resimlere öyküler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
resimlere öyküler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Nisan 2013 Çarşamba

Korkak

.....

Akşam karanlığında evine adım atar atmaz göreceği ilk şey bu gül olacaktı. Kapıyı usulca kapatarak uzaklaştım oradan.

Gül solmaya yüz tuttuğunda mesajımın manasını çözdü…

Aşktan kaçmanın en zarif yolunu yalnızca korkaklar biliyordu.  

.....




D.M.'in "Meslekler" isimli öykü dosyasındaki 
"Korkak"tan kısa bir alıntı

2 Eylül 2012 Pazar

Tatlısu Balığı

...
Halil, gözlerini ayırmadan uzun uzun izlese de akvaryumdaki yaşam hiç eğlenceli değildi. Ama Celil’in akvaryuma hareket getirdiği de kesindi. Küçük balıklara işkence etmek için seçtiği yöntemler oldukça yaratıcıydı, seçimleri birbirini tekrar etmiyordu. Akvaryumdaki balık sayısının birer birer azalışına şahit olmak Halil’in canını yakıyordu. Henüz  abisini durdurmaya cesaret edecek gücü yoktu: içi sızlıyor, diş biliyordu; yine de abisinin maharetli ellerinin yumuşak dokuları lime lime edişini izliyordu. İzlerken eğlenir gibi yapmakla  üzüntüsünü gizleyebildiğini sanıyordu. Bilmediği, abisinin onu ne kadar iyi tanıdığıydı.  Öğleden sonraları,  esmer, sıska ve uzun bedenli çocuğun kollarını sıvayarak, akvaryuma doğru her ilerleyişinde “Acaba şimdi hangisi?” sorusunu içinden yinelerdi. En sevdiği balığın sona kalış nedeninin talih olamayacağını yetişkinlerin dünyasına adım attıktan seneler sonra,  insanları tanımayı öğrendikçe anlamıştı.

İnsanlar  kendilerini anlatır da anlatırlar. Başkalarını etkilemeye kalkışmak için ne kadar acınası bir yol. Kafalarında döndürdükleri, istedikleri ancak olmadıklarını anlatırlar aslında. İnsanları kendilerini anlatmak için seçtikleri sözcüklerden değil de, başkalarını tarif ederken izledikleri yöntemlerden, seçtikleri kelimelerden tanımaya çalışıyorum daha çok. Yapıcı mı, yıkıcı mı, acımasız mı,  tarafsız mı.. Bütün bunlar o kadar çok şey anlatır ki. İnsanları iyi ve kötü diye ayırmıyorum yine de, gözlemlemek akvaryumdaki balıkların çaresizce o cam duvardan öbür cam duvara kuyruk sallayan balıklar gibi ilerleyişlerini  izlemek kadar eğlendirir kimi insanı.

Başkasının kişilik tahlilini kendi fikri gibi savunurken gafil avlanırlar;  kendi karakteri güdük kalmış ve etik gediğini görmekten aciz ve hafiften etiket bağımlısı kimseler. Tabii bütün bunlara gülüp geçmesini seneler önce öğrendiysen güler geçersin, daha yeniysen şaşar kalırsın…  Yahutta dinlersin, izlersin. Soru sorarak mantıklı açıklama yapması için bir kapı açarsın. Aklı başında insan önünde açılan kapıyı görür, teşekkür eder, içeriye bir adım atar. Ne kapıyı ne de açıldığını göremeyenler var bir de.. Onlar çıkış yollarını da, giriş yollarını da göremeyecek gafildirler, çeneleri düşük olur, kendi seslerine duydukları şehvet büyük olur. Akvaryumdaki balık orada kalır, Onları dışarıya çıkarabilecek hiçbir kapı yoktur.  

Seneler sonra bir başka akvaryuma alnını dayamış, gözlerini suyun içinde iyice bulanık hale gelmiş bir alana sabitlemiş düşünüyordu Halil:

“Acaba şimdi hangisi?”
...




D.M. - "Tatlısu Balığı" isimli öyküden kısa bir alıntı. 

9 Haziran 2012 Cumartesi

Olmayacak Hayaller


Saat kulesinin etrafındaki banklardan birine oturmuş kuşları seyrediyordum, oradan geçen kocamı gördüm.

“Merhaba hayatım” diye seslendim.

Dile kolay yirmi yedi sene evlilikten - neredeyse bir ömürden sonra - hayatım kelimesi daha derin anlamlar kazanıyor.

“Ne?” dedi. “Ne hayatı?”

Celallenerek devam etti.

“Kimin hayatı?”

Susacak gibi değildi.

“Pekala” dedim “Sözümü geri aldım.”

Baktım bir yerlerde tartışma çıkacak gibi oluyor; ya susarım, ya da oradan uzaklaşırım. Yerimden kalkıp, köşedeki bankaya doğru ilerledim. Kocam burnundan soluyarak düştü peşime.

Kredi kartıma bir sürü faiz işlemiş yine. Gişedeki suratsız kadına sordum;

“Neden böyle olmuş?”

Kadın lakayt bir ses tonu ile güyâ kibarca, ama içinden “oh olsun” der gibi yanıtladı;

“İki aydır ödememişsiniz.”

Çantamdaki parayı görevliye doğru uzatırken, arkama doğru şöyle bir baktım; benimkisi yüzünde alaycı bir gülümseme ile bizi süzüyor. Aklı sıra “Bu işler kaldı mı başına?” demeye getiriyor. Günler nasıl çabuk geçmiş, farkında değilim. Bankadan çıktım, telefon faturası ödemek için yer bakınıyorum. Belli oldu bugün kolay bırakmayacak bu adam peşimi.

“Kız kardeşimi bir kere olsun ağırlamak istemedin, buraya geldiğinde hep görümcesinin evinde kaldı”
Böyleydi hep zaten. Laflarıyla burgu gibi oymasını bilirdi içimi;

“Yapma Allah’ını seversen, Topu topu kaç kere geldi ki?” diye sordum, cevabını beklemeden devam ettim.

“İlkinde Annem kaza geçirmişti, ben hastanede, sandalye tepelerinde iyileşsin diye bekliyordum. İkinci gelişindeyse, ben yorgan döşek yatıyordum. Senin o kardeşin var ya: çok izansız. Bir geçmiş olsun mu demeye geldi sanki? O haldeki insanın evine, eteğinde iki cazgır çocukla yatılı misafir mi gidilirmiş?”

Haklı olduğumu görünce o sustu bu sefer. Telefoncuyu eliyle işaret etti. Gecikmiş faturalarımı öderken, yine muzip, muzip süzdü beni. Birlikte çıktık dışarıya. Onu az evvel gördüğüm yerden geçerken, mutlu olduğumuz zamanlardaki ses tonu ile konuştu;

“Neyi unutamıyorum biliyor musun?”

Kim bilir hangi kirli çamaşırı ortaya çıkaracaktı yine? Gülümseyerek devam etti;

“İlk yıllarımızdaki sabah kahvaltılarımızı.”

Hatırladığı şeye de bak;

“Çayın yanına, akşamdan kalma ekmekle, peynir. Durumumuz iyi değildi o zamanlar.” dedim gülerek.

Durdu. O durunca ben de durdum. Yüzünü salladı aşağıya, içimi deler gibi baktı gözlerime;

“Durumumuz ne zaman iyi oldu sanki?”

“Olsun” dedim “Mutluyduk. İki de sağlıklı çocuğumuz oldu sonradan, üzmediler bizi hiç. İnsan ne ister ki daha?”

“Ben o kadar mutlu değildim. Hep bir teknemin olsun, denizlerde yol alayım diye hayal ederdim.”

İçime dokundu bu hüzünlü hali;

“Üzülme” dedim, “Geç kalmış sayılmazsın. N’olur böyle kırgın laflar etme.”

“Yok be, ne üzülmesi, ne geç kalması?” derken gururlu çıkıyordu sesi. “Bir teknem var artık.”

Hayalini gerçekleştirmiş demek. Sevincimden gülümserken o devam etti;

“Ama senin için çok geç. Senin hiç hayalin olmadı, asla da olmayacak. Bu yüzden sana çok acıyorum.”

Hep böyleydi huyu kurusun. Arada bir laf ederdi, günlerce zihnimden atamazdım. Yanık tenli yüzüne, tuz kokan, seyrelmiş saçlarına, açık renkli giysilerine baktım. Ne kadar zinde görünüyordu. Benimse omuzlarım inmişti ve gözlerim dolmak üzereydi. Sorar gibi fısıldayabildim sadece;

“Çok geç demek?”

Zafer kazanmış gibi bakıyordu bana. “Evet” manasına gelecek biçimde başını salladı ve arkasını döndü yürüdü. Birkaç adımda kalabalığın içine karıştı. Saat kulesinin orada kaldım tek başıma. Az evvel oturduğum bank boştu. Oturdum. Çantamdan minik şişeyi çıkarıp ellerimi, boynumu kolonyaladım. Cebime attığım dekontları güzelce katlayıp çantama yerleştirdim. İki aydır ödememişim. İnsanlar tabak, tabak yemi kuşlara atıyordu. Kuşlar bir inip, bir havalanıyordu. Daha önce fark etmemiştim: Zamanın akışı ne kadar da tuhaf; bazen hızlı, bazen yavaş ilerliyor. 

Neden öyle dedi sanki? Neden hayallerim olmasın? Benim de istediklerim oldu, hayallerim de vardı. Kimseye söylememek mi kabahat? Mesela daha iyi bir insan olmak isterdim. Daha çok insan beni sevsin, komşularım bana gitsin, gelsin; görümcem de gelsin, geldiğinde uzun kalsın isterdim. Kocamın hayallerini bilmek isterdim. Mesela faturalarımı zamanında ödemek isterdim. Çocuklarım daha huzurlu bir dünyada büyüsün isterdim. Büyüdüklerinde bizi daha sık arasınlar, arada ziyaret etsinler isterdim. Yalnız kalmamak isterdim. Farklı biri olmak isterdim. Mesela daha güzel olmak isterdim, ya da daha akıllı. Bir işim olsun, çok başarılı bir iş kadını olayım isterdim. Mesela hayatım boyunca aynı kişi ile evli kalmak isterdim. Günü geldiğinde ilk ben ölmek isterdim. Geride kalan ben olmayayım isterdim. Ama olmadı hiçbirisi. Olmayacak hayallerini anlatır mı insan?


1 Kasım 2011 Salı

Çakıl Taşları

Çok konuşurdu dinleyeni azdı. Bir açtı mı ağzını gümbür gümbür de çağlardı, fısıldayarak da söylerdi söyleyeceğini. Bazen de susar ve uzun uzun bakardı karşısındakine. Bakışlarıyla konuşurdu. Kedi gibi, gözlerini kısarak bakardı. Sen benimsin ve ben seni seviyorum demenin kedicesi böyleydi. O da kedi gibi kısardı gözlerini:

"Sen benimsin, seni seviyorum"

Bu sözleri duyanlar onun ne demek istediğini hemen anlamazdı. Tercümesi zordu bu cümlenin. Yıllar, yıllar sonra anlarlardı. gelin görün ki iş işten geçmiş olurdu. Nazın fazlasıydı değil mi aşıkları usandıran? Usanırdı o sevgisini anlamayandan, arkasını döner uzaklaşırdı. Kendisini artık sevgisi tükenmiş, kinci bir aşık gibi geri çektiği vakit anlayabilirdi bazıları onu.

Ben onu bir gün bir plajda anladım. Rüzgar saçlarımı dağıttı sonra.

Yüksek kayalıkların çevrelediği kuytu bir koydaydım. Kayalıklar, sonra toprak, sonra biraz kum ve kumların denize kavuştuğu noktada minik minik çakıl taşları vardı. Minik taşlardan sonra çakıl taşları irileşiyordu. Denize girmek isteyenler üzerlerinde zor duruyorlardı. Taşlar tabanlarına batıyor, yürümek acı verici oluyordu. Taşlar, taşlar. Sonra kayalar ve kayaların diplerinde sanki tebdirsizlerin ayaklarına batmak için mahsus gizlenmiş deniz kestaneleri. Onlar ki en çok ayak parmaklarını ve topuklarını severlerdi insanların. Tam da oralara batarlardı ve o zaman bir geniş çığlık duyulurdu.

Ben plaj havlusunun üzerinde oturmuş, ağustos ikindisinin güneşinde, sırtıma vuran esintinin tadına varmaya çalışıyordum. Elimi kumların içerisine sokmuş sigara izmaritlerini gömüldükleri yerlerden bulup çıkarıyor, yanımda getirdiğim naylon poşetin içine atıyordum.

Delisin sen.
Neden ki?
Herkes kirletiyor, sen mi temizleyeceksin bu plajı?

Oturduğum havluya bitişik alanda artık izmarit bulamaz olunca, elim çakıl taşlarına uzandı. Toprağın altından, erişebildiği yerlerden, irice çakıl taşlarını çıkartarak bir metre kadar sağ tarafımdaki boş alana atmaya başladı. Abarttığımı farkettim elimin. Sanki maden bulmuştum. Taşlar birbirinin üstüne düştükçe, tak tak tak tak seslerinin yankılarının da geri geldiğini işittim. İrice taşlar bir araya geldikçe, plajın köşesinde tuhaf ve gereksiz bir taş kümesi belirmeye başlamıştı.

Dur lütfen!
Neden ki?
Herkes bize bakıyor.

Denizden geniş bir çığlık yükseldi. Bir kadın çığlığı. Kadının ayağı deniz kestanesi ile tanışmıştı besbelli. Artık kimse bize bakmıyordu. Herkes kadına bakıyordu. Arkamızda oturanlarda bir hareket oldu. Delikanlının biri denize doğru koşarken taş kümesine bastı, bilinçsiz biçimde bir araya topladığım taşlar bu sefer bir başkasının teması ile birbirlerinden ayrılmışlardı. Belli ki çakıl taşları dağınık kalmalıydılar.

Denizdeki kadını çıkardı delikanlı. Karaya geldiklerinde kadın tek ayağı üzerinde duruyordu. Arkalardan bir kadın seslendi.
"Kızım, eve gidince hiç oynama, zeytinyağı sür, bez sar, kendiliğinden çıkar. Oynarsan yara yaparsın".
Doğru söylüyordu kadın. ben de kendimden biliyordum. Kadın ne derse desin denizden çıkan kadın eve gittiğinde bir cımbızla deşecekti deniz kestanesinin dikenlerinin battığı yerleri. Acısı azalacağına büyüyecekti.

Az evvel attığım taşlardan bir kaç tanesini alıp havlunun üzerine yerleştirdim ve fotoğraflarını çektim. Niyetim taşları eve götürüp güzelce yıkadıktan sonra, kurutup verniklemekti. Cilalanmış yüzeylerin renkleri daha koyulaşacak, daha canlılaşacaktı.

Birazdan akşam olacaktı. Güneş artık yakmıyordu. Gitme zamanı geldiğinde taşları yerlerine bıraktım. Ait oldukları yerlerde daha güzeldiler. Havlularımızı çantalarımıza koyup, yukarıya, arabayı parkettiğim yere yürüdük. Rüzgar ne de tatlı esiyordu. İşte tam orada, denize bakan minik tepenin en üst noktasında, bana da fısıldadığını duydum hayatın. Çok sakin, insanın içine huzur veren bir sesi vardı.

"Sen benimsin, seni seviyorum"

"Ben de seni" diye fısıldadım ona belli belirsiz.

Tatlı bir rüzgar boynuma değer gibi yaptı, yanağımı okşadı ve tuz kokan saçlarımı dağıttı.



Fotoğraf: Çakıl Taşları - D.M.

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Eski Bir Dost

Kalabalık bir gruptuk geniş masamızda. Yaz akşamlarının İzmir'inde imbatı yakalayabilen nadir noktalardan birindeki kafeteryada kalabalık masa etrafında toplanmış serinlerken vakit öldürmeye çalışıyorduk. Masadakilerden üçünü iyi tanıyordum. Dört iyi arkadaştık biz. Ya da öyle sanıyorduk o zamanlar. Muhabbetin dibine vurmuştu herkes. Buz gibi biralar geliyor boş bardaklar doluları ile yer değiştiriyordu. Masanın bir ucundan öbür ucuna laf yetiştirenlerin laflarının ucuna takılan espriler ortalığa neşe katıyordu. Bir duman ve kahkaha bulutunun içinde oturur gibiydik. Masanın üzerindeki kül tablaları çoktan dolmuştu bile. Ama garsonlar da yaz aylarındaki olağan rehaveti bir kuyruğundan yakalamış kendilerine doğru usulca çekiyorlardı.

Çocukluğumun küçük kentindeki yaz öğleden sonralarını hatırladım aniden. Büyüklerin sigara içmesine özenirdik. Kül tablasına terkedilen izmaritlerden çalar yakıp onları içerdik gizlice. Bir kaç kez yakalanınca yemiştik sopayı. Sokaklardan izmarit toplamaya başladık bu sefer. Kaldırımlarda atılı izmaritleri önceleri içiyorduk. Sonra filtreli sigaraların izmaritindeki süngerin tadına vardık bir gün. Dudaklarınla izmaritin arkasını ıslattın mı kağıt dağılıyordu kendiliğinden. İçinden mis gibi nikotin kokan bir sünger çıkıyordu. Dilimi korkarark değdirmiştim ilk seferinde. Tadı hoştu aynı sigara içmek gibiydi. Yok yok daha güzeldi. Bulduğuğumuz izmaritleri ceplerimize doldurup biriktirirdik. Öğleden sonraları mahallemizin köşesindeki kilisenin yanındaki evin arkasında, döküntülerin atıldığı arsada toplanır ganimetlerimizi dökerdik ortaya. Hep beraber soyardık süngerleri kalasıya kadar.

Ağzına izmaritin süngerini atıp bir güzel çiğneyeceksin.. Tükürük salgısı birden hızlanmaya başlar acele etme. Tükürüğü iyice beklet ve süngerle bir ağzında iyice çalkala. O lezzetin damağına, diline usulca yayılmasının keyfine var. Aynı sigara içmek gibi ama dumanı olmadığı için yakalanma tehlikesi yok. Öğleden sonraları orada oturup ganimetlerimizi paylaşır oldu. İlk kimdi keşfeden bilmiyorum. Süngerleri çiğnedikten sonra yutmaya başladık. İnanılmaz keyif verici ve lezzetli bir deneyimdi.

Nedense orada otururken aniden geçmişteki o izmarit keyfimizi anımsadım. Uzun yıllardan beri vazgeçmiştim bu alışkanlığımdan. Ama o gece nedense yine o lezzet aklıma düştü. Elimi uzatıp ortadan gizlice bir izmarit alsam diye içim içimi kemirmeye başladı. Cesaret edemedim. Ama içim içimi kemiriyordu. "Bir tanecik" diyordum. "Kimse farketmeden".

Masada birden sessizlik oldu. Yeni bir gelen vardı. Fiona. Güzel kadın. Güzel ve soğuk kadın. Aristokrat bir aileden geldiği söyleniyordu. Herkes bu şehirde açtığı dil okulunda öğretmen olarak çalışma peşindeydi. Çok nadiren yolu bizlerin arasına düşerdi işte böyle. Kendince küçük bir kaçamak yapar macera yaşardı, onunla çalışmak için can atanlara, kediye ciğer misali bir görünür bir kaybolurdu kaltak.

O gece o masada görmeyi en son istediğim kişi oydu. Malesef benim karşımdaki sandalye boştu ve Fiona geldi yerleşti elinde yarısı içilmiş sigarası ile yerleşti oraya. Yanındaki sözde arkadaşım olacak adi o anda yazmaya başladı karıya. Aklı sıra şirin gözükmeye çalışıyordu. Böyle yaparak onun olkulunda çalışma niyetindeydi biliyorum. Yaklaşık on dakika konuştular. Fiona iyice sarhoştu. O kadar konuştuktan sonra bizimkine sordu:

-"Seni tanıyor muyum?"

Bombok oldu bizimkisi. Yüzünü görmeliydiniz. Fiona da seri içiyordu sigaraları hani, biri sönünce öbürünü yakıyordu peşi sıra. 40 yaşlarınnda ama bakımlı incecik bir kadındı, güzel bacaklarını gösteren pahalı elbiseler giyiniyor, nefis parfümler sürünüyordu. Karşsındakini mort edince böyle bana döndü sevimli bir ifade ile. Düpedüz asılıyordu bana. Ama rol yapıyordu biliyorum. Gücünden emin benim de onun önünde köpek olup okulunda çalışmak için yalvarmamı bekliyordu, ama yok öyle. Ben iyi bilirim bu cilve oyununun kurallarını. Garsonun biri elinde çerez tabakları ile geldi o anda. "Müessesemizin ikramı bunlar" dedi ne demekse. Masamıza üç tane karışık çerez tabağı bıraktı. Bir tanesini Fiona ile benim tam ortamızdaki bir yere koydu. Fiona baktı benden yüz yok. Sinirlenmeye başladı. İlk kez birisi yüz vermiyordu galiba. Sigarası bitince aldığı gibi soktu çerezlerin ortasına, orada söndürdü. Ne demek bu şimdi hakaret mi? Göz göze bakıyorduk. Yüzünde iğrenç bir gülümseme ile, bak işte çerezini rezil ettim der gibiydi. Soktum elimi çerez tabağına aldım az öce gömdüğü izmariti. Kopardım süngerli bölümünü kağıdı dilimle eritip süngeri aldım ağzıma attım. Gözlerinin içine bakıyordum o anda. Nasıl şaşırdı anlatamam. Bir tiksintii büyüdü yüzünde. O kada özlemişim ki ağzımda büyüyen lezzeti usulca döndürüp çiğnemeye başladım. Kadın büyülenmiş gibi kalakaldı. Sonra yuttum. Oh dünya varmış.

Masadaki herkes susmuş bizi seyrediyordu. Elimi kültablasına uzatıp iyice karıştırıp en alttan bir tane aldım. Kopartıp attım ağzıma. Fiona şırfıntısının bir kalkışı vardı görmeliydiniz. Sandalyesinin yere devrildiğini farketmedi bile, koşarak uzaklaşırken. Bense eski bir dosta kavuştuğum için mutluluktan aptala dönmüş, çiğniyor, çiğniyordum nikotin kokulu süngeri.


Meraklısına Linkler;
Okuyan Kedi'nin çok güzel bir oyunuydu bu,
Yazma alıştırması yerine geçecek bu çalışma
yeni bir konu yeni blogda,

24 Eylül 2009 Perşembe

ŞangııııIIIRRRRR !!!

Hanımefendi, bir çocuğun kalbini kırdı. Çok istiyordu kırmayı. Uzun zamandır hazırlamıştı kendini kalpleri kırmaya, sonra o kırık kalpleri umursamamaya. Yetişkin kalbi de kırmıştı ama onların tepkilerini önceden öngerebiliyordu. Öngörüsü kuvvetli bir kadındı, bir insana bakar ve içindeki ışığın kalitesini anlardı. Kaliteye, kaliteli insanlara özellikle kaliteli insanların taşıdıkları markalara tutkundu. Kalp kırmayı, kırdığı kalbin sesini duymayı istiyordu. Yıllarca buna takmıştı kafayı. Hazırlık safhası uzun sürmüştü ama kendini tam anlamıyla hazır hissediyordu artık. Bir yerlere gitmesin bardağın kenarında kireç izi var, çatalın kenarından kıl uçmuş olması ihtimali var gibi nedenlerle önce garsonları azarlar sonra yanındakilere surat asardı. Surat asmadığı zamanlarda neşeli, espriliydi. Heyheyleri tepesine çıktığında ise dünyayı gözü görmez bazen çok ağır konuşurdu.

Eskiden, eski radyo programlarının arasında yayınlanan bir reklam spotu vardı;

İlkin bir şangırtı duyulur, ardından bir kadın çığlığı yükselirdi.

Kadın: Ayyyy! Kırıldı..

Erkek: Korkma yenisi Ercan Avize'de..

Kadın mesut kıkırdardı, kıkırtılar mutluluk melodilerine karışırdı. Kırılanın önemsiz bir avize, yenisinin ise malum dükkanda olduğunu hayal ederdik.

Hanımefendi de bu spotu bilirdi. Arkadaşlarını neşelendirmek için "ayyy kırıldı" derdi, kalabalığın içinde bir erkek adresi verirdi. Baygın bakardı erkeğe, erkek o bakışları içerdi.

Hanımefendi eskinin yazlık sinemaları gibiydi, apaçık, uluorta. Yüzünden bir devrin tüm romatik filmlerinden sahneler geçerdi. Bulutlar aniden toplanır, aniden yağmurlar inerdi. Yağmurlar geldikleri gibi gider, yerini kahkalara terkederdi. Hanımefendi, bir halden öbürküne kolay geçerdi. Kendine olanlara çok hassas, kendi dışındakilere hassasiyetten uzak yaklaşırdı. Bu yaklaşım yaklaşma sayılmadığı için, yaklaşır ama dokunamazdı.

Yıllardır yazardı kadın, minik parlak renkli defterine. Kilit altındaki çalışma masası çekmecesinde gizlerdi. Başından geçenleri, aklından geçenleri, kimseye söyleyemediklerini yazardı. İçinde büyüttüklerini, başkasına açamadıklarını, sıklıkla ve yalnızca geceleri. Yatmadan önce. Düşünmeden, içinden geldiği gibi, konuşurcasına, "sevgili günlük" kıvamında yazardı. Yazmayı bitirince kalemi bir kenara koyar, defterini kapatır, aynadaki aksine bakar; bir öpücük aksine, bir öpücük defterine koyar, defteri çekmecesine bırakırdı. Anahtarı kilidinde iki kez çevirirdi. Yıllardır devam eden bir ritüeldi bu. Kadın, kendini yazmak zorunda hissediyordu. O zaman henüz blog icad edilmişti. Edilseydi de bu yazdıklarını ancak ve ancak davetli okuyuculara açabilirdi o da zayıf ihtimal olurdu. Bi rgün davet edip öbür gün red edebilirdi.

Çokça kitap alır, çokça kitap okurdu. Kitaplarını insan, şehir, hayvan ve bitki isimleri ile duygu, sıfat ve filllere göre ayırır bunları kendi içinde alfabetik sıraya sokardı. Askerlikle ilgili kitapları kendi içinde rütbelere ayırırdı, albaydan aşağısının önemsiz olduğunu düşünür içinde albaydan düşük rütbede asker olan kitabı okumazdı. Generaller olsun, herkes onlardan hem korksun ve onlara hayran olsun isterdi. Aslında bu tarzda yapılmış sıralamaya sıralama demenin mümkünü yoktu ama başlamıştı bir kere, artık durmak için çok geçti. Mesela "Savaş ve Barış"ı okumayı bitirince onu kitaplıkta nereye koyacağını uzun uzun düşünmüş ama bir yerlere koyamayıp gizli güncesine şu notu düşmüştü: "22 gün önce Savaş ve Barış"ı okumayı bitirdim, sanırım onu Betül'e vereceğim, çünkü o bir çok güzel kitap". Yazarken devrik cümle kurmayı severdi. Bir yerlerde devrik cümlelerin etkileyici olduğunu okumuştu.

Filmlere sık gider, sinema, sinema gezmeyi severdi. Kış aylarında parlak renkli paltosunu sol koltuk boşsa sol koltuğa, sol koltuk dolu ise katlayıp dizlerine koyar. Sağ yanındakine sokulur izlerdi filmleri. Daha sinemadan çıkmadan unuturdu bazı filmleri, bazılarını sinemadan çıkarken. Saçlarını rüzgar dağıttığı anda unuturdu bazı filmleri, "Ah saçlarım dağıldı, nasıl görünüyorum acaba?". Kolay unuturdu çoğunu ama bazı filmlerden bazı sahneleri atamazdı içinden. Hatırladıkça üzülürdü, hatırladıkça sevinirdi, ama çokça da ağlardı hatırladığı keder dolu sahnelere.

Mesela "Great Expectations" filminden bir kaç sahneyi unutamazdı, akşamları başını yastığa koyup o filmin kimi sahnelerini hatırlamayı çok severdi. Charles Dickens'ın yazdığı kitabı okumuş ama sevmemiş yarıda bırakmıştı. Doksanlı yılların sonunda ilk kez gördüğünde etkilenmiş sonra defalarca izlemişti. Çok sinirlendiğinde ya da diş geçiremeyeceği birine gün içinde kızdığında Gwyneth Paltrow'un o filmdeki halini tartakladığını hayal ederdi.

Miss Havisham, evleneceği gün terkedilmiş zengin bir kadındı. Düğün günü verilecek ziyafetin masasına hiç dokunmamış, sofradaki yemekler, tabaklar, süsler olduğu gibi kalmıştı. Uzak bir akrabası olan genç kız arada onu ziyarete gider. Kız ziyaret ederken, yakındaki balıkçı kasabasından eline yüzüne bakılır bir çocuk malikaneye çağırılır. İki çocuk oyunlar oynar, danslar ederdi. Erkek resime yetenekliydi, kızın resimlerini çizerdi. Kız erkeği mermerden yapılmış çeşme başında usulca öper, aniden kaçardı. Yaşlı kadın küçük erkeğin kıza aşık olması için elinden geleni yapardı. Kendi kalp kırıklığının izlerini küçük erkekte görmek istediğinden bu aşkın altına odunları, kömürleri kürekle sürerdi. Kadın oğlanı kalp kırıklığına kızı da kalp kırmaya hazırlardı.

Oğlan yaşlı kadını ilk kez ziyaret ettiğinde çocuğun minik elini tutup kendi göğsünün sol tarafına yapıştırmıştı kadın. "Bak" demişti, "burada benim kalbim var". Çocuk biraz ürkek, duyuyorum demişti. Sonra kadın "ama benim kalbim kırık" demişti. Hanımefendi izlerken çok hislenmişti. Boğazına doğru bir yumrunun yükseldiğini hissetmiş ama ne yapsa da bu yumruyu geri ittirememişti. O filmi unutamayacağını o sahneyi izlerken anlamıştı hanımefendi, ancak aynı repliğin filmin ilerleyen bölümlerinde karşısına çıkacağını hesap edememişti.

Yıllar geçmiş, ismini saklı tutan biri oğlanın hamiliğini üstlenmiş, yüklü maddi destekte bulunarak istediği sanat eğitimini almasını sağlamıştı. Oğlan hep Miss Havisham'ın kendisine gizliden yardım ettiğini hayal etmişti. Yıllar geçip kız büyüdükçe oğlanın da kıza aşkı büyümüştü. Hep kıza yakın maddi imkanlara kavuştuğunda onunla yola devam etmenin hayallerini kurmuştu.

O gün gelmiş, kız ile birlikte olmuş, çok güzel günleri geçtikten sonra evlenme teklif etmek için evine gittiğinde Miss Havisham. Oğlanın yüzüne bakarak, her bir tepkisini milim milim içerek kızın evlendiğini ve şu anda balayını geçirmek üzere uçakla yola çıktığını söylemişti. Miss Havisham yıllar boyunca bir erkeğin aşk acısı ile yıkılışını izlemeyi planlamış ama oğlanın ona ilk tanıştıklarında söylediği sözleri edeceğini hesap edememişti.

Artık kocaman bir adam olan oğlan kadının elini alıp kendi kalbini üzerine koyarak, Miss "Havisham bu beni kalbim" dedikten sonra "ve benim kalbim kırık, bir daha da düzelmeyecek" diye ilave etmişti. Seyircisiyi ağlatmak üzere son derce planlı, hesaplı kotarılmış bu sahne Hanımefendi'nin uykudan önce hatırladığı son sahne oluyordu yıllardır, kimi zaman.

Hep bir kalp kırsın, birilerini üzsün istiyordu. Hanımefendi kendine hassas, başkalarına vurdumduymazdı. Altyapı tamdı. İşin büyük bölümü kolaydı yani.

Sonra o çocuklar çıktı karşısına. Hep hayalini kurduğu çocuklar, yetişkin olmalarını beklemeye de kendi keyfine göre ehlileştirmeye de vakti yoktu. Çocukların ellerinden neleri varsa, neleri "yoksa" aldı. Yoksa bölümündeki "yok" olanı alması zor olmuştu ama onlar da vermeselerdi madem. Hanımefendi, beklediği gün gelince yayını gerdi, okunu serbest bıraktı. Okun yol üstündeki İlk hedefi çocukların en büyüğüydü, bir içli "ah" sesi çıkardı. Kırılan kalbin sesi hayalindeki cam kırılması sesine pek benzemiyordu, umduğu tam olarak bu değildi. Öfkeli ok yoluna devam etti. İkincisinden çıkan "ah" sesi biraz daha dişe dokunurdu ama yeterli değildi. Ok yoluna devam etti. Sonuncusunun kalbini deldi geçti. Çocuk, hiç ses çıkarmadı. Kadına öfke ile baktı. Kalbi tuzla buz olmuş, kristal kalbi yerlere şangırtı ile saçılmıştı. Kalbi kötü kırılmıştı ama çocuk acısını göstermemeyi bilecek kadar gururluydu.

Miss Havisham'ın yapamadığı hesabı hanımefendi de kitaplayamıştı. Okuduğu hiç bir kitap o çocuğun yüzünde gördüğü, öfke, acı, kıskançlık, inanmama, korku, hırs ve gururu yazmıyordu. Hanımefendi kalbini kırdığı çocuğun gözlerine bir daha bakamadı. O gözlerin gerisindeki kırık kalbi kazanamayacağını anlar gibi olmuştu. Kalbini kırarak insan kazanabileceğini düşünmesi zaten saçmaydı ama o bunu görememişti. Ne güzel kalp kırabildiğine hayran olunsun istiyordu. Oysa çocuk kalbini kırmak çok kolaydı, çocuk düşman kazanmak da kolaydı. O ufacık çocuk iddialı bir düşmandı. Kadının kalbini kırdığı an o çocuk için bir aşk hikayesiydi. Tadını bilmediği intikama aşık olmuştu çocuk.

Hanımefendi o gece çok sinirliydi, içi içine sığmıyordu, yıllarca herkesten gizlediği süslü masallarının içine, oturup şu mısraları yazdı;

Hanımefendi az önce bir çocuğun kalbini kırdınız,

Eğilip yerden almalıydınız,

En azından bir kenara koymalı, veyahutta

Minik ellerine onsekize kadar dayanacak

Tumturaklı bir yapıştırıcı,

Hiç olmadı okkalı bir Perihan Kola bırakmalıydınız.

Hanımefendi az önce çok önemsenecek bir kalbi kırdınız,

Defteri kaparken aynadaki görüntüsüne baktı, eliyle saçlarını kabarttı, bir sağ bir sol profil kontrolü yaptı. Dudaklarını büzer gibi oldu ama ne gülümseyesi, ne kendini ne de defteri öpesi yoktu.

"Sonra bestelerim" dedi.

Sabahlığının eteklerini filmdeki yaşlı kadın gibi zarif biçimde savurarak olduğu yerde döndü. Uğraşıp didinip kazandığı erkek bedeni, yandaki odada derin uykular içinde horluyordu. Hanımefendinin terliklerinin ponponları hafiften titredi, kalın ayak bileklerinin üzerinde dönüp odadan çıkmadan önce ışıkları söndürdü. Bu gece çok sinirliydi, içi içine sığmıyordu.


10 Haziran 2009 Çarşamba

Neden Mutsuz Olduğunu Biliyor musun?

Çünkü; kendine önem vermiyorsun.

Çünkü; kendine kendini anlamaya yetecek kadar bir zaman ayırmıyorsun.

Çünkü; yüreğinin derinliklerinde olan biteni herkesten, kendinden bile gizliyorsun.

Çünkü; insanlara değer vermiyor, onları beraber vakit öldürdüğün kimseler olarak görüyorsun. O an başkası ile meşgulsen yanında, karşında olan kimsenin değeri yok senin için. İnsanlara değer verdiğini düşünüyor olabilirsin ama onlara kendilerini değerli hissettiğin ve onlara önem verdiğin duygusunu aktaramıyorsun.

Çünkü; cesaretin yok. Çünkü, sen orada değilsin, bedenin orada, sen o an orada olmaktan nefret ediyorsun. Nefret ettiğin insanlarla, nefret ettiğin bir yerde nefret ettiğin şeyleri yapıyorsun. Nefretini onlara söylemeye cesaretin yok.

Çünkü; bu senin seçimin.

Çünkü; ufak şeylerden zevk almaya yetecek zaman aralıklarını kendine yaratmıyorsun. Evden işe, işten eve koşuşturmacaların hayatının merkezinde. Evden işe, işten eve koşturmadığın vakit, yalnız kalmamak için belki de faaliyet faaliyet üstüne yığdığın ayrı bir koşuşturmaca trafiği yaratıyorsun.

Çünkü; kolayı seçtin.

Çünkü; uçan kelebeğin kanatlarına düşecek ışığı yakalayacak zamanın yok.

Çünkü; yaz günü işe koşarken yolda yüzüne çarpan örümcek ağlarını, yol kenarında açmış papatyaları, denizden gelen hoş serinliği farkedecek denli kendine ayıracak pozitif zamanın yok.

Çünkü; hep yorgunsun, farkında değilsin hep yaşlıydın, sen hiç genç olmadın.

Çünkü; başkalarının senin için çizdiği hayat yolunu yürüyorsun.

Çünkü; başına gelen her bir şey için neden arıyor, ancak yakınlara bakmayı kendine yediremediğin için hatayı kendinde görmüyorsun. Birden bire ve sıklıkla, başına gelen herşey için başka birilerini suçlamak için derin düşüncelere dalıyorsun. Ve biliyor musun, suçlayan bakışların, suçlayan bir ses tonun var.

Çünkü; başkalarının senin için çizdiği yolda ilerlerken başkalarını suçlamak çok kolay.

Çünkü; çok meşgulsün, yanlış zamanlarda yanlış şeylerin peşinden harcıyorsun hayatını.

Çünkü; kalbinde bir taş var, eğer o taş orada olmasaydı yüzün de taştan yapılmış bir heykel gibi olacaktı. Ben de bir taşa söylüyor olacaktım söylediklerimi. Ama yüzün taştan değil, o taşı gizlemesini nasıl olduysa öğrenmişsin ve ben de sana söylemiyorum bu yazdıklarımı.

Biliyor musun, düzeltmek için asla geç değil.

3 Haziran 2009 Çarşamba

Ölümden Sonra Ne Var?

Bu soruyu zaman zaman kendime sorarım. Kendime sormamın nedeni başkalarına sorduğumda aldığım yanıtlardan tatmin olmamış olmam. Sanırım bunun yanıtını kimse bilmiyor.

Ancak...

Herkesin içinde ölümden sonra bir yaşam, bir reenkarnasyon olması ümidi gizli gizli yatıyor. Uzakdoğu inanışlarında olduğu gibi, insan gidip böcek familyasından bir şeylere de dönüşüp gelmek var, ya da insan olarak gelmek en yüksek olasılıksa buna inananların sayısı çoğaldıkça aynı zamanda intihar edenlerin sayısı da çoğalmaz mı? İntihar etmek o zaman tam anlamıyla bir kaçış olmaz mı? İntihar etmesi çok kolay, intihar edenleri izlemesi gayet sıradan seyler arasında kalmaz mı? Diyelim sıkıştınız köşeye, çaresi kaldınız, herkes ama herkes üzerinize geldi atlayın camdan aşağı, patlatın molotof kokteylini ağzınızın içinde, sıkın tetiği şakağınızın ortasına, jiletleyin ılık su dolu banyo küvetlerinin içinde bileklerinizi, enlemesine. Kararsın kararsın kararsın her şey derken apaydınlıklar içinde bir siluet "hoşgeldin yavrucum" diye geçirsin seni ışıklı kapılardan aydınlık dünyalara doğru. Yok yok bu hayal ümid etmeye dört elle sarılma ihtiyacındaki insanın avuntusu.

Lakin...

Ümit etmek en zayıfın da en güçlünün de damarlarının çeperlerine kadar kazınmış, bir kapı kapandığında öbürünün açılmasını beklemek dini dili ırkı ne olursa olsun her insanın beyninin kıvrımlarında sap saklı.

Ama...

Hadi kaçtınız diyelim, hadi ellerinizdeki kanlar bu tarafta kaldı diyelim kalmaz mı vicdanınızın üzerinde bir kaç kan damlası lekesi?


(Resim için 7. Oda'ya teşekkürler)

27 Kasım 2008 Perşembe

Çürük Vişnenin Kolay Hatırlanan Tadı

Çürük vişne tadından bahsetmişti bir arkadaş. O tadı ben de biliyorum. O tadın elle tutulur, üzerine yumrukla vurulur, yumrukladıkça hırsını alamadığın tadını çok iyi bilirim. Kaybedişin tadıdır, kaybediş sonrasında hissedilen çaresizliğin tadı. Bu tadı paylaşmak zordur çoğu zaman. Sizin için kaybedişin tadı, başkaları için "Al işte yeni bir hikaye daha"dır, "vah vah"tır, "ah yazııık"tır. Şefkat tınılı sahte sözlerin top yekûnudur. Bu tadı sevmem ama bilirim yine de. Hatırlanabilir bir taddır bu. Vişneyi severim, onun kekremsi, tatlı ile ekşi arasında kalmış hafif tehditkar, dişleri kamaştıran tadını çok severim gelingörün ki o sevdiğim vişnenin tadını hafızamda canlandıramam. Hiç bir koşulda taklit edemem vişnenin tadını. Yine de çürük vişne tadını çok iyi bilirim. Dilinin ucundan başlayıp damağına yayılır. Sonra genzine gelir, genzinden burun boşluğuna yükselir, oradan göz kapaklarına ağırlık olur biner, göz kapaklarını kenarlarından göz pınarlarımn doğru yayılır. Yumruk yaptığın elini duvarlara vurursun ama gitmez. O tad bir geldi mi atması zordur ağızdan. Ne zaman çenesi titreyen bir yetişkin görsem içimden "işte derim o çürük vişneyi tadan birisi daha"


Bu tadı alan birisinin yumruk yaptığı ellerinin sızısına "keşke"ler eşlik eder;

Keşke daha önce farketseydim.

Keşke öyle demeseydim.

Keşke saat dokuzu çeyrek geçmeseydi.

Keşke o vapura binmeseydim.

Keşke o sözleri söylemeseydim.

Keşke onu tanımasaydım.

Keşke o şarkıyı hiç duymasaydım.

Keşke öyle bağırmasaydım.

Keşke ona sarılsaydım.

Keşke o kadar çabuk bırakmasaydım.

Keşke bu kadar geç kalmasaydım.

Bu kelime ile başlayan cümleler artık çok geç kalınmış eylemlerdir. Olmuştur, bitmiştir, ya da olmamıştır ama bitmiştir. Geriye dönüp düzeltme şansınız hiç kalmamamıştır. Ama yinede kullanırsınız. Günlerce, aylarca, yıllarca kullanabilirsiniz bu kelimeyi ve onunla başlayan cümleleri. İşe yaramaz bir kelime olduğunu düşünürdüm bunun. Yok, çok işe yarıyormuş meğerse. Kaybetmeye, kabullenmeye alışma yolunda atılan adımlarmış o kelime ile başlayan cümleler. O kelimeyi çıkardığınızda, konu kapanıyor. Giden gidiyor, geçmiş mazi oluyor. İnsan oysa ki kendi kişisel tarihi ile kendisi oluyor. Keşke kelimesini hayatınızdan çıkardığınızda vişnenin o çürük tadı da, yumruklarınızın kırmızı mor acısı da, geçmişinize ait bir sürü teferruat, bir güz ikindisi arkanıza bakmadan kestane ağaçlarının altından yürüyüp gittiğiniz yol da çıkıp gidiyor hayatınızdan. Öyle bir çıkıyor ki içinizde sizden geriye koskocaman bir boşluk kalıyor. Bir kış akşamüstüsünde bir vapurun arka güvertesinde, kar yağmak üzere iken kalakalıyorsunuz. Kar yağmıyor, koskocaman, puslu, soğuk bir boşluk kalıyor sizi çevreleyen.

Keşke bu boşluğa düşmeseydim.


Resim için 7. Oda'ya teşekkür ederim.