13 Haziran 2010 Pazar

"Kurtuldum!!!" Ya Da, "Ruhlarını Bir Ruha Teslim Edenler"

Hiç bu kadar uzun süre yazmamazlık etmemiştim. Ama elim varmadı bir müddet. Vardığında da PC yoktu etrafımda. Bir kaç gündür evdeyim. "Artık yazabilirim" dediğimden bu yana bir kaç gün geçti. Anlatacak o kadarçok şey var ki, bir ucundan başlasam...

Son beş yılımı çalıştığım yerdeki insanların yenilemeyen yutulamayan sahtekarlıklarından nefret ederek tükettim.

Çalıştığım yer fena halde ruhu olanların bir araya geldiği bir kurumdu. Bir kurumda bir tür ekip ruhundan mı söz ediyorlar bu kifayetsiz muhterislerin bir menfaat uğruna bir araya gelip sonra bu menfaati gizli tutmak üzere beceriksizce örtmek için oluşturduğu ekip ruhudur. Bir şeyi ne kadar örtersen o kadar kokusu yayılır etrafa, bir menfaati ne kadar fazla insan bilirse onu da bir zahmet kat kat katlayın matematik usullerine uygun biçimde. Menfaat birliği oluşturanların örtme amaçlı kolektif ruhları öyle bir ruhtur ki; biri bu ruhilerin yanlarında acısından ölse tırnaklarını oynatıp yardım etmezler. Kendileri gibi menfaatçi değildirler, menfaat birliğinin kapısını el ayak öpüp tıngırdatmamışlardır çünkü. Gururlu, zeki, eli çabuk, pratk çözümler üreten ufak meselelere takılmayıp sonuca gidenleri pek zevmezler bu tip insanlar yanlarında gezerse kendi hantallıkları ve hödüklükleri göze batar hale gelir. Bir bunu çok iyi bilirler. Bunların ruhu en tepede oturup aynı kaba sıçmakta olanlarla eşit seviyeye gelip onların sıçtığı kaba katkıda bulunma hırsından ibarettir. Ortada koskoca bir bok kovası, etrafına sıralanmış orta zekalı haris insan götlerinden "flok, flok, lak" sesleri ile düşen pisliklerle sıvanmakta, kovanın etrafını rezilce bir koku kaplamaktadır. Kovadan şahsi götleri için beş santim yer kapmış olanlar bu ruhun etkisi ile sıçtıkları kokunun duyulmamasını emrederek çevresindekilere ultimatom yağdırırlar. Bir gün gelip de bok kovasında kendi şahsına ait götüne yer kapma hevesi ve de hırsını içinde barındıranlar sanki ortalığı bok götürmüyormuş, etrafı ufunetli bir koku sarmamış gibi rol yaparlar. Efendilerinin sıçtığı boktan çıkan koku bok kokusu değil de vernelli, yumoşlu bir bahar demeti esintisi gibi davranırlar beklentili müsamerelerinin orta yerinde.

Onu bunu bilmem iş yerinde ruhtan bahsediliyorsa o ruh ekip ruhu değil herkesin bildiği ama bilmezlikten geldiği pisliği görme ruhudur.

Yıllarımı verdiğim, son beş yıldır da tahammül sınırlarımı sonuna kadar zorladığım yerde, bir de; yüzü sivilce bozuğu, yarım akıllı, durgun zihinli, orta yaşlı içi de dışı kadar çirkin kart tilki görünümlü orta yaşlı bir kadın ile, yüzünde sahte olduğu beşyüz metre teden belli olan gülücükler açan, hakkıda "Miss Piggy'ye benziyor" sözünden daha iyi bir laf edemeyeceğim orta zekalı bir başka durgun, donuk orta yaşlı kadının beraber ve solo kulisleri sebebiyle 30 Nisan 2010 tarihinde son derece yavşakça haksızlığa uğratıldım. İstifa ettim. İstifa eder etmez içimi bir huzur kapladı. Ait olmadığım yerden ayrılmanın içimi bu denli mutluluk ile dolduracağını bir tüy gibi hafifleyeceğimi yıllardır hesap edememişim.

Tilki ile Domuzcuk niyetimi öğrenince düşman kazanmamak için bir gayret telefona sarılıp bana beceriksizce sevgi sözcükleri ettiler. Söyledikleri yaptıkları ile çelişen insanlara karşı içidekileri tutmam için hiç bir sebep kalmamıştı, bayramlık ağzımı açmak bana çok iyi geldi.

Orta ve ortanın altındaki zeka seviyesindekilerinin kurnazlık ettiklerini sanmaları çok zavallıca aslında. Bunlar ağzını açmadan yirmi gün kadar önce ben ne bok yiyip bok kabına neyin ruhunu sıçtıklarını zaten sezmiştim, hafiften hazırlıklıydım. Bu sebeple kararımı vermek zor olmadı.

Dilekçemi verdiğim sırada bu şıracıların göbeğine rağmen perişen görünümlü, kıvırcık saçları yüzünün etrafında cılızca sallanan, belermiş gözlerinin sinsince attığı turların yüzüne bakanların gözünden kaçtığını sanan, zeka ve tecrübe donanımı kendinden üstün olanlara kıçı kırık iki ezberi ile akıl verme suniliğini etmemeyi akıl etmekten aciz müstahdemi ile karşı karşıya geldik. Sanırım kişiliğinin zayıflığı, korkaklığı ve hilekarlığı kalın görünümüne rağmen bunu zayıf gösteriyor her daim. Beni gördüğü anda korkarak bildiklerini de emrine amade olduğu domuzcuğunu da kaknem tilkisini de ele verdi. Korktu zavallı desem iltiftat yerine geçtiği gibi bütün zaallılara hakaret yerine geçecek olan şahsiyet perişanı zevzek yaratık. Döveceğimi fian zannetti her halde, yok canım kaba kuvvet kullanmıyorum ben, öksürtüyor, dövdüğün kişi de arsızlığı erdem sayangiller familyasında mensup ise enerjin boşa gidiyor. Laflarımı salıyorum üzerine. Buna da öyle yaptım; "atılın" dedim kelimelere. Oturduğu koltukta kıvranması için ağzıma geleni ileride de kafasında yankılanacak biçimde söyledim. Övünmek gibi olmasın kelime haznem katmerlidir, yanyana öyle bir koyarım ki ilk anda anlamaz yavşakça sırıtırlar, tek numara ezberleyebilmiş sirk köpeği gibi tek marifetlerini sergilerler. Sonradan kor benim kelimelerim, seçiyorum en irilerinden hazmı zor olsun diye. Yok öyle insanların arkasından kulis çevirip sonra da vicdanen bir halt olmamış gibi pir-ü pak kalabilmek.

Neyse efendim, yürüdüm gittim. Çok sayıda çalışanı olan kurumda saygı duyabileceğim, dostluklarına ve öngörülerine güvenebileceğim kişi sayısı iki elin parmağını geçmiyordu zaten. Onlara Allah dayanma gücü versin. O ruh orada oldukça, kendisinin üçte biri çalışana sahip rakipleri ile eşit sonuçları almayı başarmaya devam ederler artık. Ben orada emeğimin geçtiği hiç bir kimseye hakkımı helal etmiyorum, haram ediyorum. Kul hakkımı ise asla helal etmiyorum, haram olsun, benden aldıkları kul hakkının hesabını son milimne kadar versinler verebiliyorlarsa.

Çiftli yıllar bana iyi gelmiyor. 2009 Eylül ayı gibi 2010 da başıma iyi olmayan şeylerin geleceğini biliyordum. İstisnasız her bir çiftli yıl beni üzdü, yordu. Bu seneki onların hepsinin üzerine tüy dikti. Yılbaşından beri bazı sağlık sorunları, ailede sağlık sorunları uğraşıyorduk. İşten ayrılınca yaşadığım hafifleme uzun sürmedi. İki gün sonra annem bir kaza geçirdi. Şimdi onun iyi olması için üzerime düşen ve kendi yapabileceklerimi yapıyorum.

Yılın yarısı bitmek üzere, 2010 bitsin istiyorum. Bitsin ki güvenli ve sağlam topraklara adım atabileyim tekrar.

26 Nisan 2010 Pazartesi

Siz Yaşayanlar

Du Levande 2007 yılında gösterime girdiğinde bir çok olumlu eleştiri almış bir film. Ancak filmi izlerken kahkahalarla gülenler olduğu kadar, filmdeki melankolik havaya kapılıp mutsuzluğa kapılanlar da var. Bir çok insan sonuna kadar izleyemeyip sıkıntıdan patlayabiliyor. Benim için ilk kareden başlayarak sonuna kadar soluksuz izlediğim bir film oldu.

Film tamamen amatör oyuncularla çekilmiş, yerinden kımıldamayan bir kameranın önünden geçen durumlar, insanın tadabileceği türlü duygular üzerine. Sanki bir odanın kenarına bırakılmış bir kamera gizlice kaydediyor ve önünde insana dair türlü duygu sel halinde akıp gidiyor. Dikkatli bir film izleyicinin bu sele kapılmaması, kendinden bir şeyler bulup bir biçimde filmin içine dahil olmaması çok zor. Kameranın önünde yer alan insanlar o kadar gerçekçi oynuyorlar ki, bunu yakalayabilmek için defalarca prova edilmiş olması, en ince detaya kadar önceden milimi milimine hesaplanması gerektiğini filmi bitirdiğinizde anlıyorsunuz. Filmin tamamına yakını hareketsiz bir kamera ile çekilmiş. Yalnızca iki sahnede kamera hareketleniyor, bir toplantı sahnesi sonunda iki saniye kadar ve çok sayıda bombardıman uçağı şehrin üzerinde gökyüzünde sessizce süzülürken. Bu haliyle film dergi köşelerindeki tüm diyeceğini bir karede anlatmaya çalışan karikatürlerin verdiği duyguyu izleyicisine geçiriyor. Abartılmamış, rafine ve özet.

Roy Andersson isveçli bir yönetmen. 1969 yılında sinema okulundan mezuniyeti sonrasında artık 40 yılı aşan meslek hayatına dört film sığdırmış. İlk filmi “A Swedish Love Story” onsekiz yaşından küçük iki sevgiliyi anlatan bir dram ve İsveç de olduğu kadar çok sayıda ülkede seyirciye ulaşabilmiş. İkinci filmi “Giliap” döküntü bir otelin lokantasında garson olarak işe başlayan bir adamın öyküsüne odaklananıyor, 1975 yılında yayınlanan bu film hem maddi anlamda hem de seyirci nezdinde fiyaskoya dönüşmüş bir çalışma. Bu başarısızlıktan sonra Andersson sinemaya yirmi küsur yıl ara vererek reklamcılığa odaklanıyor.

1996 yılında yeniden bir film projesi üzerinde çalışıyor. Film 2000 yılında “Songs from the Second Floor” adı ile Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yapıyor ve festivalin üçüncü prestijli ödülü olan Jüri Özel Ödülünü kazanıyor. Yönetmenin 2007 yılında tamamlanan dördüncü filminin İsveççe adı “Du Levande” ancak çoğunlukla “You, the Living”.ismi ile tanınıyor. “Siz yaşayanlar” anlamına gelen bu ifade filmin başında da yer alan Goethe’nin bir sözünden esinlenilmiş: “Siz yaşayanlar; sıcacık ısıtılmış yatağınızda mutlu yatın, ta ki dışarıya çıkıveren ayağınızı Lehte Nehri’nin buz gibi soğuk dalgası yalayıncaya kadar” (Lehte nehri, unutamamanın, gizleyememenin nehri)

Film finansal problemlerden ötürü üç yılda çekilebilmiş. Amatör oyunculardan istenen performans elde edilinceye kadar defalarca prova yapılmış ve tüm sahneler en az on defa kaydedilmiş.

İnsan duygularını en saf hali ile anlatmaya çalışan filmin en ilginç yanı ise belli başlı bir konusunun olmayışı. Filmde aktarılmak istenen bir olay örgüsü yok. 50 küsur farklı mizansende önümüzde duygusal patlamalar yaşayan insanları izliyoruz. İsveç’in soğuk havasını yansıtacak bir görüntü yaratabilmek amacıyla gri yeşil arası pastel tonlar hakim. İsveç’e bakarken sanki yanı başımızdaki evde yaşanan olayları izliyoruz. Çok az diyalog ancak çokça vücud dili ile anlatılan birbiri ile bazen kesişen olayları izliyor, bir sahnede gördüğümüz kişiyi diğer sahnede kıyıdan köşeden görüp tanıyoruz. Başlangıçta izleyenin “absürd görünümlü, sürreal” diye tanımlayabileceği film giderek daha gerçeklik kazanıp, ardından tekrar uçuşa geçiyor.




Konusu olmayan bu filmde neler mi anlatılıyor? Her şey neredeyse çıplak diyebileceğimiz bir odada başlıyor. Tüm eşyası bir masa, bir kanepe, bir de Picasso’nun “Don Kişot” resminin siyah beyaz röprodüksiyonundan ibaret. Kanepede şehrin bombalanmasından korkan adam uyuyor. Bir lokantanın mutfak bölümündeki pencereden aşçı başlığı giymiş kafalar uzanıyor, sadece gözleri ve şapkaları görünüyor merakla dışarıdaki sesin nereden geldiğini izliyorlar aniden sıkılıp işlerinin başına dönüyorlar. Sesin kaynağını yavaş yavaş görüyoruz, dört tekerlekli bir örümceğe tutunarak ağır ağır ilerleyen yaşlı bir adam var. Yürümesine yardımcı olan düzeneğe kayışından bağlı bir köpek var. Kayışa dolanan köpek ayağa kalkamıyor, sırt üstü, havlaya havlaya yaşlı, sağır adam tarafından çekiliyor. Az konuşan sevgilisi ile sürekli tartışan, yani hep kendisi konuşan kilolu bir kadın var, bir motosikleti olmasını hayal ediyor, motosikleti olsa binip gidecek “pislik” dediği bu hayatı yaşamaktan kurtulacak. Nefesli çalgı ağırlıklı bir orkestranın elemanları evlerinde kendi bölümlerini prova ediyorlar, provalar çalmalarını geliştiriyor olsa da komşuları ya da eşleri ile ilişkilerine olumlu katkıda bulunmuyorlar. Tuba çalan adamın karısı çığlık atarak kapıyı çarpıp çıkıyor, duvardaki resimler akvaryuma giriyor. Alt kattaki komşu gürültüye sinirlenip süpürge ile tavana saldırıyor, duvardan parçalar kopuyor. Karşı apartmanda ki sigarasını balkonda içebilen adam istifini bozmayan tuba çalan adamı ve sinir krizi geçtiren adamı aynı anda dikizliyor. Halı satıcısı adam halı satarken aniden sinir krizi geçiriyor. İlk okul öğretmeni kadın zil çaldıktan sonra sınıfa girmek için kendisini toparlamaya çalışıyor, halı satıcısı kocası kavga ederken kendisine cadı dendiği için gözyaşlarını zor tutabiliyor. Sınıfa girmesi ile katıla katıla ağlamaya başlayıp sınıfı terk etmesi bir oluyor. Öğretmenlerini yatıştırmak için dışarıya onun peşinden çıkan ortalama yedi yaş grubundaki çocuklar ne diyeceklerini bilmeden şaşırmış onu seyrediyorlar. Kafeteryadaki bir adam gayet sakin yan masada oturan iş adamlarının ceplerini karıştırıp, bulduğu cüzdanı alıp gidiyor, bir terzide ölçü aldırıp kendisine takım elbise diktiriyor. Pembe çizmeli bir kız sevdiği rock yıldızı ile evlenmenin hayallerini kurarken gittiği barda onu görünce cesaretini toplayıp onunla konuşuyor. Barda herkes sakin oturuken çan çalıyor ve herkes son siparişini vermek için bara koşturuyor. Sinirleri bozuk bir berber ırkçılık yapan müşterisinden hırsını alıyor. Önemli bir toplantıya gitmek üzere olan finansal danışmanın alnından girip ensesinden çıkarıyor traş makinesını. Adamın tek kurtuluşu kafasını kazıtmak. Toplantıda kimse adamdaki değişikliği fark etmiyor, sordukları sorulara verdiği sevabı bile dinlemiyorlar, adam adeta görünmez oluyor.

Tramvay Lethe durağında duruyor, yolcular araçtan gayet ağır inip caddenin öbür yanına geçmeye çalışırken tramvayın hareket etme ikazını yapan çanı duyunca koşmaya başlıyorlar. Karamsar bir psikiyatrist eşi ile sevişirken dertlerini sıralıyor. Marangoz aile yemeği için toplanılmışken guru duyacağı bir el marifeti sergilemek isterken 200 yıllık porselen takımını kırıyor, bu zarar sebebi ile elektrikli sandalyeye mahkum edileceğini hayal ediyor. Ölümünü izlemeye gelen aile fertleri patlamış mısır yiyerek vakit geçiriyorlar. Orkestranın elemanları bir araya gelmeye başladığında korkutucu bir yağmur başlıyor. Herkes durup yağmuru izlemeye başlıyor. Pembe çizmeli kız hayalinde rock yıldızı ile evleniyor. İlk gecelerinde adam gitarında son şarkısından sololar geçmeye başlıyor, kadın yatağa oturup solonun bitmesini beklerken ev sıkıntıdan alıp başını gidiyor, ev raylarda ilerliyor, pencereden İsveç’i izliyoruz. Bir durakta durduklarında istasyondakiler rock yıldızını tanıyor ve evliliğini kutluyorlar, adam solo yapmaya devam ederken ev tekrar yürüyüp gidiyor.


Bütün bu hengame devam ederken filme çok dinamik bir melodiyi seslendiren nefesli çalgılar eşlik ediyor. Görüntüler hüzne meylettikçe melodiler neşeleniyor. Biraz Woody Allen, biraz Fellini, biraz Amelie’deki naif havayı andıran muhteşem bir 86 dakika geçiriyorsunuz.








22 Nisan 2010 Perşembe

Ayıptır Söylemesi: Köprüleri Unutmak !!!

Hafif raylı sistem üzerinden hizmet verecek olan İzmir Metro’sunun Karşıyaka hattı inşaatı başladığında takvim 2004 yılı Nisan ayının ilk gününü gösteriyordu. Şaka gibi gelmişti bize, başlamak bitirmenin yarısı denen bir klişemiz de var üstelik. Şaka gibi olduğu doğruymuş, başlamak bitirmenin henüz uzaklarındaki bir durakta.

Evimizin 20 metre kadar yakınında bir durak olduğu için gelişmeleri/gelişmemeleri evimizin balkonunda seyretmek mümkün. Tam dört yıl oldu, nihayet birkaç aydır bir şeyler şekil almaya başladı. Ama şekilden gözükenler yine bir vurdumduymazlık, farkında olmazlık, unutmuşlum eseri ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Karşıyaka tarafında yaşayanlar iyi bilirler, bu hafif raylı sistem yeni yapılan bir şey değil, eski demiryolu hattının yerine yeni bir hat oluşturulmaya çalışılıyor. İzmir’in en uzun sokağı olan 1671 sokaktan geçiyor demiryolu. Alaybey’den Bostanlı’ya kadar uzanan çok uzun bir hat bu. Yolun iki yanındaki evlerde yaşayanlar, 2004 yılında İzmir’linin kısaca metro inşaatı deyip geçtiği bu uygulama başlayıncaya kadar caddenin iki yanı arasında demiryollarının üzerinden birkaç adım aşarak karşı tarafa geçer, bakkaldan ekmeğini alır evine geri dönerdi faraza. Ya da otobüsten iner, demiryolundan karşı tarafa rahatlıkla geçerdi. İnşaat sürerken demiryolunun iki yanında demir duvarların yükselmesi ile, yolun iki yanı arasındaki geçişi bir takım geçici demir köprüler ile çözümlemişlerdi. Vatandaş da kırk elli metre fazladan yürüyor olsa da köprüler vasıtası ile karşı tarafla ilişkisini sürdürebiliyordu. Taa ki iki hafta öncesine kadar. İki hafta önce bütün köprüler kaldırıldı. Bu sokağın sakinlerinin beş metrelik bir mesafeyi aşmak için kilometrelerce yol katetmesi gerekiyor artık. Böyle uzun bir yol üzerine köprü yapılmasının atlanması, 1 Nisan 2004 tarihinde yapılmış olan kötü şakanın devamı adeta. İzmir’linin uçmasını mı bekliyorlar karşı tarafa, uçacaksak madem bu kadar para niye yollara gömüldü.

İki haftalık eziyetten sonra birkaç gün önce metro duraklarının altındaki geçitlerden geçilmesine izin verildi. Şimdi yerin altına girip medivenlerden iniyor çıkıyor, karşıdan karşıya geçiyoruz. Ne kadar lüzümsuz yer altı geçitleri yapıldığını görüyoruz. Yer üstünden giden metro hattı için yayalar yer altına inip bilet alıp yukarıya çıkacak. Çok zekice. Süper. Biletler yukarıda da çözümlenebilirdi, insanlar da üst geçitlerden öbür tarafa geçebilirdi ve eminim ki böyle yapılsa idi çok daha ucuza mal olurdu.

Yerin altına iniyoruz karşıdan karşıya geçmek için birkaç gündür ya, ilk basit, munis yağmur da yerin altının ne bastı, duvarlardaki ayanslar arasından ne süzüldü bilin bakalım. Cevap veriyorum; yağmur suyu. Madem yerin altına indirdiniz, turnikeyi, yürüyen merdiveni, insanları, buraları su basmasın maazallah deyip biraz izolasyona ağırlık verseydiniz keşki.

Neyse göreceğiz, göreceğiz bakalım şaka sonunda tam olarak neye benzeyecek. Hayatımızı güya kolaylaştıracak bu ulaşım biçimi yer üstünden metro geçen yerlerdeki halkın yaşamını zorlaştırdı onu söyleyeyim. Bu arada başlamak bitirmenin yarısı değilmiş, onu da iyice öğrendim.


19 Nisan 2010 Pazartesi

Bir İllet Olarak İllüzyon

Sahne, ekran gibi teşhir alanlarından izlendiğinde hoştur illüzyon oyunları. Bakanı aldatır, hoş bir hoşluk olarak hafızalarda on beş dakika kadar yer eder.


İllüzyon lafını dilime doladığım anların bazısında, bir defasında hürriyet heykelini yerinden silmeye kalkışmış David Copperfield geliyor aklıma. Ne de olsa başarılı bir silişti, David’in girişimi. Bir roman kahramanından isim tutmuş, mesleğinin doruğundaki adama da yakışırdı, ışık geçirmez bir gecede ses çıkarmadan hareket eden bir platforma oturttuğu seyirci kitlesinin yerini değiştirip, onları heykeli yerinden ettiğine inandırmak.

Sahne illüzyonları iyidir, diyelim, en azından hoşça vakit geçirmemize yardımcı olur.

İlk okul yıllarımdan bir tanesinde, okul okul gezip öğrencilerden para toplayarak marifet sergileyen illüzyonistler de vardı, sihirbaz derdik onlara. Ben nedense o tipleri ürkütücü bulurdum. Sağlıksız görünürlerdi gözlerime, kuşku ile bakardım. Diğer çocuklar sevinç çığlıkları ile kuşların çiçeğe dönüşmesini izlerken ben gözlerimi koskocaman açar, dudaklarımı minicik büzer, işin sırrını gizlice merak ederdim. Sonra bir gün okula lastik adam geldi. Bu diğerleri gibi değildi, zayıf, sağlıksız bir bedeni, sarı rengi vardı. Dudaklarını selam verirken gülmek üzere açtığında benim o yaşımdaki tespitime göre hiç de güven uyandırmayan, sarı ve noksan dişlerini gösteren siyah bir delik açıldı yüzünün ortasında. Korkarak elimle gözlerimi kapattığımı hatırlıyorum. Geri kalanını parmaklarımın arasından izledim. Zayıf bedenini kemiklerini zor gizleyen sarımsı renkte bir deri tabakası kaplıyordu. Vücuduna giydiği atletimsi giysi ile bana o dönemlerdeki resimli roman anti-kahramanı Killink’i çağrıştıran bu adam birkaç zaman kabus olarak bana geri döndü.

İlkokuldan sonra illüzyonistlerin ziyaretinden uzak kaldım. Buna üzülmedim. Gördüğüm illüzyonistlere hep TV ekranında rastladım.

İllüzyonistlerden uzak kalsam da kendilerini bir illüzyona kaptırmış insanlar eksik olmadı hayatımdan. Kendilerini olmayacak bir hayale kaptırıp peşinden gitti hepsi de. Olmayan bir aşkın varolduğuna inananları mı ararsınız, başkasının yaptıkları ile ilgili yanlış bir kanıya kapılanları mı, hayatının bir bölümünü başkası ile ilgili saçma sapan ve gerçek dışı bir kanıyı güçlendirecek kanıt arayanlarını mı. Çoğunlukla gitti bunlar. Hepsinin ortak yanları dramatik bir çıkış ile oldu. Kapıyı çekip gitmek hayatını illüzyonlar üzerine kurmuş olanlara asla kısmet olmadı hepsi kapıyı muazzam şangırtılar ile çarparak gittiler. Çıktıkları kapıyı kırıp da gittiler. Kapılardan onarılamaya fırsat bırakmayacak biçimde çıkıp gittikleri için geriye dönmeye çalıştıklarında kapıdan ziyade kapının yerine örülmüş sağlam bir duvar ile karşılaştılar.

Çıktığı kapıdan geriye dönmek mümkün olmadı hayallerinin seline kapılmış olanlar için. İllüzyon içinde yaşayanlar, giderken çarparak çıktıkları kapıları da kırmış olsalar, arkalarında atom bombasının külünü andıran koskocaman mantar bulutları da bıraksalar, lavların püskürttüğüne benzeyen toz dumanla da gitseler, hatalarından ders alamadı illüzyon severler. Geriye dönmeye çalıştıklarında hep kafalarının içindeki o desteksiz hayale tutunarak adım atmaya çalıştılar. Şarkılara tutundular mesela, kulaktan dolma masalların içinde kayboldular, okuduklarına benzeyen dünyaların içinde kayboldular. Öyle ki, kendi dünyalarının dışındaki hayatların gerçeklerine kulakları tıkandı, gözleri kapandı. Uydurma bir dünyanın içinde yaşayıp kendi uydurduklarına inandılar. Gerçeklerden kaçarak, gerçek zannettikleri yakıştırmalara tutundular. Yüzsüzlük etmenin erdem olduğu sanrısına kapılıp, yaptıklarının yüzsüzlük olduğunu bile anlamadılar, illüzyona kapılmanın bir lanet olduğunu fark edemediler. Şarkıymış, dizeymiş, roman ismiymiş bunların çağrıştırdığı her şey palavra uzun lafın kısası.


7 Nisan 2010 Çarşamba

Soğanın Cücüğü

Soğanın cücüğü kuru soğanın en ortasında yer alan bölümü. Soğanın katları merkezinden dışına doğru açıldıkça ne kadar acılaşırsa ve yemek sonrası ağızda koku bırakırsa, soğanın cücüğü de bütün bunların aksine hem soğanın tadına sahip olup, hem de ağızda kuvvetli koku bırakmayan bölümüdür. Hal böyle olunca soğanın bu leziz bölümü her türk evinin vazgeçilmezidir. Dahası kurufasulye – pilav kardeşliğinin ayrılmaz bir parçasıdır, Üç Silahşörler için D’artagnan ne ise soğanın cücüğü de bu milli ikili için odur.

Soğanın cücüğüne bıçakla keserek ulaşırsanız tadı pek biri yavandır, o cücüğe tadını veren asıl püf noktası soğanın kırılarak açılmasıdır. Soğanı masanın üzerine koyup yumruğunuzla ezerek kırdınız mı, o soğanın göbeğine denk düşen bölümde gizli cevhere ulaşabilirsiniz ancak. Sonra alın size değme ziyafet tadıyla aşık atan bir sofra.

Biz kuzenler yaşça pek bir yakınız birbirimize. Yaşlar yakın oldu mu bayram sofraları nasıl eğlenceli geçerdi anneanne evinde varın siz hayal edin. Selanik dolaylarından kalkıp buralara gelmiş anneannemize oranın diliyle nine derdik. Ninemiz biz torunları için sevgi ile pişirirdi bayram yemeklerini. Sevgi ne kadar çok olursa olsun, o kadar çocuk bir araya doluştu mu muhtelif sebepten, büyükler bakmazken saçlar çekilir, tekmeler savrulurdu masa altlarından. Ninem torunlarının hiç birisi üzülmesin diye hepimize yetecek kadar kuru soğanı kırar, cücüklerini torunlarının tabaklarının yanına koyardı. Saçlar çekilmez, kollar çimcirilmez, iştahla gülünür, yenilirdi yemekler.

Her soğanın içinde en az bir tane cücük var, soğanın pazardaki yolculuğu da hayli telaşlı geçmişe benzer son beş yıl içinde. Soğanın kilo başına fiyatını 2005 ve 2010 yılları için kıyasladığınızda yüzde 1583 arttığını görebilirsiniz. Aklını finans konusunda bozmuş olanlara tavsiyem kafalarını daha fazla yorup “acaba Avro mu, Dolar mı, altın mı, hisse senedi mi yoksa gayrimenkule mi yatırım yapsam?” şeklinde sonu gelmeyen düşüncelere ara verip soğana, mümkünse cücüğüne yatırım yapmalarını öneriyorum. Hem bakın şair ne güzel yazmış;


Cücüklü Soğan

Mudurnu'nun
Alagöz Nahiyesi’nden
Durmuş’a Büyük ikramiye vurmuş
“Paranı nideceksin?” demişler.
“Bundan böyle” demiş
“Her Allah”ın günü
Soğanın cücüğünü yicem
Cücüğünü.”
Bedri Rahmi Eyüboğlu




31 Mart 2010 Çarşamba

Bir Kaç Filim Birden

Hafta sonunda kaptırdım kendimi ardı ardına bir sürü film izledim. Öyle lafı uzatmadan kısa kısa kıvamında bu filmlerle ilgili kendi notlarımı paylaşmak istiyorum. Hani Savaş ve Barış’ın kısa özeti olan “Olay Rusya’da geçiyor” kadar olmasa da, kısa tutmaya çalışacağım şahsi saptamalarım ve filmlerin bende yarattığı çağrışımlar şöyle;

Shutter Island

Martin Scorcese eline geçen roman uyarlamasından sıka sıka bu filmi çıkarmış. Bir on yıl kadar önce gerçekleştirilse yenilikçi bir film olabilirdi belki. Ancak başta Holywood ürünlerinin katkısı ile algıları sonuna dek açılmış olan seyirciye hayli yavaş gelen bir film bu. İlk bir saat içinde bir yerlerde - bu onuncu dakikada da olabilir – seyirci filmin gizemini çözebiliyor.

Anakaradan uzakta bulunan, doğa şartlarına bağlı olarak ulaşımı hayli çetin olabilen Shutter Adasında bulunan akıl hastanesindeki tehlikeli hastalardan biri gizemli biçimde ortadan kaybolur. Adadan ayrılması imkansız olduğu için o kara parçası üzerinde saklanmakta olduğu kesindir, baş karakterimiz ve partneri olayı soruşturmak üzere aday gelirler. Psikolojik gerilim için ideal bir ortam yani.

Filmi kimse için mahvetmek niyetinde değilim ancak esas adam ile ilgili olarak “Bu adam bu rüyaları neden görüyor acaba?” sualini filmin başından itibaren herhangi bir yerinde kendinize yönelttiğinizde yanıt kafanızın içinden gelecek; “Drillliiiiinnnnnk!!! Bu adam bu rüyaları malum sebeple görüyor !!!!”. Filmin ilk yarısı çok sıkıcı bir kere, ikinci yarı da çorap söküğü gibi gelmiyor. Film tam yarısından itibaren biraz olsun ilginç olmayı başarabiliyor, sadece o kadar.

Filmin aksamasına neden olan en önemli problemi devamlılıktaki başarısızlığı. Bütün yüzeysel cilasına bakıp da, ince bir işçilikle özenerek hazırlanmış gibi görünen çalışmada, mizansenlerde maalesef inanılmaz bir devamlılık sorunu var. Adamın saçları eve girdiğinde uzunken bahçeye çıkıp dramatik bir olaya şahit olduğunda çok kısa mesela. O bahçedeki kişilerden kuru olması gerekenler yaş, yaş olması gerekenler kuru (Film içinde önemli olan bu sahneyi izlememiş olanlar için bozmamak üzere kimlikleri yazmadım). Yine aynı önemli sahnede, yerde yatan kişilerin ayakları birbirlerine değerken bir sonraki çekimde aralarındaki mesafe göz ardı edilmesi mümkün olmayan biçimde aniden açılıyor. En rahatsızlık vereni ise başrol oyuncusu Leo-di-kep’ten geliyor. Malum, 90’larda yıldızı parlayan bu oyuncu ciddiye alınsın diye çok uğraştı, hatta bir dönem gözden kayboldu ve geri döndü. Dönüşte yanında aksan merakını getirdi. Çok iyi biliyorum çünkü zat-ı muhteremi ilk gözüme çarptığı Critters 3’den beri antipatikliğinden ötürü hatırlamaktayım. İçinde Leo bulunan filmleri sonradan iyi hatırlamıyorum. Aynı Nick Cage değerinde benim için. Leo’nun bu filmdeki en rahatsızlık veren yönü aksanı. “R”leri acaip bir şekilde ağdalı ağdalı yuvarlayan kötü taklit bir New York aksanı ile daldığı filmin en dramatik sahnelerinde birden California aksanına dönüyor ve aynen kendisi gibi konuşmaya başlıyor. Ve NY aksanı filme gelişigüzel biçimde bir girip bir çıkmaya başlıyor. Aynı oyuncunun aynı filmdeki aynı rolünde farklı aksanlarda konuşması çok rahatsız edici, olay nihayetinde aynı adada geçiyor. Aksan değiştirecek kadar gezmiyoruz yani. Bu beni çok rahatsız etti.

Film gerçekten çok sıkıcı, eğlenmek için bir ara yaklaşık onbeş dakika kadar alt yazıları açtım. Bu filmi o altyazı ile izleyen birisi ile benim izlediğim film kesinlikle birbirlerinden çok farklı. Alttan geçen cümlelerden hiç birisi o filmin ses bandında kullanılan cümlelerden değil. Şu ara moda biliyorum; biraz İngilizce yalamışlar ekşi sözlükte falan “şu filmin alt yazısını ben yazdım” diye birbirlerine hava basıyorlar. Yazın yazın, gülüyoruz ne güzel. Sonra o da sıktı alt yazıları kapattım.

Edge of Darkness

Bir babanın kızının ölümündeki sır perdesi üzerindeki gizemi intikam ala ala kaldırma çabasına dair bir film. Mel Gibson’ı böyle eski filmlerinden bazı anları aynen tekrarlarken izlemek başlangıçta son derece acı verici gelirken, film ilerleyen dakikalarda bir de konusundaki gelişememeler ile giderek daha da sıkıcılaşıyor. Bittiğinde bir oh çekiyorsunuz. Entrika çeviren bir grup üst düzey adamı hop bakıyorsunuz ıssız bir yerde, beş dakika sonra bir büroda, onbeş dakika sonra aynı kadro ile bir başkasının evinde göstermek de senaryonun ne kadar sallandığının kanıtı. Meramları birlikte görülmemek olan bu adamlar neden aleni biçimde hep beraber geziyorlar anlayamıyorsunuz. Filmin son dakikalarına doğru yaşanan araba kazası da imkansızı başarmak olmuş, inanılır gibi değil. İzlememiş olanlar bu filmden uzak durmalı.

Crazy Heart

Uzun süredir izlediğim eli yüzü düzgün filmlerden bir tanesi, diğeri de eski olmakla birlikte “Laurel Canyon”du. Şöhret grafiğini aşağıya doğru çevirmiş, şehir şehir gezerek performansını sergileyen country müzisyeninin yaşamından hüzün verici bir bölüme şahit oluyoruz. Adam sahnede olmaya aşık, özel hayatını ihmal etmiş. Durun!! Ben bu öyküyü hatırlıyorum. Geçen seneki bildiği “The Wrestler”ın da meramı benzer bir yaşamı anlatmak değil miydi? Meslekler değişmiş, işi uğruna yaşamı ötelemiş bir adamın halleri yine karşımızda. Ama olsun, filme haksızlık etmeyelim. Jeff Bridges oyunculuğuyla göz dolduruyor, T Bone Burnett’in şarkılarını da çaktırmadan gayet güzel yorumluyor. Bu arada Colin Farrel da kısacık bir rolü araya hiç ego karıştırmadan sakince yorumlamış ve çok güzel iki de şarkı söylüyor. Maggie Hanım ise sahip olduğunu zaten önceki filmlerinden de bildiğimiz on jestin tamamını bu filmde yine sırasıyla kullanmış: Gülmüş, baştan çıkmış, başını yan eğmiş sevimli bakmış, sinirlenmiş, acı çeker gibi bakmış vs. Kötü bir oyuncu değil ama her rolde de aynı şeyler yapılmaz ki. Kanımca başkasını değil kendisini oynuyor. Filmdeki tek aksaklık da o zaten. Bunun dışında oyuncu yönetimi, senaryo çok iyi. Diyaloglar çok gerçekçi yazılmış.

Descent 2

Devam filmlerini pek sevmem, istisnaları ise “Aliens” ile "The Godfather II"dir. Bu filmi izlememle birlikte istisnalarıma bir üçüncüsü daha ilave oldu. Descent 2, ilkinin kaldığı yerden devam ediyor. Hem de tam gaz. İlkinde kurtulan kadın bu filmde de bir katakulliye gelip ertesi gün aynı mağaraya dönüyor. İlk filmdeki öyküye inanmış olanlar için hayli inandırıcı bir film olmuş. Yalnız yerin kaç kat dibindeki mağaranın neden benim evin salonu gibi apaydınlık olduğuna inanasım pek gelmedi. Ne diyeyim? Mağaranın gerçek ahalisi sağolsun. Gözlerim bir kaç avize aramadı değil.

A Perfect Gateaway

Popcorn tüketme filmlerinden bir tanesinde Milla Jojovich, Steve Zahn ile Timothy Olyphant başrollerde. David Twohy’nin yönettiği film güzel bir öyküye sahip. Finaldeki tipik Holywood finali haricinde bir gerilim filminden beklenen unsurları harfiyen ve tam zamanında yerine getiriyor. Fazla bir şey beklemeden Hawai’de balayını geçiren çiftlere musallat olmuş katilin yakalanıp yakalanmayacağını, ya da hangi çifte saldıracağını merakla bekliyorsunuz. Finale doğru siyah beyaz renklerdeki bir bölüm gereksiz olmuş, sürprizin ne olduğunu sahilde kadının elinde tuttuğu video kameradan da renklerin solduğu bölüm olmaksızın da anlıyorsunuz zaten.

The Fourth Kind

Çok kararsız bir film ve bu karasızlık tamamiyle yapımcısının marifeti gibi duruyor. Film başlarken baş oyuncu çıkıp: “Ben Milla Jojovich, biraz sonra izleyeceğiniz film gerçek olaylardan kurgulanmıştır” ya da buna benzer bir şeyler geveliyor. Sonra film görüntüleri ile sözde hipnoz anında çekilmiş gerçek kamera görüntüleri ve de sözüm ona polis ve tv kayıtları birbirine geçerek gözümüzün önünden geçiyor. Filmdeki, gerçek olduğu iddia edilen olayları azıcık araştırdığınızda aslının astarının olmadığını anlıyorsunuz. İzlemesi de tahammül etmesi de zor bir film. Filmin gizemi de ilgi çekmekten uzak.

İşte nezleli bir hafta sonundan kalanlar.


Yukarıdaki sahne bu filmlerden ikisinde de var, birinde kayalıklara tırmanıyor diğerinde kayalıklardan iniyor. Bu Shutter Island'dan Leo di Cap'in eli. Kayalıklardan inerken görülüyor. Aksana bir dikkatlice bakar mısınız lütfen?

30 Mart 2010 Salı

Taklit

Picasso’nun oğlunu palyaço elbisesi içinde gösteren yarım kalmış yağlıboya tablosu benim en sevdiğim tablolardandır.

Ben çok güzel resim yapardım eskiden. Üniversite yıllarına kadar benimle ilgili bir cümle kurdukları zaman güzel resim yaptığımdan bahsederlerdi mutlaka. Mesele resim yapmak için vakit ayırmakla ilgili aslında. Liseden sonra resim yapmak için kendime zaman ayırmadım. Picasso’nun bu yarım kalmış resmi benim en son tamamladığım resim.

Onu ilk kez resimli bilgiler denilen aile ansiklopedisinde görmüştüm. İlkokulda iken o ansiklopedinin sayfalarını çevirir, her sayfadaki resmi hayranlıkla incelerdim. Bir gün o resimlerin benzerini yapıp hayranlık uyandırmayı düşlerdim. Palyaço çocuk, Resimli Bilgiler Ansiklopedi’sinin ek ciltlerinden birindeydi. Resmin yarım kalmışlığı beni nedense o yaşımda cezbetmişti.

Seneler sonra mezuniyete yaklaşırken resim öğretmenimiz dönem sonuna kadar seçtiğimiz bir resmin röprodüksiyonunu yapacağımız söylediğinde aklıma ilk olarak Picasso’nun tablosu geldi. Hocam seçimimden memnun değildi. Ama ben saatler boyunca o resmin içinde kaybolmaktan mutluydum. Resimdeki bitmemişlik, çocuğun boşlukta uçar gibi duruşu, elbisesinin bitmemiş yakası, pantolonundaki noksan noktalar, belini saran kuşağın hiçlikle, var olmak arasında uzayıp gitmesi, ressamın sağ bacağını nasıl yerleştireceğine dair tereddütü, koltuktaki tamamlanmamışlığı incelemek ve kendimce çözüp tuvale aktarmaktan çok hoşlanmıştım. Bir ansiklopedi sayfasından bakarak ne kadar iyi taklit edilebilirse o kadar taklit ederek resmi planlanandan çok önce bitirdim.

Elimdeki surete bakarak doğru renkleri saplantılı biçimde araya araya tamamen aynısını elde etmek için çok uğraştığımı hatırlıyorum. Ten rengini bulduğumda çok mutlu olmuştum, yüzündeki kırmızılara kadar hık demiş ve elimdeki örneğin burnundan düşmüştü tablom sanki.

Resim seçimimden memnun kalmayan hocam elde ettiği sonuçtan çok memnun kalmıştı. Kendisi ile iki yıl önce yaptığım bir eskizden not kırdığı için tartışarak notumu geri aldığımdan beri iyi anlaşıyorduk. Perspektif çalışması esnasında okulun arka bahçesindeki taş yoldaki bir hatayı resmime taşıyınca çizim cetvelle çizilmiş gibi durmuyor diyerek benden not kırmıştı. Halbuki yolun ortasındaki bir kayma sebebi ile oluşan kırık sonrasında, taş yolda bir yamukluk oluşmuş, derinlik içindeki o ufak kıvrım gözüme battığından resmime taşımıştım.

Hocamız herkes tablosunu bitirdiğinde bana ayrıca teşekkür etti ve Picasso’nun resimlerinden örneklerle dolu bir kitabı bana armağan etti. Ben Picasso’nun diğer resimlerinde değil, o yarım kalmış resim ile ilgiliydim. Neden yarım kalmıştı onu bile bilmiyordum. Sonradan da öğrenemedim. Mutlaka bilen biliyordur. Ben nedenini bulamadım.

Lisede son tamamladığım resim aslında yarım kalmış, bitmemiş bir resmin taklidi. Ne tuhaf değil mi?