Akşam karanlığında evine adım atar atmaz göreceği ilk şey bu gül olacaktı. Kapıyı usulca kapatarak uzaklaştım oradan.
3 Nisan 2013 Çarşamba
Korkak
Akşam karanlığında evine adım atar atmaz göreceği ilk şey bu gül olacaktı. Kapıyı usulca kapatarak uzaklaştım oradan.
2 Eylül 2012 Pazar
Tatlısu Balığı
9 Haziran 2012 Cumartesi
Olmayacak Hayaller
1 Kasım 2011 Salı
Çakıl Taşları

7 Mayıs 2011 Cumartesi
Eski Bir Dost

24 Eylül 2009 Perşembe
ŞangııııIIIRRRRR !!!
Eskiden, eski radyo programlarının arasında yayınlanan bir reklam spotu vardı;
İlkin bir şangırtı duyulur, ardından bir kadın çığlığı yükselirdi.
Kadın: Ayyyy! Kırıldı..
Erkek: Korkma yenisi Ercan Avize'de..
Kadın mesut kıkırdardı, kıkırtılar mutluluk melodilerine karışırdı. Kırılanın önemsiz bir avize, yenisinin ise malum dükkanda olduğunu hayal ederdik.
Hanımefendi de bu spotu bilirdi. Arkadaşlarını neşelendirmek için "ayyy kırıldı" derdi, kalabalığın içinde bir erkek adresi verirdi. Baygın bakardı erkeğe, erkek o bakışları içerdi.
Hanımefendi eskinin yazlık sinemaları gibiydi, apaçık, uluorta. Yüzünden bir devrin tüm romatik filmlerinden sahneler geçerdi. Bulutlar aniden toplanır, aniden yağmurlar inerdi. Yağmurlar geldikleri gibi gider, yerini kahkalara terkederdi. Hanımefendi, bir halden öbürküne kolay geçerdi. Kendine olanlara çok hassas, kendi dışındakilere hassasiyetten uzak yaklaşırdı. Bu yaklaşım yaklaşma sayılmadığı için, yaklaşır ama dokunamazdı.
Yıllardır yazardı kadın, minik parlak renkli defterine. Kilit altındaki çalışma masası çekmecesinde gizlerdi. Başından geçenleri, aklından geçenleri, kimseye söyleyemediklerini yazardı. İçinde büyüttüklerini, başkasına açamadıklarını, sıklıkla ve yalnızca geceleri. Yatmadan önce. Düşünmeden, içinden geldiği gibi, konuşurcasına, "sevgili günlük" kıvamında yazardı. Yazmayı bitirince kalemi bir kenara koyar, defterini kapatır, aynadaki aksine bakar; bir öpücük aksine, bir öpücük defterine koyar, defteri çekmecesine bırakırdı. Anahtarı kilidinde iki kez çevirirdi. Yıllardır devam eden bir ritüeldi bu. Kadın, kendini yazmak zorunda hissediyordu. O zaman henüz blog icad edilmişti. Edilseydi de bu yazdıklarını ancak ve ancak davetli okuyuculara açabilirdi o da zayıf ihtimal olurdu. Bi rgün davet edip öbür gün red edebilirdi.
Çokça kitap alır, çokça kitap okurdu. Kitaplarını insan, şehir, hayvan ve bitki isimleri ile duygu, sıfat ve filllere göre ayırır bunları kendi içinde alfabetik sıraya sokardı. Askerlikle ilgili kitapları kendi içinde rütbelere ayırırdı, albaydan aşağısının önemsiz olduğunu düşünür içinde albaydan düşük rütbede asker olan kitabı okumazdı. Generaller olsun, herkes onlardan hem korksun ve onlara hayran olsun isterdi. Aslında bu tarzda yapılmış sıralamaya sıralama demenin mümkünü yoktu ama başlamıştı bir kere, artık durmak için çok geçti. Mesela "Savaş ve Barış"ı okumayı bitirince onu kitaplıkta nereye koyacağını uzun uzun düşünmüş ama bir yerlere koyamayıp gizli güncesine şu notu düşmüştü: "22 gün önce Savaş ve Barış"ı okumayı bitirdim, sanırım onu Betül'e vereceğim, çünkü o bir çok güzel kitap". Yazarken devrik cümle kurmayı severdi. Bir yerlerde devrik cümlelerin etkileyici olduğunu okumuştu.
Filmlere sık gider, sinema, sinema gezmeyi severdi. Kış aylarında parlak renkli paltosunu sol koltuk boşsa sol koltuğa, sol koltuk dolu ise katlayıp dizlerine koyar. Sağ yanındakine sokulur izlerdi filmleri. Daha sinemadan çıkmadan unuturdu bazı filmleri, bazılarını sinemadan çıkarken. Saçlarını rüzgar dağıttığı anda unuturdu bazı filmleri, "Ah saçlarım dağıldı, nasıl görünüyorum acaba?". Kolay unuturdu çoğunu ama bazı filmlerden bazı sahneleri atamazdı içinden. Hatırladıkça üzülürdü, hatırladıkça sevinirdi, ama çokça da ağlardı hatırladığı keder dolu sahnelere.
Mesela "Great Expectations" filminden bir kaç sahneyi unutamazdı, akşamları başını yastığa koyup o filmin kimi sahnelerini hatırlamayı çok severdi. Charles Dickens'ın yazdığı kitabı okumuş ama sevmemiş yarıda bırakmıştı. Doksanlı yılların sonunda ilk kez gördüğünde etkilenmiş sonra defalarca izlemişti. Çok sinirlendiğinde ya da diş geçiremeyeceği birine gün içinde kızdığında Gwyneth Paltrow'un o filmdeki halini tartakladığını hayal ederdi.
Miss Havisham, evleneceği gün terkedilmiş zengin bir kadındı. Düğün günü verilecek ziyafetin masasına hiç dokunmamış, sofradaki yemekler, tabaklar, süsler olduğu gibi kalmıştı. Uzak bir akrabası olan genç kız arada onu ziyarete gider. Kız ziyaret ederken, yakındaki balıkçı kasabasından eline yüzüne bakılır bir çocuk malikaneye çağırılır. İki çocuk oyunlar oynar, danslar ederdi. Erkek resime yetenekliydi, kızın resimlerini çizerdi. Kız erkeği mermerden yapılmış çeşme başında usulca öper, aniden kaçardı. Yaşlı kadın küçük erkeğin kıza aşık olması için elinden geleni yapardı. Kendi kalp kırıklığının izlerini küçük erkekte görmek istediğinden bu aşkın altına odunları, kömürleri kürekle sürerdi. Kadın oğlanı kalp kırıklığına kızı da kalp kırmaya hazırlardı.
Oğlan yaşlı kadını ilk kez ziyaret ettiğinde çocuğun minik elini tutup kendi göğsünün sol tarafına yapıştırmıştı kadın. "Bak" demişti, "burada benim kalbim var". Çocuk biraz ürkek, duyuyorum demişti. Sonra kadın "ama benim kalbim kırık" demişti. Hanımefendi izlerken çok hislenmişti. Boğazına doğru bir yumrunun yükseldiğini hissetmiş ama ne yapsa da bu yumruyu geri ittirememişti. O filmi unutamayacağını o sahneyi izlerken anlamıştı hanımefendi, ancak aynı repliğin filmin ilerleyen bölümlerinde karşısına çıkacağını hesap edememişti.
Yıllar geçmiş, ismini saklı tutan biri oğlanın hamiliğini üstlenmiş, yüklü maddi destekte bulunarak istediği sanat eğitimini almasını sağlamıştı. Oğlan hep Miss Havisham'ın kendisine gizliden yardım ettiğini hayal etmişti. Yıllar geçip kız büyüdükçe oğlanın da kıza aşkı büyümüştü. Hep kıza yakın maddi imkanlara kavuştuğunda onunla yola devam etmenin hayallerini kurmuştu.
O gün gelmiş, kız ile birlikte olmuş, çok güzel günleri geçtikten sonra evlenme teklif etmek için evine gittiğinde Miss Havisham. Oğlanın yüzüne bakarak, her bir tepkisini milim milim içerek kızın evlendiğini ve şu anda balayını geçirmek üzere uçakla yola çıktığını söylemişti. Miss Havisham yıllar boyunca bir erkeğin aşk acısı ile yıkılışını izlemeyi planlamış ama oğlanın ona ilk tanıştıklarında söylediği sözleri edeceğini hesap edememişti.
Artık kocaman bir adam olan oğlan kadının elini alıp kendi kalbini üzerine koyarak, Miss "Havisham bu beni kalbim" dedikten sonra "ve benim kalbim kırık, bir daha da düzelmeyecek" diye ilave etmişti. Seyircisiyi ağlatmak üzere son derce planlı, hesaplı kotarılmış bu sahne Hanımefendi'nin uykudan önce hatırladığı son sahne oluyordu yıllardır, kimi zaman.
Hep bir kalp kırsın, birilerini üzsün istiyordu. Hanımefendi kendine hassas, başkalarına vurdumduymazdı. Altyapı tamdı. İşin büyük bölümü kolaydı yani.
Sonra o çocuklar çıktı karşısına. Hep hayalini kurduğu çocuklar, yetişkin olmalarını beklemeye de kendi keyfine göre ehlileştirmeye de vakti yoktu. Çocukların ellerinden neleri varsa, neleri "yoksa" aldı. Yoksa bölümündeki "yok" olanı alması zor olmuştu ama onlar da vermeselerdi madem. Hanımefendi, beklediği gün gelince yayını gerdi, okunu serbest bıraktı. Okun yol üstündeki İlk hedefi çocukların en büyüğüydü, bir içli "ah" sesi çıkardı. Kırılan kalbin sesi hayalindeki cam kırılması sesine pek benzemiyordu, umduğu tam olarak bu değildi. Öfkeli ok yoluna devam etti. İkincisinden çıkan "ah" sesi biraz daha dişe dokunurdu ama yeterli değildi. Ok yoluna devam etti. Sonuncusunun kalbini deldi geçti. Çocuk, hiç ses çıkarmadı. Kadına öfke ile baktı. Kalbi tuzla buz olmuş, kristal kalbi yerlere şangırtı ile saçılmıştı. Kalbi kötü kırılmıştı ama çocuk acısını göstermemeyi bilecek kadar gururluydu.
Miss Havisham'ın yapamadığı hesabı hanımefendi de kitaplayamıştı. Okuduğu hiç bir kitap o çocuğun yüzünde gördüğü, öfke, acı, kıskançlık, inanmama, korku, hırs ve gururu yazmıyordu. Hanımefendi kalbini kırdığı çocuğun gözlerine bir daha bakamadı. O gözlerin gerisindeki kırık kalbi kazanamayacağını anlar gibi olmuştu. Kalbini kırarak insan kazanabileceğini düşünmesi zaten saçmaydı ama o bunu görememişti. Ne güzel kalp kırabildiğine hayran olunsun istiyordu. Oysa çocuk kalbini kırmak çok kolaydı, çocuk düşman kazanmak da kolaydı. O ufacık çocuk iddialı bir düşmandı. Kadının kalbini kırdığı an o çocuk için bir aşk hikayesiydi. Tadını bilmediği intikama aşık olmuştu çocuk.
Hanımefendi o gece çok sinirliydi, içi içine sığmıyordu, yıllarca herkesten gizlediği süslü masallarının içine, oturup şu mısraları yazdı;
Hanımefendi az önce bir çocuğun kalbini kırdınız,
Eğilip yerden almalıydınız,
En azından bir kenara koymalı, veyahutta
Minik ellerine onsekize kadar dayanacak
Tumturaklı bir yapıştırıcı,
Hiç olmadı okkalı bir Perihan Kola bırakmalıydınız.
Hanımefendi az önce çok önemsenecek bir kalbi kırdınız,
Defteri kaparken aynadaki görüntüsüne baktı, eliyle saçlarını kabarttı, bir sağ bir sol profil kontrolü yaptı. Dudaklarını büzer gibi oldu ama ne gülümseyesi, ne kendini ne de defteri öpesi yoktu.
"Sonra bestelerim" dedi.
Sabahlığının eteklerini filmdeki yaşlı kadın gibi zarif biçimde savurarak olduğu yerde döndü. Uğraşıp didinip kazandığı erkek bedeni, yandaki odada derin uykular içinde horluyordu. Hanımefendinin terliklerinin ponponları hafiften titredi, kalın ayak bileklerinin üzerinde dönüp odadan çıkmadan önce ışıkları söndürdü. Bu gece çok sinirliydi, içi içine sığmıyordu.
10 Haziran 2009 Çarşamba
Neden Mutsuz Olduğunu Biliyor musun?
Çünkü; kendine kendini anlamaya yetecek kadar bir zaman ayırmıyorsun.
Çünkü; yüreğinin derinliklerinde olan biteni herkesten, kendinden bile gizliyorsun.
Çünkü; insanlara değer vermiyor, onları beraber vakit öldürdüğün kimseler olarak görüyorsun. O an başkası ile meşgulsen yanında, karşında olan kimsenin değeri yok senin için. İnsanlara değer verdiğini düşünüyor olabilirsin ama onlara kendilerini değerli hissettiğin ve onlara önem verdiğin duygusunu aktaramıyorsun.
Çünkü; cesaretin yok. Çünkü, sen orada değilsin, bedenin orada, sen o an orada olmaktan nefret ediyorsun. Nefret ettiğin insanlarla, nefret ettiğin bir yerde nefret ettiğin şeyleri yapıyorsun. Nefretini onlara söylemeye cesaretin yok.
Çünkü; bu senin seçimin.
Çünkü; ufak şeylerden zevk almaya yetecek zaman aralıklarını kendine yaratmıyorsun. Evden işe, işten eve koşuşturmacaların hayatının merkezinde. Evden işe, işten eve koşturmadığın vakit, yalnız kalmamak için belki de faaliyet faaliyet üstüne yığdığın ayrı bir koşuşturmaca trafiği yaratıyorsun.
Çünkü; kolayı seçtin.
Çünkü; uçan kelebeğin kanatlarına düşecek ışığı yakalayacak zamanın yok.
Çünkü; yaz günü işe koşarken yolda yüzüne çarpan örümcek ağlarını, yol kenarında açmış papatyaları, denizden gelen hoş serinliği farkedecek denli kendine ayıracak pozitif zamanın yok.
Çünkü; hep yorgunsun, farkında değilsin hep yaşlıydın, sen hiç genç olmadın.
Çünkü; başkalarının senin için çizdiği hayat yolunu yürüyorsun.
Çünkü; başına gelen her bir şey için neden arıyor, ancak yakınlara bakmayı kendine yediremediğin için hatayı kendinde görmüyorsun. Birden bire ve sıklıkla, başına gelen herşey için başka birilerini suçlamak için derin düşüncelere dalıyorsun. Ve biliyor musun, suçlayan bakışların, suçlayan bir ses tonun var.
Çünkü; başkalarının senin için çizdiği yolda ilerlerken başkalarını suçlamak çok kolay.
Çünkü; çok meşgulsün, yanlış zamanlarda yanlış şeylerin peşinden harcıyorsun hayatını.
Çünkü; kalbinde bir taş var, eğer o taş orada olmasaydı yüzün de taştan yapılmış bir heykel gibi olacaktı. Ben de bir taşa söylüyor olacaktım söylediklerimi. Ama yüzün taştan değil, o taşı gizlemesini nasıl olduysa öğrenmişsin ve ben de sana söylemiyorum bu yazdıklarımı.
Biliyor musun, düzeltmek için asla geç değil.
3 Haziran 2009 Çarşamba
Ölümden Sonra Ne Var?
Ancak...
Herkesin içinde ölümden sonra bir yaşam, bir reenkarnasyon olması ümidi gizli gizli yatıyor. Uzakdoğu inanışlarında olduğu gibi, insan gidip böcek familyasından bir şeylere de dönüşüp gelmek var, ya da insan olarak gelmek en yüksek olasılıksa buna inananların sayısı çoğaldıkça aynı zamanda intihar edenlerin sayısı da çoğalmaz mı? İntihar etmek o zaman tam anlamıyla bir kaçış olmaz mı? İntihar etmesi çok kolay, intihar edenleri izlemesi gayet sıradan seyler arasında kalmaz mı? Diyelim sıkıştınız köşeye, çaresi kaldınız, herkes ama herkes üzerinize geldi atlayın camdan aşağı, patlatın molotof kokteylini ağzınızın içinde, sıkın tetiği şakağınızın ortasına, jiletleyin ılık su dolu banyo küvetlerinin içinde bileklerinizi, enlemesine. Kararsın kararsın kararsın her şey derken apaydınlıklar içinde bir siluet "hoşgeldin yavrucum" diye geçirsin seni ışıklı kapılardan aydınlık dünyalara doğru. Yok yok bu hayal ümid etmeye dört elle sarılma ihtiyacındaki insanın avuntusu.
Lakin...
Ümit etmek en zayıfın da en güçlünün de damarlarının çeperlerine kadar kazınmış, bir kapı kapandığında öbürünün açılmasını beklemek dini dili ırkı ne olursa olsun her insanın beyninin kıvrımlarında sap saklı.
Ama...
Hadi kaçtınız diyelim, hadi ellerinizdeki kanlar bu tarafta kaldı diyelim kalmaz mı vicdanınızın üzerinde bir kaç kan damlası lekesi?

(Resim için 7. Oda'ya teşekkürler)
27 Kasım 2008 Perşembe
Çürük Vişnenin Kolay Hatırlanan Tadı
Bu tadı alan birisinin yumruk yaptığı ellerinin sızısına "keşke"ler eşlik eder;
Keşke daha önce farketseydim.
Keşke öyle demeseydim.
Keşke saat dokuzu çeyrek geçmeseydi.
Keşke o vapura binmeseydim.
Keşke o sözleri söylemeseydim.
Keşke onu tanımasaydım.
Keşke o şarkıyı hiç duymasaydım.
Keşke öyle bağırmasaydım.
Keşke ona sarılsaydım.
Keşke o kadar çabuk bırakmasaydım.
Keşke bu kadar geç kalmasaydım.
Bu kelime ile başlayan cümleler artık çok geç kalınmış eylemlerdir. Olmuştur, bitmiştir, ya da olmamıştır ama bitmiştir. Geriye dönüp düzeltme şansınız hiç kalmamamıştır. Ama yinede kullanırsınız. Günlerce, aylarca, yıllarca kullanabilirsiniz bu kelimeyi ve onunla başlayan cümleleri. İşe yaramaz bir kelime olduğunu düşünürdüm bunun. Yok, çok işe yarıyormuş meğerse. Kaybetmeye, kabullenmeye alışma yolunda atılan adımlarmış o kelime ile başlayan cümleler. O kelimeyi çıkardığınızda, konu kapanıyor. Giden gidiyor, geçmiş mazi oluyor. İnsan oysa ki kendi kişisel tarihi ile kendisi oluyor. Keşke kelimesini hayatınızdan çıkardığınızda vişnenin o çürük tadı da, yumruklarınızın kırmızı mor acısı da, geçmişinize ait bir sürü teferruat, bir güz ikindisi arkanıza bakmadan kestane ağaçlarının altından yürüyüp gittiğiniz yol da çıkıp gidiyor hayatınızdan. Öyle bir çıkıyor ki içinizde sizden geriye koskocaman bir boşluk kalıyor. Bir kış akşamüstüsünde bir vapurun arka güvertesinde, kar yağmak üzere iken kalakalıyorsunuz. Kar yağmıyor, koskocaman, puslu, soğuk bir boşluk kalıyor sizi çevreleyen.
Keşke bu boşluğa düşmeseydim.
Resim için 7. Oda'ya teşekkür ederim.


