kitap önerisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap önerisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Haziran 2026 Perşembe

Kazkafanın Kitabı: Bir Taşra Aldatmacası ve Sessizliğin Cerrahı Yiyun Li’nin Dünyası

Yiyun Li, günümüz edebiyatının en nevi şahsına münhasır, okurunu içten içe huzursuz eden yazarlarından biri. Çin doğumlu olan ancak eserlerini İngilizce kaleme alan bir yazar, kelimelerle adeta bir cerrah soğukkanlılığıyla oynuyor. İnsan ruhunun en kuytu, en karanlık ve kimseye açılmamış köşelerini büyük bir soğukkanlılıkla deşiyor. Kendisi de zaten ana dilinin getirdiği o duygusal yükten kaçmak, kelimelerle arasına bir mesafe koymak için İngilizce yazmayı seçtiğini söylüyor. Li’nin kitapları, elinize alıp “tatilde okuyabileceğim bir kitap ” diyeceğiniz türden işler değil; insanı sarsan, oturduğu yere çiviliyen ve rahatını kaçıran eserler. Kazkafanın Kitabı ile PEN/Faulkner Ödülü’ne layık görüldü ve 2026 yılında da TIME dergisi tarafından “Dünyanın En Etkili 100 Kişisi” arasında gösterildi.

Gelelim Asıl Mevzuya: Kazkafanın Kitabı (The Book of Goose)
Eğer adından yola çıkarak bu kitabı kırsalda geçen, içinde sevimli kazların uçuştuğu, neşeli bir köy hikayesi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Çünkü roman, İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransa’sının kasvetli, yoksul ve çamurlu bir köyünde geçen; dostluk, manipülasyon, deha ve şöhret üzerine kurulmuş kapkara bir büyüme hikayesini anlatıyor.

Hikâyenin merkezinde iki taşralı kız var: Agnès ve Fabienne. Fabienne, kelimenin tam anlamıyla “ele avuca sığmaz, şeytani bir deha”. Agnès ise onun sadık gölgesi, Fabienne’in zihnindeki dünyayı dış dünyaya aktaran bir nevi elçi. Fabienne köydeki sıkıcı hayattan ve ölümün kasvetinden kaçmak için dahiyane bir plan yapmıştır: Birlikte zalim, karanlık ve absürt çocuk hikayelerinden oluşan bir kitap yazacaklardır. Ancak bir koşulları vardır: Kitabı Agnès yazmış gibi görünecektir. Plan tıkır tıkır işler, kitabın Paris’teki seçkin çevrelerin dikkatini çekmesiyle Agnès bir anda “taşralı dahi çocuk” olarak edebiyat dünyasının yıldızı haline gelir. Ancak bu parıltılı şöhret, iki kız arasındaki o hastalıklı ve kopması imkansız bağı yavaş yavaş zehirlemeye başlar.

Edebi Karşılaştırmalar: Kazlar, Dahiler ve Diğer Taşralılar
Kazkafanın Kitabı‘nı okurken insanın aklına ister istemez benzer temaları işleyen başka başyapıtlar geliyor. Yiyun Li’nin burada ne kadar muzip ve tekinsiz bir iş çıkardığını bu karşılaştırmalarla daha iyi anlıyoruz:

Romanı okuyan hemen herkesin aklına gelen ilk isim şüphesiz Elena Ferrante’nin Napoli Romanları’ndaki meşhur Elena ve Lila karakterleri olacaktır. İki kadının çocukluktan yetişkinliğe uzanan, içinde hem muazzam bir sevgi hem de büyük bir rekabet barındıran dostlukları ilişki dinamiği açısından Agnès ve Fabienne’inkine benziyor. Her iki kitapta da “deha” olan taraf, aslında arka planda kalmayı seçen ya da toplumsal şartlar yüzünden geride duran karakterdir (Lila ve Fabienne). Diğer kişi ise onun ışığıyla parlar ama bunun bedelini ağır öder. Ferrante, okurunu Napoli’nin Akdeniz sıcağıyla kavrulan, bağırış çağırış dolu, gürültülü sokaklarında gezdirirken; Yiyun Li bizi Fransa’nın sessiz, çamurlu, kaz pislikleriyle dolu soğuk bir köyüne hapseder. İtalyan dostluğunda tutku ve açık bir öfke varken, Fransız köyündeki dostlukta buz gibi, tekinsiz bir manipülasyon hakim ve Fabienne, Lila’ya kıyasla çok daha manipülatif ve tabiri caizse psikopatlığa daha yakın bir karakter

Savaş sonrası dönemin kasvetli Fransız kırsalında geçen ve iki çocuğun dünyaya karşı kurduğu acımasız ortaklık dediğimizde akla gelen bir diğer dev isim Agota Kristof olacaktır. Büyük Defter‘deki ikizler de hayatta kalmak için kendi ahlak kurallarını yazarlar ve dünyaya meydan okurlar. İki romanda da çocuk saflığı diye bir şey yoktur. Savaşın külleri arasında büyüyen çocuklar, yetişkinlerin dünyasında onlardan çok daha acımasızdırlar. Ölüm, her iki kitapta da sıradan bir taşra gerçeğidir. Kristof’da anadilinde yazmamıştır ve dili baltayla kesilmiş gibidir; yani çok kısa, keskin ve duygusuzdur. Yiyun Li ise daha melankolik, edebi ve katmanlı bir anlatımı tercih eder. Büyük Defter’de hayatta kalma dürtüsü ön plandayken, Kazkafanın Kitabı yaratım süreci ve sanatın bir aldatmaca olarak nasıl kullanılabileceğini önce çıkıyor.

Yiyun Li’nin Edebi Tarzı, Etkilendiği Yazarlar ve Temaları
Yiyun Li’nin edebiyatı, hırslı bir çığlık atmak yerine, odanın köşesinde oturup sizi sadece bakışlarıyla huzursuz eden o sessiz insanlara benzer. Dili süslemez, duygu sömürüsü yapmaktan kaçınır; büyük ölümler, intiharlar ya da siyasi sürgünler onun metinlerinde devasa kilit dönüm noktaları olarak değil, hayatın içinden ve sanki sabah içilen kahveleri kadar sıradan parçaları olarak sunulur. Karakterleri genellikle duygularını bastırmış ve asıl niyetlerini en yakınlarından bile saklayan insanlardır. Dolayısıyla bir Li romanında kimseye tamamen güvenemezsiniz.

Li’nin eserlerinde ruhunun ne doğduğu ne de yaşadığı ülkenin yazınına değil, daha çok Avrupa ve Rus klasiklerine yakın olduğunu görürüz. Hatta İrlandalı öykü ustası William Trevor için Li’nin edebiyat babasıdır diyebiliriz. Trevor taşra insanlarının içindeki o devasa trajedileri küçük, sessiz anlarla anlatma becerisi Li’nin tarzının temel taşlarındandır.

Çehov’un “hayat olduğu gibi akar, büyük kahramanlar yoktur” düsturu Li’de birebir karşılık bulur. Karakterlerinin eylemsizliği ve hayata karşı hissettikleri o büyük cansıkıntısı Çehovvari bir damardan beslenir.

Son Söz
Kazkafanın Kitabı, edebiyat dünyasında çokça işlenmiş “yıpratıcı dostluklar” ve “büyüme sancıları” temasına yepyeni, buz gibi soğuk ama bir o kadar da sürükleyici bir soluk getiriyor. Yiyun Li, harika bir dönem atmosferi yaratırken, insan ilişkilerinin en karanlık labirentlerinde hiç bir ışık olmaksızın yürümemizi istiyor.

Eğer dostluğun sadece el ele tutuşup kırlarda koşmaktan ibaret olmadığını, bazen bir insanın diğerinin ruhunu nasıl yavaş yavaş yiyip bitirebileceğini (ve kurbanın bundan nasıl acayip bir zevk alabileceğini) görmek istiyorsanız, bu kitap tam size göre.

Ve bir de bu kitabı okuduğunuzda kazlara bir daha asla aynı gözle bakamayacaksınız.

Orası kesin!




Adı: Kazkafanın Kitabı
Orijinal Adı: The Book of Goose
Yazan: Yiyun Li
Çeviren: Nuray Önoğlu
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Türü: Roman
Sayfa Sayısı: 312

4 Mart 2026 Çarşamba

Nils Vik'in Öldüğü Gün

Frode Grytten


Nils Vik, 18 Kasım sabahı uyandığında o gün öleceğini bilir. Erkenden kalkar, boş evine son kez bakar ve her zamanki gibi; çok sevdiği, yorgun teknesine doğru yürür. Fakat bu kez yolcuları yaşayanlar değildir. Yıllar önce kaybettikleri, hayatında iz bırakmış ölüler birer birer tekneye binerler. İlk gelen, artık konuşma yeteneği de kazanmış olan köpeği Luna’dır. Nils, Norveç’in bir fiyordunda yaptığı bu son seferde, geçmişinin hayaletleriyle yüzleşir.

Roman, küçük ve kapalı bir topluluğun gündelik hayatını, bir tekne kaptanının anıları üzerinden anlatıyor. Nils’in seyir defterine düştüğü notlar, yolculardan kulak misafiri olduğu cümleler, taşıdığı insanların hikâyeleri - doğumlar, hastalıklar, pişmanlıklar, kurtarılmış hayatlar - hepsi hayatının son günü içinde yeniden beliriyor. Nils kendi yaşamının muhasebesini yaparken; Marta’yla tanışması, evliliklerinin iniş çıkışları, iki çocuğu büyütmenin mutluluğu, dostlukların tükenişi, kaçırılmış izler ve fark edilmeden kapanmış kapılar birer birer zihninden geçiyor.

Metin belirgin bir olay örgüsünden çok, hatıranın akışına yaslanıyor. Zaman doğrusal değil; anılar, Nils’in zihninde bir takım çağrışımlarla beliriyor. Büyülü gerçekçilikle temas eden bir atmosferi barındırıyor olmasına rağmen doğaüstü bir roman değil. Hayaletlerle konuşuyor gibi anlatılsa da Nils, belki de yalnızca kendi iç sesiyle konuşuyor olabilir.

Dramatik olmaktan kaçınan, sakin, ölçülü bir dili var. Ağır temasına rağmen metin hüzne saplanmadan bir kabul etmişlik içinde şekilleniyor. Nils kusursuz bir karakter değil, hataları, ihmalleri, pişmanlıkları da var, cesaret anları da. Kendi iç muhasebesi ile başkalarının ona bakışı arasındaki mesafe, romanın en dokunaklı katmanlarından birini oluşturuyor.

Nils Vik'in Öldüğü Gün, Norveç dağlarının arasına sıkışmış küçük bir köyde, bir insanın kökleriyle, kimliğiyle ve geride bıraktıklarıyla hesaplaşmasını anlatan, melankolik ve derinlikli bir roman. Sakinliğiyle etkileyen, hafızanın ve vedanın ağırlığını zarif bir dil üzerinden taşıyan bir metin.

Henüz iki ayı geçti 2026'nın, şimdilik bu sene okuduğum en iyi roman.

Havaların usul usul “ısınırım bak, karışmam”, diyegeldiği güneşli bir mart gününden harım harım hararetle tavsiye ediyorum.

Okumazsanız üzülürsünüz.

Metis Yayınları – Aralık 2025 – 143.buçuk sahife


19 Ekim 2021 Salı

Temizlikçi Kadınlar için El Kitabı

Lucia Berlin nihayet dilimizde. Yazarın farklı dönemlerinden öyküler bu seçkide yer alıyor. Fiziki acılarıyla başa çıkmaya çalışırken her anlamda görmezden gelinmiş bir kadın yazarın ince detaylarla, otobiyografik öğelerle örülü öyküleri bunlar. Üstelik Berlin bütün bunları metnini sıfat salatasına çevirmeden, şiir olmaya özenmiş cümleler bulamacına döndürmeden yapmayı başarıyor. Vefatından seneler sonra takdir görmesi üzücü. Öykü okumaya ilgi duyanlara öneririm.

Pedro Almodovar'ın şimdilerde bu kitaptaki 5 öyküyü sinemaya uyarlamaya çalışması da ayrı bir heyecan kaynağı. Umarım Alice Munro'nun üç farklı öyküsüne Julietta'da yaptığı gibi bir araya getirmeyi başarır. 

Okuyalım. 

Bekleyelim. 

Görelim.






6 Haziran 2021 Pazar

Crusoe'nun Tasaları

Geçtiğimiz yüzyıl, Crusoe'nun tasalarından ziyade Mercan Adası, Define Adası gibi kitaplardaki aksiyona daha çok ilgi duyardım. Sayfalarında korsanlar cirit atardı ama insan hayatı asla günümzdeki kadar ucuz değildi. 


 

7 Kasım 2017 Salı

Kısa Film Öyküleri

Sinema üzerine kitaplar beni ayrı bir heyecanlandırıyor. Kısa film son yıllarda takip etmeye çalıştığım, üzerine kafa yorduğum bir üretim biçimi. Seyyah Kitap'tan bir kaç gün önce çıkan Remzi arabulut'un hazırladığı Kısa Film Öyküleri heyecan verici bir çalışma. Sinema ve edebiyat birliklteliğine birkaç düğüm daha atacak bir çalışma. Tanıtım bülteninde şöyle yazıyor: 

"Türk edebiyatının seçkin 34 yazarı birer kısa film öyküsüyle yer alıyor. Hakan Bıçakcı, Nedim Gürsel, Işıl Özgentürk, Mesut Kara, Hüseyin Alemdar, Sabri Kuşkonmaz, Tarık Günersel, Cengiz S. Asiltürk kitapta yer alan 34 isimden bazıları. Türkiye’de kısa filmin gelişmesinde önemli bir pay sahibi olan yönetmen Hilmi Etikan’la kısa film üstüne yapılan uzun bir söyleşiyle başlayan kitabın editörlüğünü ise sinema yazarı Rıza Oylum yaptı. Kısa Film Öyküleri özellikle genç yönetmenler için önemli bir kaynak görevi görecek."
Birbirine benzemeyen 34 farklı senaryoyu peşpeşe okuduğunuzda sizin de zihninizde koskocaman bir Türkiye fotoğrafı canlanacak. Bu kitabı benim için önemli yapan unsurlardan bir tanesi, de kısa film senaryolarımdan bir tanesinin kitaba dahil edilmiş olması.

Kısa Film Öyküleri, Seyyah Kitap, 204 Sayfa, Kasım 2017

3 Kasım 2017 Cuma

Paul Auster'la Konuşmalar

Edebiyatla ilgili olanlar elbette Paul Auster'ı iyi tanırlar. Agora'dam geçtiğimiz günlerde çıkan bu kitap Paul Auster ile farklı tarihlerde, farklı isimlerce yapılmış ropörtajlardan oluşuyor. Sinemaseverleri ilgilendiren kısmı ise "Smoke" ile başlayan ilk adımlarından "Yanılsamalar Kitabı"ndan çok iyi tanıdığımız dünyayı anlattığı "The Inner Life of Martin Frost" adlı son filmine kadar, ünlü yazarın yönetmenlik ve senaryo yazarlığı tecrübelerine ışık tutuyor olması.

Kitabın tek olumlu yönü Auster'da, bir filmin ilk nüvesi nasıl ortaya çıkıyor, yakaladığı fikir hangi adımlardan geçerek senaryoya dönüşüyor, kaç kez sil baştan yapıyor, oyuncular nasıl seçiliyor, öyküsünü nasıl filme alıyor; sinemacı olarak öyküye bakışı ile edebiyatçı olarak anlatacağı öyküye bakışı nasıl gibi hususlara açıklık getiriyor olması değil, kitap kurtlarının yıllardır önce inceden inceye yollarını kaybedip sonra yeniden buldukları o dünyalara bu kez farklı kapılar açıyor olması.


Paul Auster'la Konuşmalar 
Derleyen: James M. Hutchisson
Agora Kitaplığı - 2017

12 Eylül 2017 Salı

Bir Kitap: Billy Wilder

Billy Wilder, 1906 - 2002 

Avusturya'da doğan Billy Wilder avukat olmayı planlarken Viyana'daki bir gazetede muhabir olarak çalışmaya başladı. Berlin'in en çok satan tabloid gazetesinde çalışırken sinemaya merak salıdı ve kısa sürede Almanya'nın en sükseli senaristlerinden biri haline geldi. 1933 yılında Hitler'in iktidara gelmesiyle ülkeyi terkederek Fransa üzerinden A.B.D.'ne geçti ve İngilizce bilmemesine rağmen kısa sürede Hollwood kapılarını çalmaya başladı. Senarist olarak mazisi çaldığı kapıların açılmasını sağladı ve 1939'dan itibaren iz bırakan filmlerin yönetmeni oldu. Yüz yıla dayanmış yaşam yolculuğu adeta sinema tarihi gibi yönettiği filmlerden bazılarına bakar mısınız?
Double Indemnity, 1944
The Lost Weekend, 1945
A Foreign Affair, 1948
Sunset Blvd., 1950
Stalag 17, 1953
Sabrina, 1954
The Seven Year Itch, 1955
Witness for the Prosecution, 1957
Love in the Afternoon, 1957
Some Lİke It Hot, 1959
The Apartment,1960
Irma La Douce, 1963
The Fortune Cookie, 1972
The Front Page, 1974
Fedora, 1978
"Bu da bir Billy Wilder filmi miymiş!" dediğinizi duyar gibiyim.

Ckarlotte Chandler'ın kitabı Wilder'ın Avusturya'dan Hitler Almanyası'na, Hollywood'a uzanan serüvenini aktarırken aynı zamanda bütün filmlerinin arka planında yaşananlara ve elbette Wİlder ile çalıştıkları döneme dair Kirk Douglas, Jack Lemmon, Shirley MacLaine, Ginger Rogers, Jimmy Stewart, Gloria Swanson, Marilyn Monroe, Audrey Hepburn gibi bir çok yıldızın bilinmeyen yönlerini de anlatıyor. Chandler kitabı hazırlarken Wilder ile seri halde ropörtajlar yapmış ve görüşmenin sarkmasına ya da dallanıp budaklanmasına izin vermemiş. Çok başarılı bir biyografi kitabı. Ancak sinema üzerine ülkemzide çıkan kitapların neredeyse ortak iki özelliği olan çevirmenin sinema konusunda bilgisizliği ve hedef ve kaynak dile vakıf olamaması halinden bu kitap da nasibini almış. Minik teferruatları kafaya takmıyorsanız sinema üzerine hıza okunan ve keyif veren bir kitap.


27 Ekim 2016 Perşembe

Anonim Aktörler

James Franco Holywood'dan çıkmış nadir çok yönlü sanatçılarından. Rol aldığı yüz küsur filme sebebiyle genellikle sinema oyuncusu olarak tanınsa da, filmlerindeki şarkıları kendisinin seslendiriyor olması, yirmi beş film senaryosu yazmış oluşu, onlarca film ve dizi filme prodüktör oluşu, otuzdan fazla uzun ve kısa metrajlı film ve birkaç TV dizisi yönetmişliği onu çok yönlü sanatçı yapmaya yetiyor. Hatta William Faulkner'ın "Döşeğimde Ölürken", "Ses ve Öfke" romanları ile Cormac McCarthy'nin "Child of God" gibi zor romanının sinemaya uyarlamış. Dahası Cormac McCarthy'nin sinemaya uyarlanmasının imkansıza yakın durduğu konusunda fikir birliği oluşmuş "Blood Meridian..." adlı hazmedilmesi güç zor romanını sinemaya uyarlama konusundaki inadı yıllardan beri sürmekte. Bu çalışmalarına bakarak sanatçının edebiyata da takın durduğunu söylemek mümkün. 

2010 yılında yayımlanan ilk öykü kitabı "Palo Alto" olumlu tepkiler alınca öykülerin geçtiği dünyayı kendi yazıp yönettiği bir filmine aktarmış. 2013 yılında yazdığı ilk "Anonim Aktörler" adlı romanı nihayet Nora Yayınları tarafından Türkçe olarak yayımlandı. 

Anonim Aktörler sanatçının çok iyi tanıdığı bir dünyayı anlatıyor. Şöhretlerin günlük yaşamları. Franco romanını kurgularken "anonim alkoliklerin el kitabını" örnek almış. Roman söz konusu kitaptakini andıran on iki adımdan oluşuyor. Kitap kurgusal bir karakter olan Sanatçı'nın gözünden ve farklı anlatım tarzlarıyla anlatılmakta. Bir çok şöhret ve James Franco kitapta yer alan yan karakterler. Yazarın Holywood dünyasına dair gözlemleri ve kendi düşünceleri gelişigüzel biçimde sayfalara dökülmekte. Gelişigüzel diyorum, zira kitap romandan ziyade öyküler geçidini andırıyor. Birbirinden bağımsız bölümler sayfalar boyunca akıyor ancak olay örgüsü anlamında bir roman bütünlüğü oluşmuyor. Kitabı yazarının karakterinden ayırmanın zorluğu da kitabın edebi değerini düşürmekte. "Bunları James Franco" anlatıyor düşüncesinden kitap boyunca kurtulmak mümkün değil. Ayrıca öyküler zaman zaman gerçek olaylarla da karışıyor. Biyografik kurmaca ve oto biyografik metinler demek belki yazarın kimliğini okurun gözünden bir nebze gizleyebilirdi. 

Yine de şu var ki anlatım hayli akıcı, anlatılanlar ilgi çekici, dış yüzüne aşina olduğumuz bir dünyaya içeriden ve tanıklık etmiş bir ünlünün deneyimlerinden yazın yolu ile beslenmek ilginç bir deneyim.




Meraklısına Linkler:

19 Ekim 2016 Çarşamba

Gilliamesk: Öbür Tarafa Götürmeye Kıyamadığım Anılar

Terry Gilliam'ı akla seza görsel dünyalar kurduğu, seyirci önüne ilk çıktığında gişede çuvallasa da sonradan fısıltı gazetesi yoluyla usulca hayran kitlesini genişleten, bir kez izlendiğinde defalarca izlenip kendisini didik didik ettiren ve adı yıllarca anılan filmlerin yönetmeni olarak anımsıyoruz çoğumuz. Ama tabi öncesi de var. Zaten Gilliam'ın dünyasına açılan kapıdan içeriye bir kez yuvarlandıysanız öncesini de sonrasını da gayet iyi biliyorsunuzdur.




Gilliamesk itiraflar galerisi de diyebileceğimiz bir otobiyografi kitabı. "Palavracı şövalyeler, hafifmeşrep prensesler, beceriksiz büyücüler, şişmanlayıp uçamayan ejderhalar… Masal diyarlarından kaçarken ayarı bozulmuş ne kadar şey varsa filmlerde görmek hoşuma gider. Filmler bana sinemanın büyülü bir şey olduğunu yeniden hatırlatır ve gerçek dünyadan kaçmamı sağlayan kanatlı atlara dönüşürler." diyor Terry Gilliam. Yaşadığı kıskançlıklar, hayranlıklar.film yaparken geçirdiği cinnetler, yapamadığı filmler, felakete dönüşmüş ve yarıda kalmış filmler... dostlukları, oyuncularla yaşadıkları, stüdyo sistemine duyduğu gıcıklık. Kısacası Gilliam'ın tuhaf dünyası olduğu gibi kitaba sızmış, satır aralarından taşarak grafiklere hapsedilmiş. Terry Gilliam kendisine dair her şeyi bu kitaba tam da kendine yakışır biçimde koymuş. Anılar, daha önce gün yüzü görmemiş grafikler, fotoğraflar, kolajlar Monty Python dönemini anımsatan biçimde bir araya gelmiş. Filmlerini ve yaşamını kitapta gözler önüne seriyor.


Brasil, Baron Munchausen's Adventures, Tideland, Time Bandits, The Fisher King, Dr. Parnassus, Monty Python and the Holy Grail, The Meaning of Life, Twelve Monkeys, Fear and Loathing in Las Vegas, The Zero Theorem, The Brothers Grimm filmlerinin arkasında neler olduğunu görmek; Robert De Niro, Brad Pitt, Uma Thurman, Johnny Depp, Heath Ledger, George Harrison, Robin Williams, Jeff Bridges gibi isimlerle çalışmanın nasıl bir şey olduğuna göz atmak; modern zamanların öne çıkmış isimleri ile anılarına göz atmak; 20. yüzyılın ve zamanımızın popüler kültürüne sanatçının gözünden tanıklık etmek için iyi bir fırsat. Uzun lafın kısası yıllarca, defalarca okunacak, resimlerine bakılacak, içinde gezintilere çıkılacak bir kitap. İflah olmaz sinema sevdalılarına kesinlikle tavsiye olunur.


 Meraklısına Linkler

28 Eylül 2016 Çarşamba

Vesikalı Yarim

Halil manavlık yapmaktadır, evli ve çocuklu bir adamdır. Evden işe, işten eve geçen günlerinden bir gün arkadaşlarının peşine takılarak pavyona gider. Monotonluğa bir ara vermeyi düşünmekteyken hayatında hiç beklemediği yeni bir sayfa açılır. Pavyon'da çalışan kadınlardan, Sabiha'ya aşık olur. Evli olduğunu ondan saklar. Sabiha Halil'le ilgili gelecek planları yaparken, gerçeği öğrenince altüst olur. Halil'in yuvasının yıkılmasını göze alamadığı için onu kendinden soğutmaktan başka şansı yoktur. Buraya kadar Yeşilçam'da anlatılan dünyalara alışkın izleyici için her şey çok tanıdıktır fakat tuhaf da bir şeyler vardır bu filmde, onu diğer Yeşilçam filmlerinden ayıran bir tuhaflıktır bu.

"Peki nedir o tuhaflık?" derseniz buraya...


Vesikalı Yarim - 1968

Yönetmen: 
Ö. Lütfi Akad

Oyuncular: 
Türkan Şoray, İzzet Günay, Ayfer Feray. 

Sait Faik'in "Menekşeli Vadi" öyküsünden uyarlanan bu film sinemamızın yüzaklarından bir tanesidir. 


16 Şubat 2015 Pazartesi

Yolda

Ölüm Vardiyası'nın ikinci yolculuğunu Bursa'dan başlattık. 


Bursa'nın temiz havasına mı, yoksa "kıskanılacak kadar dakik" otobüs sitemine mi, 
Nilüfer Belediyesi Nazım Hikmet Sanatevi'nin olağanüstü atmosferine mi, 
Bizleri ağırlayan Belediye ve Buyaz görevlilerinin 
nezaketlerine ve konukseverliklerine mi, 
izleyicinin duayrlılığına mı, 
hangisine daha çok hayran kalacağımızı bilemeden döndük geriye. 


Bu sene karı yollarda gördüm. 
Yağmurla döndüm geriye, 
İzmire'e 


İzmir'deki yolculuğumuz; perşembe günü Karşıyaka, 
cuma günü Bornova Belediyesi'nin katkılarıyla devam edecek. 
Antalya, Kayseri, Elazığ önümüzdeki günlerde. 


Yol ise her zaman gizemli bir karanlık demek. 

3 Şubat 2015 Salı

Paul Auster'ın En İyilerinden Biri Nihayet Türkçe'de

ABD'de milyonlarca takipçisi olan, yıllarca devam eden programlar yayınlayan NPR (National Public Radio) 1999 yılında Paul Auster ile bir projeyi hayata geçirir. İnsanlar hayatlarında iz bırakmış bir anıyı, radyonun internet sayfasından yazara ulaştracaklar, Auster'da kendi dokunuşuyla düzenlediği öykülerden bir kısmını her hafta kendi programında, canlı yayında okuyacaktır. Halkın ilgisi müthiştir, elektronik postaların arkası kesilmez. Proje önceden belirlenen tarihe gelindiğinde biter. Ancak dinleyenlerde iz bırakan bu öyküler kitap haline getirilir. 



"True Tales of American Life" benim elime 2002 yılında geçti. En kısası minik bir paragraf kadar olan, en uzunu üç sayfayı geçmeyen bu hikayeleri anlatanların adları okuyanlarca bir daha hiç duyulmayacak belki ancak bir sırrı dostuna fısıldar edası ile yazılmış, kısa anlatıların her biri ormandaki özgür bir kaplan gücünde. Hâlâi ara sıra raftan indirip sayfalarını karıştırır; belli temalar altında toplanmış yaşayan anı parçacıklarında göz gezdirirm.. 

Bir de trajikomik anım var bu kitap ile ilgili. 2012 yılında bir süre katıldığım bir yaratıcı yazarlık atölyesinin ilk haftasında "palto" konulu bir öykü yazmamız istenmişti. Benim bu başlık altında bir şey üretesim hiç yoktu. Öyküyü götürmem gereken cumartesi sabahı, kalkıp True Tales of American Life'ı açtım ve "The Coat" adlı öyküyü bir çırpıda dilimize çevirdim. Amerika'nın bir köşesinden gelen anıdan Paul Auster'ın ürettiği kısacık öyküyü atölyede okudum. Kurstakilerin öyküye yaptığı yorumlar hafızamda komik bir anı olarak kaldı. Paul Auster yazdı dendiğinde havalara zıplayacak tipler benim yazdığım öyküye burunlarını kıvırdılar. Edebiyattan anladıkları ortadaydı. Gülüşümü içime attım.

Kitap nihayet 15 sene sonra Can Yayınları tarafından yayımlandı. Adı "Babamın Tanrı Olduğunu Sandım". Sade anlatımlı öyküler seviyorsanız, Paul Auster romanalrındaki minik öykülerin peşine takılarak hayal dünyalaraunda yolculuklara çıkmaya alışkınsanız bu kitap tam size göre.   


11 Kasım 2014 Salı

Öyküden Çıktım Yola

Çok kısa öyküye ad yakıştırma yarışı hanidir sürüyor ülkemizde. Kısacık öykü, mikro öykü, kısa yoğun öykü, anlık öykü, vs. Bir diğerinin önerdiği ismi yetersiz bulan herkes kendi ismini üretecektir elbette. 

Ancak görünen o ki kolay zannedilen herşeyden üretme heveslisi de hayli fazla oluyor. Son yıllarda kısacık öykü yazacağım diye üretilen zorlama öykülerin sayısındaki artışı gözden kaçırmak mümkün değil. Her öykünün illa ki kısacık olması gerekmiyor; bir kaç satır anlatılmak isteneni ifade etmeye yetiyorsa, okuyanın hayal dünyasında kapılar açmaya yetiyorsa ne âlâ. Hal böyle iken Remzi Karabulut kolları sıvamış ve bir minimal öykü seçkisi hazırlamış. Kitap bir çok isim yakıştırılan türün tanımını yapmaya yetecek sayıda öyküden oluşuyor. Çok sesli ve çok renkli derlemede tam 252 yazarın çalışması mevcut. Öyküler yazarlarının doğum tarihlerine göre sıralanmış. Bu kitabı okuyan bir kişi türün ruhunu tam olarak yakalayacaktır.  

Remzi Karabulut derlediği minmal öykü kitabının önsözünde şöyle diyor: 
"Minimal öykü, az ve sıradan sözcüklerden oluşur. Başı ve sonu yoktur. Başı ve sonu kura bırakır."

Necati Tosuner ise önsözü takip eden, çok kısa öyküyü tarife yönelik cümlelerinden bir tanesinde şu ifadeyi kulanmış: 
"Okyanusu simgeleyen akvaryum kabarcığı"

8 Tanesi önceden yaymlanmış ancak geri kalanı okurla ilk kez buluşan öyküler bunlar. Kitap Oktay Akbal'ın öyküsü ile açılıyor, Tarık Dursun K., Adnan Özyalçıner, Demir Özlü, Ferit Edgü, Nursel Duruel, Celal İlhan, Necati Tosuner, Nazlı Eray, Zeynep Oral, Feyza Hepçilingirler, Sadık Yemni, Enis Batur, Refk Algan, Yusuf Eradam, Ayşe Kilimci, Feridun Andaç, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Murathan Mungan, Buket Uzuner, Haydar Ergülen, Hasan Öztoprak, Ercan Kesal, Cezmi Ersöz, Perihan Mağden, Attilâ Şenkon, Mavisel Yener, Sadık Yalsızuçanlar, Remzi karabulut, Küçük İskender, Müge İplikçi, Yekta Kopan, Handan Gökçek, Ahmet Büke, Nurdan Beşergil, Karin Karakaşlı, Kerem Işık, Hakan Günday, Hakan Bıçakçı, Mahir Ünsal Eriş, Sine Ergün  daha önceden okuduğum ve üzerine düşünüp, konuştuğum yazarlar. Kitap sağlam öykülerden oluşuyor. Minimal öykü ismi de bence bu türü tarife yetkin bir isim gibi görünüyor.  
 


Pazartesi gününün sakinliğinden yararlanabilmek üzere dün ziyaret ettiğim Tüyap 33. İstanbul Kitap Fuarı'nın sürpriz kitabı bu oldu benim için. Zira severek okuduğum onlarca yazarın yer aldığı kitapta naçizane ben: Deniz'in de bir öyküsü ile yer alması beni heyecanlandırdı; dahası üniversite yıllarımda, yazın dünyasında ilk adımlarımı atarken yer aldığım bir genç şairler antolojisinde günümüzün önemli şairleri ile yer aldığım zamanki hislerimi yeniden yaşamış oldum.  

31 Ekim 2014 Cuma

Ölüm Vardiyası: Soma'nın Öyküsü

Takvim yaprakları 13 Mayıs 2014’ü gösterdiğinde, Manisa’nın Soma ilçesinde Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en korkunç iş kazası yaşandı. 301 madenci can verdi. 255 kadın kocasız, yaş ortalaması on olan 432 çocuk babasız kaldı. Üç gün ulusal yas ilan edildi. Yargı süreci devam ediyor. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 176 numaralı “Madenlerde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi” ise henüz imzalanmadı.



Geliri Soma’da yetim kalmış çocukların yararına kullanılacak olan, otuz yedi yazar tarafından kaleme alınmış eserimizi yitirdiğimiz 301 işçimizin anısına ithaf ediyoruz. Sonsuz saygımızla…



ÖLÜM VARDİYASI
37 Yazardan SOMA'nın Öyküsü
Derleyen : Hande Baba 
Editör : Arzu Eylem
Kapak Tasarımı : Deniz Moralıgil
Kapak Fotoğrafı : Yunus Topal
Hukuk Danışmanı : Berna Özpınar
Yayınevi : Tilki Kitap
Genel Yayın Yönetmeni : Emrah Çelik

5 Kasım itibariyle D&R'lardan, İstanbul Tüyap Kitap Fuarı'nda Tilki Kitap standından, fuar sonrasında da tüm kitapçılardan edinebilirsiniz.




Yazarlarımız: Adil Okay, Ahmet Önel, Arzu Eylem, Ayşegül Kocabıçak, Berna Özpınar, Buket Akkaya, Deniz Dengiz Şimşek, Deniz Moralıgil, Engin Çetinbağ, Ersin Köseoğlu, Ertan Mısırlı, Eşref Karadağ, Gönül Çatalcalı, Güner Arslan, Halit Payza, Hande Baba, Hüsamettin Köseoğlu, Kezban Şahin Taysun, Merih Doğan Baysal, Murat Tuncel, Münevver İzgi, Nalan Yılmaz, Nazmi Bayrı, Nevzat Süer Sezgin, Nilgün Erdem, Nuran Türemen, Nursel Çetin, Nurten Çakır, Onur Çalı, Osman Günay, Semrin Şahin, Şaban Akbaba, Tamer Gökçel, Tayfun Ak, Yelda Karataş, Zeynep Yenen, Zürbiye İvdik

26 Ekim 2014 Pazar

Minik Bir İstek

Biliyorum yeri ve zamanı değil ama sadece bir karakter olarak değil, bir dergi olarak "Vampirella"yı anımsamak istedim. Vampirella ya da "Korku" dergisi yeniden yayımlansa ne iyi olurdu. Eski sayılarına ulaşmak bu denli zor olmasaydı keşke. 


20 Ekim 2014 Pazartesi

37 Soma Öyküsü

Kimse unutmasın istedik, otuz yedi kişi bir araya geldik, Aylarca yazdık, sildik. 
Umutsuzluğa kapıldığımız anlar da oldu. 
Ama artık son aşamaya geldik. 
Bir, iki gün sonra... 


1 Ekim 2014 Çarşamba

Karanlığın Faydaları

Karanlığın Faydaları isimli kitapta Alman yazar/ressam Ror Wolf'ün denemeleri ve akla seza kolajları yer alıyor. Birinci tekil şahıs ağzından yazılan kitap okuru farklı algı düzlemlerine götürüp orada bir başına bırakıyor. Varılan bu yerde yapılacak bir tek şey var: metinler arasına serpiştirilmiş ve yazılanları tamamlayan, ya da daha anlaşılmaz hale getiren resimlere bakmak ve düşünmek, düşünmek. 




Şarkı söylemek için bağırmanın şart olduğunu sananların çoğunlukta olduğu bir ülkedeyiz malum; bazıları da edebiyatın olmazsa olmazının altını çize çize göstere göstere, gözüne soka soka yazmak yani kulakları sağır edercesine bağırmak olduğunu zannediyor. 

Bum, Bum, Bum! Dön dolaş burda durdum! 


Karanlığın Faydaları, gürültüyü edebiyatın olmazsa olmazsı sanma konusunda ısrarcı olanların, salya sümük zırıldamayı edebiyat paralama sananların uzak durması gereken bir kitap, zira metinlerin duru sükuneti bu tiplerin algı dünyasına hitap etmiyor.  





Sessizliği, düşünmeyi, satır aralarında gizlenenlerin izini sürüp, bulduklarını başka satırların arasında kamufle edilmiş gizlerin ucuna eklemeyi sevenler yani akla hayale gelmeyen dünyaların kapılarını aralatıp oradan yaşadığımız dünyaya baktıran bir kitap arayışında olanların beklnetilerini Ror Wolf yazdıkları ve bir araya getirdiği görsel malzeme ile fazlası ile karşılıyor.  




Karanlığın Faydaları - Ror Wolf - Everest Yayınları - 2014

10 Şubat 2014 Pazartesi

İstanbul Kırmızısı: İtalyan Sineması'nın Ünlü İsminden Başarılı Bir İlk Roman

Ferzan Özpetek'in yazdığı ilk roman "İstanbul Kırmızısı" yönetmenin 1999 yılında tamamladığı "Harem Suare" filminden bir alıntı ile açılıyor:

"Şunu asla unutmayın; önemli olan hayatınızı nasıl yaşadığınız değildir. Önemli olan bunu kendinize ve özellikle de başkalarına nasıl anlatacağınızdır. İşte hatalarai acılara, ölüme bir anlam yüklemek sadece bu şekilde mümkün olur. "


Bu epigrafı okuyup da sayfayı çevirdiğiniz andan itibaren filmleridekine benzeyen rengarenk bir dünyanın içine düşüveriyorsunuz. Hayal ile gerçek, adam ile kadın arasında gidip gelen bölümlerin arasında tam o anda nerede olduğunuzun artık önemi kalmıyor. Okuyucu olarak bu gelgitin içinde, okudupunuz sayfa o anda hangi şehiri, hangi ülkeyi dile getiriyorsa o coğrafyanın tadına varmaya çalışıyorsunuz. Bir solukta okunan kitaplardan İstanbul Kırmızısı. Sahte, özenti laf kalabalıklarından; anlattığı öyküye zerre kadar faydası olamayan dolambaçlı kurgulardan hoşlananların uzak durması gereken bir kitap. Zira hiçbir şey anlatmıyor gibi görünmeyi başarırken, sadeliğin içindeki derinliği fark edebilenler için yazılmış bir eser. Son iki yılda okuduğum en aklı başında, meramını temiz, gereksiz teferruattan arınmış bir dille anlatma başarısını gösteren roman.


Peki bu romanı hangi ülkenin artı hanesine yazacağız? Elbette İtalyan Edebiyatı'nın.

Nasıl ki Joseph Conrad'ı (Józef Teodor Konrad Korzeniowski) Polonya Edebiyatı'na dahil edemiyoruz ürünlerini verdiği dilin edebiyatına hizmet etmiş sayıyoruz. Hatta nasıl ki Nobakov'un en önemli eserlerini İngilizce yazdığını, Salman Rushdie'nin İngilizce yazdığını biliyor ve onları doğdukları vatanın edebiyatçılarından ziyade ürün verdikleri dilin edebiyat ustalarının arasına katıyoruz işte aynen öyle.

Bu isimleri sıralarken Arthur Koestler'in çok dilliğine hayran olduğumu belirtmeden geçmek olmaz. Zira Macar yazar hem Almanca hem de İngilizce yazdığı eserleri ile Macar Edebiyatı'na dahil edemeyeceğimiz ürünleri ile dünyaca tanınan bir değer.

Yazmaya koyuldum madem bir kere, listeyi zenginleştirmeden durmak olmaz. Ha-Jin isminin olanca çinliliğine rağmen İngilizce ürünleri ile tanınan bir yazar. Bosnalı Aleksander Hemon'un The Lazarus Project kitabının kopardığı fırtınadan sonra İngilizce yazan bu yazarı Bosna Edebiyatı'na dahil etmek mümkün değil. Alman Edebiyatı'nın çok satarlarından ve en saygın uluslararası ödülleri toparlamış Emine Sevgi Özdamar ile Akif Pirinççi'yi anadillerinde yazmadıkları eserleri ile tanıyor tüm dünya. Gelelim Samuel Beckett'e en önemli eserlerini anadilinde değil de Fransızca yazmış bu yazar da Fransa'nın medar-ı iftiharlarından. Son olarak Nobel Ödüllü yazarlardan Joseph Brodski'ye değinmek isterim. O da birden fazla dilde yazmış bir usta. Şiirlerini Rusça, düz yazılarını İngilizce dillerinde kaleme alıyor. Bu haliyle de gereken edebiyat hanesine gereken ürünleri ile kaydediliyor.

Neden Ferzan Bey'in kitabına dair karalamamın altına bunları yazdığıma gelince; Elif Şafak'ı Türk Edebiyatına dahil etmeye çalışanların çabalarını cahilliklerine vermemdendir lafı bu biçimde uzatmam.

Evet... gelelim son cümleme...

İtalyan Edebiyatı'na ilgi duyanlar bu özenli çeviri ile dilimize kazandırılmış kitabı mutlaka okumalılar derim.   

25 Kasım 2013 Pazartesi

Virginia Woolf'tan Çıktık Yola

Virginia Woolf'un  "Kendine Ait Bir Oda" adlı kitabının başlarındaki bir bölümde, "Oxbridge" Üniversitesi'ni ziyaret etmekte olan kadın kahramanı bahçedeki çimlere bastığı için din adamı bir erkek tarafından sert biçimde uyarılır: 

"Yüzünde öfkeli bir ifade vardı, Aklımdan ziyade içgüdülerim yardımıma koştu; o bir klise görevlisi, bense bir kadındım. Burası çimenlik bir alandı; ileride de yürüyüş yolu vardı. Çimenlerin üzerinde yalnızca öğretim görevlileri ve öğrencilerin yani sadece erkeklerin yürümeye hakkı vardı. Benim yolum çakıllı yürüyüş yolu idi."  

Sözü geçen kadın kahraman Virginia'dan başkası değildir. Bellidir ki sırf kadın olduğu için çimlerin üzerinde yürüyememek, ikinci sınıf insan muamelesi görmek gücüne gitmiştir. Acaba ikaz edildiği gün düşünceleri ile yıllar sonra bir çok kadını, feminizm akımını ve bir çok yazarı etkileyeceğini hayal etmiş midir? "Kendine Ait Bir Oda"  yıllar sonra bir çok kadının elinden düşürmediği önemli kitaplardan olmuştur. Üstelik Woolf'un en kolay okunan kitabı olduğu söylenebilir. Çünkü ana teması somuttur: "kadın ve edebiyat". Yazıldığı dönemde erkeklerin kadın yazarlara alaycı tonlarda yönelttikleri bir sual vardır: "Madem bizlere eşit düşünme yetisine sahip olduğunuzu ileri sürüyorsunuz, o halde neden yüzyıllardan beri Shakespeare gibi bir deha çıkartamıyorsunuz?" Woolf kütüphane raflarında uzun uzadıya gezindikten ve kadın yazarlara dair bir tarihçe çıkardıktan sonra bu soruya esaslı bir yanıt verir küçük hacimli ancak içerik olarak hayli yüklü kitabı ile. "Önce para kazanın" der kadınlara, "sonra da kendinize ait bir oda, tamamen kendinize ait boş zamanlar yaratın ve yazın. Erkekler ne der diye düşünmeden yazın." Onun bu çağrısı pek çok kadın üzerinde etkili olmuş ve cesurca yazmaya koyulmuşlardır. 

Woolf roman sanatına getirdiği yenilikler ve bilinç akışı tekniğine kattığı kendi yorumu sayesinde; kadın erkek diye ayırmaksızın kendi dönemindeki ve sonraki dönemlerdeki yazarları da etkiledi. 

Virginia Woolf'un kitleleri etkileyen yazma tarzzına nasıl ulaştığına dair sırlar ise elbette geçmişinde gizli. Anne ve babası ile ablasının kişilikleri yazdıklarının üzerinde hayli etkili olmuştur. Bir de entellektüel bir çevrede doğmuş ve yaşamış olmasına rağmen abilerinin aksine kız kardeşlerin evde eğitim almak zorunda kalmışlığı onun içinde farklı muameleye dair farkındalığınının erken gelişmesine sebep olmuştur. Onüç yaşında iken annesinin ölümü ile üzerinden bir türlü atamayacağı, annesinin beğenisini ve onayını alamamış olmanın verdiği bir ruh haline bürünür ve eserlerinin beğenilmeyeceğine dair kuşkuyu bir türlü içinden atamaz. "Annem ne der?"  takıntısından bir türlü kurtulamaz. Zekâ düzeyinin yüksekliği ve bir çok özelliğini babasından almıştır, babasını belki de annesinden fazla sevmektedir. Ablası Vanessa'yı ise duygusal sorunlarında sığınılacak bir liman olarak görmüştür. 

Annesinin ölümü ile ilk sinir buhranını yaşayan Woolf hayatının geri kalan bölümünde de ruhsal dengesilikler yaşayacaktır.