meslekler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
meslekler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Nisan 2013 Çarşamba

Korkak

.....

Akşam karanlığında evine adım atar atmaz göreceği ilk şey bu gül olacaktı. Kapıyı usulca kapatarak uzaklaştım oradan.

Gül solmaya yüz tuttuğunda mesajımın manasını çözdü…

Aşktan kaçmanın en zarif yolunu yalnızca korkaklar biliyordu.  

.....




D.M.'in "Meslekler" isimli öykü dosyasındaki 
"Korkak"tan kısa bir alıntı

4 Mart 2013 Pazartesi

Şerefsiz Bir adamın Parmak İzleri

...
Düğümü yağlanmış kravatı, terli ve uzun boynu, bıyıklı sahte tebessümü ile itici geldi bana. İş ile ilgili gereksiz sualler sordu. Oralı olmadım, bakışlarımı kaçırdım. Amirliğimizde en çok kullanılan evrak hangisiymiş, biliyor muymuşum. Bunu sorunca sinirlendim: "Hayır efendim bilmiyorum" dedim. Susacak gibi değildi. Dinleyen var mı diye sağına soluna baktıktan sonra başını bana doğru uzatarak fısıldadı. 

"En az Parmak İzi Kartı gidiyor en çok da, Personel İhbar Formları " derken sinsi ve alaycı bir gülümseme vardı yüzünde.

"İhbara önem veren bir kurum burası. İhbar sistemini en başından iyi kurmuşlar. İnsanlar yıllarca didinip çalışsa bile, personel müdürlüğü evraklarında bu bilgi yok ancak, kimden ne amaçla geldiğini bilmediğiniz, dahası doğruluğunu araştırma gereği duyulmayan her hangi bilgi bir anda o kişinin dosyasına girebiliyor. Adil mi bu sizce?"

"Bu konuda malumat sahibi değilim." dedim.

"Keşke" dedi "En az kullanılan evrakımız en çok işe yarayan olsa, insanların dürüst mü yoksa, şerefsiz mi olduklarını parmak izlerinden anlayabilsek, abuk subuk ihbar telefonlarını kayıt altına almasanız, kağıttan tasarrufumuz ne kadar olurdu biliyor musunuz?"

Cevabımı beklemeden gömlek cebinden katlanmış bir kağıdı çıkartıp açmaya koyuldu. Hesap kitap yapmış besbelli. Daha fazla dinlemek istemiyordum, etraftakiler ne fısıldaşıyor bunlar diye merakla bize doğru bakmaya başlamıştı bile.

"Bunları bence Levazım Müdürlüğünden Ercüment Bey ile konuşmalısınız" dememle bir, yüzündeki müstehzi ifade sönüverdi, bakışlarına bir korku yerleşti. "Afiyet olsun." diyerek ayağa kalktım, elimde yemek tepsisi, hızla mutfağa doğru ilerledim. Bakışlarını hala omuzlarımda hissedebiliyordum.

Yemek sonrası yürüyüşe çıkmak gelmedi içimde, doğru ofise indim. Ahmet Efendi'nin yaptığı bol köpüklü, bol şekerli kahveyi içerken aklıma düştü insanların şerefi ile ilgili söyledikleri. Kalktım yerimden kendi dosyamı çıkardım, sonra onun dosyasını buldum. Masama geçtim. Her iki dosyadan aldığım parmak izi kartlarını yan yana koydum. Çekmecemden çıkardığım büyüteç altında inceledim ikisini uzun uzadıya. Parmak izi dediğin; incecik, kıvrımlı ve iç içe geçmiş çizgiler. Tepede yazılı isim ve sicil numaralarımızdan başka farklılık yoktu bu iki kartın arasında.

Bakışlarındaki alayın yerini birden korkuya teslim etmesi canlandı gözümde. Kahvemden son yudumu aldım, fincanı tabağa yerleştirirken: "Vay şerefsiz vay" dedim. İnsan bunca yıl ekmek yediği kurumu sorgular mı hiç. Telefonun yanında duran 3 numaralı modeli açtım ve başladım yazmaya.
...


Alıntı "ŞEREFSİZ BİR ADAMIN PARMAK İZLERİ" 
Deniz Moralıgil - Şubat 2013

12 Aralık 2011 Pazartesi

Fotoğrafçı

Fotoğraf tutkusunun ne zaman başladığını çok iyi anımsıyordu. Ortaokul ikinci sınıfa giderken babası kendisine yeni bir fotoğraf makinesi almış, o sene doğum günü geldiğinde ise eski makineyi küçük kızına hediye etmişti. İlk başlarda bir köşeye kaldırdığı beyaz metalden köşeleri olan siyah makineyi yaz tatili geldiğinde kahverengi deri taklidi, kenarları yıpranmış kutusuna koyup, kayışlarından boynuna asarak, onsuz bir yere gitmez olmuştu. Fotoraf çekme tutkusunun o yaz başladığı aşikardı.

Üzerinden yıllar geçmişti, o açık renk saçlı kız gitmiş yerine koyu kahve saçlı bir kadın gelmişti. Fotoğraf tutkusu şu kadarcık olsun dinmemişti. Okul yıllarında harçlığı hep filmlere, film banyo ettirmeye gidiyordu. Para kazanmaya başladığında yeni yeni fotoğraf makineleri edinmişti. Onun da dijital makinesi olmuştu sonunda. Türlü türlü lensler satın almıştı. Artık film bitecek, film bayatlayacak endişesi taşımaksızın fotoğraf çekebiliyordu. Fotoğraf stüdyoılarına film tab ettirmeye koşturmuyor, çıkacak resimleri heyecanla günlerce beklemiyordu. Şimdi daha özgürdü fotoğraflarını çekerken. Öyle ya güzel çıkmazsa anında görür silersin, istersen yenisini çekersin.

Fotoğraf onun hayatıydı ama mesleğini soranlara memur olduğunu söylüyordu. Haftanın beş günü devlet dairesinde, bir örnek insanların minik, sinir bozucu çekişmelerden oluşan dünyasının içinde nefes almaya çabalıyor, onların soluduğu havayı solumamaya, onlar gibi olmamaya uğraşıyordu. Bu yarıdan fazlası yarım akıllı insan sürüsünün içinde boğulduğunu hissediyor, günü bitirebilmek için aklına fotoğraf kareleri getiriyordu. Kah öğlen olsun akasya ağacının dalındaki yeni tomurcukların resmini çekerim diye düşünüyor, kah köşedeki tavşanı ile niyet çektiren adamın ellerinin resimlerini yeniden mi çeksem diye çekeceği fotoğraf karelerinin hayalini kuruyordu.

Dünyası fotoğraf kareleri olmuştu, gözünde başka şey yoktu. Yaz tatillerini geçirmeye ablasının yanına o en büyük şehire gidiyordu.

Tatildeyken hafta sonları ablası ile dolaşmaya çıkıyorlar, geziyorlar, sonra bir yerlerde oturup kahve, çay içiyorlardı. Yolda yürürken bazen ablası onu kaybediyordu. Durmuş vitrinde gördükleri ayakkabıyı incelerlerken bir bakıyordu küçük kardeşi yanında yok. Çok uzakta olmadığını biliyordu, derhal birlikte az evvel geçmiş oldukları yöne doğru bakıyordu. Kardeşi yere çömelmiş ya bir mazgalı, ya bir taşı, ya bir sokak köpeğini fotoğraflıyor oluyordu. Onun fotoğraf konusunda alıngan olduğunu çok iyi biliyordu. Kızamıyordu birtürlü.

"Beraber gezmeye mi geldik yoksa ben tek başıma dolanmaya, vitrin önlerinde kendi kendimle konuşmaya mı çıktım? Enişten görse boşar beni" diye yarı sitemkar konuşabiliyordu en fazla. Biliyordu ki dah afazlasını söylese bir sonraki yaz tatilinde kardeşinin yüzünü göremeyecek.

Fotoğrafçı biliyordu ablasının da çevresindeki diğer insanlar gibi onun bu merakından heyecan duymadığını. Üzerinde konuşulması yasak konuydu onun bu sanat türüne olan tutkusu.

Son yaz tatilinde ablasının işyerinden mesai arkadaşları misafirliğe gelmişti. Mutfakta çayı hazırlarken ablasının diğer kadınlara kendisinden bahsettiğini işitti. Gizlice mutfak kapısından başını hole doğru uzatıp ablasının anlattıklarını dinledi:

- "Güya beraber gezmeye gidiyoruz. Bir bakıyorum kaybolmuş. Nerede bu diyorum? Bakıyorum eğilmiş kaldırım taşlarının kenarından boy atmış bir ot parçasının, ya da yol kenarına atılmış bir çöpün resmini çekmeye çalılıyor. Eve geliyoruz, beraber yemek yapıyoruz. Ocak başında tencereyle uğraşırken kepçeden bir damla sıvı yere damlıyor. Silecek oluyorum. "Dur abla silme" diyerek bir çırpıda beni durduruyor. Koşup içeriden makinasını getirip resmini çekiyor. Ay ölür müsün öldürür müsün? Resimledikten sonra kendisi siliyor. Bozuluyorum böyle onun bunun resmini çekmesine, ama bir şey de denmiyor ki koskoca kadına. Böyle oflaya puflya mutfaktan çıkıyoruz. Akşam yemekten sonra o gün çektiği resimleri gösteriyor bize. O yerdeki yemek damlası, oluyor bir mücevher. Nasıl yapıyor ne ediyor bilmiyorum. Ama çektiği her resimde illaki bizim göremediğimiz bir şeyi muhakkak buluyor. O fayansa dökülmüş damlaya bir bakıyorum, içinde hareli hareli haleler. O sokakta çektiği ot resimleri sanki birer uhrevi nebatata dönüşüyor, Bakmaya doyamıyorsun. Ay sen mi çektin bunları diyorum. Gurur duyuyorum onun çektiği resimlerle."


İşte o gizlice dinlediği güzel sözler onu hayatında hiç olmadığı kadar mutlu etmeye yetmişti.

28 Ekim 2011 Cuma

Uykusuz

Oturduğu yerden bir kez daha kalkarak mutfağa gitti. Kütür kütür bir elma ve bir bardak süt ile geriye döndü. Üçlü koltuğa ayaklarını uzatarak, geniş televizyon ekranına çevirdi bakışlarını. Elmasından bir ısırık koparıp, çiğneyip, yutasıya kadar yirmi tane farklı kanalda neler olduğuna baktı. Yoktu hiçbirşey. Uzaktan kumadanın tuşlarına her basışında çıkan sesi duyabiliyordu. O kadar sessizdi ortalık. Televizyonun sesi en kısıktaydı. Rüzgar balkondaki bitkilerin gövdelerine değidikçe hışırtılar çıkıyordu. Arka odalardan birisini yatak odası olarak kullanan alt kat komşusunun uçak kalkışını andıran horultusu birazdan başlardı. "Allah eşine, çocuklarına sabır versin" diye düşündü. Bilgisayar başına geçmek istemiyordu. Oraya geçtiğinde sabahlara kadar bir sürü anlamsız yere tıklayacak, bir alay saçmalıkla boğuşacaktı.

Uyku sorunu olanların hazırladıkları bitki çayını biraz soğuduktan sonra içmeleri iyi gelirmiş güya ama onun da faydasını görmemişti. Şimdilerde ılık süt içmeyi deniyordu. Saat biri gösterirken eskiden izlediği dizi filmlerden bir tanesi başladı. Bildiği bir sahneyi böyle yakalayınca tüm olay örgüsünü sırası karışık biçimde anımsadı. Bu hapishane kaçkını adamı annesi birazdan, acı çekerek ölmesi için sol tarafındaki en alt kaburga kemiğinden vuracaktı. Dizinin final bölümüne çok az kalmış olmalı diye düşündü. Sonra başka bir kanalda rüya yorumcusunu izledi biraz. İnsanlar bu saçmalıkları neden ara ki diye düşünürken parmakları telefona gitti. O saçma sapan kadını şimdi de kendisi arıyordu. Telefon çaldı, çaldı. Tuhaf, meşgul olacağını düşünürken telefona yanıt veren yoktu. Sonra garip sesli, titrek ağzında dişi olmayan bir adam tavrı ile birisi telefonu cevapladı. Hayli isteksizdi, sesi çok uykulu geliyordu.

Belli belirsiz mırıldanarak;

"Bu gece için bütün çağrı kontenjanımız dolmuştur efedim iyi geceler" diyerek kapattı telefonu.

"Ama nasıl olur?" bile diyemişti, ahize elinde kaldı adamın.

Bir başka kanalda Yeşilçam'ın seks filmi furyası döneminden kalma bir film gösteriliyordu. Filmi ekranda gösterilecek biçimde yontarak dekolteden arındırmışlardı. Kadın şuh kahkahalar atarak kendisini yatağa bırakırken, yetmişli yıllardan kalma kabarık saçlı, gömleğinin ilk yedi düğmesi açık adam üzerine eğilerek boynundan öpüyordu kadının. Fonda James Last orkestarsı çılgınca neşeli bir şarkı çalıyordu. Şak diye kesildi müzik. Şak diye bir gerilim filmi müziği başladı. Kadının saçı başı dağınık sımsıkı avuçladığı yatak çarşafı ile göğüslerini kapatmaya uğraşırken ağlamaklı bir sesle;

"Evlenmiycek misin Kemal benimlen?" diye sordu.
Adamın cevabı kesindi. Yüzü aynaya dönük vaziyette bıyıklarını tararken cevabını verdi. Bakımsız tarzan modeli vücudunun altı kısmında daracık pantolon üst kısmında ise cılız ve kıllı bir görüntü vardı.

"Ben milyonerim, parası olanlan evlenirim Mine"

"Benimlen" ve "olanlan"a güldü adam. "Yeter bu kadar saçmalık" diyerek uzaktan kumadanın kapatma tuşuna bir kez dokundu.

Romanların sürükleyici olanından hoşlanırdı. Bir başladı mı, alsın içine çeksin saatler sonra bitirmeden bir daha elinden bırakamasın isterdi. Odanın bir köşesinde, yemek masasının üzerinde yeni aldığı "Prag Mezarlığı" ona davetkar gözlerle bakıyordu, tıpkı az önceki filmde Mine'nin Kemal'e baktığı gibi.

"Okumıycak mısın beni?"
"Bilmem ki, dalga geçmiyorsun ya benimlen?"
"Hep kitap, hep kitap. Başka bir şey bilmez misin sen kuzum?

Eco'nun son iki romanını bitirememişti. Kraliçe Leona'nın Gizemli Laneti ve aptallar aptalı yazma özürlü Baudolino'nın maceraları sarmamıştı onu. Bu seferki çok derin bir macera vadediyordu. Şimdi başlasa bir solukta bitirebilir miydi acaba? Kitabı eline aldı, arka kapakta yazılanları okuduktan sonra sayfaları şöyle bir karıştırdı.

Aslında çok uykusu vardı. Sol eliyle gözlerini ovuşturdu. Esnedi. Biliyordu ki şimdi yatsa bile uyuyamayacaktı uykusuz. Kitabın ilk sayfasını açarak okumaya başladı.


Resim: Ağlayan Adam - D.M.

9 Eylül 2011 Cuma

Gece Vardiyası

Geceyi seviyorum. Hava kararmaya başladı mı, beni bırakın dışarıya. Sabahın ilk ışıklarına gün ışıyıncaya kadar dolaşayım. Başka bir şey istemem. İstemedim de zaten. Tastamam böyle oldu. Geceyi yaşayan bir insan oldum. Gece için hayata geri verdiklerim, geceyi sahiplenebilmek için kaderime iade ettiklerim ile gereken bedeli ödedim. Artık gece benim.

Gece bambaşka bir hayat var bu şehirde. Herkes skaranlık zanneder oysa bambaşka bir aydınlanıyor herşey. O karanlıkaların içinden çıkan ışıklara bakıp da görmeyenler beni şaşırtıyorlar. 

Geceyi sahiplenmek ne kadar komik aslında. İmkansız. Geceyi bilen bilir. Sen geceyi değil gece seni sahiplenir. Gece beni de sahiplendi. Gece oldu mu koyuluyorum yollara.

Gündüzü unuttum artık, sadece seslerini tanıyorum. Gece ile gündüzün sesleri bile o kadar farklı ki. Gündüzler hayat dolu, canlı, cıvıltılı, koşuşan insanlar, enerji yğksek. Gece sesleri farklı daha karamsar, daha farklı gürültüler, enerjisi de farklı. 

Askerden dönünce evlendim. Hemen bir çocuğumuz oldu. Karımı da çocuğumu da çok sevdim. Ayşe ile Emel. Onlar için öl deseler ölürdüm de sonra birden değiştim. Susmayı dinlemeyi çok sever oldum. Eskileri anımsar oldum. Gündüz bir şeyleri anımsamak zor, gece anılar birer birer üşüşüyor. Biricik eşim ve sevgili kızım adlarını anarken bile içim cız ediyor hala. Ama yürüdüm çıktım evden. Ben evi, evliliği, gündüzü değil geceyi istiyordum. Kalsaydım hepimiz daha mutsuz olacaktık. En çok Emel’im üzülmüştür, çocuk ne de olsa. Ama alışırlar. Herkes alışır. Hayat böyle. Önce acır, için yanar. Sonra alışırsın. Yedi sene geçmiş. Yedi senedir gece, yedi senedir hep yollardayım.

Askerdeyken mi girdi gece kanıma bilmiyorum. Gencecik delikanlıydım daha. Hayatı askerde öğrenir derler erkekler için. Yok canım. Ne öğrendik orada. Silahı sök, temizle, yeniden birleştir, nöbet tut ve ölme. Ölmemeyi nasıl öğrenir insan? Hayat bir şans ölüm ise çansın bittiği yer, talihsizlik. Sınıra yakın bir geceydi. Soğuk, rüzgarsız bir geceydi. Işık geceyi boydan boya yırtmak için hazır olda bekliyordu. Gündüz birden olacaktı. Ama azıcık daha vardı. Ahmet’le korku dolu bir gece daha geçirmiştik. Bir kaç gündür sessizdi geceler. Sessizlik iyiye alamet değildi. Gözümüz açık tutmamız bir an bile dalmamamız gerekiyordu. Cebimde son sigaram vardı. Ahmet’e sordum:

- Sende sigara var mı?

- Yok

Son sigaramı ikiye bölüp yarısını ona attım. Sigarayı alınca kibritini öyle bir çaktı ki bütün yüzü apaydınlık oldu. “Ne büyük hata” diye düşndüğümü anımsıyorum. Büyük hataydı yüzünü apaydınlık ortaya çıkarmak. Kuytuda duruyorduk gölgelere saklanmıştık halbuki.

Başımı arkamdaki toprağa dayadım. Ahmet elini ışığına siper edip gizleyerek sigarasından derin bir nefes çekti ve her zamanki gibi yeni doğmuş kızını anlatmaya başladı. O zamanlar evlenmek ve bir kız çocuğuna sahip olmak bana çok uzaktı. Bilmiyordum tabi askerden döner dönmez aşık olup evleneceğimi. Kızından ne zaman bahsetse sesi titrerdi Ahmet’in. Oturduğum yerden yüzünü görmüyordum ama gözlerinin dolu dolu olduğunu tahmin ediyordum. Tam o sırada karanlığı bir ıslık sesi böldü. Belli belirsiz ama artık tanıdığım bir ses. Sanki bir şey vurdu Ahmet’in oralarda bir yere. “Ahmet bir şeyin yok ya?” diye fısıldadım. Ses gelmiyordu Ahmet’ten, silahıma sarılıp öte yana ateşe başladım. Ateşime karşılık veren olmadı. Karagahtan koşarak başımıza üşüştüler. Tek bir atış yapılmıştı. Ahmet’in yanına gittim. Miğferinde bir delik açılmıştı yüzünün sağ yanı kan içindeydi. Sabah olunca üstündekileri çıkardılar. Ceplerini boşalttıklarında üç paket sigarası olduğu ortaya çıktı. Sigarası olduğunu benden gizlemiş olmasına hiç kızmadım. Onun ölümü beni çok etkiledi. Evlendikten sonra öğrendim ki geceleri uykumda konuşuyormuşum. Sanki gece nöbeti tutar gibi sesler çıkarıyormuşum. Hanım söyledi. Yedi sne eönce kapıyı çekip çıktım evden. Taksi şoförü olmaya kara verdim. Artık geceleri uyuyunca o sınır nöbetlerini tekrar tutmak istemiyordum aslında.Arkadaşımın gözümün önünde vuruluşunu bird aha bir daha görmek o kadar zordu ki. 

O kapıyı çarparak evden son kez çıktığım geceyi anımsıyorum bazen. Karım TV seyrederken uyuyakalmıştı, üzerini battaniye ile örttüm, uyanır gibi oldu. Biraz bekledim. Saçlarını okşadım belli belirsiz. Kulağına fısıldadım: “Ben senin saçının bir tek telini bile incitmekten korkuyorum, ama gitmem lazım, affet beni” Saçlarından son bir kez öpüp arkamı döndüm. O kadar zordu ki ayrılmak. 

Durakta bazen gündüz vardiyasına yazıyorlar adımı. Hiç istemiyorum. Hemen yalvar yakar geceye yazdırıyorum kendimi. Gece sürmenin tehlikeleri de var biliyorum ama her gece her gece huzursuz uykulardan bıktım. Uyumamak daha iyi. Bu şehrin her bir karışını adım adım, santim santim ezbere bilirim. Geceyi, gecenin ışıklarını çok severim. O ışıkları gördükçe artık geceleri uyumadığıma seviniyorum. Uykularıma, düşlerime giren gece seslerini artık duymak istemiyorum. 



Bu öykü için ilham veren Lô-La’ya teşekkür ederim.
"Taksi Kolaj" - D.M.