e dair ilk bilgilerimi veriyordu bana. Çinlilerin tuhaf alışkanlıkları olan minik insanlardı, barutu icat etmişler, Çin Seddi'nin kurmuşlardı. Marco Polo'da o ülkeden alıp, İtalya'ya getirdikleri ile zengin bir tacir olmuştu. Bu ülke nedense hoşuma gitmişti. Kitabı bir kaç kez okudum. Daha sonra evdeki kitapların arasında Pearl >s. Buck'ın kitaplarını keşfettim. Çin'de geçen kitaplardı hepsi de. Yoksul bir ülke olduğunu, yaşamın orada hayli zor olduğunu okudum bu kitaplardan. Daha sonra bir başka kitap okdum ama ne yazarını ne de ismini anımsarım. Çin imparatorunun gözdelerinden bir tanesinin yaşamıydı konu edilen. Kadın bilimum entrika ile köle olarak geldiği sarayda, imparator'un karısı oluyor, adamın önceki evlatlarını birer birer öldürtüyordu. Olan biten korkunçtu ama, merak uyandırıcı bir kitaptı. Bu kitaptan ve Bayan Buck'ın kitaplarından çinli kadınların ayaklarının küçük olmasının çok öenmli olduğunu öğrenmiştim. Ayakları büyümesin diye kız çocuklarının ayakları sürekli sımsıkı sarılıp büyümelerine mani olunuyor sonunda ömür boyu kendilerine acı veren minnacık ayaklara sahip oluyorlardı. 

Çin'e dair okuduğum kitapların sonu ben liseye varmadan geldi. Uzun yıllar bu egzotik ülkeye dair bir iz bırakan bir kitap okumadım. "Son :İmparator" geldiğinde, bu filmi izlemek sanki çocukluğuma yaptığım bir gezi gibiydi. Yıllarca kitaplardan biriktirdiğim minik kırıntılar karşımda resmi geçit yapmıştı adeta film boyunca. 

Tianenman Meydanı'na dair güzel bir kitap okudum bir on yıl kadar önce. Onun da ne ismi kalmış aklımda ne de yazarının ismi. Can Yayınları'ndan çıktığını anımsıyorum sadece. Meydan'da toplanmış binlerce insandan yalnız birisinin hayatına odaklanmış kısacık ancak hüzünlü bir kitaptı.  Sevdiğim ama ikinci kez okumayacağım tüm kitaplar gibi bir başkasına vermişim okuduktan sonra. Şimdi keşke o kitabı saklasaydımm diyorum. İkinci kez okumayı isterdim. 


,
Kuklalar

18 Nisan 2012 Çarşamba

Jülyet Kolanyaları

Ege'de bilinen bir kolonya markasıydı Jülyet. Anemon ve limon seçenekleri vardı. Şehirler arası yollarda, heyelan tehlikesinin olduğu yerlerdeki taş duvarların üzerinde en çok rastlanan ikinci isimdi. Birincisi Akçora Gömlekleriydi. Jülyet Kolonyaları da ikinci sık rastlanan ürün ismiydi. Beyaz kireç boya ile taş duvara yazılırdı.

Bu kolonya yaşadığımız kentte imal edilirdi. Üniversite yıllarımda en yakın arkadaşlarımdan birisinin babasının bu kolonyayı i,mal ettiğini öğrenmiştim. Kentin en işlek noktasında bir tuhafiyeci dükkanları vardı. Dükkanda bir sürü dikiş, nakış malzemesinin yanı sıra imal ettikleri kolonyayı satarlardı. Yaz tatillerinde arada vakit öldürmeye onun yanına giderdim. Babası dükkanı oğluna emanet etmiş, öğle uykusuna eve gitmiş olurdu. Çocuklar, kadınlar ellerinde içi boş kolonya şişeleri ile gelir pompalı şişeden Jülyet Kolonyası doldurturlardı.

Dükkandaki bir diğer hizmet de tuhaf bir tartı makinesi idi. Kilosunu öğrenmek isteyen kişiler tartıya çıkar, işlemi yapacak olan da bel hizasında bir yerdeki demirin üzerinde ağırlıkları dengelemeye çalışırdı, dengenin oluştuğu noktada ibre durur, tartılan kişinin kilosunu gösterirdi. Bir gün arkadaşımın dükkanında oturuyorduk içeriye şişman bir kadın girdi, elinde minicik plastik bir plastik kolonya şişesi. Kadınların el çantalarında bulundurdukları cinsten işte. Kolonyasını doldurtan kadın bir de tartıldı. Tartılırken fısır fısır kendi kendine bir şeyler söylüyordu. İşlemin sonucu öğrenince üzntülü biçimde dükkanı terk etti. 

- "Ne diyordu?" diye sordum arkadaşıma.

Meğer iki günde bir gelip tartılırmış. Tartılırken de "Allah'ım ne olur daha hafif çıkart beni" diye yalvarırmış. Tabii ki ibre giderek daha büyük kilolarda duruyormuş. 

- "Kolonyayı bahane ediyor, derdi tartılmak" dedi arkadaşım.

Seneler sonra italyan asıllı bir fotoğrafçısı bir seminerin konuğuydu. Konuşmasının bir bölümünde Büyük Ada günlerindeki kolonya kokan kadınlardan bahsetti. İçlerinden kilolu bir kadın sürekli tuhafiyecideki bir tartıya çıkar, tartılırken "Tanrım beni hafif çıkart" diye yakarırmış. Bunu duyduğumda yüzüme huzurlu bir gülümseme yerleşti. İnsanlar çift yaratılır dedikleri doğruymuş meğer. 

Okulu bitirdiğimiz yaz merak edip kolonya imalathanelerine gittim arkadaşımın. İlk kez kolonya nasıl imal edilir görecektim. Alkol ile parfüm belli bir sıcaklık derecesinden birleştirildiğinde ayrılmaz hale gelirmiş. İzlemesi sıkıcı bir uygulamaydı ve ortalık anemon kokuyordu. Koku günlerce burnumdan gitmedi. Ne zaman o günü anımsasam o koku geri geliyor. Artık Jülyet Kolonyaları satılmıyor. Hatırlayanı bile azdır, ama o güzel kokuyu var ya ben hala hatırlarım. 



19 Mart 2012 Pazartesi

Ve Karabaş Otu

Adam kendisini kaptırmış anlatıyordu. Nasıl dinlemişiz ve neden kaydetmişim bilmiyorum. Son olarak karabaş otunu anlatmasına müsaade ettik.

"Karabaş Otu"

"Mor renkli çiçekleri vardır, kurur çayını yaparsın, ya da çiçeklerinden yağını çıkartırsın. Kafa süpürgesi de denir buna, çayını suyunu içince bütün beyin damarlarını süpürür. Vücuttaki bütün damarları temizler. Hafızayı temizler, sakinleştirir, unutturur. Dinlendirici, rahatlatıcı bir uyku verir. Sinirinizi hoop çeker alır. Ödem söktürücüdür. Sigarayı bıraktırır. Karaciğere iyi gelir. Doğada kokusu kötüdür, kuruyunca da çok güzel kokusu yoktur. Suyunu bir dikişte içmezsem çok zorlanırsın. Yarım çay bardağı dolusunu akşamları için. Burundaki sinüzit iltihabını akıtır, rahatlatır."

Adam bir an nefes almak için susunca biz gidelim dedik:  

-       -   Abi biz gitsek artık.
-        -  Ne güzel konuşuyorduk.
-         - Geç oldu.
-         - E, bu kadar çene yordum sizin için, bir şeyler satın alın da gidin o zaman.
-          - ...


Giderken üç şişe Karabaş otu suyu ile on kutu bitki çayı; Funda, Kekik, Karabaş Otu, Melisa satın aldım. Arkadaşlarım benden daha fazla can kulağıyla dinlemiş olmalılar ki, dükkandaki her şeyden birer tane satın aldılar. 

Geçen gün mutfak dolaplarından birisinde kutu kutu kullanılmamış bitki çaylarını görünce yaptığım ses kaydı aklıma geldi. Kutuların hepsini kaldırdım attım. Karabaş otu sularını da seyahatten sonra bardak bardak içtiğimi anımsadım. Gerçekten kafa süpürgesi imiş, bu seyahate dair bütün izlerim kafamdan silmiş atmış. 


Karabaş Otu

14 Mart 2012 Çarşamba

ATM Manzaraları

Banka ATM'lerinde işlem yapmak bir çok sebepten ötürü, en sevdiğim işlerden değil.  Zaten sırada beklemeyi oldum olası sevmem. ATM önünde sıra varsa ve işim ertelenebilir ya da biraz daha bekleyebilir bir işlemse sıraya girmem; yürür geçerim. Belki ileride bir yerlerde, daha sakin bir ATM bulurum ümidine bel bağlarım. 

Sırada beklemeyi sevmeyişimin sebebi, zaman darlığı ya da beklemeye tahammülsüzlük değil. Biliyorum ki bir sıra varsa saygısızlıkta sınır tanımayan Türk insanı mutlaka bir punduna getirip birisinin önüne geçmeyi planlar. Bir kaç ay önce Kadıköye'de, Bostanlı dolmuşunu beklerken, adamın teki önümde bitti. Benden sıra kapcağını sanıyordu, sefil yaratık. "N'apıyorsun sen? Niye önüme geçiyorsun acelen mi var?" diye söylenerek adamın önüne tekrar geçince, utanacağına gevelemeye başladı. İşin komik yanı o sırada, sıranın en sonunda ben vardım. Adam, durağa benden sonra gelmesine rağmen, en sonda olmamak için benim önüme geçmeye kalkışmıştı (Bir nevi en sona kalma endişesi). O sırada bir kişi daha girdi kuyruğa ve adam en sonuncu olmaktan kurtuldu. ATM önleri de böyle işte; sırada üç kişiden fazla bekleyen varsa, birisi bir vesile ile önünüze geçmeye kalkışacaktır hiç kuşkunuz olmasın. Geçenlerde bir ATM önünde sıraya girdim. Sıra dediysem öyle ahım şahım bir sıra değil, sıradan bir sıraydı; işlem yapan kişi ve arkasında ben bekliyordum, hemen bitişikte bir ATM daha vardı ve orada da işlem yapan bir kişi ve onun arkasında bekleyen bir kadın vardı. Benim önümdekinin işlemi çabuk bitti, kartım elimdeydi, bir adım attım kartımı uygun girişe sokuyordum ki yan tarafta bekleyen kadın aniden "Sıra benim" dedi. Gülerek "Kesinlikle inanmıyorum" dedim. Kadın sinirli sinirli saçlarını titreterek, yüksek sesle itiraza koyuldu. Meğer iki yerde de sırayı bekliyormuş da ne varmış canım da. "Valla öyle iki yerde birden beklemen beni bağlamaz" dedim, oralı olmadım fazla. Sanırım kimi insanlar ATM önlerini benimsiyorlar, oraları hep kendilerinin sanıyorlar. Ben "ATM protokolü" diyorum bu cihazların en ön sıralarına geçmeye can atan kitle mensuplarına. 

Sırada beklemenin en yoran kısmı, bazen tuhaf insanların arkasına düşmüş olmak - ATM sevdalıları diyorum bu tuhaf tiplere de. Sanki adamların borsada trilyonları var da, ATM önünde manevra edip trilyonlarına trilyon katacaklar misali, hafiften arpacı kumrusunun uzaktan akrabası gibi düşünüp duruyorlar. Resmen kafa patlatıyorlar, altılı ganyanda talihin peşinden koşturmaya çalışan binlerce atlı gibi bunlar. Bakma, yeter artık, bir de tuşa bas değil mi? Baktıkça tuşların sırrına erecekler sanki. Bankamatik kullanmasını beceremeyen, oradaki tuhaf işlemlere yabancı insanlara hiç bir sözüm yok. O ekranların karmakarışık olması onların suçu değil. Bankacı olduğum dönemde ATM'lerle ilgili olarak kendimce çok şahane  önerilerim vardı:

- Müşterilere banka kartı verirken bir nevi zeka testi yapalım, verdikleri yanıtlara göre onların kartı makineye girdiğinde önlerine yüzlerce abuk sabuk menü çıkmasın; daha basit, daha sade, daha anlaşılması kolay ve yalın bir ATM ekranına maruz kalsınlar ve ATM'de kolayca işlem yaptıkları için de müşteri memnuniyet, hatta sırada bekleyenler üzerinde de alternatif müşteri memnuniyeti olsun.

- Olmaz bu yanlış anlaşılır, müşterilere geri zekalı dediğimizi zannederler.

- O zaman müşteriye banka kartı verirken mini bir anket yapalım; hangi işlemleri makinede yapmayı öngörüyorlarsa müşteriye özel, istediği işlemlerden oluşan bir menü çıksın karşılarına. Günün birinde diğer işlemleri yapmak isterlerse diye de en kenarda "öbür işlemler" diye bir düğme dursun.

- Olmaz müşterinin acelsi varsa işler aksar.

- Müşetilerin bankamatikteki işlem alışkanlıklarını takip edelim en çok yaptığı beş işlem çeşidi ilk menüde görüsün, altıncı işlem butonu olarak yine "öbür işlemler" butonu olsun.

- Müşteri memnuniyeti sağlayamayız böyle.

- Bence kesin sağlarız hem müşteri memnun olur hem de sırada daha az bekleyenler memnun kalır.

Yok önerilerimin hiçbir tanesi rağbet görmedi. ATM ekranına baka baka gördükleri karmakarışık ekranların anlamını çözmeye çalışıp, bekleyip, bekletip, sonra da bıkıp hiç işlem yapmadan çekip giden insanlar çoğunlukta. Bankalar ATM ekranlarını sadeleştirmek yerine, şube dışı bankacılık kanallarına koydukları ürün sayılarının fazlalığı ile böbürlenmekten insanları sıraya sokup, onlardan metazori çaldıkları zamanın hesabını yapmıyorlar.

Diyelim sıra size geldi. Arkanızda bekleyenin nefes alış verişini ense kökünüzde hissedeceksiniz illaki. Türk, alınganlığı ile meşhurdur. Yetişkin ya da çocuk olması farketmez; yüzde doksan dokuzu - bakın ne kadar da kesin konuşuyorum - alınganlığı ile komik durumlara düştüğünü anlamaz, ne yapar ne eder, alınacak bir sebep her halükarda bulur. Tepegöz gibi tepenizden bakıp yaptığınız işlemi görmeye çalışan meraklıya "Bakma kardeşim" diye ikaz ettiğinizde artık alınganlığın bini bir para olur. Siz onun en doğal hakkı olan sizi dikizleme hakkına müdahale etmiş olduğunuz için pozlara bürünür. Geçen gün uzun boyluyum diye dertlenmiştim,. faydasını ATM'de işlem yaparken ardımsıra biri bekliyorsa görüyorum. Bir kaplıyorum ekranı endamım ile, omuzlarım ile, feriştahı gelse ne işlem yaptığımı anlayamaz. Ekran ve ben baş başa kalıyoruz. Saatlerce o ekrana bakıp, dalıp dalıp gidebilme ihtimalini ile aramıza kimsenin giremeyeceğini bilmek bile içimi ürpertiyor. 



İşte ATM Manzaraları: O sıraların dilleri olsa da, konuşsalar. En acıklısı da doğudaki illerimizden birinden çekilmiş karlı fotoğraf. Baksanıza cihaz yarı bele kadar kar altında, adam çömelip de sokabilmiş banka kartını. 

9 Ocak 2012 Pazartesi

Gülelim Güller Açsın, Elemler Bizden Kaçsın

Gecenin bir vakti, yatmadan evvel e-mailimi kontrol edeyim dedim. Etmez olaydım. Aldığım bir e mail nevrimi ufak çaplı döndürdü. Oturdum hızla bir cevap e maili yazdım. Sonra da bu blog postu döşenmeye başladım.  

İki akla ziyan türk sanat müziği şarkısı vardır ki her ikisini de hiç sevmem ama sinirlendiğimde ya da utandığımda, kah peşpeşe kah iç içe geçmiş biçimde dilime dolanırlar. Kurtulamam günler boyu bu iki şarkıyı için için tekrar etmekten. Her ikisinin de hatırası seneler önce aldığım mandolin derslerine dayanır. Ama o yarayı deşesim yok. İşte yine dilime dolandı o iki şarkı, sanırım bugün bana rahat yok. 

Dudaklarında arzu, kollarında yalnız ben,
Sana bakan bir çift göz ben olayım sevgilim.

Senelerce senelerce evveldi, daha üniversiteyi yeni bitirmiş hem tıfıl hem de foduldum yani nasıl diyeyim henüz ele bile gelmiyordum şimdiki kadar. Üniversiteyi bitirince "Ben ne olucam şimdi?" sorusunu kendime sormaya, ve bu soruya kendimce yanıt bulmaya uğraştım bir müddet. Hiç de proaktif değildim o zamanlar. Ulan salak, dört sene okudun di mi? Düşünseydim o kadar sene. Üstelik habire "bitirince ne çıkıcan?" sorusunu duydukça kemküm eder açıklardım için için köpürerek. Sorulmuş da hazır düşünseydim değil mi? Eşeklik işte, cahilliğime denk geldi, Düşünmeye başlamakta geç kaldım. 

O yaz habire sınavlara giriyorum, şimdiki gibi merkezi sınavlar yok her kurumun snavı kendine. Gazetelerde sınav ilanı gördükçe habire okuldan arkadaşlar birbirine fısıltı gazetesi ile haber veriyor. Sınav yerine geliyor bir bakıyoruz bizim bütün bölüm orada. Duymayan kalmamaış maşallah. Sınava kendi çağırdığın rakiplerinle girmek de ne oluyor değil mi? Şimdiki aklım olsa kimseye sınav mınav haberi vermem. Kendileri bulsun değil mi ya? Artık hayat şartları geç de olsa tepeden tırnağa kadar bencilleştirdi beni. Hoş o da geç oldu. Prodüktçr alınacakmış, hurra TRT İzmir radyosunun sınavına falan giriyoruz, o denli vahim bir durumdayız. Yazılılar klasik, karpuzun nasıl seçileceğini tarif etiriyorlar o zamanlar kalabalığın içinden prodüktör seçerken. Vasıflı salaklar da cevap vereceğim diyye eza çekiyor. Kurşun kalemle teksir kağıtlarına yaz günü yazı yazmak nasıl bir azaptır bilen bilir. Ben için için seviniyorum, babam da annem de ziraat mühendisi, pazarda karpuzu da ben seçiyorum: Hayatta en iyi bildiğim şeylerden birisi de karpuz seçmektir. Ben seçersem kelek çıkmaz: Hayatım kelek o ayrı. Onu da ben seçmedim. Sınavda karpuzlarla empati kurmuş gibi artık yazdıkça yazıyorum, sonuç bir açıklanıyor bizim ekipten kazanan yok. "Ama" diyorum "karpuz" diyorum, sesim cılız, tıfılım ya çıkmıyor. 

Haydi oradan gidiyoruz hesap uzmanları kurulu, hesap uzmanı alacakmış. Aylarca kitapları yalamış yutmuşuz, Ticaret Hukuku, Borçlar Hukuku, Vergi kanunları tam tekmil, muhasebe, mali tahlil hepsinde hepimiz zehir gibiyiz. Okuldayken öyle çalışmışlığım olmamıştır. Sınav başlıyor. Gözetmenlerin arasından yumurtadan daha kel bir beyefendi iki yüz kişilik ssalona bağrınıyor: "Aranızda mülkiyeli var mı? Varsa el kaldırsın! Bakınıyorum sağıma, soluma, arkama. Var hakikaten de..Ellerini kaldırıyorlar sinsi sinsi, pis bıyıklı tipler. Sınav başlıyor herkes haldır haldır yazarken kel bey yükseklerde konuşlandırılmış makamından elinde kırmızı kalem ile inip mülkiyelilerin yanlarına seyirtiyor. Kağıtlarına cırt diye birer çızıktırıyor. Bütün keyfim kaçıyor, soruları cevaplamadan çıkıyorum. Vaktime yazık, yazacağıma avluda aylak aylak dolanırım daha iyi. Kazanacaklar belli işte. Avluda karar veriyorum:.Hayata atılmaya hazır değilim. Hayata atılmak istemiyorum dahası. En iyi bildiğim işi yapmak istiyorum. Okumak yani. 16 yıl okumuşum, benden iyisini mi bulacaklar. Yüksek lisans sınavına girmeye karar veriyorum kendi okulumda. Eylül ayında sınav var  Bu kez işimi garantiye alıyorum. Ne yapıyorum ne ediyorum, soruları buluyorum. Cevapları ezberliyorum, sayfalar dolusu haldır haldır hatasız ve bir çırpıda yazabiliyorum. 

Kalbim seni özler, yollarını gözler
Nerde verdiğin sözler, niçin neden gelmedin?

Sınav günü geliyor. Okula gidiyorum. Güzel Allah'ım okulumun bahçesini, kantinini ne çok özlemişim. Bizim ekip kantinde yığılmış, sınav saati gelsin diye beklerken laflıyoruz. Millet birbirine sırlarını dökülmeye başlıyor. Sırlar saçıldıkça anlaşılıyor ki bizim ekipte soruları almayan yok. Oh kesin kazanırız. Sınav saati geliyor, Hooop anfiye. Sıraları ne çok özlemişiz. Sorular teksir edilmiş geliyor. Açıyoruz. Beş soru, Klasik sınav. Elle yazılacak. İşin hoş yanı kaç gündür ezberlediğim sorular bunlar, yerleri bile aynı. Hohoyt. Sınav süresi 3 saat. Antremanlıyım sorular kazık ama 3 saatte yetiştirebiliyorum hepsi ezberimde. Kaptırıyorum yazıyorum durmadan. Süre dolduğunda son noktayı koyarken gözetmen kağıdımı elimden çekip alıyor. Sınav sonrası özgüven had safhada, okulun karşısındaki kafeteryaya gidip sınav hakında konuşuyoruz. Oturalı yirmi dakika olmuşken birisi koşarak geiyor. Hayal kırıklığı içinde bağırıyor "Yüksek lisans sınav sonuçları açıklandı." Hayır olamaz, diyerek birbirimize bakıyoruz. "Ne kadar da çabuk?" diyor bir arkadaşımız. Koşarak okula giderken yine birbirimize soruyoruz "Nasıl olur?" diye. Oluyor netekim. Yüzlerce kişinin elle üç saatte verebildiği yanıtların sonucu sınavdan 15 dakika sonra daktilo edilmiş, yetkililer imzalamış ve ilan edilmiş işte. Bizim arkadaşlardan, hatta bizim okuldan kazanan yok, hiç tanımadığımız insanlar kazanıyor sınavı. Konu gazetelik oluyor. Kimse tınmıyor yani. 

Sonra aklımdan hiç geçmeyen bir işe giriyorum. Yüksek lisans macesrası Şubat dönemine kalıyor. 

Bütün ömür boyunca kalbinde sevgilin ben,
Benliğinde yalnız ben, ben olayım sevgilim.

Yüksek lisans maceramdan sonra, sonuçların açıklanması anlamında başka hiçbir sürat beni şaşırtamadı yıllar boyu. Taaaaa ki 2012 yılının ilk günlerine kadar. Malumunuz rölantideyim şu sıra. İşsizim bildiğin. Çok istekli mi değilim, basiretim mi bağlandı, bilmediğim bir kariyer buğulama büyüsüne mi maruz kaldım, yoksa beni mi beğenmiyorlar henüz bilmiyorum. Halbuki hiç de beğenilmeycek biri değilim aslında. Kendimim diye demiyorum ama boy, pos, endam her biri yerli yerinde, saksı desen çalışır durumda, orijinal parçalar hepsi de..Bu özelliklerime rağmen bulamıyorum bir iş, olmuyor da olamıyor. 

Hal böyle olunca edebiyata sardırdım. Her allahın günü buraya iki karalamasam rahat etmememin yanısıra günün belli saatlerinde düzenli olarak yazıyorum. Ama ne yazmak haldır haldır, sular seller, deryalar gibi yazıyorum babam yazıyorum. Zihnimin içinde dünyalar kurup o dünyaların ortalık yerine karakterler konduruyorum.  Sonra da kronik uykusuzluk çekenlerin gözler faltaşı açık vaziyette uyumak için mücadele verirken çitlerden kuzu atlatmaları gibi yarattığım bu karakterleri envai çeşit badirelerden atlatıyorum. Öyküler, roman taslakları. Gömüldüm bunların içine. Hikayelerimin eriştikleri hal geçtiğimiz sonbahardan beri artık içime siner vaziyette. Bunlardan yaptığım bir seçkiyi, saygın bir yarışmaya, yarışma kuralları gereğince son teslim tarihi olan 2011 Aralık sonundan evvel teslim ettim. Şubat sonunda açıklanacak olan sonuçları nasıl beklerim diye heyecanlı bir kıprışıntı içindeydim ki, öyle beklememe gerek yokmuş. Meğer sonuçları 7 Ocak 2012 tarihinde saat 14'de açıklamamışlar mı beğenirsiniz? Öykü, roman, inceleme, dallarında teslim edilen onlarca dosyayı bir haftada okudukları için nasıl gururlandım anlatamam. Ülkemizi kıskananların klasik çamur atmasıdır, sözümona her konuda bir ağırlıktan, yavaşlıktan, uyuzluktan yaknır dururlar. İşte burdan söylüyorum bu kıskananlar halt etmiş. Süratliyiz işte. Görmüyor musunuz?

Şimdi hep beraber söyleyelim! Elleri de göreyim lütfen. 

Gülelim güller açsın, elemler bizden kaçsın,
Sevişip koklaşmamız, etrafa neş'e saçsın.

Blog postu yazdıktan sonra e-mailimi kontrol ettim. Bir e-mail daha, aynı yerden. Bu seferki açıklayıcı bir e mail. Bir yanlış anlama, ifade sorunu olduğunu söylüyor. Sonuçlar henüz açıklanmamış. Gelen e mail geçen senenin kazananlarını belirtiyorumuş.Gecenin o saatinde benim ağzına geleni veriştirdiğim e mailime mi kızarım, o saatte bana e mail gönderen kişiye mi mahçup olurum. Hepsini birden oldum. 

Şiştim mi? 

Evet. 

Morardım mı?

Hem de nasıl...

Öyleyse ne duruyorum, devam edeyim  oto-işkence şarkıma. 

"Laylay laralay lay laylaraylay. layla layla la laylay laylaray la lalaylaaaaaaaa,"

(Derin bir nefes çekip içime finaline giriyorum şarkının, Allah'ım sen utandırma)

"Niçün neden gelmeeeeeediiiiĞĞĞĞnnnnnnNNN!!!"

Bendenizden beraber ve solo şarkılar dinlediniz. Sağlıcakla kalınız.  


Kolaj: Edebiyat Yarışması - D.M.

Meraklısna Linkler;