30 Temmuz 2009 Perşembe

Bir Turku

23 Temmuz günü arkadaşlarla konsere gittik. Yeni Türkü'yü canlı dinlememiştim, Bostanlı'daki açık hava tiyatrosuna da gitmemiştim. Grubun 19 Temmuz Pazar günkü İstanbul konserinin çok iyi geçtiğini grupta bir şekilde yer almış tüm müzisyenlerin sahneye konuk müzisyen olarak çıktığını ayrıca Harula'nın bile "Telli Telli"ye düet yaptığını duyarak gizli bir iştaha kapılmıştık. Bizimkisi sürprizli bir konser olmadı ama isimlerini ilk kez duyduğumuz müzisyenlerin de Derya Köroğlu'nun da performansları çok iyiydi. Güzel bir konser oldu.

Bilinen eski, Yeni Türkü şarkılarına seyirciler eşlik ede ede, geçmişe yolculuk yaptık. Ben resim şarkısını ilk çıktığından beri çok beğenirim, canlısı da hoşuma gitti. Tüm blogcu arkadaşlara armağanım olsun.

O kadar sevdim ki resmini
İşte bugün konuştu benle
Yorulmuştum çalışmaktan
Karda uzun yürürdük senle

Geceleri resmine baktım
Olanları anlattım
Seni bir görsem diye diye
Uyudum yağmurun sesiyle

O kadar sevdim ki resmini

Biliyorum görünce beni
Hep tanıyordum diyeceksin
Rüyalarımda hep sen vardın
Hep tanıyordum diyeceksin

Okuduğum her cümlede
Konuştuğum her insanda
Gördüğüm her güzellikte
Sen de varsın
Sen hep varsın

Bir aksilik çıkmazsa bu yazı çıktığı sırada, aynı yerde Bülent Oratçgil ve Ezginin Günlüğü Konserini izliyor olacağım.

Ben Oraya Gitmedim Be Abi!! - 3

Kalender Bar'dan bir hafta sonra hızımızı alamadık gene Balçova'ya gittik. Bu sefer gittiğimiz "Vızıltı" isimli bir bardı. Dar bir cephesi olan bar içeriye doğru uzuyor ve daaha da daralıyordu. İki basamak ile tuvaletin olduğu bölmeye çıkılıyor, tuvaletin karşısında dar, kare biçiminde özel müşteri locası vardı. Konum itibari ile özel loca müşterileri tuvalete giren çıkanı yakinen izleyebiliyorlardı. Ana bölmede tahta masalar ve tahta sıralar vardı. Sıra sıra bıyıklı adamların oluşturduğu müşterilerinin yaş ortalaması elli üzeri gibi görünüyor tepede bir televizyon bağırıyor fonda artık bir türkü mü dersiniz özgün müziktirik mi dersiniz bilemeyeceğim bir gürültü çağlamaktaydı. Kadın garsonları yoktu. Bar da pek dolu değildi. Bar sahibi ellili yaşlarda eli tespihli, gür bıyıklı, bol şiveli bir adamdı. Masaları geze dolana fıkralar içip kendi barının konsomasyonunu kendi yapıyordu.

Mustafa Amca'ya Kalender Bar kalabalık sizinki niye değil diye sorduk merakımıza yenik düşüp. Bu yaştan sonra barda karı çalıştırıp günaha giremem dedi. Mustafa Amca barı iki oğlu ile işletiyordu birisi 25 diğeri 23 yaşında. Gençler barı modernize etmek istiyorlar amca ona bile karşı çıkıyormuş. Eski ahşap masalardan da, ahşap sıralardan da gayet memnunmuş kendisi.

Mustafa Amcamı yollayınca biz biralarımızı yudumlayıp kendi aramızda münferit muhabbete başladık. Muhabbetimiz bar sahibi bizi hatırladıkça onun tarafında bozuluyordu. Bir müddet sonra fondaki teypten Erzurum yöresinden bir türkü başlayınca köşelerinde sakin sakin oturan amcalar cümleten ayağa kalkıp holde el ele tutuşarak folklorik dansa dair yeteneklerini toplu halde sergilemeye başladılar. Bar sahibi kalkın kalkın diye bize de işaret ediyordu. Kalkmadık.

Folklorik dans harekatı başarı ile sonuçlanınca, bardaki tansiyon hafifledi, yerine oturanlardan pos bıyıkları beyazlamış bir amca "Mihriban"ı söylemeye başladı. Hayatımda bundan daha kötü bir Mihriban yorumu duymam sandım o an, yanılmışım. Neyse Vızıltı'yı şarkı ile bir noktalayıp, daha sonra tekrar gelmek üzere kadın garsonlu yandaki bara geçtik.


(Devam Edecek)

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Olur mu Böyle Şey?

Var mıdır kimi insanların hatıralarında bir orman yangını başlattığını bilmek. Dikkatsizce atılan sönmemiş bir sigara, bilerek başlatılan bir yangın var mıdır bazı vatandaşlarımızın mazisinde? Varsa eğer faaliyetlerinin bir suç olduğunun farkındalar mı? Umurlarında mı?

Orman yangının önünde hatıra resmi çektiren insan resmini de gördüm sonunda. Şuurum yerinde, dumura uğramadım, akıl sağlığımın hala yerinde olduğunu zannediyorum. En azından ben öyle zannediyorum.

Bu resmi diğer fotoğraflarının arasına atıp, arkadaşlarına, sevdiklerine, seneler sonra, eşine çocukarına gösterip "koskoca orman yanarken ben ve kankam oradaydık, seyrediyorduk, çok sıcaktı, bir resim çektirip kaçtık mı diyecek. Bir felaketin ortasında yapılacak en iyi şey kaçmak mı? Fotoğraf çekmek mi? Fotoğraf çekmeye zaman ayıracak kadar felaketlerin kıyısında yaşamak, yaşamak mı? Olur mu böyle şey? Nedir bu?

Sene 2009, İzmir, Türkiye, Vladimir.



28 Temmuz 2009 Salı

Pır Pır Eder Yüreği, Çın Çın Eder Kadehi

Sözüm meclisten dışarı; antik çağlarda insanlar çok antikaymış. Birbirleri ile ilgili türlü entrika çevirmekle kalmaz icraate de dökerlermiş. Çok eski zamanlarda bir insanın düşmanını yemeğe davet edip, ona zehirli içki sunarak öldürmesi olağan hadiselerden sayılıyormuş. Ayrıca bir yemek daveti alıp da gitmemek son derece kaba ve ürkek yaradılışlı bir insan olma emaresi sayılıyormuş ki kimse bu duruma düşmeyi göze alamadığı için yemeğe davet edildiği zaman gitmemezlik etmiyormuş. Düşünsenize kalbiniz "Acaba bugün yemek daveti alır mıyım?", "Alırsam bu davet kimden gelir?" sorularına mütemadiyen yanıt aramaktan 7/24 pır pır ediyor. Ve bu sorulara yanıt bulup da davete icabet ettiniz, bu seferde "yemekler mi yoksa içkiler mi?" davetlinin zihnini her salise kurcaladığı için yemek davetlerinde sohbetler sönük geçermiş. Tabi bu duruma o devirde de can dayanmamış. Pır pır eden yüreklerdeki endişeyi silecek bir çözüm bulunmuş.



Ev sahibinin ikram edilenleri misafirinin gözünün önünde tatması en güzel çözüm olmuş. Ancak bunu öyle sıradan biçimde yapmak yerine seremonili bir hale getirmişler. Yemek faslı beni ilgilendirmediği için - şu an karnım tok ama canım buz gibi bir bira istiyor mesela - içki faslını anlatayım tam olsun. Ev sahibi içkinin zehirsiz olduğunu kanıtlamak için kendi kadehini havaya kaldırır ve misafirin kadehinden bir yudum iriliğindeki damlanın kendi kadehine dökülmesini istermiş. Yudumun yolculuğu bitince misafir ve ev sahibi içkilerini aynı anda içerlermiş. Bakmışlar ki güven sağlanmış misafirlikte karınlar doymaya, ziyafet sofraları sohbetler ile şenlenmeye başlamış bazı yürekler pır pır etmeyi özler olmuş.



Bazı misafirler, ev sahibi kadehini havaya kaldırıp misafirine bir yudumu kendi kadehine aktarması için nazikçe uzattığı vakit "gerek yok size güveniyorum" anlamına gelecek bir jest üretmişler. Ev sahibinin uzanan kadehine kendi kadehlerini eğerek bir miktar arttırmak yerine onlar da kadehlerini ev sahiplerine aynı zarafet ile uzatarak kendi kadehlerinin bir kenarından ev sahibinin kadehinin bir kenarına "çın" sesi çıkartacak biçimde tokuşturu olmuşlar.


Kadeh tokuşturmak sana güveniyorum senin yemeğinde içkinde zehir yoktur dostum manasına gelmiş kadeh çınlamaları yıllar boyunca. Artık kimse kimseyi zehirlemiyor, sokak ortasında polisin gözü önünde kesiyorlar, ya da namazında orucunda dini bütün amcalar, buluğ çağına girmemiş kız çocuklarının erkek çocuklarının hayatlarını karartıyorlar bir kaç cinsi hamle ile, ya da insanlar birbirlerinin yüzlerine gülerken arkalarından etmedik laf, çevirmedik entrika bırakmıyorlar. Kadehler bu arada tokuşturuluyor, çınlamalar, tınlamalar gırla gidiyor. Çınlama da tınlama da güven taşımıyor.


Şarap kadehlerinin çınlamasını da normal bardağın çınlamasını da çok sevdim. Ayran içerken bile bazen bardağımı tokuşturasım gelir karşımdaki ile. Bazen tokuşturur bazen de yakışık almayacağı için içimden tokuştururum, kimse görmez. Bardaklar bir yana şarap kadehleri bir yana, kadehlerin sesi daha güzel. Bir kere çınladığı ile kalmıyor, dikkatle dinlerseniz çınlamanın titreşimi bardağı bir müddet dalgalandırmaya devam ediyor.


Masamda bir kadeh olduğu vakit, kadehin içindeki ne olursa olsun, bir müddet sonra içimden sağ elimin işaret parmağını kadehin içindeki sıvıya sokup bardağın kenarına sürerek bardağın kenarlarını iyice ıslatmak geliyor. Kenar iyice ıslandığında, parmağınızı da hala ıslak tutabildiyseniz bardaktan bir süre sonra melodik bir ses yükselmeye başlar. Başlarda biraz sabırlı olmak lazım anlamlı bir ses çıkarmak için. Tekniğini kaptıktan sonra parmağınızın kadehin kenarında dört ya da beşinci turunda sesleri duymaya başlarsınız. Korkmayın eğer bir restoran, kafe ya da bardaysanız sesin nereden geldiğini kolay anlaşılmaz.


Geçenlerde gayri ihtiyari kadehimi öttürmeye başladığımda yeni tanıştığım iki arkadaşımın çocuklar gibi sevinip benim yaptığımın aynısını kendi kadehlerine yapmaya çalışmaları ve başardıklarındaki sevinçleri görülecek manzaraydı.


Kadehin içindeki sıvı seviyesini arttırıp azaltarak farklı notalarda sesler çıkarmak mümkün, biraz pratikle bir melodiyi bir kaç bardak yardımı ile çalabilrisiniz de. Ben şimdilik o kadar abartmadım. Ancak bardaklardan çıkan seslerden keyif alan insanlar olduğunu bilmek de güzel.

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Ben Oraya Gitmedim Be Abi!! - 2

Ben öyle yerlere gitmedim ama öyle bir yere gittim ki aklım şaştı.

Sıradan bir gündü, herhangi bir akşamüstü, Balçova'da bir yere bira içmeye girdik. İsmi Kalender olan bu barda, görünüm hayli ortaşarklıydı. Duvarda iskambil oynuyan köpek desenli bir halı bile asılıydı. Garsonlar ise kadındı. Sapsarı saçlı bir tanesi dikkat çekiyordu. Yeşil elbisesi hayli derin dekolteliydi. Adını koyamadığım bir sarı tonundaki duvar kağıtları yer yer yırtılmıştı. Yerler halıfleks kaplıydı, ama halının rengi belli değildi. Üzerinden bir çok yıl ve bir çok sarhoş adam geçmiş olmalıydı. Garsonu görüp şaşırmaya kalmadan garson masaya geldi. Bize;
-"Ne söyliyeyim size canım" dedi.
Arkadaşlardan biri fırsatı kaçırmadı.
-"Peçeteye yazıp veririz size istek şarkılarımızı" dedi.
Dipleri siyah uçları sarı saçlı kız bir an yüzünü sallandırdı ve derhal rota değiştirip yüzüne sahte bir gülücük yerleştirdi;
-"Yok canım ya, ne içiceksiniz onu deyin" lafını sakız olarak suratımıza patlattı.
Biraları söyledik. Masaya hizmet eden erkek garson bize içkileri bırakınca tekrar yanaştı. Demek barda bir iş bölümü vardı.
-"Bana da içki söylemek ister misiniz?"
Henüz raconu bilmiyorduk. "Hayır" derken parmakları göğüs dekoltesinin sınırlarında tatlı bir kaşıntıyı kovalamak ister gibi geziniyordu. Aynada çalışılmış gizemsiz bir davetkarlık pozuna benziyordu daha çok.

Az sonra bizimle içki içmek isteyen kadının mekanın patronu görünümlü bir adamla tartıştığını gördük. Adam kadından zorla bir şeyler istiyor kadın da istemem manasında başıyla gözüyle işaret ediyor ağzıyla laf yetiştiriyordu. Anlaşılan patron kadının yanımızdaki masada tek başına alkol duvarını aşmakta olan adama konsomasyon yapmasını istiyor, kadın elinden geldiği kadar itirazı sürdürüyordu. Sonunda patron galip geldi. kadın konsomasyona yan masaya seyirtirken; "Bu defa kusarsa ben temizlemem" diye tavrını peşinen belirtti. Bu laf bizi kahkahalara boğdu. Kız kahkahalarımızı duyunca bize çemkirdi "Pintilik ettiniz bir bira söylemediniz sizin yüzünüzden bu sarhoşun kahrını çekeceğim şimdi bilmiş olun". Bu laf o an için gülünmeyecek gibi değildi.

Kızın masaya oturmasıyla erkek garsona "En pahalısını getir İsmayil abine, Sülüman" diye bağırması bir oldu. İçmekten gözleri kızarmış, neredeyse sızmak üzere olan adamla kadehleri tokuşturdular. Adam rakıcıydı. Beş dakika geçmedi adam alnını masaya dayadı. Kadın çığlık atıp masadan kalktı. Adam alnı masada, bacaklarının arasında halıya istifra etmeye başladı. İçtiği rakılar ve patlıcan ezmelerinin halıya dökülen hali o an iştahımızı tıkadı. Hesabı isterken, kadıncağız flöresan ışıklı buzdolabının arkasında patrona "Allah belamı versin ben temizlemem n'aparsanız yapın" diye söyleniyordu.


(Devamı var)

23 Temmuz 2009 Perşembe

Ben Oraya Gitmedim Be Abi!! - 1

Şu aralar bir pavyon muhabbetidir gidiyor. Gazeteler Sibel Can Hanımefendi'nin, Uğur Yücel'in son filmi "Ejder Kapanı"nda ki pavyon kadını rolünü "istemeye istemeye" reddettiğini yazıyor. Tam boşanma arifesindeyken hâlkın karşısına yanlış intibalar uyandıracak bir rolle arzı endam etmek istemiyor anlaşılan. Halkın aklı pek almıyor da rol ile gerçeği karıştırıyordu sanki, ya da boşanma kararını da halk verecekti sanıyordu sanatçı. Demek ki pavyonda çalışan bir kadın kılığına girmek bu bir rol de olsa Sibel Can için hassas bir konuydu, imajının sarsılmasını istemiyordu.

Yine geçtiğimiz günlerde; Cem Yılmaz'ın pavyonda yakalandığına dair bir başlık gözüme çarptı. Kaçarken mi yakalandı, gizleniyor muydu orasına anlam veremedim, espri niteliğindeydi sanırım. Sabırla bir miktar okuyunca sıradan bir basılma olayı olmadığı Uğur Yücel ile birlikte AKsaray'da Şikago Pavyon'da yeni çekecekleri film için mekân incelemesi yaptıkları intibaı uyanıyordu. Basın genelde; "uydur, uydur, yaz" veya "yazarken uydur" mantığı ile icraatte bulunduğu için yazılanlara inanıp inanmamak okurun insafına kalmış. Uyduranın uydururken ne kadar insafa geldiğini bilmediğimiz halde, yazılanlara inanıp ne hafifinden "vay be" tepkisini veren insanlar olduğunu biliyoruz.

Bir gazete haberinde revü kızlarının yarım saatlik dans gösterisi için anlaştıkları pavyonun sahibi, gösteri sonrasında sabaha kadar konsomasyon hizmeti de vermelerini isteyince şaşkına döndükleri haberini okumuştum bir ara.
Türk filmlerine bakacak olursak, eskilerinde de yenilerinde de pavyona düşmenin hayatta düşülebilecek en kötü mertebe olduğunu görüyoruz.
Seneler önce mahallemizdeki bir apartmana genç kız denebilecek kadar genç bir kadın ve ellili yaşlardaki kocası taşınınca, bu garip çiftin sırrını çözmek mahalle halkı için ölüm kalım meselesi kadar önemli hale geldi. Kısa süre sonra kadının şehrin ücra köşesindeki, mezbeleyi andıran pavyonda dansözlük yapmakta olduğu ortaya çıkınca apartman sakinlerine o çift ile aynı çatı altında yaşamayı kabullenmek zûl geldi. Çift apar topar bir gece karanlığında mahallemizden taşınıp gitti. Taşra da tutuculuk başkalarının hayatına karışmayı da gerektiriyor ne de olsa.
Çocuklukta ve onu takip eden dönemde İzmir Fuarındaki pavyonlara gitmek biz egeliler için vazgeçilmesi güç ve çok önemli aktivitelerdi. Her bir pavyona gider o ülke veya şirket ile ilgili ne kadar broşür varsa toplar, tomar tomar broşür ile evimize dönerdik.
Nedir pavyon? Gitmedim bilmiyorum. Üniversite yıllarımda, Alsancak'tan Konağa doğru yğrüken ikinci Kordon'da yolun sol tarafında bir pavyon vardı önünden her geçişte arkadaşlarla abartılı biçimde durup revü kızlarının adeta birer akrobat edası ile vermiş oldukları birbirinden farklı pozları incelerdik bir grup arkadaş.
Pavyona gitmedim ama pavyonu andıran bir kaç birahanede bulundum orada çalışan kızların, müşterilerin halleri de müşteriler ile yaşadıkları diyaloglar da içler acısıdır.

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Kitaplar

Okumayı istediğim kitaplarla ilgili bir mim almıştım aylar, mevsimler önce, hatta teknik olarak üzerinden sene bile geçti sayılabilir. Mim kimden geldi onu malesef hatırlamıyorum yine de o günden beri kafamım içinde “yaz yaz yaz” diyen bir Mor ve Ötesi kavırlanıp duruyor. Okumayı Çok istediğim 10 kitap diye bir liste yapmak için kıvranıyorum aylardır.
Okumayı istediğim kitap var elbette, hem de bir sürü. Okumayı istediğim kitapları bir güzel gidip de satın almışım üstelik. Şu mimi zamanında yazmamakla vicdanıma azap çektirdiğimden midir nedir, neyi okumayı istedim de okuyamadım diye düşündüysem soluğu kütaplığık raflarının arka sıralarına erişmek için ön sıradakileri halıların üzerine indirir buluyorum kendimi. Gitmişim, paracıkları bayılmışım, okumak istediğim kitapları satın alıp raflara dizmişim. Yetmemiş ön sıraya bir dizi kitap daha dizmişim. Zavallıcıkların, okunmamaktan sayfaları bile sararmış, solmuş. Kimisinin sararıp solacağını ön görmüşçesine naylonundan çıkarmamışım. Bildiniz bir ara bazı yayınevleri naylonayıp da satardı kitapları, kokusu kaçmasın diye olabilir, sararıp solmasın diye de olabilir. Naylonundan çıkardıklarımın hepsi hem sararmış hem de yeni kitap kokusu kalmamış Demek ki naylonundan çıkarsanız da çıkarmasanız da eskiyor kitap. İşte tam bu noktada dağıttığım konuyu toparlayıveriyorum. Okumayı istediğim; kimi zamansızlıktan kimi okumaya uygun haleti ruhiye de olmamdan kaynaklanarak raflara dizilmiş zavallılarım şunlar:
1 - Yukio Mishima - Bereket Denizi Dörtlemesi:
Bahar Karları,
Kaçak Atlar,
Şafak Tapınağı,
Meleğin Çürüyüşü.
İlkini büyük bir zevkle okuyup, ikincisini yarılamışken bir arkadaşıma önermiştim. Onun tutklu biçimde ve yarışırcasına okuması ile geri kalanından soğuyup kenara bıraktığım bir seri aklıma geldikçe tamamını okumadığım içi üzülürüm.
2 - Lawrence Durrel - Avignon Beşlisi:
Monsieur,
Livia,
Constance,
Sebastian,
Quinx.
3 - Lawrence Durrel - İskenderiye Dörtlüsü:
Justine,
Balthazar,
Mountolive,
Clea.
Toplam dokuz cilt sıkı bir vakit ayırmam gerekiyor L. Durrell'a
4 - James Joyce - Ulysses
Kaç kere başlayıp ilk sayfalarda hızım kesildi. Daha dursun.
5 - Marcel Proust - Kayıp Zamanın İzinde;
Swann'ların Tarafı,
Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde,
Guermantes Tarafı,
Sodom ve Gomorra,
Mahpus,
Albertine Kayıp,
Yakalanan Zaman,
Bunları da öğle tatillerinde gidip teker teker aldım ve kenara koydum Dur bakalım ne zaman okumak isteyeceğim.
6 - Orhan Pamuk - Cevdet Bey ve Oğulları
7 - Orhan Pamuk - Benim Adım Kırmızı
8 - Orhan Pamuk - Yeni Hayat
Yeni Hayat'ı yarıda bırakanlardanım. Bıraktığım gibi kaldı. "Cevdet Bey"i ilk aldığımdan beri bir türlü elim erip de okuyamadım. "..Kırmızı"yı ise okuma zamanım gelmedi daha.
Bir de daha önce okuduğum halde yeniden okumak istediğim kitaplar var:
1 - John Fowles - Büyücü
Bı kitabı okumaktan asla bıkmayacağımı biliyorum bir kaç yılda bir geriye dönüp okuyorum. Zamanı geldi gibi.
2 - Mervyn Peake - Gormenghast:
Titus Groan,
Gormenghast,
Titus Tek Başına.
İnanılmaz tasvirlerle dolu bir gotik, fantastik kitap, kitaba adını veren şatodaki garip kişiler arasında geçen bir dizi garip olay. Mizah yönü kuvvetli, her bir kelimesi özenle seçilmiş, içine girmesi zaman alan aman bir kez girince de çıkması zor bir dünya. Bunu tekrar okuyacak zamanı kesinlikle yaratmam lazım. Gormenghast ve yazarı hakkında özenle yazılmış bir incelemeyi şu blogda bulabilirsiniz.
3 - Jeanette Winterson - Tutku
4 - Jeanette Winterson - Vişnenin Cinsiyeti
Her ikisi de Pınar Kür'ün yetkin çevirisi ile tam bir edebiyat şöleni ikisini de en kısa zamanda okumam lazım.
5 - Arturo Pérez Reverte - Dumas Klübü
Raflarda gezerken elime ilişti seneler önce okuyup unutmuştum. Ninth Gate ismi ile Roman Polanski tarafından sinemaya uyarlanıp orijinalindeki Üç Silahşörler, İncil ile değiştirilmiş olsa da ilginç bir uyarlama olarak hafızamda yer etmişti. Bunu hemen okumam lazım. Bu kitaptan bir cümleyi alıntıyor, "her sayfa bize geçmişten bir günü anımsatıyor, o gün yaşanan heyecanları yeniden yaşatıyor bize" ve onu okumaya gidiyorum.
Hoşçakalın.