rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2011 Pazar

Tuhaf Bir Ülke

Rüya dediğimiz; aslında çok tuhaf bir ülke. Oradaki insanlar, evler, duygular ve orada yaşananlar tanıdığımız herkesi ve bildiğimiz herşeyi fazlasıyla andırıyor. Aşina olunanların sayısının hayli kalabalık olması şaşırtıcı. Mamafih bir sorun var ki kimse oraya nasıl gidilir ve nasıl dönülür bilemiyor. Bir takım teoriler var ama pratiğe döküldüğünde herkes için farklı bir ulaşım haritasının olduğunu ispat eden işaretler var.

Gidiliyor; korkuluyor, seviniliyor, uçuluyor, konuluyor, uzayda nefes alınıyor ve daha nelerden ve farklı duygulardan şöyle bir parmak ağzımızın kenarına çalınıyor.

Dönenler, gelirken yanlarında getirdiklerinin ne işe yarayacağını çözmek için aklında kalanları eğretileye, abarta, değiştire tekrar ediyor. O ülkeden aklında kalanların kendi geleceklerine aralanan bir kapı olmasını umuyor çoğu insan.



7 Nisan 2011 Perşembe

Gece Diyalogları

TV karşısında olur ya bazen içim geçmiş DVD izlerken uyuyakalmışım. Saate bir baktım ikiyi geçmiş. Kanallarda dolaştım biraz bu saatte ne biçim yayınlar var merakıyla.

Kanalların birinde reklam kuşağı vardı. Olağan saatlerde rastlanması mümkün olmayan bir reklam. Eğer verdikleri telefon numarasını ararsanız "gerçek yaşamdan hikayeler" anlatmayı vaad ediyordu. Fonda kısık bir ses kışkırtıcı tonda konuşarak cazibe saçarken, önde bir kadın vücudunu zor zapteden dekoltesini terketmek ister gibi kıvranıyordu. Derken başka bir kadın geldi ve öndeki kadını boynundan... şapırt diye öptü. N'oluyoruz? Gerçek yaşamda böyle şeyler de mi oluyor ben mi kaçırıyorum? Bu gerçek de bizim yaşadıklarımız yalan mı yoksa? Neyse reklam oracıkta bitti, çevirdim kanalı.

Pembe tonlarda bir koltuğa resmen yayılmış bir kadın, üstünde açık pembe ve sarı tonlarda bir bluz, zayıf saçlarının tam ortasına tepesine minik bir topuz şeklinde saçlarını toplamış, aldırmaz bir tonda konuşup ismini vermek istememiş bir seyirciye nasihat ediyordu. İlginç olabilir diye izleyeyim dedim biraz, reklam giresiye kadar kadar büyülenmiş gibi bakakaldım.

Seyirciyi resmen başından savdı kadın. "Yeter artık kapat haydi" tonlarındaydı resmen. Sonra bir telefon bağladı. Arayan yirmaltı yaşında bir kız.

Kız: İyi akşamlar. Çok güzelsiniz bu gece.
Yorumcu: Sağol ablam. Anlat hadi.
Kız: Ben rüya gördüm.
Yorumcu: Bebeğim anlat işte.
Kız: Ben bir yokuştan iniyormuşum, karşıma koskocaman bir konak çıktı. Konağın bahçesinde altın musluklu çeşmeler vardı. Gittim o çeşmelerden su içtim. Doğum tarihim şu, annemin ve babamın doğu tarihleri şunlar.
Yorumcu: Bitti mi?
Kız: Evet
Yorumcu: İyi, tamam. Bak hayatım senin ailende subay, polis ya da subay emeklisi, polis emeklisi var mı?
Kız: Yok
Yorumcu: İyi düşün.
Kız: Şimdi hatırladım. Eski sevgilim babası emekli albaydı.
Yorumcu: Unut o eski sevgiliyi o artık seni hatırlamıyor zaten. Bak bebeğim. Sen çok şımarık bir kızsın. Ne zaman bitecek senin bu şımarıklıkların. Annene babana çektirdiklerin yetmedi mi?
Kız: İ-hi-hi-hi-hi
Yorumcu: Gülme. İyi dinle. Meleğim senin karşına Ramazan Bayramı'nın üçüncü gününde bir kısmet çıkacak. Devlet kapısında çalışıyor. İyi yerlere gelecek. Evleniyorsunuz. Çok mutlu olacaksınız.
Kız: İşimde terfi edecek miyim.
Yorumcu: Kağıtlar görüyorum. Mayıs ayında yükseleceksin.
Kız: Bu kadar mı?
Yorumcu: Anlattıklarından bu kadar görüyorum ablacım.

Telefon başladığı gibi kesildi. Telefon kapanınca kadın reji ile ağız dalaşına girdi. Reji odasından ne dendiğini duymadığım için tek taraflı konuşma şöyleydi:

Yorumcu: Kan şekerim düştü ay.
Reji: ---
Yorumcu: Yiyecek bir şey yollayın bana.
Reji: ---
Yorumcu: Yayında olduğumuzu biliyorum heralde, daraltmayın beni.
Reji: ---
Yorumcu: Yoksa bakkala gidin alın o hani geçen günkü yuvarlak o şeylerden.
Reji: ---
Rejinin dediği söz üzerine o ana kadar değişmemiş aldırmaz yüz ifadesi alaycı bir gülüş ile yer değiştirdi.
Yorumcu: Para var çantada.

Aniden bir telefon daha bağlandı, arayan bir kadındı.

Kadın: Ben bir rüya gördüm.
Yorumcu: Kaç yaşındasın sen?
Kadın: 52
Yorumcu: Anlat ablam.
Kadın: Afedersiniz rüyamda tuvalete girmişim, etraf çok pismiş diye tuvaletimi yapamadım. Tiksindim çünkü biliyo musunuz. Sonra oturdum bir güzel temizledim. Işıl ışıl oldu. Sonra ertesi gün bir rüya daha gördüm. Evi temizlemişim, misler gibi. kapı çaldı misafir geldi. Halıya bastı. Bir baktım paçalarından pislik akıyor.
Yorumcu: Doğum tarihlerini ver bebeğim.
Kadın: Benimki şu, kocamın ki bu, kızlarımın tarihleri de şunlar. Biri 34, öbürü 35 yaşında.
Yorumcu: Evlenmemiş bu kızlar.
Kadın: Evet
Yorumcu: Hayatım iyi dinle. Sizde kötü enerji var. Biri gelmiş halılarınıza bir şeyler yapmış. Sen evlendikten sonra dört ev değiştirmişsin. İkinci evinizde, ilk kızına hamileyken birisi gelmiş halılara kötü enerji yaymış. Seni kıskanan bir kadın. Huzurunuz kalmamış sizin.
Kadın: Kaynanam ne büyüler yaptı hem de.
Yorumcu: Büyü demeyelim ablam. Kötü enerji.
Kadın: Çok hocalara gittim açmak için evden de taşındım.
Yorumcu: Taşınmakla olmaz eşyaları da değiştireceksin.
Kadın: Değiştirdim onları da.
Yorumcu: Küçük kızın bu sene Kasım ayında evlenecek bir erkek evladı olacak. Çok mutlu oluyor. Meleğim, kocan sana aşık. Ailesi hep karşı çıkmış evliliğinize ama o sana hala deliler gibi aşık seni ve kızlarını çok seviyor kol kanat geriyor size.
Kadın: Büyük kız noluyo?
Yorumcu: Valla çok kuvvetli kötü enerji var sende ve o kızda. Sen hamileyken halına kötü enerji vermişler ikinizi en çok etkilemiş. Hocaya git.
Kadın: Çok gittik hocaya.
Yorumcu: Bak ruhum bi tanem. Evlatlarımız için yapıcaz bunları. Yine git. Kurtar kızını.
Kadın: Gideyim o zaman.
Yorumcu: İlmi kuvvetli birine git.

Bu konuşma da aniden bitti. Yorumcu kameraya döndü. Aynı aldırmaz ifade.
"Şimdi dört dakika reklam var, siz onu izleyin benim içim kazındı, kan şekerim düştü. Gelicem birazdan"

Reklamlar başladı. Ağzım bir karış açık kaldı derler ya, aynen öyle oldu. On dakikada dinlediklerimin inanılır tarafı yoktu ama absürdlüğü ile kendine baktırıyordu. Gerisini beklemedim gidip yattım. Belki bir rüya görür, arar yorumlatırım ablama. Umut dünyası işte.

Meraklısına Not:
Programın adı "Rüyanız Hayrolsun"
Kanalı Flash TV

31 Mart 2011 Perşembe

Hayat Çok Garip Ya da Kim Bu Figen?

Seneler önce Roll Dergisi'nin yüzüncü sayısının ekinde ilk 100 derginin kapak resminden oluşan bir poster verilmişti. Posterin arka yüzünde ROLL'un vazgeçilmezi olan vecize nitelikli lakırdıların, dergi ve kitaplardan alıntıların, filmlerden tuhaf repliklerin yanı sıra, ROLL yazarlarının ilginç bir sahaf anısına dair minik bir not yer alıyordu. Dün gittiğim sahafta başıma gelen olaydan sonra üşenmedim o posteri de buldum. (Artık belgelere dayalı blog yazıları yazıyorum.)

Posterin arka yüzünü karşıma serince oradan hoşuma giden alıntılardan alıntılamadan geçemeyeceğim. Konu dağılacak ama olsun. Maksat iki gülelim.

Alıntı 1: Hayat Mecmuası, Gönül Postası Köşesinden, 1963.

- "Ben 20 yaşında bir kızım.25 yaşında bir zenciye delice aşığım. O da beni aynı şekilde seviyor. Beni ailemden istedi. Razı olmadılar. Kaçmaya karar verdim. Yapacağımız bu hareketi doğru buluyor musunuz?"

- "Bir genç kızın ailesinin muvafakatını almadan kocaya kaçmasını doğru bulmuyoruz. Bu zenci ile evlenmeye gelince, eğer hakikaten seviyorsanız, bu izdivaçtan mesud olacağınıza kanaaat getirdinizse, çocuğunuzun da biraz çikolata renkli olması hoşunuza gidecekse, niçin olmasın?"

Alıntı 2: (Bu alıntının nerden alıntılandığı belirtilmediği için alıntımın alıntısını nerden alıntıladığını bildiremiyorum)

"Rüyada org sesi işitmek, gayet üzücü ve hazin bir hadise ile karşılaşacağınıza; kendinizin org çaldığınızı görmek, neticesiz bir aşka tutularak ızdırap çekeceğinize delalettir."

"Rüyada bir musiki topluluğunda dümtek vurmanız, işlerinizde gelişme olmayacağına, yarıda kalan bir işinize baştan başlayacağonıza delalet eder."

Alıntı 3: (Bunda da kaynak malesef bütün aramalarıma rağmen bulamadım)

- "Gömleğiniz merserize bir sigara versenize."
- "Burası Kalamış, sigaramız kalmamış."

Lafı yeterince dolaştıdığımıza göre gelelim sadede, sonuncu alıntı bir plak yüzeyine kullanıcıları tarafından sonradan ilave edilmiş. ROLL yazarları şöyle yazmışlar posterin arkasına, harfiyen aktarıyorum:

"Sahafta bulduğumuz Timur Selçuk'un Dünden Yarına isimli plağının üstündeki yazı;

- "Figen, Hacerlerle iskeleye gittik, birazdan gelicez... Annen"

Plağa yazı yazılmasını bu yazıyı ilk okuduğumda, yani seneler önce çok tuhaf bulmuştum. Ancak bir hayli de gülmüştüm. Yok artık atıyorlar desem de Figen'e yazılan son derece özel not ve o notun seneler sonra binlerce kişi tarafından okunmuş olmasını hayatın tuhaflıklarından birisi olarak kafama yazmış ve plak üstünde yazılı o ismi hafızamdan bir türlü silip atamamıştım.

Evvelsi gün sahaflarda dolandım biraz, biliyorsunuz. Sahafları kolaçan ederken beni en mest eden işlerden olan başkalarına ait siyah beyaz eski fotoğrafları karıştırma eylemini gerçekleştirdim öncelikle. Şanslıydım; 1930'lu yılların resimleri bile vardı burada. Yüz adet fotoğrafı ard arda dizip, gördüklerimi sanki bir grup insanın hayatını anlatırmışım gibi yorumlamayı düşünüyorum. Ama daha hala çok sayıda resme ihtiyacım var. O dükkandan beş tane kafama yatan resmi aldım. Hemen ardından kartpostal yığınlarını talan ettim yirmi tane kartpostalımı da istifledim. Çoktandır kırkbeşliklere bakmıyordum. Kırkbeşlik lotlarını kurcaladım biraz. İşte ne olduysa o anda oldu. Gönül Yazar'ın bildiğiniz Love Story şarkısını türkçe okuduğu "Aşk Hikayesi" 45'liğini aldım elime. Zarfı bile olmayan bu kötü baskıya bakmanın alemi de yoktu plak almaya niyetim de yoktu. İçimden bir ses, aniden:

"B Yüzünü çevir" dedi.

Hemen itaat ettim. Ve gözlerim hayretle büyüdü. Plağın "Bu Ne?" şarkısının yer aldığı B yüzünde şöyle yazıyordu:

"Figen, ben komşudayım. Dolapta muhallebi var. Ye kızım. Annen"

Çok şaşırdım. Bu plağı da hemen satın aldım. Sahaftan ayrılırken sorular beynime hücum ettiler:

Acaba bu Figen dergide sözü geçen Figen mi?
Bu anne neden kızına plaklar üzerinden notlar iletiyor?
Acaba olay "post it"in icadından öncelere mi dayanıyor?
Öyleyse, ne kadar önce mesela? Kaç ay? Kaç yıl?

Bu işi yapan sadece annesi değil demek ki. Eğer bu iki plak da aynı Figen'e yazıldıysa, bu demektir ki ailenin diğer fertleri de plakları birbirlerine notlar yazmak için kullanma alışkanlığındalar. Anne, Figen kendi yazdığı notu başka biri/sinin/lerinin notu ile karıştırmasın diye her ikisinde de "Annen" diye belirtme gereği duymuş.

Kim bu Figen?
Acaba zenciye aşık kız Figen mi? (Yok olamaz öyle olsa annesi onu evde plaklarla ve zenci erkek ihtimali ile başbaşa bırakmaz)
Hacer kimin nesi?
İskelenin adı ne?
Baba nerede?
Bu nasıl bir aile?
Parçalanmış bir aile olabilir mi?

Plakları sahaflardan dergi köşelerine dolanıp ta bana kadar gelebiliyorsa, ailenin plak koleksiyonunun parçalandığını biliyoruz. Koleksiyonun dağılması ailenin parçalandığı anlamına gelmemeli. Her koleksiyonunu dağıtan aile parçalanmıyor elbette.

Anne notları hep B yüzüne mi yazıyor? Timur Selçuk plağının hangi yüzüne yazdığını bilmediğimden bu konuda bir genelleme yapamıyorum ne yazıktır. Yoksa plakların sevmediği yüzlerine mi yazmış sadece? Ya da sevdiği yüzüne mi?

Anne gezmeyi seven biri belli. Baksanıza, kadın ya iskelede ya komşuda. Bir de dönem dönem dolapta muhallebi oluyor. Acaba hangi dönemlerde o da belirsiz.

Tüm bilinenler bunlar.

Konu ile alakası yok ama Gönül Yazar'ın kendisi böyle bir plak çıkarttığından haberdar mı? (Yoksa konu ile alakalı mı bilemedim) Gönül yazar plağın B yüzünü bu kadın kızına not yazsın diye yapmış olabilir mi?

Sorduğun sorulardan birini bile bilen varsa insaniyet namına beni de haberdar etsin lütfen. Ben bir koşu sahafa kadar gidip sorguya çekeyim şunu sıcağı sıcağına. Belki bir ipucu daha yakalarım.

Vladimir'in, 2011 yılında
28 Mart Pazartesi günü saat 18 sularında,
sahafta bulduğu garip plağın resmidir.

2 Kasım 2010 Salı

Çok Fazla Film

Son aylarda kitap olumaktan ziyade pek bir fazla film seyreder oldum. Bunda annemin evinin köşeşindeki dükkan sahibinin çok güzel dvdler getirmesi ve de Kadıköy'ün belli bir noktasındaki dükkandaki çocuğun filmlerden çok iyi anlaması ve şahane bir eski film koleksiyonu bulunmasının payı sonsuz.

Ben film içinde bir dünya kurabilen ve kurduğu dünyadaki mantığın içine öyküsünü oturtup seyrcisine ihanet etmeyen filmleri önemsiyorum. Ancak diğer taraftan da çerez niyetine olan filmleri de izlemeyi seviyorum. Hal böyle olunca en zırt teen slasher bile bazen ağzımın suyunun akmasına sebep olabiliyor.

Salim kafa ile oturup son dönemde izlediğim filmlerin listesini yapmayı kafaya koyup bilgisayarın başına çöreklendim;
Ghost Writer, Summer Hours, Kala, Amarcord, Ginger & Fred, Satyricon, Notorious, Life Boat, Martyrs, Alphaville, La Strada, When Father Was Away On Business, Inglorious Basterds, LA DernierVol, Pariste SOn Konser, Ma Mére, Blind Date, Bright Star, Beyaz Bant, La Haine, Stalag 17, The Baishment, Wait Until Dark, Christine, Eraserhead, Purple Noon, Birdman of Alcatraz, Karanlıktakiler, Gelinler, Fanny and Alesxander, Savaş ve Barış, Ve Durgun AKardı Don, Robin Hood, Dönüşüm, Vivement Dimanché, Elizabeth, Serbis, Martyrs, Ejderha Dövmeli Kız, Book of Eli, The Box (Charlize Theron), Prince of Persia, Case 39, Veda, Vavien, Gölgesizler, Canino, Me and My Sİster, Partir, Valentine's Day, Leap Year, Nine, The Lİves of Others, Garden State, Cargo 200, The Wİmpy Kid Movie Diary, Red, Dust of Time, Long Weekend, Kirot, Resident Evil - 4, Rec 2, Dönüşüm, 30 Days of Night 2, Spanish Movie, New Moon, Eclipse, The Last Airbender, The Dissapearance of Alice Creed, Mirrors 2, Punisher: War Zone, The Air That I Breathe, Day Breakers, Splice, The Box ( Theresa Russel), Ölüm Peşimizde, Deadly Encounter, S. Darko, Ölüm Zili,The Myth, Treasure Hunter, Iron Man 2, Knight and Day, From Paris With Love, Dersimiz Atatürk, Yahşi Batı, Ses, Gölgesizler, Outlander, Vinyan, Predators, IP Man, IP Man 2, From Within, Machete, The Devil's Tomb, Pirahna 3D, Repo Men.

Listem yaz yaz bitmedi unuttuklarım da var kimisinin türkçe ismini hatırlayabildim, kimisinin ismini hatırlayabilecek halde değilim. Google'da arayasım ise yok. Velhasıl filmle bozdum kafayı filmle yatar filmle kalkar oldum.

Cumartesi akşamı TV'de Acun Efendi'nin garip programını izledim; "Yok Böyle Dans". İlkokulda okuyan çocuk sallasa bundan daha güzel program ismi uydurur emin olun. Programdan aklımda yer eden gariplikler şöyle:

1 - Yarışmacıların program öncesi hazırlıklarındaki türkçe konuşmaları bile alt yazı ile verilirken Jüri üyelerinin ingilizce konuşmaları için herhangi bir alt yazı kullanılmıyor. (Pazar günkü tekrarında baktım yine yoktu)
2 - Acun acilen kendine ingilizce hocası tutsun ya da jüri üyeleri konuşmasın Acun onların yerine şunu dedi bunu dedi diye uydursun. Nasılsa yakışır.
3 - Metin Arolat dansetmiyor deve gibi hopluyor. Ayrıca çok bet bir sesi var. İtici.
4 - Güneri Civaoğlu dansetmek şöyle dursun, dansetmek bile istemiyor.
5 - Leila isimli kadın Tan Sağtürk'ün her dediğini anladığı halde neden dilimizi konuşmak istemiyor.
6 - Defne Joy Hanım'ın hikayesi ilginçmiş, babası amerikalıymış da Defne ülkemize yetişkinken gelmiş madem öyle ingilizcesi neden türk aksanlı?
7 - Neydi o ikoncan kılıklı kadının adı? 6 yıl Londra'da moda tahsili görüp gelmiş, ingilizcesi amerikan aksanlı.

Programı izledim, attım kendimi yatağa. Kulağımda müzikçalar, kulaklıklar. Doğru uykuya. Kolay rüya görmem ama gördüm mü tam görürüm. Bu kez de öyle oldu.

Evdeymişim. İzmir'deymişim. Yıkanmak istiyorum. Banyoya giriyorum. Banyo mutfak ile bahçe arasında uzun ve geniş bir holmüş aynı zamanda. İçerisi ve dışarısı gün ışığı ile apaydınlık. "Bu bahçeyi kim koydu buraya?" diye kendi kendime soruyorum.

Banyoda iki tane banyo küveti var biri boş, diğeri temiz bir su ile dolu. Ben dolu olanında duş almak istiyorum. Ama önce suyu boşaltmam lazım. Arkamdan bir kadın sesi fısıldıyor.;
"Dikkatli boşalt, pişman olursun"
Dönüp arkama bakıyorum kimse yok. Kuşkulanıp bahçeye çıkıyorum orası da boş. Mutfağa açılan kapıya gidiyorum. Mutfak "Mac Donalds"mış meğer. Fast foodcunun sakin bir günü içerideki masalardan ikisi dolu, sekizi boş. Köşedeki yüksek masada duran siyah saçlı bir kadın çok tanıdık geliyor ben dikkatle bakınca güneş gözlüklerini takıyor, başını duvardan yana çeviriyor. Kasanın arkasıdaki çalışanlara bakıyorum beni görünce daha hızlı çalışmaya başlıyorlar.

Banyoya dönüyorum. Elimi suya sokuyorum. Az evvel dibi gözüken tertemiz küvetteki suyun rengi değişiyor. Açık kahve, ama giderek koyulaşıyor. Delikteki tıpayı çekiyorum. Su gitmiyor. Deliği kontrol ediyorum. Suyun dibi br sürü tahta parçası ile dolu. Kare şeklinde kesilmiş tahtalar. Onları üçer beşer dışarıya atmaya başlıyorum. Attıkça yenisi geliyor. Sıkılıyorum bunu yapmaktan. Annie Lennox'un Dark Road isimli şarkısını söylüyorum ben söyledikçe ağzımdan Annie Lennox'un sesi çıkıyor. Sesimi kaybetmekten korkuyorum birden. "Sesim çok güzel sessiz kalırsam mahvoldum" diye düşünüyorum. Bakıyorum küvetteki su seviyesi hızla boşalıyor. Boşalıncaya kadar bir şeyler atıştırayım istiyorum.

Mutfağa geçiyorum. Mutfak hala Mac Donalds. Siyah saçlı kadın beni görünce gözlüğünü takıyor. Gözlüğü takarken bir an duraksıyor, siyah ve gür saçları bir gözüne doğru düşüyor, bana bakarken gülümsüyor. Ağzını geniş bir gülümseme kaplıyor.
"Bonjour" diye selamlıyorum kadını. Selamımı alıyor. Eldivenlerini çıkarıp masasının üzerine koyuyor. Ayakta sohbet ediyoruz. Kadın en sevdiğim artistlerden Fanny Ardant. Konuşurken birden elini omzuma koyup banyoyu işaret ediyor. "Dikkatli olman için uyarmıştım" seni diyor. Banyo kapısında koyu renk bir kahve akıyor. Koşuyorum banyoya. Dark Road yankılanıyor. Küvetteki kahve yere akıyor.

Gözlerimi açıyorum. "Dark Road" bangır bangır kulağımın içinde.

Sabah işin aslını anlıyorum. Annie Lennox'un Songs Of Mass Destruction albümü de, Best Of albümü de player'ın içinde. Ben "karıştır" modunda dinleren her iki albümn ortak şarkısı ardarda denk gelmiş. İstesen olmayacak bir tesadüf. MP3 çalarımın bana ilk oyunu değil bu.

Çok fazla film izlersem olacağı bu elbette.

Bu rüyayı birisi bana yorumlayabilir mi acaba?


Kulakların çınlasın Fanny Ardant.

28 Nisan 2009 Salı

Rüya

Ben bir rüya gördüm.

Rüyamda biraz gezdim. Balonla seyahata çıktım. Şehirlerin, denizlerin üzerinden uçtum. Çocukken rüyamda uçup tekrar yere inememekten korkardım. Karaya çıktım ya çok sevinçliyim. Bazen kötü bir rüyanın ortasında uyanır ya insan, ter içinde kalmıştır bedeni. Rüyamda hiç terlemem ben, sadece gerçek hayatta. Bir de rüyalarımda koku almadığımı farkettim.

Rüya böyleydi.

Gerçekte de biraz gezdim, biraz hastalandım, biraz iyileştim, sonra buraya geldim.

Buraları özlemişim.


2 Aralık 2008 Salı

Düz

Kahramanlar içine düştükleri masalda yola koyuldular mı, “az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş” denilmesi adettendir. Duraklaya, yola koyula adamlar tepeleri düz yolları aşar, türlü masal yaratığını alt ederek bir yerlere vasıl olurlar. Yolda başlarına gelenler ise masal olur. Düz yollar bile tekin değildir masallarda, düzdür ama yol kenarlarında, ağaçların çalıların gerisinde türlü tuzaklar beklemektedir masalın içinden geçenleri.

Bazen rüyalarımda düzlük bir yerde olduğumu görüyorum. Uçsuz bucaksız bir kara parçası, yürürken yürüken uçmaya başlıyorum. Uçarken aşağıda evler beliriyor. Evlerin ışıklarını görüyorum. Biraz yaklaşıyorum, evlerin içindeki insanları görmeye başlıyorum. Uçmak sanırım özgüven noksanlığı ile ilgili arızaya işaret ediyor olmalı. Ben de kendimi özgüveni yüksek biri sanırdım. Oysa rüyalar doğruları iaret eder, demek kendimi yanlış tanımışım. Benim rüyadaki düzlüklerden kentlere olan yolculuğumdaki problemim uçmakla ilgili değil aslında. Böyle bir güzel uçuyorum evlerin üzerinden, etrafa dikiz atıyorum (Beni gidi uçan rontgenci beni). Alenen eğleniyorum, derken sıkılıyorum aniden. Aşağıya inmek istiyorum inemiyorum. Allah kahretmesin sesleniyorum az evvel dikizlediğim evdekilere "İmdat, kurtarın beni" diye. Yok, duyan yok, ağzımı açıyorum aslan kafası gibi kocaman, MGM aslanı gibi kükrüyorum güya, yok ses yok. Görüntü muazzam farkındayım. Bütün rahatım kaçıyor, uykumdan bile uyanamıyorum eğlenceli başlayan rüya dönüyor kabusa. Yılda en az iki kere görürüm bu rüyayı. Geçen yine düzlükten havalandım, uçuyorum bodoslama, evlerin arasında bir ağaç gördüm. Soyunmaya başladım, gömleği, kravatı, pantolonu düğümledim birbirine. Kement gibi bir şey oldu, görmenizi istemem yani, kementin hiç bir sanatsal yanı yok.. Hatta kement desen, kement demek için bin şahit lazım o gayet bana özel rüyada bin şahit bulsam, feryadımı duyurup zaten kendimi kurtartırım. Neyse efendim kemendi atarsın aşağdaki ağacın dalına. Bir de denk gelmesin mi. Nasıl inmişim yere anlatamam. Tabi yere iner inmez düğümleri bozup giysilerimi üzerime geçirdiğim gibi hemen eğilip yere toprağı öpüvermişim. Artık rüyamda düzlüklerden değil de ağaçlıklı yerlerden, koru kenarlarında havalanmaya niyetim var. Kement sallama işimi şansa bırakmam yani, gündüz stres, uykuda stres, can dayanmaz buna.

Düz, dümdüz bir kelime aslında, elli manaya çekilesi varmış da haberim yokmuş.

Geçen gün taksiye bindim, evime yaklaşınca yollar karmakarışık. Bazen ben bile karıştırıyorum buradaki yolları, öyle nalet bir muhit yani. Şehir planlamacısı mefhumu bu mahalle yapılırken oluşmamış henüz. İspatı için muhtara gidin size yol tarif etsin, bakalım bulabilecekmisiniz. Deniz kenarına çıkıyorum derken demiryoluna, demiryoluna gideyim derken deniz kenarına çıkarsınız. Kabus gibi, Hansel ile Gretel burada yaşasaydı burada da kaybolurlardı, ama masal günümüzde geçer, bir çeşit çeşitleme olurdu. Gerisini bizler de gazetenin üçüncü sayfasından okurduk bir kaç güne kalmadan. Şaşırmamam lazım rüyalarda havalanıp havalanıp hava yolu ile ulaşımı tercih etmeme .

Efendim geçen gün taksiye bindim. Sarı renkli bir taksi doğal olarak. Ben de bir tuhaflık var beni gören taksici bana dert yanar. Uyuyor rolü yapmıyorum fazla dolandırmasınlar diye mamafih gözler açık gitmekten başka çarem yok zaten. Taksici gözü açık yolcuyu uyutmanın yollarına bakıyor hazır gözü kapalıyı bulmuş yolu uzatır uzatır, gene adresi bulamaz. Sonuçta ben zararlı çıkarım. Efendim anlatıyor usta "dar dar dar" bende kabahat biliyorum, adam lafı uzatıyor ben gayet ilgisiz biçimde "yaaaaa?" diyorum. Adamlar bu yarı yavşamış "yaaa"ları ilgi alameti sanıyor sanırım. İzmirde derdini dinlemediğim taksici kalmamıştır. Bir konuşsam yer yerinden oynar. Yok merak etmeyin konuşacağım gün gelince konuşurum elbette, henüz gelmedi. Her şeyin bir sırası var. Bu taksideki taksici ellili yaşlarında kart sesli ve sanırım Kayseri dolaylarından bir vatandaşımız. Döndük dolaştık bunun kafası karıştı. Tam bizim evin sokağa döndük.

"Hah" dedim,

Taksici "Nasıl gidiyoruz abi?" dedi. (Burda bir saplama yapayım, Saygıdan abi diyor, yaştan değil)

Dedim ki "Düz"

Taksici kıkırdıyor.

"Ne oldu?" diye sordum.

"Abi bizim orda düzmek başka anlama gelir"

"Kaç çocuğun var senin?"

"beeeş"

"Belli zaten aklın dümdüz kelimede bile düzmeye çalışıyor"

Lafım taksicinin pek hoşuna gitti. Benim gitmedi. O yolculuğu olmamış saymak isterdim. Ama oldu ve yazdım bile.

Düz, dümdüz bir kelime. Yatay durumda olan, eğik ve dik olmayan, kıvrımlı olmayan, doğru, yüzeyinde girinti çıkıntı olmayan, kısa ökçeli veya ökçesiz ayakkabı, yayvan, altı derin olmayan, kıvırcık veya dalgalı olmayan saç, yalın, sade, süssüz, çizgisiz, desensiz ve tek renkli, engebesiz olan yer, düzlük, ova, anlamlarını taşıyan bir kelime. Tavla oynamaya karar vermiş iki kişi sorar birbirine “ters mi düz mü” diye. Anadolu liseleri pıtrak gibi çoğalınca düz lise kavramı çıkmıştı karşımıza. Erkeklerin kruvaze ceketlerinin karşısında düz ceket vardır bir de. Düz ceket, alengirli değil yani. Bir de ev yapımı rakının bir türüne derlermiş, ben görmedim, duymadım az öncesine kadar da bilmiyordum. Nerden estiyse, gayettabi can sıkıntısı tdk.gov.tr dolaylarına uğradım düzden türemiş bir de şunları buldum; Beylikdüzü, başak düzmek, düzde kalmak, düpdüzen etmek, düzen vermek, düzen ipi, düzen tutma, düzeni yerinde olmak, düzen ağacı, düzen hakkı, düzme mantı, düzüm düzüm, karadüzen, kırık düzen, güveyi düzmek, tüyü tümürü düzmek, düzeltme cetveli, düz yazı, düz duvar.

Hazır düz kelimesinden türemiş kelimelere el atmışken bir de tekerlememsiz düz cümle kurayım tam olsun: "Düzengesiz, düzenli düztaban; dümdüz, düzayak düzlükte, düzensiz düzgeçlerini düzinesiyle düzdüre düzelte, düzdürte düzelte düzmeçleri dümdüzetti"

Bazen kuşlara bakıyorum, pek güzel sıra sıra düzgün biçimde tellere, tahtalara sıralanmışlar, "aferim" diyorum "ne kadar da terbiyeliler". Eskiden TV antenlerine sıralanırdı bu kuşların büyük büyük dedeleri, düzgün düzgün. Bazen körfezdeki gemilere bakıyorum, pek bir dağınık pek gelişügüzel durmuşlar. Düşünüyorum, şunların kaptanları, şunları düzgün düzgün sıra sıra parketse, körfezimiz bir tane zaten, o da güzel gözükse.


23 Eylül 2008 Salı

Uykusunda Gezen Adam

Bazı insanlar vardır, nedensiz yere inatçıdırlar. Durduk yerde bir laf ederler ve o lafın ağırlığını bir ömür taşırlar hatalı olduklarını fark ederler ancak bir özür dileyemezler. Haksız olduklarını bile bile ettikleri lafın yanlış olduğunu kabul etmez, inatla küskünlükle yollarına devam ederler. Oysa küsülecek laf var gülünüp de geçilecek laf var, kimi için ağır, ölümüne ağır bir laf kimisine saz misali değmeden geçen, değse de güldüren bir lakırdı olabilir. Ne mi mesela?

“Durun siz evlenemezsiniz”

Filmlerde gülüne bu laf, gerçek hayatta edenin hayatının sonlanması ile bitebilir.

Durun siz evlenemezsiniz;

- Çünkü siz kardeşsiniz,
- Çünkü ben ikinizle de ilişki yaşıyorum,
- Çünkü o adamı/kadını seviyorum,
- Çünkü o adam zaten benimle evli, bakın işte bu karnımdaki de - sizden iyi olmasın -onun müstakbel yavrusu,
- Çünkü evlenmenizi istemiyorum,
- Çünkü ablam evlenmenizi istemediği için bileklerini kesti şimdi Guraba hastenisinde yatıyor,
- Çünkü benden başka kimse mutlu olsun istemiyorum
- Çünkü zaten evlisiniz.
Var mı bir kelamla evliliği durdurmaya yeltenecek babayiğit hemen harcarlar oracıkta. Belki nikah seyretmeye gelmiş birkaç ne idüğü belirsiz zevzek sinsice sırıtabilir ama o kadar.

Aslında ben bunu yazmayacaktım asıl yazacağımı unuttum ondan bu saçmalık. Ben uyuyorum geziyorum, uyurgezerim ben. Uykuda geziyorum, çatıların üzerinden, terasların tepesinden şehre bakmadan geçiyor, şehrin güzelliklerini, geç vakitteki ışıl ışıl halini görmüyor, şehrin içinde gece gibi geçiyorum. Uykudayken gezerken, güzellikleri değil çirkinlikleri görüyorum. Çirkinlikleri görmek için göz gerekmiyor, iyi koku alan bir burun yeterli. Kimi insanlar belayı çeker zaten olanca manasızlık ve hüsranı mıknatıs gibi çeker bu insanlar üzerine. Bende mıknatıs insanlardanım. Uykuda gezen, çirkinlikleri çeken mıknatıs insan.

Bazı insanlar vardır, her şeyin kendisi için en iyisini, tavuğun budunu, şeftalinin en irisini, apartmanın orta katlarını, tiyatroda, konserde, ekmek kuyruğunda en ön sırayı isterler. Bela adamı buluyor, bazen gereksiz tartışmaların göbeğine atıyor, kendini tartışma içine atmayan adamların geceleyin uykularını kaçırıyor bela. Uykusu kaçan adam bütün bir günü yeniden kurguluyor.

Kurgulayan adam o gün Bostancı’daydı, Taksim’e gitmek istiyordu. Taksim dolmuşları binmesi gerekiyordu, dolmuşta şoförün yanındaki en ön koltuğa oturmak istiyordu. Duraktaki arabanın ön koltuğunda birisi olduğu için bir sonraki dolmuşa binmeye karar verdi. Kurgulayan adam kafasında kurgularla, ilk gelen arabanın ön koltuğuna kuruldu. Hava sonbahara dönmüştü, ağaçların yakrakları dökülmeye başlamıştı. Kavak ağacı yaprağı üstten dökerse kışlar sert mi geçiyordu yoksa ılıman mı oluyordu sorusu aklına düştü. Sorular aklına geldikçe işkilleniyordu. Kurgulayan adam, aklına gelen sorularla şekil değiştirdi işkillenen adam oldu.

İşkillenen adam arabanın dolmasını beklerken karşıdan beş adet yarım asrı aşmış süslü kadının geldiğini gördü. Kadınlar binmeden parfüm kokuları arabaya bindi. Bir tanesi pek asık yüzlü, pek tiz sesli, pek topuzluydu. Koskocaman yakaları rüzgarla bir inip bir kalkıyordu. Kadın işkillenen adamı tiksintiyle süzdü ve ondan rica etmek yerine şoförü bularak:

"Ay şunu kaldırtın ben önde gidebiliyorum, arkada gidebilemiyorum. Öğürüyorum zira" dedi.
Şoför yüzünde hiçbir kıpırtı olmaksızın işkillenen adamdan rica etti:
“Beyefendi ordan kalkabilir misiniz hanfendi ağır vakaya benziyor”.
Tercih işkillenen adama kaldı, artık kalksa bir türlü kalkmasa bir türlüydü, adamı felekten bir günü daha tarumar oldu. Kafasının içinde elli tane adam vardı, “Ay şunu kaldırtın” lafını duyunca ellisi de ayrı telden isyan bayrağını kaldırdı. Adam sabaha kadar yattığı yerde o kadına nasıl haddini bildirmesi gerektiğini düşündü.

17 Eylül 2008 Çarşamba

Ada Vapuru

Staten Adası'nda tuttuğumuz o küçük eve gidiyorduk. Manhattan'dan feribota bindik. Dört katlı feribotu görünce gözlerin kocaman kocaman açıldı. Özgürlük heykelini bu kadar yakından görmemiştin daha önce. "Aa hiç göründüğü gibi değilmiş, daha büyük bir heykel zannediyor insan" dedin. Özgürlük heykelini herkes daha büyük zannediyor. Herkes herşeyi bir başka şey zannediyor. İnsanlar insanları göründüklerinden daha farklı zannediyor. Oysa insanların görüntüleri de bizim görmek istediğimiz hallerinden ibaret. Herşey şu kafalarımızın içinde bitiyor oradaki hayal neyse o karşımızda cisimleşiyor. Sihir burada, hayatın bütün sırrı burada, şu beyinlerimizin içinde. Ne görmek istiyorsak onu görüyor, ne duymak umuyorsak onu dinlediğimizi sanıyoruz. Oysa herşey bambaşka. Herşey berbat. Bizim gördüklerimiz bu berbat görüntülerin üzerine kendi beyinlerimizin ufak oyunlarla giydirdikleri iyileştirilmiş halleri.

Sen "Aa hiç göründüğü gibi değilmiş, daha büyük heykel zannediyor insan" derken bir kitaptan okuyup şık bulduğun bu cümleyi bir yerlerden hatırlıyıp tekrar ediyorsun bundan eminim. Vereceğim cevabı hangi kitaptan alıntıladığımı ne yapıp edip bulup, sanki zafer kazanmış gibi iki gün sonra karşıma çıkıp "buldum" diyeceğini adım gibi biliyorum.

Hepimizin bildiği ayrı bir yerden kopya edilmiş ayrı bir ezber. Dünya kuruldu kurulalı aynı. Herkesin sırları, herkesin ufak oyunları var. Görmek istediğin kadarını görüp cesaret edebildiğin kadarını gerçeklerin dünyasında geçirebiliyorsun.

Biz iki düş kaçkını, hayal hırsızı, biz iki umut taciri, bindiğimiz vapurda karşıdan karşıya geçiyoruz. Öyle böyle bir geçiş değil bu. Allak bullak olmaya, alabora olup batmaya çalışıyoruz sanki.

Artık ada da ada değil, feribot da feribot değil, özgürlük heykeli ise bambaşka bir şey.

9 Ocak 2008 Çarşamba

Medyatik Cinnet Ordusu, Rita Fink ve Diğerleri

Yıllar sonra, dün gece Rebecca’yı izledim ve korktuğum başıma geldi filmi bitirip yattıktan sonra, rüyamda Manderley’e gittim. Demirden bahçe kapısı kapkara bir izbandut gibi yolumu kesti, sanki içeriye girmemi engellemek istiyordu. Yolu otlar bürümüştü, koşarken ayaklarıma dolanıyordu. Kucağımda koskoca bir sözlükle koşuyordum. Artık bir harabeye dönmüş malikaneyi sarmaşıklar kaplamıştı. Evin eski günlerinden eser kalmamış o aydınlık pencerelerde karanlık hüküm sürüyordu, kapkaranlık cümle kapısından geçerek geniş mermer merdivenlerden can havliyle yukarıya doğru koştum. Peşimde uğursuzluk yüklü bir karaltı beni takip ediyordu. Onu göremiyordum, ama kalp atışlarını duyabiliyordum. Kalbi nefretle çarpıyordu.
Doğu kanadının karanlık koridorlarından koşarak çatı katındaki odaya girdim, oda hiç bozulmamıştı, pencereden süzülen ay ışığı odayı aydınlatıyordu. Örümcek ağlarının arasından süzülen ışık odayı korkulu gölgelerle bezemişti. Yatağın altına girip iyice kenara yapıştım. Sözlüğün sayfalarını karıştırmaya başladım. O kelimenin anlamını bulmalıydım. Çok önemliydi, hayatım bu kelimeye bağlıydı. Kapı açıldı. Ayaklarını görebiliyordum, kımıldamıyor kapıda duruyordu. Heybetli gövdesi bir erkek için bile alışılmadık biçimde iri olan ayaklarının üzerinde yükseliyordu. Ayak bilekleri sanki silikonla takviye edilmiş gibi kat kat olmuştu. Mrs Danvers’ın yüzünü görmüyordum ama emindim, saçlarını ortadan ayırıp İspanyol kadınları gibi arkada minicik bir topuz yapmıştı. Saçları hala abanoz gibi simsimsiyahtı. Aradığım kelimeyi buldum. Diva.

Diva: "İri yarı, gerdire gerdire fok balığına dönmüş, göğüs silikonları ayak bileğine inmiş gür sesli, bıçkın tabiatlı, kibar kibar konuşurken aniden nevri dönüp ana avrat söven transatlantik görünümlü dönmelere denir. Bunlar bir yandan kebabı nasıl sevip yağlarını nasıl ellerinden aşağı şıpır şıpır damlatarak yediğini şehvetle anlatırken, sahte sultan Edalarıyla “kaliteli” olduğunu varsaydığı avamlıklarını sergilemeyi marifetten sayarlar."

Şaşırdım. Birçok ülkede; primadonna, assolist, baş şarkıcı, sahnelerin en önemli kadın ses sanatçısı gibi anlamlara gelen bu kelimenin karşısında yazan satırlar sinirlerimi bozdu. Yatağın altından sürünerek çıktım.

Mrs Danvers: “Atla!! Pencereden aşağıya atla hadi” diyor beni pencerenin tehlikeli kenarlarına itttiyordu.
Pencereden atladım. Geriye dönüşü olmayan bir yoldaydım. Hayatımın önemli anları bir dvd’nin “scene selections” bölümü gibi küçük küçük kareler içinde karşımda duruyordu. Play tuşuna bassam istediğim anı gösterecekti. Hangi birini seçeceğime karar veremeden bahçeye düştüm. Saat beşi gösteriyordu. Çay vakti gelmişti. Sabahların Sultanı beni bekliyordu. Onunla çay içmesem ayıp olurdu.

Sabahların Sultanı yanağımdan çapkın bir makas aldı. “Şu programı bitireyim çıkışta gel, beraber En Dobra Dobra programına katılacağız” dedi.

Köstekli saatimi yeleğimin cebinden çıkarıp kapağını bir hamlede açtım. Baktım, yaptığım hareket Sabahların Sultanı'nı derinden etkilemişti, buğulu gözlerini kısarak bana bakıyordu.

Yaklaşık üç saat kadar vaktim vardı. Gezerken Karşıyaka’daki Deniz Sinemasına kadar gelmişim. Gösterimdeki filmin ne olduğuna bakmadan bir bilet alıp içeriye girdim. Salona girdim, yerimi buldum. Işıklar söndü film başladı. En sevdiğim film olan “Bu İkiliye Dikkat” oynuyordu. Başrolleri Banu Alkan ile Serpil Çakmaklı paylaşıyordu. Filmin senaryosu; iki bikinili ve iri kalçalı kadının aynı havuz etrafında yüzlerce defa kırıtarak gidip gelmesi, sonra yere havlu serip üzerine oturmasına olanak verecek biçimde ve üstelik merak unsurunu da ihmal etmeden gelişiyordu. Acaba havluya oturuken tam ortasına mı oturacak yoksa bir kısmı kenarda mı kalacak diye ister istemez meraklanıyordu insan. Başroldeki iki hanımefendi de, rollerine sonuna kadar adapte olmuştu, hatta Banu Alkan, yüz ifadelerinin yetersiz kaldığı yerlerde hislerini kalça mimikleri ile canlandırarak rolünü adeta yaşıyor ve yaşatıyordu.

Film bitti, seyirciler bis yaptı. Kendimim diye söylemiyorum, böyle bis görmemiştim. Önümdeki sırada Serpil Çakmaklı oturuyordu. Ağlamaktan rimelleri akmış, fondotenine karışmıştı. Küpeleri iri iriydi bu yüzden başını bile döndüremiyordu. Üzerinde iri motifli, büyük bir kazak vardı. Ağladıkça kazağın vatkaları tehlikeli biçimde sallanıyordu. Asistanını “Gördün mü bak, yine benden rol çaldı” diyerek azarladı. Asistanı; “Ben bilmem abla!!” diye cevap verdi. Aniden saçlarını kabartıp arkada kelebek şeklindeki bir tarakla topladı, alnına pembe renkli bir bant takarak aerobik yapmaya başladı. Sinemadan hemen çıktım.

Filmden çıkanlar açlıklarını seyyar satıcıların sattığı sucuk ekmeklerden yiyerek yatıştırıyorlardı. Sucukların sapsarı saçları vardı dudaklarını büzerek havaya buseler gönderiyorlardı. Az ilerideki sarışın bir kadın dikkatimi çekti. Dekoltesi günün bu saati için pek uygun değildi, rüküş seçilmesi an meselesiydi. Tehlikeyi seven bir kadındı. Sınırlarda yaşıyordu. Belli ki iskarpinlerinden şampanya içilmesine alışkındı. Görmüştü, geçirmişti. Dikkatlice baktım, Banu Alkan’dı. Sucukçu "internet siteniz hayırlı olsun abla" diyerek yılışık biçimde iltifat ediyor, kadın "ne sitesi ayol, ben müetahhit miyim" yanıtını veriyordu. Arkasından attığı kahkahalar yeri göğü inletirken sabahların Sultanı uçarak geldi “Çabuk Ol!!! Stüdyoya geç kalıyoruz!!!” diyerek beni çekiştirdi.

Stüdyoya Girdik. "En Dobra Dobra" başladı başlayacaktı. Açık oturum tarzı bir şeydi, katılımcılar karşımda oturuyordu; Pelin Batu, Rita Fink, Yeşim Salkım, Erkan Yolaç, Bülent Ersoy, Reha Muhtar, Lerzan Mutlu, Zekeriya Beyaz, Fatih Ürek, Sabahların Sultanı, Özcan Deniz, Ferdi Tayfur. Bunca adam arıza çıkarmadan nasıl bir arada duracak diye düşünürken her birinin yanında programı hazırlayanlarca tahsis edilmiş çürük sebze, yumurta ve pasta öbeklerini gördüm.

Sunucu vazifesini üstlediği açıkça belli olan Petek Dinçoz açık oturumu “bismillahirahmanirrahim, elemterefiş kem gözlere şiş” dedikten sonra, arkasına mavi Kurdeleler bağlanmış eflatun desem değil, pembe desem o da değil - hah buldum - lila rengi bir mendile sarılı zili sallayarak başlattı. Erkan Yolaç zil sesi ile birlikte başını emme basma tulumba gibi sallamaya başladı. Show dünyasında olup da elli yıl boyunca aynı işi aynı jest, aynı mimikler, aynı ses tonu, aynı vücut dilini kullanarak yapan başka bir insan yoktu. Ömrü vefa edecek olsa bir elli yıl daha aynı samimiyetsiz bakışlar ile bu durumunu koruyacağı intibaı uyandırıyordu.

Lerzan Mutlu aniden kahkahalar atarak yanında duran Zekeriya Beyaz’a sevgi ile yaklaşıp yanağından ısırdı. Zekeriya Beyaz bu ısırıştan memnundu. Görünen oydu ki; sanat camiasının birbirinden güzide şahsiyetleri arasından öne sıyrılmış hatundu Lerzan. Bu camianın birbirinden seçkin mensupları genelde birbirlerini alaylı ve okullu olarak iki gruba ayırırlar, bir gruptaki diğerinden pek haz etmez. Bu hanım sanatçımız okullu kısmısından olmasının haklı gururu ile TV çekiminde duygularını dizginleme zahmetine katlanmıyordu.

Fatih Ürek “Okullusu böyleyse sonumuz hayırlara vesile olsun” dedi. “Ben sahnede bunların yarısını yapsam adımı nasıl kötü anarlar, sahneye çıkartmaz, dağlara bayırlara kaldırırlar, tam 35 yılımı verdim bu mesleğe” diye ilave etti.

Reha Muhtar; “Bülent hanım sizi bir ara Adana'da sahnede kurşunlamışlardı yanlış hatırlamıyorsam.”

Bülent Ersoy: “Evet Reha bey, göstermek gibi olmasın, (eliyle sol böbreğini göstererek) şuramdan isabet alıvermişim.”

Reha Muhtar: geçmiş olsun divam.

Bülent Ersoy: Teveccühünüz efendim. Allah ü Teala bana bu sabrı verdikçe yılmayacağım.

Sözlük hala yanımdaydı bu göstermek gibi olmasın lafı kafamı kurcaladı. Sözlüğü açıp baksam elime yapışmazdı, zaten bütünleşmiştim sözlük ile, ayrılamıyordum bir türlü. Şöyle açıklamıştı sözlük; "Ayıptır Söylemesi" ifadesinin kardeşi niteliğinde bir sözcük grubudur. Bir anlam ifade etmez, ama yine de laf olsun diye sıklıkla kullanılır. Genellikle içinde kullanıldığı cümlenin bitiminde, gösterilmek gibi olunması istenmeyen yerin işaret parmağı ile gösterilmesi ile sonuçlanır.

Okuduğum satırlar beni rahatlatmıştı. Demek ki adet yerini bulmuştu. Sözlüğün sayfalarını kapattım, yoksa "paralel evren" her açılabilirdi, hepimiz paralel evrene geçebilirdik. Paralel bir evrenin olması fikri beni ürküttü. Uyanmak istedim ama her istediğimin olmayacağını artık öğrenmiştim. Uyanamadım.

Sabahların Sultanı: “Hadi Özcan bize bir şarkı söyle” dedi

Özcan Deniz: “Şarkı söylemek için gelmedim ben buraya, size yazdığım bir şiiri okuyayım dedi.

Rita Fink alaycı gözlerle süzüyordu. Verebileceği en seksi, alımlı, zeki, duygusal kadın pozunu yakalarken fotojenik olmaya gayret ediyordu. Gayreti gözden kaçmıyordu yüzünde saniyede 52 mimik geziniyordu.

Özcan Deniz:”Size yüzyılın doğumu için yazdığım veciz şiirimi okuyorum”
"Atlas demek
Dünyanın yükünü taşımak demek
Sen güçlü demek, zorlu demek
Atlas bebek
Atlas demek
ipek demek, kırmızı demek
sen ışık gibi, ayna gibi, ateş gibisin demek
Atlas bebek
Atlas demek
Sen üst de demek
Başın başlangıcı, aklın koruyucusu demek
Atlas bebek
Atlas demek
Daha çok kardeşin olacak demek
Ama annen, baban sana emanet demek
Hoşgeldin Atlas bebek"

Lerzan Mutlu “ ay bunu istiyorum, bunu istiyorum, biri bunu bestelesin çabuk”

Özcan Deniz: “Benim bunu bestelemem doğru olmaz”

Pelin Batu “Ben bestelettirebilirim gerekirse, çok tanıdıklarım varrr”

Bülent Ersoy Reha Muhtara dönerek önce bir genç kızın kahkasına öykünen sesler çıkartıp benzer “Bir kadın 30 küsür yaşına kadar 15 yaşındaki kız sesiyle konuşur mu ya? Kim çağırdı bu Pelin’i buraya?” diye sordu.

Reha Muhtar:”İlahi Diva’m ağzınızdan bal damlıyor, orkide kokuları saçıyorsunuz kımıldadıkça” Bu sözler üzerine ortam gerilim yüklü bir havaya büründü. Ferdi Tayfur asabi biçimde etrafa bakıyordu.

Fatih Ürek “Yeşim Emrah’la aranızda bir şeyler mi var” Diye sorunca, Yeşim Salkım “A neden olsun ki ben onu yıllardır tanıyorum ikimizde bu camianın içindeyiz böyle bir şey olabilir mi? Rica ederim kızım var benim” demesiyle gerilim daha da tırmandı. Panikleyen Petek Dinçöz “Hadi Ferdi Ağbii Bize bir şarkı söyle” diye cilve yaptı. Ama Ferdi Tayfur sinirlenmişti bir kere, gitarını sağlı sollu, sağa sola, sallamaya başladı vurduğu yeri kırıyor, gitara bir şey olmuyor dekor parça parça aşağıya iniyordu. Petek çığlıklar içindeydi “Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Caaaaaan kurtar beni, Caaaaan canını seven kaçsın” Bu aklı başında lafları duyunca hemen can havliyle kaçmaya başladım, peşimde bir uğursuz karaltı vardı, kendisini görmüyordum. Kalp atışlarını duyordum. Dönüp baktım. Mrs Danvers da kaçıyordu.

Uyanıvermişim…

Ter içinde kalmıştım.

Allahtan hepsi rüya diye düşündüm, ya gerçek olsaydı?