31 Aralık 2008 Çarşamba

Bir Dilek

Dünya bir turunu daha tamamladı güneşin etrafında. Bir yıl daha bitti. Bu seferki diğerlerinden biraz daha uzun sürmüş bir turdu, artık yıl hesabıyla. Her biten yıl yeni şeyler öğretiyor insanlara, her insanın o yıldan kazanımı bir başka. Ben yavaşlamayı öğreniyorum artık; ağırlaşmayı, bağırmadan konuşmayı, fısıldamayı, huzuru arttıracak eylemleri bağrıma basmayı, iki kere düşünmeyi, bir kaç kere yutkunmayı, zamanın akıp gidişini seyretmeyi. Bunları öğrenmenin yolunda telaşa yer yok, hep ağır ağır.

Bu yıl yanımdan geçenler, ben geçerken dokunduklarım, yanımdan geçerken rüzgarı yanağımda iz bırakanlar nelerdi? Hatırlaması bile güç.

Biraz temizlik yaptım bu yıl. Dostu düşmanı tanıdım, hala insanlara hakettiklerinden fazla değer veriyor olduğum için kendime kızdım, hala değer verdiğim kimseler bana aynı ölçüde değer vermiyor diye üzüldüm, bunlara üzüldüğüm için kendime kızdım. Çıkardım içimden attım, temizledim biraz daha. Böyle böyle mi ıssız oluyor insan? Hiç sanmam, böyle böyle kafasında yer işgal edenlerden kurtuluyor, daha zenginleşiyor, kendisine, yapmak istediklerine daha geniş zaman ayırıyor.

Sanal dünyadan insanlar tanıdım, gerçek dünyadakilerden daha yakın hissettiklerim oldu. Şöyle sohbet ortamında oturduğumuzda bir on sene harcarsak işitebileceklerimizi tez elden paylaştık. Zaman biraz daha hızlı aktı blog dünyasında. Dünyanın dört bir yanından, ülkemden arkadaşlarım oldu. Onları, düşüncelerini, dünyaya bakışlarını, hayatta bırakmaya çalıştıkları izlerini gördüm. Onlara kelimlerle dansedenler ismini verdim. Çünkü onlar kelimeleri aldılar, türlü şekillere sokup, birbirlerine ekleyip cümleler kurdular. Bu cümleleri kurarken uykusuz kaldılar, geç kaldılar, soluklarını tuttular, olmadı silipp yeniden yazdılar, yazdıklarını beğenmeyip bir kenara kaldırdılar. Sonra o kelimeleri bizlerle paylaştılar. Bazen kavga eder gibi, bazen bir martının çığlığı gibi, ama illaki dans eder gibi.

Sevgili kelimelerle dansedenler;
Aydan Atlayan Kedi, Çınar, Abi, Nily, Arzu, Barış, Melih, Ferhanca, Kutup Zencisi, Nightologist, Haccecan, Burcuca, Sem, 7. Oda, Hayatta Giderken, Krem Ali ve Annesi, Sanana Aki Bana Ne San, Kültür Portakalı, Böcek, Karōshi, Petunya ve Egzotica, Bir Garip Vampir, Ege Mavisi, Kırmızı Gün(lük), Ters Meditasyon, Hayattan ve Masallardan Biraz, Gizli Bahçe, Erhan Bey, Burcu Sezer, Delikanlı, Voodoo Girl, American Dreamscapes, Nomadic Joe, Mystery Of Riley, Sufi Saja, Gregor Samsa'nın Notları, Gay Kedi, Nahnu, Alice in Wonderland, Bareng Blog, İzmir Blog, Persona Non Grata, Teyzen Teyfik, Güray Önok, Zodyak, Ama Amaaan, Tekme Tokat, Yazar Ne Yazar Ne Yazamaz, Yalnızca Soytarı, Kandan Adam, Kördüğüm, Liberter Kedi, Bir Dilim Sohbet, Mavi Gibi, Fabrika, A Soviet Poster A Day, Spiritus Libertatis Dımtıs Dımtıs, 6:45 Yayınları Bedava Kitap Blogu, Bay Dikkatsiz ve Rehavet

Sizleri tanıdığım için kendimi çok iyi hissediyorum. Yazdıklarınızı okuyor, yazacaklarınızı merakla bekliyorum, iyi ki varsınız. Bu gece İzmir'in semalarında da havai fişekler parlayacak, herbiriniz için birer tane, bir an için, çok kısa bir süre, karanlığın içinde, bir ışık kümesi apaydınlık ve sımsıcak yanacak. Sizler için bir dilek tuttum: Yeni yılın sizlere güzellikler getirmesini diliyorum, 2009 ileride yüzünüzde tatlı bir gülümseme ile hatırlayacağınız bir yıl olsun.


Fotoğraf www.vampircik.com dan bir arkadaşın abisi Özgür Özdemir'e ait, bu güzel resmi çektiği için kendisine teşekkür ediyorum.

23 Aralık 2008 Salı

Özür

Bir özür bile dilemedi?

Neden dilesin ki?

Kalbimi kırdı benim, çok rencide oldum. Dilesin özür benden.

Böyledir değil mi, kalp kırarsınız, bir dangalaklık edersiniz sonra özür dilersiniz. Özür dileyince… Hepsi geçer mi? Unutulur mu? Geriye tortusu kalmaz mı kalp kırılmasının? Kimisi yapar yapar sonra karşısındakine boca eder yaptıklarının sorumluluğunu, karşısındakinden bekler ilk adımı, inatçidir, özür dilemezse burnundan fitil fitil getirir. Özür dilemek insanın içinden gelir, ama anlamsız bir fiildir eğer özür dilemeye konu eylemi bilerek, sonuçlarının ne olacağını tartarak yaptıysa. Kimi insan da özür konusunda yalama olmuştur, yaptığı her şey için özür diler. Ezilir, sıkılır, büzülür, utanır, omzu düşmüş biçimde köpek yavrusu gibi kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırmış, son nefesini verircesine özür diler, kıyamaz affedersiniz. Sonra bildiğini okur, bildiğini okumaktan asla vazgeçmez. Döner dolaşır aynı densizliği ısrarla yapar, bilerek kalp kırar, bilerek kısmi felaketlere, sinir krizlerine, insanları kayıplara uğramasına sebebiyet verir. Sonra gelir özür diler. Özür dilemek insani bir eylem değildir bilerek yapılmış eylemlerden sonra. Her insanın özür dilemek için bir nedeni var elbette. Ben bu özür işine sıcak bakmıyorum. Şu var ki insan kendi yapmış oldukları için özür diler, kendi kontrolünde olmayan kimselerin yaptıkları için özür dilemez.

Ama ben özür dilemek istiyorum. Özür dilemem gerekiyor çünkü;

Haçlı seferleri sırasında yüzlerce yıl boyunca zulmedilmiş insanlardan özür diliyorum.

Nüfusunun yok edilişine tüm dünya seyirci olduğu için eski Yugoslavya’da yıllar boyunca katliama uğratılmış müslümanlardan özür diliyorum.

60’lı yılların başında, Paris’in orta yerinde Seine nehri kıyısında katledilmiş Cezayir göçmenlerinden özür diliyorum.

Tunus’ta İngilizler tarafından katledilmiş 1500 esir edilmiş Osmanlı askerinden özür diliyorum.

Dünyanın bir ucundan gelmiş kendilerinden üstün teçhizata sahip Avustralyalılar ile çıplak elleri ile savaşırken öldürülmüş Osmanlı askerlerinden özür diliyorum.

Ben Bulgaristan da boğazı kesilerek öldürülmüş Türklerden özür diliyorum.

Ben Kıbrıs’ta katledilmiş Türklerden özür diliyorum.

Ben Azerbeycan’da öldükten sonra kesik başı ile futbol oynanmış kadından özür diliyorum.

Kore’ye savaşa gitmiş ve orada ölmüş türklerden oraya gönderildikleri için özür diliyorum.

Bunlardan özür dilemek istiyorum çünkü onların hepsi öldü. O ölenlerin ruhları huzur bulsun istiyorum çünkü onlardan asla özür dilenmedi. Ben daha önce hiç dilenmemiş ve özür dilenmesi fikri akıllardan geçmemiş kimselerden özür diliyorum. Bu özürler daha önce dilenmedi.

Ayrıca; Japon’ya da ilk atom bombası ile yanan bedenlerden de özür diliyorum. Güney ve Kuzey Amerika’da katledilmiş yerlilerden özür diliyorum. Katledildikleri yetmez gibi yıllarca vahşi, saldırgan gösterildikleri için onlardan iki kere özür diliyorum.

Çok özür diliyorum ben, özür kelimesinin anlamı kalmayıncaya kadar özür dileyebilirim bunlardan. Ama Ermenilerden özür dilemem. Benimle aynı dili konuşup yıllarca aynı topraklarda yaşayan, Osmanlı halkına mensup olup da savaş esnasında taraf değiştiren hainlerden, yüzyıllar boyunca misafir oldukları topraklarda vatan hainliği yapıp da misafiri oldukları ülke vatandaşlarını camilerde toplayıp yakan bir insan grubundan, hamile kadınların karnından süngü ile bebeğini çıkaran insanlardan özür dilemem.

Bir ulus, kendini oluşturan bireylerden oluşuyor, her bir ferdin de ortak ulusal geçmişine sahip çıkması bekleniyor. Ait olduğu topluluğa ait gururunu ve ulusal şuurunu yitirmiş olanların geçmişte olanları geçmişte o anda olan fotoğrafın içine yerleştirmek aciz biçimde sırf kendilerini besleyen eli memnun etmeyi hayatta tek gailesi haline getirmiş bir canlı gibi ermenilerden özür dilemesini hayretle karşılıyorum. Piyon haline getirildiklerinin farkına varamayışlarına şaşırıyorum insanların. Gururdan bu derece arınmanın sonu nedir? Gurur nedir?

Sırada ne var?


Nightologist blogundaki yazıyı okuyanları mimlemiş, okumanızı öneririm.

16 Aralık 2008 Salı

Klişe

İnsanlar işi epeydir otomatiğe bağladı, zaten günlük hayatta 300 küsur kelime ile kendini ifade eden türk vatandaşı o kelimeleri de kendiliğinden bir araya getirmiyor. Hazır yapılmış bazı cümleler var onları kullanıp hissiyatını, düşüncesini konserve biçimde dile getiriyor. Otuz yıl önce edilmiş lafları ediyoruz, dinliyoruz, okuyoruz gazetelerde, duyuyoruz aptal kutusunda özellikle dur durak tanımaksızın konuşan kimi kaşâr beşerden, şaşmıyoruz ne var ki duyduklarımıza. Konuşmasa da biliyoruz meramlarını. Duymaktan bıktık sadece. Diyorlar ki;

Benim anne tarafım saraylarda büyümüş. Dede tarafım Selanik göçmeni. Ben erkeğin beynine önem veririm, önemli olan iç güzelliği. Küçükken saçlarım sapsarıymış, sesim çok güzelmiş, ağlarken notalı ağlarmışım. Odanın bir köşesinden öbür köşesine uçan kelebeğin kanat çırpışının notasını ezbere bilirmişim bu yüzden üç yaşında sahneye çıkmışım. O yüzden hayatta sadece üç şeye önem veririm. Batıda herkes kitap okuyor, trende, plajda, kafeteryada, ama kitap okumaya vaktim yok, olsa hepsini okurum. Hem adam gibi adam kalmadı.


Gündeme bomba gibi düştü, listeleri altüst etti.


Benim nerem seksi? Beni sizler varettiniz.


Ben namusumla para kazanıyorum valla Savaş ağbi. Bu halk var ya onlar herşeyi biliyorlar, şıp diye anlıyorlar Seda Abla.


Haydi alkış.


Benim reklama ihityacım yok İbrahim Ağbi, sen imparatorsun halimden bir sen anlarsan anlarsın, gerisi yalan anlar.


Haydi alkış, elleri göreyim elleri.


Seviyeli bir ilişkimiz var ama ağzı olan konuşuyor. Bana yargısız infaz yapıyorlar söyleyin yapmasınlar.


Seyirci bunu istiyor, sadece arkadaşız. Fotomontaj bu, kuzenim o benim. Ekmek çarpsın ki. Yetmiş milyonun önünde açtırmayın benim bayramlık ağzımı şimdi.


Abla sus RTÜK kapatacak bir tarafımızı.


Yeni bir aşka yelken açmadım ben.



Güleceğiz ağlanacak halimize.


Ay çok güldük sonra ağlayacağız.


Nataşaların hepsi üniversite mezunu, akademik kariyerleri nah böyle.


Örf ve adetlerimize hiç uygun değil. Esefle kınıyorum.


Yılların eskitemediği sanatçı,dostlarıyla eğlendi, felekten bir gece çaldı, alkollü araba kullanıp ehliyetini kaptıran ünlüler kervanına katıldı.



Meşhur oldu bizi unuttu.


Önemli olan bu yarışmaya katılmak. Dostluk kazansın.Sağlık olsun. Avrupa Avrupa duy sesimizi.


Bayramda yollar var ya, yine kan gölüne döndü. trafik canavarı bu bayram gene iş başındaydı.


Bunların hepsi komplo. Birlik ve beraberliğe en muhtaç olduğumuz günlerde, Türkiye kara teslim oldu. Türkiye bağrına sıkılan bir kurşunla sarsıldı. Uzmanlar uyarıyor, isviçreli bilim adamları yırtım yırtım yırtınıyor: "Türkiye üzerine kötü oyunlar oynanıyor" Asacaksın bunlardan taksim meydanına 500 tane bak bir daha yapıyorlar mı? Asmayalım da besleyelim mi? Bizler sizlere hizmet için burdayız. Enkaz devraldık, tüyü bitmemiş yetimin hakkını yedirtmem ben.


En kötü şakasını yaptı. Hep güldürdü hep güldürdü ama bu sefer ağlattı.


Sanatçılar bizim baş tacımız.



Televizyonun yakınına gitmeden, uzaktan kapatıyoruz. Kumandayı sehpanın üzerine bırakıp can havliyle dışarıya atıyoruz kendimizi. Yollarda gezerken klişelere takılmamak mümkün mü? Allah nazardan saklasın, kazasız belasız geri dönsek şanslı sayıyoruz kendimiz. Sesler, yüzler, sokaklar geçiyoruz. Sokaklar ve yüzler geride bırakıyoruz sesler beynimizin içinde yankılanmaya devam ediyor.

Gözlere bak gözlere, gözler tıpkı anası, burun babaya benziyor.


Ah ne şirin, yerim ben onu.


İçindeki çocuğu çıkar gitsin.


Hiç pozitif elektrik almadım bundan.


Abi köpek ısırır mı?




Hallederiz abi. Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Bu iş ekip işi, Yaparız abi sen merak etme.


Vallahi yok, olsa dükkan senin.



AB bizi istemiyor. Biz adam olmayız. Bir kulağımızın arkası kaldı.Vallahi istemiyor bizi AB.

Herkesin elindeki kendine.

Ebat değil işlev önemli bence.

Açılın ben doktorum. Öndeki arabayı takip edin çabuk.



Ailecek beğeni ile izliyoruz. Akşam baban gelsin söyliyeceğim, artık canıma yetti. Yersin terliği. Hiç unutmam buna hamileyim bir gün canım ayva çekti.

Su derin mi, yoksa serin mi?
Nejla gel burası boyu geçmiyor.

Ehliyeti bakkaldan almış ayı.

Üstüme varmayın rezalet çıkartırım.

İçinde varmış onun içinde. Herkese vere vere buralara geldi.

Buraları eskiden dutluktu. Buraları eskiden dedeme vermişler, ama o istememiş. Buraya çöp döken eşŞşektir.

Domateslerin de eski tadı kalmadı. Elma gibi ısıra ısıra yerdik.

Kart hamili yakınîmdir. Vladimir bey toplantıda bir notunuz varsa alayım efenim. Vallahi EFT bekliyorum, gelsin söz hemen ödiycem. Arkadaşlar sizinle çok güzel bir sinerji oluşturduk.

Etlerimiz İslami usullere uygun kesilmiştir.Bakın bunu sınavda sorarım. İstediğimiz sorudan başlayabilir miyiz hocam?


Oturup iki kelam ediyoruz eş dostla, kendi aramızda muhabbetin incesinden giriyor, enteline dalıyor, ister istemez eşeğinden çıkıyoruz.


Tam, ben de seni arayacaktım. Sen arayıverdin. Kalp kalbe karşı derler.

Feciiiii trafik vardı.

Su içsem yarıyor. Pazartesi rejime başlıyorum. Şişman değilim ben kemiklerim iri.

Şişman değilsin balık etisin sen balık eti.

Siz beni gençken görecektiniz. Dal gibiydim dal.

Palmiye dalı gibi miydiniz?

Bak şu terbiyesize.

Ölümü öp, allaşkına bak ben ödiycem, burada senin paran geçmez. Ne acelesi vardı? Sonra verirdin.

O var ya o, gösteriyormuş, vermiyormuş.

Ne o sana da mı gösterdi?

Görenlerin yalancısıyım.



Ben kadının beynine önem veririm.

En az beş posta.

Biri gider biri gelir.


Bugün olmaz başım ağrıyor.



Japonlar yaptı mı yapıyor.

Yeni yıla nasıl girilirse bütün sene öyle geçermiş.

Şu an üstünde ne var? Ben üstüme rahat bir şeyler alıp geliyorum. Sonra pul koleksiyonumu seyrederiz.

Bir oturuşta bir büyük içerdim.

Ne iyi ettik de geldik. Ah bir eğlendik bir eğlendik. Buranın ambiyansına bitiyorum.

Pazartesi sigarayı bırakacağım.

Ufak at da civcivler yesin..

Televizyonda bir tek belgesel izliyorum. Güneydoğuda petrol doluymuş ama Amerika çıkartmamıza izin vermiyormuş.

Sana ne sen mi kurtaracaksın bu devleti?

Hoca taktı bana.


Ben oynamasını hiç bilmem.
Olsun abi, kalede durursun.

Sırf dilde mi klişe. Klişe biçimde eğleniyoruz. Bıktım yıllarca aynı şarkıların kulağıma bağırılmasından. Faraza, “Hotel California”nın ilk tınısını duyduğum anda tüylerim diken diken oluyor. Sanki o oteldeki laneti kemiklerime kadar, vücudumun her zerresi ile duyumsuyorum. O döküntü amerikan gotiği oteli terk etmek istiyor ama tüm çabama rağmen bir türlü çıkış yapamıyorum. Keza; Çav Bella, Unchain My Heart, Do You Really Want To Heart Me? In The Army Now. Bıktık kardeşim çalmayın şunları.


Şimdi gidelim başka yere. Yok çok ötelere gitmeyelim, yüksek volümlü kakafoniyi takip edelim azıcık. Bir yerlerde düğün, dernek, saçma sapan bir eğlentimi var illaki sloganlı şarkılardan çalınıp göbek atılacak. O göbek atılanların arasında bir erkek göğüslerini omuzlarını titrete titrete, gerdan kıra, hoplata hoplata değme dansöze taş çıkartma yarışına girecek. Ordan bir başka sulu zırtlak ona eşli edecek, ederken arada bir banknotu hevesli amatör dansa gelince zenne, sahneden inince maçonun alnına basacak. Göbekler atılıp kurtlar dökülünce arkasında sanat müziği başlayacak, hani kuşlar ağaçlar binbir renkli çiçekler, eski dostlar, dönülmez akşamın ufku, inleyen nağmeler illaki çalacak. Bunlar bitince Samanyolu, Sev kardeşim mutlaka çalacak artık nedense tüm eğlenceler illaki ve illaki cd playerda dönen Doğlu Kardeşler versiyonu ile 10. Yıl Marşı ile sonlanacak. O ana kadar akıl sağlığı yerinde kalıp da sıkıntıdan dan patlanmadıysa en yakındaki helaya gidilip parmak genize sokulup kusulacak, kustukça klişeler akacak üzerine sifonu çekeceğiz.

Ah, nereden buluyorsun bunları?

Ah, bulmuyorum ki bunları. Hayat seçmece olaylar ile üzerime üzerime geliyor. Tüm secmeşinazlığı ile üstüme geldikçe ben kalkanlarımı açıyorum. Durumu az zararla atlatmak için kirpileşiyorum, kaplumbağalaşıyorum, tespih böcekleşiyorum. İttiriyorum ıvır zıvırı öteye. İttirdikçe birkaç gıdım geriliyorlar. Geriledikçe; kalkanların altından, kenarından köşesinden, ötesinden berisinden benim tarafa sirayet ediyor hayat. Benim tarafa geçen kalıntılar işte bu klişeler. Klişeleri kafamdan silemiyorum, edemiyorum, bilmem anlatabiliyor muyum?

7 Aralık 2008 Pazar

Bayram

Gece ne güzel değil mi?

Gece çok güzel.

Gecenin karanlığı içindeki her bir ışığın ayrı bir öyküsünün olduğunu bilmek de güzel. Acı öyküler ve tatlı öyküler, her bir öykü gece gibi dağılıyor. Öyküler hem gece hem de ışıklara benziyor. Öykülerin gücü de ışıkların ki gibi uzaklaştıkça, azalıyor. Sabah olunca öyküler bitiyor, ışığın değdiği yerlerde öykülerdeki sihir susuyor, gerçekler ortaya çıkıyor. Çocuklara sevdiği insanlar uykuya giden yollarda masallar okur, öyküler anlatır. Her yetişkinin içinde bir çocuk, bir gün aniden o eskiden kendisine masallar anlatmış sesi hatırlar. Eminim bundan, çünkü ben de hatırladım. Bu hatırlama kısadır. Tıpkı erkeklerin sinema salonunda ağladıkları zaman bile gözyaşlarını sakladığı gibi bir hatırlamaktır bu. Bir an hatırlar ve sonra gerilere ittirir, ve sonra o çocuğa ihanet etmek pahasına geçmişin seslerini unutur. Hatırladığını bile çıkartamaz üstünden biraz zaman geçince.; ne seslerin ne öykülerin izi kalır. Ama yetişkinin içindeki çocuk kalbi, hatırladıklarından çok ama çok mutlu olur kısa bir an için. Eminim bundan, çünkü ben de çok ama çok mutlu oldum; çok kısa bir an, bir öyküyü, bir sesi ve bir çocuğu hatırladım.

Hatırladıkça mutlu olacağınız bir bayram olsun, bayramınız kutlu olsun.

Gece, ne kadar güzel değil mi?

3 Aralık 2008 Çarşamba

Otorite

Adamın üzerine üzerine değnek sallar, “höt” der otorite, kaşlarını çatar nedensiz. Naletlik eder, bağırır, sindirir insanları. Bir kimlik soramaz hale gelir vatandaş. Otorite serttir, neden sert olduğuna dair açıklamada bulunmaz. Kendine güvenemeyenler açıklamalarda bulunmazlar, dedim ya “höt” diyerek korkutur sindirir, hep dediği olsun ister.


Otorite ile sorunum oldu benim. Hem de kendimi bildim bileli. Çünkü açıklamaktan aciz insanları asla anlayamadım, sevemedim, saygı duymadım onlara. Zeki çocuktum, orta okul ve lisede otoriteyi sorgulamam hiç bitmedi Başım belaya girdi sürekli. Haklı olduğum durumlarda bile disiplin kurulunun müdavimiydim.


Dönelim başa, otorite sindirmeyi hedefler, bunun için şartlandırır. Otorite Polis kılığına girer avukata gider bir şeyler ister avukat karşısındakinin polis olduğunu ispatlaması için kimliğini sorar, vatandaş tarafından kimliği sorulan polisin gururu incinir, gururu incindiği için kimliğini soran vatandaşı bir güzel benzetir. Benzetmenin neticesi bir kırık kol, bir de kırık burundur. Nedir vatandaş kimlik sormuştur. Demek ki polise kimlik sorarsan gururu kırılır, o da seni kırar. Polise bir şey sormamak lazımmış.


Üç tane it bir birahanede çalışan konsomatris kadının üzerinde otorite kurmak, ona haddini bildirip sindirmek ister. Plan yaparlar. Uygularlar. Polis kıyafeti almak için dükkana giderler. Dükkan sahibine; “Biz dizi çekicez” derler. Dizi deyince akan sular durur, hoş canı isteyen canının istediği kıyafeti alabilir de gerekçesi ayrı bir ızdırap. Dükkan sahibi üç ite üç polis kılığı satar. İtler polis kılığına bürünürler, bu kılık onları otoritenin şemsiyesi altına alır. Artık kimse onlara kimlik sormaz, soramaz, dokunamaz. Dokunulmaz olurlar. Kadını yerlerde sürükleyerek arabalarına atar, dayak atar, tecavüz ederler. Suçlu kim. Otoritenin payı yok mu bu eylemde? İnsanları sindirerek en doğal haklarını talep edemez hale getirmiş olmakta suçu yok mu otoritenin?


Otorite ile sorunum iş hayatımda da peşimi bırakmadı, nedensiz cart curtları sindiremedim. Kimselere alkış tutamadım, yağ yakamadım, sorgulamadan edemedim. Soru sorduklarım gıcıklığına yapıyorum sandılar. Burnumdan fitil fitil getirmeye çalıştılar. Onu bile ağız tadı ile getirtmedim.


Otorite tutkunlarının en temel özelliği kendilerine soru sorulmasından, özellikle cevap vermek zorunda kalıp da aptallıklarının ortaya dökülmesine neden olacak soruların sorulmasından rahatsız olmalarıdır. En kıl oldukları ise “neden?” sorusudur. Size yağdırırlar ültimatomlarını durdurak tanımaksızın bir an susarlar. “Neden?” diye sorarsınız. İşte o an size olan nefretleri gözlerinin iris dalgaları arasında kıvılcım olup birbirlerinin üzerinden atlamaya başlarlar. Nefret somutlaşır.

Otorite tutkunları aslında zayıf insanlardır, neyi neden yaptıklarını bilmezler, ayaklarının üstüne sağlam basamazlar, korku ile sindirmeye bakarlar karşısındakileri, içleri tın tın bomboştur, o boşluğu doldurabilecek insani duyguların büyük bölümünden ırakta kalmışlardır. Sıkı sıkıya tutundukları bir gururları vardır. O da çok çabuk kırılıverir. Bizim bildiğimiz gurur değildir onların ki. Onların gururu, şeref, haysiyet, verdiği sözü tutma, kendi ayaklarının üzerinde başkasının desteği ile durabilmek değildir. Onların gururu aptallıklarının yüzlerine vurulmasıdır, onların gururu zorbaca dayatmalarının sorgulanmasıdır, onların gururunun tamamı gerçekten gururu olan insanların insanlık ayıbı olarak görüp yapmaktan kaçındıkları her tür eylemdir. Böyle olunca kolay kırılır onların gururu. Sahi gurur nedir?




2 Aralık 2008 Salı

Düz

Kahramanlar içine düştükleri masalda yola koyuldular mı, “az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş” denilmesi adettendir. Duraklaya, yola koyula adamlar tepeleri düz yolları aşar, türlü masal yaratığını alt ederek bir yerlere vasıl olurlar. Yolda başlarına gelenler ise masal olur. Düz yollar bile tekin değildir masallarda, düzdür ama yol kenarlarında, ağaçların çalıların gerisinde türlü tuzaklar beklemektedir masalın içinden geçenleri.

Bazen rüyalarımda düzlük bir yerde olduğumu görüyorum. Uçsuz bucaksız bir kara parçası, yürürken yürüken uçmaya başlıyorum. Uçarken aşağıda evler beliriyor. Evlerin ışıklarını görüyorum. Biraz yaklaşıyorum, evlerin içindeki insanları görmeye başlıyorum. Uçmak sanırım özgüven noksanlığı ile ilgili arızaya işaret ediyor olmalı. Ben de kendimi özgüveni yüksek biri sanırdım. Oysa rüyalar doğruları iaret eder, demek kendimi yanlış tanımışım. Benim rüyadaki düzlüklerden kentlere olan yolculuğumdaki problemim uçmakla ilgili değil aslında. Böyle bir güzel uçuyorum evlerin üzerinden, etrafa dikiz atıyorum (Beni gidi uçan rontgenci beni). Alenen eğleniyorum, derken sıkılıyorum aniden. Aşağıya inmek istiyorum inemiyorum. Allah kahretmesin sesleniyorum az evvel dikizlediğim evdekilere "İmdat, kurtarın beni" diye. Yok, duyan yok, ağzımı açıyorum aslan kafası gibi kocaman, MGM aslanı gibi kükrüyorum güya, yok ses yok. Görüntü muazzam farkındayım. Bütün rahatım kaçıyor, uykumdan bile uyanamıyorum eğlenceli başlayan rüya dönüyor kabusa. Yılda en az iki kere görürüm bu rüyayı. Geçen yine düzlükten havalandım, uçuyorum bodoslama, evlerin arasında bir ağaç gördüm. Soyunmaya başladım, gömleği, kravatı, pantolonu düğümledim birbirine. Kement gibi bir şey oldu, görmenizi istemem yani, kementin hiç bir sanatsal yanı yok.. Hatta kement desen, kement demek için bin şahit lazım o gayet bana özel rüyada bin şahit bulsam, feryadımı duyurup zaten kendimi kurtartırım. Neyse efendim kemendi atarsın aşağdaki ağacın dalına. Bir de denk gelmesin mi. Nasıl inmişim yere anlatamam. Tabi yere iner inmez düğümleri bozup giysilerimi üzerime geçirdiğim gibi hemen eğilip yere toprağı öpüvermişim. Artık rüyamda düzlüklerden değil de ağaçlıklı yerlerden, koru kenarlarında havalanmaya niyetim var. Kement sallama işimi şansa bırakmam yani, gündüz stres, uykuda stres, can dayanmaz buna.

Düz, dümdüz bir kelime aslında, elli manaya çekilesi varmış da haberim yokmuş.

Geçen gün taksiye bindim, evime yaklaşınca yollar karmakarışık. Bazen ben bile karıştırıyorum buradaki yolları, öyle nalet bir muhit yani. Şehir planlamacısı mefhumu bu mahalle yapılırken oluşmamış henüz. İspatı için muhtara gidin size yol tarif etsin, bakalım bulabilecekmisiniz. Deniz kenarına çıkıyorum derken demiryoluna, demiryoluna gideyim derken deniz kenarına çıkarsınız. Kabus gibi, Hansel ile Gretel burada yaşasaydı burada da kaybolurlardı, ama masal günümüzde geçer, bir çeşit çeşitleme olurdu. Gerisini bizler de gazetenin üçüncü sayfasından okurduk bir kaç güne kalmadan. Şaşırmamam lazım rüyalarda havalanıp havalanıp hava yolu ile ulaşımı tercih etmeme .

Efendim geçen gün taksiye bindim. Sarı renkli bir taksi doğal olarak. Ben de bir tuhaflık var beni gören taksici bana dert yanar. Uyuyor rolü yapmıyorum fazla dolandırmasınlar diye mamafih gözler açık gitmekten başka çarem yok zaten. Taksici gözü açık yolcuyu uyutmanın yollarına bakıyor hazır gözü kapalıyı bulmuş yolu uzatır uzatır, gene adresi bulamaz. Sonuçta ben zararlı çıkarım. Efendim anlatıyor usta "dar dar dar" bende kabahat biliyorum, adam lafı uzatıyor ben gayet ilgisiz biçimde "yaaaaa?" diyorum. Adamlar bu yarı yavşamış "yaaa"ları ilgi alameti sanıyor sanırım. İzmirde derdini dinlemediğim taksici kalmamıştır. Bir konuşsam yer yerinden oynar. Yok merak etmeyin konuşacağım gün gelince konuşurum elbette, henüz gelmedi. Her şeyin bir sırası var. Bu taksideki taksici ellili yaşlarında kart sesli ve sanırım Kayseri dolaylarından bir vatandaşımız. Döndük dolaştık bunun kafası karıştı. Tam bizim evin sokağa döndük.

"Hah" dedim,

Taksici "Nasıl gidiyoruz abi?" dedi. (Burda bir saplama yapayım, Saygıdan abi diyor, yaştan değil)

Dedim ki "Düz"

Taksici kıkırdıyor.

"Ne oldu?" diye sordum.

"Abi bizim orda düzmek başka anlama gelir"

"Kaç çocuğun var senin?"

"beeeş"

"Belli zaten aklın dümdüz kelimede bile düzmeye çalışıyor"

Lafım taksicinin pek hoşuna gitti. Benim gitmedi. O yolculuğu olmamış saymak isterdim. Ama oldu ve yazdım bile.

Düz, dümdüz bir kelime. Yatay durumda olan, eğik ve dik olmayan, kıvrımlı olmayan, doğru, yüzeyinde girinti çıkıntı olmayan, kısa ökçeli veya ökçesiz ayakkabı, yayvan, altı derin olmayan, kıvırcık veya dalgalı olmayan saç, yalın, sade, süssüz, çizgisiz, desensiz ve tek renkli, engebesiz olan yer, düzlük, ova, anlamlarını taşıyan bir kelime. Tavla oynamaya karar vermiş iki kişi sorar birbirine “ters mi düz mü” diye. Anadolu liseleri pıtrak gibi çoğalınca düz lise kavramı çıkmıştı karşımıza. Erkeklerin kruvaze ceketlerinin karşısında düz ceket vardır bir de. Düz ceket, alengirli değil yani. Bir de ev yapımı rakının bir türüne derlermiş, ben görmedim, duymadım az öncesine kadar da bilmiyordum. Nerden estiyse, gayettabi can sıkıntısı tdk.gov.tr dolaylarına uğradım düzden türemiş bir de şunları buldum; Beylikdüzü, başak düzmek, düzde kalmak, düpdüzen etmek, düzen vermek, düzen ipi, düzen tutma, düzeni yerinde olmak, düzen ağacı, düzen hakkı, düzme mantı, düzüm düzüm, karadüzen, kırık düzen, güveyi düzmek, tüyü tümürü düzmek, düzeltme cetveli, düz yazı, düz duvar.

Hazır düz kelimesinden türemiş kelimelere el atmışken bir de tekerlememsiz düz cümle kurayım tam olsun: "Düzengesiz, düzenli düztaban; dümdüz, düzayak düzlükte, düzensiz düzgeçlerini düzinesiyle düzdüre düzelte, düzdürte düzelte düzmeçleri dümdüzetti"

Bazen kuşlara bakıyorum, pek güzel sıra sıra düzgün biçimde tellere, tahtalara sıralanmışlar, "aferim" diyorum "ne kadar da terbiyeliler". Eskiden TV antenlerine sıralanırdı bu kuşların büyük büyük dedeleri, düzgün düzgün. Bazen körfezdeki gemilere bakıyorum, pek bir dağınık pek gelişügüzel durmuşlar. Düşünüyorum, şunların kaptanları, şunları düzgün düzgün sıra sıra parketse, körfezimiz bir tane zaten, o da güzel gözükse.


1 Aralık 2008 Pazartesi

Mesaj

Leon filmini Süreyya Sinemasında izlemiştim seneler önce. Luc Besson'dan çarpıcı bir filmdi, baş karakterin izlerini film içinde gizli bir mesaj olarak bir önceki filmi Nikita'daki temizlikçi adam karakteri ile vermişti zaten. Bu filmin beni en çok etkileyen sahnesi filmin finalinde yer alan, küçük kızın yetimhaneden de istenmediği, kucağında bir saksı çiçekle binayı terkedip, iri bir ağacın güvenli gölgesinde yere oturup saksıyı yanına koyduğu andı. O anda Sting'in "Shape of my heart" isimli şarkısı başlıyordu. Müzik hiç beklenmedik anda güm diye başlıyordu, adeta o sahne için bestelenmişti. Şarkıda iskambil kartlarını dağıtan bir adamın gücü anlatılıyordu, kağıtları usulca sanki başka bir dünyadaymışçasına dağıtan, bu kartlara kaderi etkileyen anlamlar yükleyen bir adamı anlatılıyordu. O sıralarda cep telefonu hayatlarımızı henüz işgal etmiyordu. Cep telefonu taşıyanlara telefonu olmayanlar ayıplar gözlerle bakıyordu.

Şimdi her anımızda telefonlar var, herkes sürekli yürür, konuşur halde. Ben içimden "Bir gün birşeyler olsa şu cep telefonları telefonları geldikleri gibi çıkıp gitseler hayatımızdan, şu işgal bitse" diye düşünürken yakalıyorum kendimi artık sıklıkla. Kalabalık bir ortamda huzur içinde otururken ya da alışveriş yaparken aniden o malum markanın imzası haline gelmiş sesi, ya da en popüler dizinin ilk tınısı ile nefret uyandıran tınısı duyuluyor, ardından, telefonun sahibi bağıra bağıra konuşmak zorundaymışçasına bağıra bağıra veriyor, veriştiriyor karşısına, ya da "haşkığm ama beni yanlış hanladın" diye hönkürüyor. Trafikte, direksiyon başında telefon kullananlara alıştık, üstelik bu durumu yasaklayan bir kanun bile var.


Telefonların en illet özelliği konuşma anında insanların nerede olduğunu umursamayıp ağzına gırtlağının dibine kadar megafon tıkılmışcasına bağırmaları değil, mesajlaşma trafiği en illet özelliği. Okuma yazması olan herkes gün içinde milyonlarca mesajı haldır galdır birbirine yetiştirmekle meşgul. Sözleri tükenmiş insanlar için sözcükleri arabesk şarkı sözü piri Ahmet Selçuk İlkan usulü bir araya getirmiş mesaj siteleri mevcut. İnsanlar günün önemine göre buralardan aldıkları mesajı birbirine yetiştirme çabasında. Hiç uğraşmadan emek sarfetmeden kandilleri, sevgililer gününü, yılbaşı, bayram kutlama peşindeler. Gelen mesaj fazla duraksanmadan mesajı alanın listesine doğru yola çıkıyor. Karşısındakine biraz değer veren mesajın en altındaki ismi kendisininki ile değiştiriyor. Bazılar gelen mesajın altındaki isim bölümünü değiştirmeden iletiyor gitsin. Benim gibi saftirikler de düşünüyor, "Nermin'den gelen bu mesajın altında neden Subitaş A.Ş. yönetim Kurulu Başkanı Sadullah Subilay yazıyor acaba?" diye. Bir kafeteryaya giriyorsunuz masalarda insanlar oturmuş hepsi önlerindeki minicik alete konsantre olmuş gelen mesajı başkasına yönlendirmekle meşgul, cümle kurabilenler kendi mesajlarını yazmakta ki cümlelere saygımız sonsuzdur. Herkes istediği kadar mesaj çeksin bana ne tabi, ama direksiyon başında, araba kullanırken mesaj çekmeye çalışanları anlamıyorum. Kadın oturmui tırnaklarının ucu ile yazıyor, kendinden geçmiş, imla hatası yapacağım diye aklı gidiyor ama arabayı çarpıp da birisini hayatını riske atacakmış umurunda değil, yeterki mesaj yerine ulaşsın sağ salim onun derdinde.

Teoman'ın telesekretere mesaj bırakamayanlardan olduğunu biliyoruz. Ben de sevmem o nalet edevata ses kaydı bırakmayı, konuşurkenki kendi sesimi bir kayıt cihazında duymayı da hiç sevmem. O yüzden benim bıraktığım mesajlar genelde çatadanak kapanan bir telefon sesinden ibarettir. Sezen Aksu'nun ise telesekretere mesaj değil beste bile bıraktığını biliyoruz. Kadıncağız o dönemki kocası Ahmet Utlu'nun motorsikletinin arkasına kurulmuş, kafasında kask, yüzünde rüzgar giderken aklına bir melodi düşüyor "lay laray lay lara lara lay" diye. "Ahmet dur" diyor bir kafeteryanın önünden geçerken. Duruyorlar. Kraliçe içeriye dalıyor, telefonu kullanmak için izin istiyor, çeviriyor Sertab'ın numarasını. Az evvel aklına düşen melodiyi en ufak bir layını atlamadan terennüm edip, "Sertab sakın silme bunu" ilavesini de yapıp ahizeyi kapatıyor. Sertab telesekreterine düşen mesajı dinleyince şarkıyı da kapmış oluyor. O akla düşmüş laylaylar en kısa zamanda "Sen yeterki sev kulun olayım"a dönüşüveriyor.

Benim alıklık yıllarımdan bir mesaj hikayem var. Parmak hesabı yaptım on sene olmamış. Sırılsıklam aşığım, esmer bir kıza, o da bana aşık. Kendi evine çıktı. "Seviyorum, seviyor, seviyorlar" diye gelişmekte olay, dünyayı tozpembe görüyorum, aklımda fesatlık yok asla."Öl dese ölürüm ben şimdi buna" diye sıklıkla içimden geçiriyorum. Minik minik sürprizlerle süslüyorum anlarımızı. Derken telesekreter aldı evine. İyi yaptığını düşünüyorum, evde yokken arayanlar mesaj bırakabilirler böylece. Onun biraz teknoloji özürlü olduğunu biliyorum. Evdeki her alet edevatı ben çalışır hale getiriyorum. İşi gereği arada seyahatlere gidiyor. Ben evine bile girsem telesekreterin ışığı cilveli cilveli gözkırpsa "bak burda mesaj var dinle hadi" dese bile dürüstlüğümden ödün vermeyip bekleyen mesajları merak etmiyorum. Bir gün öğle vakti, kuşkulandım, neden, ne sebeple bilmiyorum. Telesekreterlerin mobil olsun sabit olsun genellikle şifresi "1234"tür kullanıcısı tarafından yenisi ile değiştirilinceye kadar. Evini aradım, telesekreteri devreye aldım ve 1234 rakamlarını tuşladım. İlk mesaj annesinden, ikincisi kardeşindendi, üçüncü mesajda tanıdık bir sesti, en yakın arkadaşının babasıydı arayan; "beybişim" diye başlıyor onu ne kadar özlediğini anlatıyor, dilini mahrem yerlerinde gezdirmeye hasret kaldığına üzülüyordu. Bu mesajdan başıma kaynar sular halinde indi. Hemen topukladım ordan. Başkasının mesajlarını dinlemek mi daha aşağılıkça yoksa birisi ile ilişkin sürerken kız arkadaşının babası ile cinsel heyecanlarda tol almak mı hiç kıyaslamadım. İkisi de dürüstçe değil nasıl olsa.


Bir de konuşmalarında açık ve net olamayan insanlar vardır, hastasıyım onların. İki lafın arasında bir mesaj verme endişesi taşırlar. O endişe gelir boğazınızı sıkar, ağzını açtığı vakit boğazlıyasınız gelir, hayra açmazlar ağzılarını. En düzgün görünümlü laflarının arasına mesaj biçimli bir laf sokuşturma karışmıştır. Ona buna mesaj yollarlar, adam gibi dangadanak demezler diyeceklerini. Gizli, saklı, üstü kapalı, ilerde sıkıyı görünce "Ben öyle demek istemedim ki" deme kapısını kendilerine açık bırakan, bel altından vuran mesaj yollayanlar vardır. Onlara ne demeli? Cevabı bir başka kelime yazısında...

Aralık: Kelimelerin Ayı

Eskiden Aralık ayında "yerli malları haftası" kutlanırdı. Türk malı ürünlerin tüketilmesi özendirilirdi. Aralık ayı dendi mi okullarda kutlalan bu haftanın heyecanı sarardı. Ufak kermesler düzenlenir, sınıf içinde meyveler, kuruyemişler tüketilir, öyküler anlatılırdı. Öykülerle uyuttular bir nesli, sonraki nesli, sonraki nesli. Şimdiki öyküler başka, genç nüfus depolitize edilmeye konsantre edilmiş. "Sen yorma o güzel başını yavrum benim" diyor devlet baba, sevecen sevecen, gülümseyerek. "Sen düşünme biz senin yerine düşünürüz, oy yaşını da küçültürüz, sen bize oy ver, biz genişleyelim, ceplerimiz büyüsün". Çenem düştü ne diyecektim laf nereye gidiyor. Efendim bu ay, benim için kelimlerin ayı. Benim hayatıda yer tutan kelimeler, ve bu kelimelerin çağrıştırdıklarını anlatarak bu yıla veda edeceğim. Çift yıllar benim için iyi yıllar olmuyor, batıl itikat işte. Bu yıl bittiği için mutluyum.

Ayrıca avatardaki koltuğunu altına bıçak saklamış resmi de yazlık resimlerin arasına kaldırdım teknik olarak kışın başladığı anda, ufka bakakalmış, tepesine bulut tünemiş bir Vladimir sillueti nöbeti devraldı.

Yılın son ayında, gelsin kelimeler.....



30 Kasım 2008 Pazar

Oyun

Az önce Nily'de gördüm oyunu.

Oyunun ismi "En Yakınımdaki Kitap"tı ve kuralları şöyleydi;

Kendinize en yakın kitabı alın.
Sayfa 56’yı açın. 5. cümleyi bulun.
Cümleyi bu kurallar ile birlikte yayınlayın.
En sevdiğiniz, en moda veya en entellektüel kitabı seçmeyin, en yakınınızdakini alın.

John Mc Gregor'un "Önemli Şeylerden Kimse Söz Etmezse" isimli romanını okuyordum hemen 56. sayfayı açtım, 5. satırda şunlar yazılıydı:

"Çocukların elinde alengirli su tabancaları var, parlak renklerde plastikten, mavi silindirler ve pembe basınç pompaları, yeşil namlu ve tetikle, İsviçre'deki bir saat kulesini bekleyen minyatür nöbetçiler gibi, ikisi birden açık ön pencerenin iki yanında durmak için ilerliyor."

İlginç bir oyun, en azımdan yerimden kalktım gittim kitabı aldım, kitaba eşlik etsin diye şu fotoğrafları çektim.

27 Kasım 2008 Perşembe

Çürük Vişnenin Kolay Hatırlanan Tadı

Çürük vişne tadından bahsetmişti bir arkadaş. O tadı ben de biliyorum. O tadın elle tutulur, üzerine yumrukla vurulur, yumrukladıkça hırsını alamadığın tadını çok iyi bilirim. Kaybedişin tadıdır, kaybediş sonrasında hissedilen çaresizliğin tadı. Bu tadı paylaşmak zordur çoğu zaman. Sizin için kaybedişin tadı, başkaları için "Al işte yeni bir hikaye daha"dır, "vah vah"tır, "ah yazııık"tır. Şefkat tınılı sahte sözlerin top yekûnudur. Bu tadı sevmem ama bilirim yine de. Hatırlanabilir bir taddır bu. Vişneyi severim, onun kekremsi, tatlı ile ekşi arasında kalmış hafif tehditkar, dişleri kamaştıran tadını çok severim gelingörün ki o sevdiğim vişnenin tadını hafızamda canlandıramam. Hiç bir koşulda taklit edemem vişnenin tadını. Yine de çürük vişne tadını çok iyi bilirim. Dilinin ucundan başlayıp damağına yayılır. Sonra genzine gelir, genzinden burun boşluğuna yükselir, oradan göz kapaklarına ağırlık olur biner, göz kapaklarını kenarlarından göz pınarlarımn doğru yayılır. Yumruk yaptığın elini duvarlara vurursun ama gitmez. O tad bir geldi mi atması zordur ağızdan. Ne zaman çenesi titreyen bir yetişkin görsem içimden "işte derim o çürük vişneyi tadan birisi daha"


Bu tadı alan birisinin yumruk yaptığı ellerinin sızısına "keşke"ler eşlik eder;

Keşke daha önce farketseydim.

Keşke öyle demeseydim.

Keşke saat dokuzu çeyrek geçmeseydi.

Keşke o vapura binmeseydim.

Keşke o sözleri söylemeseydim.

Keşke onu tanımasaydım.

Keşke o şarkıyı hiç duymasaydım.

Keşke öyle bağırmasaydım.

Keşke ona sarılsaydım.

Keşke o kadar çabuk bırakmasaydım.

Keşke bu kadar geç kalmasaydım.

Bu kelime ile başlayan cümleler artık çok geç kalınmış eylemlerdir. Olmuştur, bitmiştir, ya da olmamıştır ama bitmiştir. Geriye dönüp düzeltme şansınız hiç kalmamamıştır. Ama yinede kullanırsınız. Günlerce, aylarca, yıllarca kullanabilirsiniz bu kelimeyi ve onunla başlayan cümleleri. İşe yaramaz bir kelime olduğunu düşünürdüm bunun. Yok, çok işe yarıyormuş meğerse. Kaybetmeye, kabullenmeye alışma yolunda atılan adımlarmış o kelime ile başlayan cümleler. O kelimeyi çıkardığınızda, konu kapanıyor. Giden gidiyor, geçmiş mazi oluyor. İnsan oysa ki kendi kişisel tarihi ile kendisi oluyor. Keşke kelimesini hayatınızdan çıkardığınızda vişnenin o çürük tadı da, yumruklarınızın kırmızı mor acısı da, geçmişinize ait bir sürü teferruat, bir güz ikindisi arkanıza bakmadan kestane ağaçlarının altından yürüyüp gittiğiniz yol da çıkıp gidiyor hayatınızdan. Öyle bir çıkıyor ki içinizde sizden geriye koskocaman bir boşluk kalıyor. Bir kış akşamüstüsünde bir vapurun arka güvertesinde, kar yağmak üzere iken kalakalıyorsunuz. Kar yağmıyor, koskocaman, puslu, soğuk bir boşluk kalıyor sizi çevreleyen.

Keşke bu boşluğa düşmeseydim.


Resim için 7. Oda'ya teşekkür ederim.

25 Kasım 2008 Salı

Son Yemek

Üniversiteden ayrılırken mezuniyet yemeğine gitmemiştim, ama hangi akla hizmet bilmiyorum; seneler sonra düzenlenen bir yemeğe katıldım. Okuldan bir çok çehre masaların etrafında sıralanmıştı. O genç çocuklar gitmiş, sanki sırtlarına onlarca yılın ağırlığını giyinmiş farklı bir dinin müritleri gelmişti. Oysa mezun olalı daha çok olmamıştı, daha çok gençtik hepimiz.


Ya masayı çevreleyen her renk ve tondaki gözlere ne demeli? Gözleri bir tuhaf bakıyordu, herbirinin gözlerini etiketler bürümüştü. Gözleri susmuyordu, karınları doymuyordu. Birbirlerine bakarak ağızlarını açtıkları zaman dudaklarının arasından etiketler dökülüyordu ziyafet sofrasında serili mezelerin, kebapların üzerine. Yorgun düşüp etiketlerine durak verdiklerinde ise bazılarının ağızlarından ya geçmiş beş yıldızlı yaz tatilleri dökülüyordu, ya da çocuklarının pahalı zaferleri. Ofis oyunlarından bahsediyorlardı, başkalarına nasıl kazık attıkları ile alenen böbürleniyorlardı. İnsanları sırtından hançerlemeyi erdem zannediyorlardı.


Etiket etiket bakan gözleriyle birbirlerini tartıyor, birbirlerinin önemlerini keşfetmeye çalışıyorlardı. İçlerinden yaptıkları "İleride ben şundan nasıl yararlanırım" denklemleri dışlarına vuruyordu. Yüzleri solgun, sarıydı ve yaşam yolculuklarının sonuna varmaları için önlerinde daha en azından kırk küsur yılları vardı.

Kendimi pusuya kıstırılmış bir kedi gibi hissettim, nefes almakta zorlanıyordum. Oradan arkama bakmadan nasıl uzaklaştığımı bilmiyorum. Ben adam olmam.

14 Kasım 2008 Cuma

Çekilin Yoldan!!! Geliyor Batman!!!

Amerikan tarzı çizgi romanlar ülkemizde fazla yaygın değil. Teksas, Tommiks bilemediniz Mister No, Mandrake, Zembla, Zagor isimli çizgi romanlar çocuk, genç, ya da her daim genç kalmışlara bir şekilde ulaşmış. Amerikan süper kahramanları ile sinema el attıkça tanışmaya ve zamanla bir iki tanesi yayınlandığında da kitapları ile haşır neşir olmaya başladık. İlk önce Superman geldi, ardından Batman. Tim Burton’un gotik ile, macerayı, komediyi ustaca harmanladığı iki batman filmi ülkemizde de dünyada milyonlarca izleyiciye ulaştı. Sonradan yarasa adama dönüşecek olan küçük Bruce Wayne’in kulağına Joker’i canlandıran Jack Nicholson annesini ve babasını öldürdükten birkaç saniye sonra fısıldayarak sordu: “Sen hiç solgun ay ışığında şeytan ile dansettin mi?” Zihninden o kötülük dolu sesi silemeyen Bruce o ana kadar şeytanla hiç dansetmemişti ama yetişkin olduktan sonra, şeytani kötü insanlarla gizli dansı hiç bitmedi. Onların nefretini çekti, onlara Allahın belası Gotham Şehrini dar etti. Tim Burton’dan sonra çevrilen iki Batman filmi olumlu izler bırakmadı ancak seneler sonra Chris Nolan’ın el attığı Batman, macera filmlerine farklı bir soluk getirdi. İzleyenlerin etkilenmemesi olanaksızdı.

Orta şarkın kötü bir adeti vardır, mor dağların merkebi gibi davranmak adeti yaygındır. Adam kendisi ile hiçbir şekilde alakası olmayan bir konuda kendisine pay çıkarır, taleplerde bulunur talebi yerine gelirse sevinir yerine gelmezse isteklerini yerine getirmeyeni düşmanı bilir. Maalesef zaman zaman ülkemizde de bu tür bencilce, nedensiz talepleri duyarız.

Ülkemizde bir yerleşim biriminin adı uzun yıllar boyunca Elah olarak anılırken zamanla yuvarlana yuvarlana İluh’a dönüşmüş. Derken günün birinde Batman ismi verilmiş.

Batman aynı zamanda Amerika’da yayınlanmaya başlanmış ama tüm dünyada yaygın okur kitlesine sahip bir çizgi roman kahramanı. İngilizce yarasa ve adam kelimelerinin birleştirilmesinden türetilmiş. Çocukluğunda anne ve babası gözleri önünde öldürülmüş bir multi milyoner iş adamının geceleri takıntılı suçlulara savaş açan bir süper kahramanın öyküsünü uzun yıllardır anlatmakta. Superman’in gördüğü ilgi üzerine holywood defalarca el atmış konuya. Geçtiğimiz yıl Chris Nolan’ın ve kardeşini yazdığı senaryodan çekilen film uzun süre konuşuldu hatta filmdeki kötü karakteri canlandıran Heath Ledger’ın film gösterime girmeden önce vefat etmesi eserin üzerine farklı bir giysi geçirdi. Gösterim sonrası seyircinin tepkisi çok olumluydu.

Sonra derken bir gün….

Batman Belediye Reisi Warner Brothers ve Chris Nolan’ı “Batman: The Dark Knight” filminde şehrin ismini izinsiz kullandıkları için dava edeceğini söylemeye başladı. Şöyle bir bakınca aptalca bir hukuki dava gibi görünebilir. Ama değil, sayın reis seneler önce dava açmakla tehdit edince DC Comics incelemeden adama yüklü bir miktarı ödemiş geçmiş. Belediye reisimiz terör örgütüne maddi destek vermekten hüküm giymiş bir müddetliğine.

Oysa incelediğinizde Batman karakterinin ilk yayınlandığı tarihin 1939, Batman’a bu ismin verildiği tarihin de 1955 olduğunu görüyorsunuz.

Batman’da genç kızlar artık töre cinayetine kurban gitmiyor, başkası ile evlilik dışı cinsel ilişkiye girmiş, ya da şehrin alışkanlıklarına göre açık sayılabilecek giysi ile sokakta görülmüş, ya da tecavüz uğramış, ya da yakın akrabası olmayan bir erkek ile manalı manalı bakıştığına dair dedikodu çıkmış kızlar aile baskısı ile intihar etmeye zorlanıyorlar. Bir çok genç kız başka çaresi olmadığı için şakağına silah dayıyor, bileklerini kesiyor, aşırı dozda ilaç alıyor. Bu dünyaya ençok sevdiği insanların zulmü ile insanlık dışı baskısı ile veda ediyor. Yurdumun bir köşesinde sapkınlıktan gözü dönmüş, zevk salyaları ağzından akan yaratık görünümlü yetmişlikler 14 yaşındaki genç kızlara tecavüz ediyor, hukukçular pislik tecavüzcüyü aklamak için seferber oluyorlar. Şehrindeki gençkızlar tecavüze uğradığı için vahşice intihara sürüklenirken Batman Belediye Reisi, bu konu hakkında ne düşünüyor, Batman’lı aileler gibi sıradan intiharlar olarak mı görüyor bu vahşeti. Kızların böyle ölmeyi hak ettiğini mi sanıyor, intihar ettiğinde geride kalan insanlıktan çıkmış ailenin namusu tertemiz oldu diye onlarla beraber mutlu mu oluyor. Batman Belediye Reisinin başka işi kalmamış da İngilizce yarasa adam adına gelen bir kelime için şehrini bir de komikten de ötede acınacak zavallı hale düşürmekten çekinmiyor.

Düşünsenize genç kızsınız, yetmiş küsur yaşında insanlıktan uzak bir sapık karşınıza çıktı, size tecavüz etti, acı, ter, kan birbirine karıştı, bir erkek üstelik tiksinti uyandıran görünümlü bir erkek salyalarını bedenizin en gizli yerlerine sürdü, akıttı, içinize acıyla girdi ve siz bu olayı – Allah’a bin şükür – siz bu durumu sanki sıradan bir olaymış gibi travmasız ve psikolojik olarak hiç etkilenmeden atlattınız. Tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bakın gibi sapık antolojisinin baş kelamını hayat görüşü olarak benisemişsiniz güya diyelim. Aileniz “gel buraya” diyor ”Al şu kasaturayı, öldür kendini”

Sayın Okan Bayülgen iki dev şirketi davaya yeltenmiş belediye reisi hadisesini sevimli buluyor veTV programında ülkesini bu tuhaflıklar sebebi ile çok sevdiğini nükteli biçimde söylüyor. Bunlar sevimli bulunacak tuhaflıklar değil Okan Bey anladınız mı? Bunlar fırsatçılık, bunlar kendi meselelerine kulaklarını, gözlerini bütün algılarını kapatıp arsızca hak etmediği bir şeyi kopartmak uğruna rezil rüsva olmanın en iğrenç en aşağılayıcı örnekleri.

Batman ili çok ülkede haber programlarında komik haberler bölümünde anılıyor bu günlerde.

Batman’ın kendisi gelse sözüm ona onur ve şerefleri kurtarma adına şeytanla dansetmeye ittirilen kızları şeytanlarından kurtarabilir mi acaba?

Konu ile ilgili düttürüdüklemelerden seçmeler.

bu bir

bu iki

bu da üç

11 Kasım 2008 Salı

Üç Keşfim Var; İkisi Mucize Değerinde, Diğeri İse Eski Bir Widget

Bizler internete erişimimizi engellemeye hevesli yasaklardan mağduru oynayan yasaklamacı zihniyetin keyfi yasaklamalarıyla boğuşaduralım, Google’dan mükemmel bir hizmet keşfettim hayatım değişmedi ama ufkum hayli genişledi. Bir çok blogun üst kısmında yer alan sonraki blog butonuna bastığım zaman farklı dillerde hazırlanmış sayfalara erişir, onarı merakla incelerdim. Neler yazdığını merak eder ama İngilizce dışındakileri pek anlamazdım.



Şuradan girildiğinde; Arapça, Bulgarca, Katalanca, Çince, Hırvatça, Çekçe, Danimarkaca, Flamanca, İngilizce, Fince, Filipince, Fransızca, Almanca, Yunanca, İbranice, Hintçe, Endonezyaca, İtalyanca, Japonca, Korece, Latviaca, Litvanyaca, Norveççe, Lehce, Portekizce, Romence, Rusca, Sırca, Slovakca, Slovanyaca, İspanyolca, İsveçce, Ukraynaca, Viyetnamca, dillerinden birbirine ister yazılı olarak farklı bir dilden girmiş olduğunuz metni isterseniz, bir blogu ya da internet üzerindeki herhangi bir sayfayı tamamen çevirtebiliyorsunuz. Gördüğünüz gibi bu kadar dilin arasında, dünyadaki en yaygın kullanıma sahip dillerden birisi olan dilimizin yer almıyor olması yazık ki ne yazık. Yine de okuduğum Çince, Fransızca, İbranice dillerinde yazılmış sayfalara onların dilinde yorumlar bırakabilmek hoşuma şimdiden gitmeye başladı.



İnternet engin bir okyanus, ciddi ya da gayrı ciddi, her telden çalan insan tipleri blog dünyasında mevcut. Herkes kendi önüne aldığı pcden dünyaya bir pencere açıyor. Bazıları da muziplik ederek farklı kimlikler yaratıp bir bloga yorum bıraktığında kim olduğunun gizli kalacağını düşünüyor. Ha babam yeni google kimliği yaratıyor, dalıyor blogger dünyasına, kendine blog açmadan veriyor veriştiriyor insanlara. Bu konudan geçen sene şurada ve şurada bahsetmiştim. Gene olsun gene bahsederim diyemiyorum bir kere zaten demişim niye gene diyeyim değil mi? Hazır yazılı ver linki gitsin. Blogu olmayan kimliğin yazdığı yorumların şüphelere yelken açtırtması şöyle dursun, benim sayfanın en altındaki sevgili widgetime tıklayıp şifremi girdiğimde sayfama uğramış olan kimselerin blogger kimliklerinin yanında IP numaralarını da görüyorum bu tarz ufak mucizevi aygıtı kullanan herkes kadar. Hal böyle olunca "Operadaki Rezalet" olsun, "Vladimir’in Sinirlendiği An" olsun başlıklı yazılarımın altındaki muzip yazıların kime ait olduğunu görüyorum, biliyorum. Görünen köy kılavuz istemediği için kargadan kılavuz neyin istemiyorum, ilgisinden ve yaratıcı olmayan espritüel yaradılışından ötürü kendisine teşekkürler ediyorum. Güldümsediğimi itiraf edeyim de bir şeye benzesin, yazıktır dert görmesin o kadar uğraşmış boşa gitmesin.


Çenem düştü lafı dolandırdım yine. Bir de bloglara yazdıklarını bir kitap haline getirmeyi düşünenler varsa bu işi nasıl yaparım ederim diye çok da fazla düşünmesinler, bu sayfadan indirdikleri ufak bir program ile yazdıklarını kitap düzenin kolayca aktarabilirler.

İnternet böyle mucizevi edevatlar, widgetler bir de muzip insanlarla dolu işte.

Bu arada opera maceramdan sonra geçtiğimiz hafta Elhamra'da yine İzmir Devlet Opera ve Balesinin sergilediği Manon Lescaut'unu izledim. Muhteşemdi, bir yerlerde bir şekilde yakalayanlar kesinlikle kaçırmasınlar. Manon'da Ayşe Tek, Le Havre sahnesindeki çığlığı da dahil olmak üzere ve Des Grieux rolünde Enrique Ferrer sesine ilaveten oyun gücü ile mükemmeldiler. Eser muvaffakiyetle sahnelenmişti böylelikle ben de ilk defa izlediğim bir operadan zevk aldım, zihnimdeki bir önceki temsildeki Romeo Bey'in hoyrat kartlığı ile Juliette Hanımefendi'nin evlerden ırak nobranlığı, sevimsizliği ve bahtsızlığı silindi gitti.

10 Kasım 2008 Pazartesi

Yıldönümü

Ondokuzuncu yüzyılda doğmuş, yirminci yüzyılda ölmüş gerçek bir lider. Bugün, yirmibirinci yüzyılda hala kendisinden söz ediliyor. Yirminci yüzyılda yaşamış, Churchill, De Gaulle gibi isimler anılmazken ulu önder Mustafa Kemal Atatürk bir çok ülkede hayranlıkla anılıyor. Yobazlar ölümünden yetmiş yıl sonra bile hala onu karalamak için uğraşıyor. Gençliğe hitabesinde sözünü ettiklerinin birer birer yaşıyoruz.

3 Kasım 2008 Pazartesi

Acı Çekmenin Zarifçesi

Bir arkadaşım var, sarı ve kısacık saçlı. Ruhu seksenli yılları yaşıyor. Kıt kanaat geçiniyor ama birazcık parası olduğunda Tia Maria alıyor. Tia Maria ve Coca Cola içerken Travis'ten Why does it alwasy rain on me şarkısını dinleyerek kendisine acıyor. İçkisinden bir yudum alıp şarkıyı başa alıyor. Ağlamaya başlıyor, bazen bağırarak şarkıya eşlik ediyor. Bu hali bana eski türk filmlerindeki kederli kadınları hatırlatıyor. Kendisine böyle acımasına çok üzülüyoruz, onu çok tanımayanlar şarkı başladı mı alaysı bir ifade takınıyorlar. Sevenleri hemen koruyoruz onu. Geçenlerde Rufus Wainwright'ın versiyonunu çektim ona giderken. CD yi çalmaya başladığı dakikada "çok güzel olmuş" diyemeden gözleri ıslandı. Ay sonuna gelmiştik, Tia Maria'sı yokmuş, bakkala gidip kırmızı Nevşah aldım ona. Geri geldiğimde bıraktığım pozisyonda kolları müzik setinin yanına dayalı kalmış ağlıyordu. Beraber içmeye başladık. Neden ağladığını sordum bir sebebi yok dedi, aslında çoğu insana göre mutlu olmam gerekir ama bu şarkıyı duyunca bir tuhaf oluyorum o şarkıdaki başına geşen herşeyi onyedi yaşında söylediği yalan bağlayan adamın hali dokunuyor bana, sanki içimde bir düğmeye basılmış gibi oluyorum ondan ağlıyorum dedi. Belki yalan söylüyordu bilmiyorum, beni de öyle etkilemiş şarkılar olduğu için ses etmedim, Vega'dan Ankara, Anima'dan yağmurla gelen şarkılarına ağlamasam da son zamanlarda çok severek üstüste dinlemişliğim vardı çünkü. Herkesin derdi kendine, ona yalnız başıma gitmemeye karar verdim bir süre.

Ev arkadaşı da bunalmıştı kederinden ve çözümsüz kalmayı seçmesinden.

Bir gün cesaretimiz toplayıp döktük ceplerimizdekini önüne:

- Ama biz demiştik sana.
- Ama hani İspanya'da olduğunu söylediği hafta Cuma akşamı bardan çıkarken gördüğümü söylemiştim ben sana, sen bana inanmamıştın.
- Ama erkek arkadaşlarına kadınlarla ilgili verdiği akılları duysaydı aklın dururdu demiştim ben sana.
- Ama kendini bu kadar harab etmemelisin.
- Ama bilmiyorsunuz, ben onu dört yıldır seviyorum. Sonra aniden bir gün okulda bir kız yanıma gelip, "kız arkadaşımın sevgilisi ile beraber olmayı bırak" dedi bana. Altı aydır çıkıyorlarmış.

Bu tarz konuşmalar, hele "demiştim sana" lar hep boşa gider. Bizimkisi sevgilisi ile barışmaya karar verdi, sevgilisi diğer kadın ile ilişkisini sona erdirmedi. Arkadaşımız daha çok Tia Maria içti.

"Neden Tia Maria, herkes gibi şarap, votka, bira içsen olmaz mı?" diye soranlara, "bununla sanki daha zarif acı çekiyorum" derdi. Kahve likörü içip de kederlere gark olmuş bir kadın garip gelirdi görenlere.

Kimi insan acı çekmeden duramıyor. Acı

Arkadaşım, umarım bu satırları okumaz. Zayıf ihtimal. Ama kötü bir niyetim yoktu, okursa en azından bunu bilsin yeter.

2 Kasım 2008 Pazar

Aklın Yolu Kaç Tane?

Bu ülkeyi yönetenlerin, ya da yönetmeye aday kimselerin yalanlarından seneler önce bıktım. Hiçbirisinin bu ülke için hiç bir şey yapmaya niyeti olmadığı belli. Bu sebeple politikadan kendimi uzak tutarak bu iğrenç insanların yalanlarına umut bağlamıyor ya da aleni yalanları karşısında sinirlenmemiş oluyorum. Ülkemizde olanları yabanca basından izlemekle çok daha net ve ciddi yaklaşımlardan haberim oluyor. Biz burada bir haya ülkesinde yaşıyoruz, bilmemizi istedikleri kadar bilgiyi, istedikleri zaman öğreniyor, planladıkları dandil ve acemice senaryolarla gündemimizi 15 er günlük planlarla dolu tutmayı başrıyorlar. BU 20 sene önce de böyleydi, gidişata bakılırsa 20 sene sonrasının bundan daha iyi olacağını hayal etmiyorum. Ciddi meseleler diye bize yutturulan incir çekirdeğini doldurmayan mevzulardan daha ciddileri bir müddettir zihnimi meşgul ediyor.

Bir süredir kendimi istem dışı yaparken bulduğum ama üzerine kafa patlatmakla bile neden yaptığımı çözemediğim davranışlarım var. Arkadaşlarıma sorduğumda onların da zihninin bazı hareketleri sanki beyinlerinde kısa devre olmuşçasına tekrar ettiklerini duyuyorum, kendim ve onlar için endişe ediyorum ve mümkünse muhtelif tuhaf hallerime bir çözüm bulmak istiyorum.

TV karşısına genellikle TV değil de DVD izlemek için geçiyorum, sehpanın üzeri uzaktan kumanda ile doldu. Klimanın uzaktan kumandası, TVnin uzaktan kumandası, DVD Playerın uzaktan kumandası, ses sisteminin uzaktan kumandası, uydu anteninin uzaktan kumandası, etti mi beş tane. Bir ara akıllı kumandalardan alıp beş tane cihazı tek kumandadan yönetmeyi denedim ama insanın sehpası elleri boş kaldı mı aynı önemli insan hazzının tadamıyor kendi evinde. O yüzden bıraktım sehpanın üzeri zengin duruyor hiç değilse. İkea'daki koltuk kenarına asılan, uzaktan kumandalıklardan alacağım ama yok efendim şunu açarken bunu şu cepten onu o cepten çıkarmakla uğraşamam. Bu kadar uzaktan kumanda olunca şu kadarcık bir sorunumu var; mesela, uzaktan kumandanın içindeki pilin zayıfladığı zamnlar tek çaresinin gidip yeni pil alıp ya da çekmecelerden birindeki pillerden alıp eski pili yenisi ile değiştirmem gerektiğini pek ala biliyorum. Ama yok, pili değiştireceğime uzaktan kumadanın tuşlarına abanıp, sımsıkı bastırıp kumandayı eski pillerle bir süre daha kullanmaya çalışıyorum. Ne kadar sıkı bassamda tuşlara çalışmıyor doğal olarak. Ben neden bitmiş pillerin içindeki enerjiyi tuşlara baskı uygulayarak çıkarmaya çalışıyorum bunu bilmiyorum.

Bir diğer kafamı meşgul eden ama düşünmekle yanıtını bulamayacağım soru ise, maymunların evrime uğrayıp şu anki insanın ortaya çıktığı iddiasına bir şey demiyorum. Tamam inandık. Maymunlar evrimleşip insan olduysa şayet neden hala envai çeşit maymun var?

İkinci dünya savaşını anlatan dökümanter filmelere kafayı takmıştım bir ara. İki de birde izlerdim. Japonların kamikaze saldırılarını çok onurlu bulurdum. O pilotların bombasız uçakları ile hedeflere uçmaya gidişini, daha sonra bomba yerine içlerinde iken uçakları ile çakılmalarını cesaretin en kutsalı olarak hayranlık ve kederle izlerdim. Ama anlayamadığım ölümlerine uçmaya hazırlanan kamikaze pilotlarının kafalarına kask takmalarıydı. Kafalarını o kaskı giyerek neyden koruyorlardı? İşte bu soruyu yıllardır yanıtlayamadım.

Johnny Weismüller'lisinden başlayarak Tarzan'lı filmleri hep merakla izledim. Ormanda hayvanlar tarafından yetiştirilmiş, çok güçlü bu yabani adamın ormandaki tüm sorunları halletmesini çocukluğumda şaşkınlıkla takip ederdim. Sonra büyüyünce Tarzan'ın o ormanda nasıl hep bakımlı, traşlı gezdiğini anlayamadım gitti. Ağacın tepesinde yaşayan, hayvanlarla mütemadiyen haşır neşir olan birisinde en azında Robinson Crusoe ayarında bir sakal büyütmesini beklerdim doğrusu.

Süpermarketlerde olsun hiper, mega marketlerde olsun hesabı ödemeye kasaya gittiğinizde size uzatılan plastik torbaların hiç birisini neden hemen elimi uzatır uzatmaz açamıyorum. İllaki her seferinde dakikalrca uğraşıp tepemin atması gerekiyor?

Yine süpermarketteki bir tür olay; insanlar ellerindeki alışveriş arabaları ile çarptıklarında sinirleniyorum, özür dilemezlerse bir laf çarpıtıyorum. Ama özür dilerlerse, "öenmli değil" nevinden bir kelam ediyorum. Madem başkalarına kızıyorum, özür dileyene neden yumuşak cevap veriyorum ya da madem önemli bir olay değil neden özür dilemeyenlere kızıyorum?

Bazı akşamlar karnım acıkıyor buzdolabına gidiyorum, kapağını açıp dakikalrca içine bakıp ne yesem şimdi diye düşünüyorum. Nİye bunu buzdolabının kapısını açtığımda düşünmeye başlıyorum. Yolda, yani mutfağa giden yolda, holde falan giderken düşünüp, ne istediğimi bilir biçimde o buzdolabının kapısını bir günden bir güne niye açamıyorum ben?

Ne zaman masanın üstünde bir şey devrilecek olsa onu yakalamak için hamle yaptığımda neden mutlaka başka bir şeyi deviriyorum?

Neden yaz aylarında sıcaktan yakınırken, kış aylarında evin sıcaklığını yaz aylarındakine getirmeye çalışıyorum. Madem sıcak beni rahatsız ediyor, kışın neden aynı derecelere çıkartacağım diye uğraşıyorum?

Birisine gökyüzünde şu anda bize tam dört milyar yıldız bakıyor dediğimde verdiğimi rakama inanıyor da daha basit şeylere inanmıyor?

Bir sürü kaynana fıkrası var, neden ben bugüne kadar numunelik olsun diye bile bir tane kayınpeder fıkrası duymadım? Hayır googleda da arattım yok. Ama o google da gezerken tesadüfen rastladığım bir istatistik hayatımın en büyük muammasını attı kucağıma. İstatistikler diyormuş ki, her dört kişiden birisinin ruhsal problemi varmış. İyi istatistik hoş istatistik. Benim çok yakın üç arkadaşım var, üçü de gayet normal, hiçbir ruhi sıkıntılarını görmedim şu ana kadar, yıllardır. Ruhsal sorunları olan dördüncü kişisi ben mi oluyorum bu dörtlünün şimdi?

Aklın yolu bir derler bu sorularımın/sorunlarımın bir yanıtı olmalı, yardımlarınızı bekliyorum. Devlet işleri, ülke sorunları gibi ciddi meseleleri işin erbabına emanet ettim. Onlar gereğini yaparlar, siz hiç merak etmeyin. Sorularıma yanıt bulun, sonra da rahat rahat uyuyun emin ellere emanetiz.

31 Ekim 2008 Cuma

Bir Güz Masalı

Çocuğa oyuncaklarına veda edip okula başlamak da okul kapısında annesinden ayrılmak da zor geldi. Bir sınıf dolusu kendi yaşında çocukla başbaşa kaldığı o an dünyalara başına yıkılır gibi oldu. Koridorlarda annesinin peşinden koştu. Annesinin eteğine her yapışışında öğretmeni onu annesinde ayırdı. Çocuğu, yaşıtlarının olduğu o sınıfa geri götürdüler. O günden sonra çocuk her sabah, doğru, çalışkan, yasasının büyüklerini sayıp küçüklerini korumak olduğunu, kendi bir örneklerinin varlığına armağan edeceğine dair ant içeceği sınıfa geri döndü. Yeminler ettikçe boyu uzadı, sonunda göğe erdi. Yurdunu, ulusunu, büyüklerini seviyordu, dünyanın adil bir yer olduğunu, ideallerinin uğruna var olabileceğini sanıyordu. Ülkesini çok seviyordu, neden sevdiğini bilmiyordu. Ülkesi ise onunla doğduğu andan beri oynuyor, onu habire kategorize ediyordu. Ona isimler koyuyorlar, karkatürleştiriyorlardı. Ama o ülkesini seviyor, her sabah ilk gün korkarak ve istemeden girdiği o sınıfa geri dönüyordu.

Seneler geçti. Büyümesini öğrendi, ideallerini unuttu çocuk. Hayat sanki bir matematik denklemi gibi üzerine geliyordu. Kurallar her gün değişiyor bir ay önce aldığı not bir ay sonra girdiği sınavdan geçmesine yetmiyordu. Kuralları ile onu matematikleştiryordu sevgili ülkesi, çarpıyori bölüyor, toplayıp, çıkartıyor istediği şekle sokuyordu çocuğu. Çocuk genç bir adam olduğumu farkedemedi o ülkesini seviyordu.

Çocuğun ülkesinde kavgalar bitmiyordu, her gelen bir başka yöne çekiyordu Doğru bildikleri yanlış oluyor, yanlış bildikleri öve öve bitirilemiyordu. Ana kutsaldı onun ülkesinde. Ama kadınlara tecavüz ediyorlar, sonra tecavüzcüyü serbest bırakıyorlardı. Reşit olmaktan uzak kıza koca koca sakallı adamlar uçkur çözüyor, kızcağız travma geçirmediği için hapisten azad ediliyordu. Hapisten çıkan pisliğin suratında şeytandan ödünç alma sırıtış oluyordu.

Çocuk büyüyor, büyüdükçe özgürlüğünden uzaklaşıyordu. Çocuğun elinden oyuncaklarını alıyorlardı o ne yapacağını bilmiyordu. O ülkesini seviyordu ama ülkesi giderek bambaşka bir şeye dönüşüyordu. Sıkıştırıp tıkıştırıyorlardı çocuğu, depolaştırıyorları. Duyguları yok oluyordu, yüreği nasırlaşmasın istiyordu, demoralize olmasın diye yalvarıyordu, depolitik olmamak için uğraşıyordu, illegalize olmasın diye uğraşıyordu ama sevgisi ile yaranamıyordu ülkesine. Ama yine de sevmiyordu ülkesi onu. Her fırsatta onun önüne nefret etmesi için yüzlerce sebep sürüyordu. Çocuk ülkesini çok seviyordu, yalnız ve güzel ülkesi için şarkı söylüyordu dili döndüğünce.

beni kategorize etme, benle oynama
yaftayı yapıştırıp bana isim koyma
karikatürleştirme beni, ilahlaştırma
tabulaştırma sakın, tapulaştırma

ben seni öyle sevdim, öyle sevdim
ben seni öyle sevdim, böyle mi sevdim

matematikleştirme beni, çarpma, bölme
toplama, çıkartma sakın beni hesaplaştırma
mekanikleştirme beni otomatikleştirme
yarıştırma sakın onla bunla karşılaştırma

ben seni öyle sevdim, öyle sevdim
ben seni öyle sevdim, böyle mi sevdim

sıkıştırıp tıkıştırma beni depolaştırma
duygularım yok oldu, yüreğimi nasırlaştırma
beni demoralize etme, depolitize etme
her işten kaçar oldum, illegalize etme

Ey Dijitürk efendi yaptığın reva mıdır? Sen kalk git diyarbakır'da ağırşığını kullan mahrum et binlerce insanı serbest kürsülerinden, mahrum et onları "iletişim özgürlüklerini" kullanmaktan. Sonra ayıbın ortaya çıkınca "yok lan hata mı ettik bu bizim uzun vadede nefret edilip pazar payımızı kaybetmemize neden olmasın sakın" diye düşünüp tekrar fors kullanıp açtırt beş gün önce kapattırttığın yerleri. Yazıklar olsun Dijitürk, esefle teessüf ederim.

23 Ekim 2008 Perşembe

Operadaki Atalet

Aydın Uştuk isimli bir tenor var İzmir’de, sesi, sesi üzerindeki hakimiyeti, hangi dilde söylerse söylesin türkçe aksanından iz taşımaması, opera içi ayak oyunlarından uzak durması, sanatını icra anında ucuz numaralara bel bağlamaması ile alışıldık türk tenorlarından farklı, yani hayli kaliteli, ses rengi ve performansı çok iyi. Avustralya, İspanya ve İtalya’daki sahnelerden de zaman zaman davetler alıp orada başarılı performanslar sergiliyor. Pavarotti’nin hocasından yıllarca ders almış, eski İtalyanca aksanına hakim.

Salı akşamı İzmir Devlet Opera ve Balesi’nin Elhamra Sahnesinde sergilediği Romeo ve Juliette operasını izlemeye gittim. Aydın Uştuk o gece sahneye çıkmadı. Onun yerine yenilerden birini çıkarmışlar. Devlet Operası değil mi torpil sahnede bile tıkır tıkır işliyor. Biz Aydın Bey’i izlemeye gelmiştik halbuki… Juliette rolünü oynayan kızcağızın bu karakterle uzaktan benzerliği yok. Daha çok Juliette’in annesi rolünü başarı ile canlandırabilir kanısı uyanıyor bende. Opera sahnelemek çok zahmetli bir iş. Özellikle sanatçıların emeğine saygı duymak lazım. Ancak giysilerin hazırlanmasından, dekorların hazırlanmasına, orkestra şefi, orkestra elemanları, koristler, başroldekiler, sahneye koyan, ışık düzenlemesini yapanların ayrı ayrı emek sarfetmesi gerekiyor. Ancak bunların arasındaki koordinasyom yeterince yerli yerine oturmadıysa oyunda havada kalan noktalar oluyor. Ve bilhassa benim izlediğim gece olduğu gibi başroldeki iki karakter rollerine tam oturmamış, sesleri de başrol için henüz hazır olmayınca oyun hitap ettiği kitleye yani izleyicisine sıkıntı verici gelmeye başlıyor. Hal böyle olunca ben de oyunun yanı sıra ufak tefek teferruatla alakadar olmaya başladım.

Öncelikle korodaki kadınların yaş skalası da erkeklerin yaş skalası da hayli geniş tutulmuş. Yaşı ileri kadın sanatçıların göbek ve göğüsleri hayli iri, yüzlerinde keder dolu ifadeler var, finalde “iki genç” ölecek onu biliyoruz ama daha ilk balo sahnesinde bu keder nerden geliyor diye düşünmeden edemedim. Erkek koristler de hayli kerli ferli, göbekleri büyük, yüzlerindeki kirli sakalları beyazlamış, saçları uzun ve bu saçlar yağlı yüzlerine yapışmış, görüntü hoş değil. Bıkkın bir ifade ile genç koristlere bakıyorlar. Genç koristlerin yüzünde tuhaf bir neşe hakim, salonun olur olmaz yerlerine yöneltikleri gözleri fırıldak misali dönüyor, gülmemek için kendilerini zor tutuyorlar, sanırım akılları bir karış kadar havada. Hava deyince gözlerim havaya takılıyor, metin Fransızca olduğu için üstten yazı geçiyor, olduk olmadık yerde lütfen telefonları kapayınız yazısı beliriyor, neşeli sahnede kederli sözler geçiyor bu işte var bir karışıklık. Tepedeki yazıdan gözlerimi ayırınca gözüm aşağılara kayıyor en ön sırada oturunca orkestra çukuruna gözü ilişiyor insanın. Çukurdakiler sanki ilelebet orada yaşamaya hüküm giymişçesine, çok sıkılmışlar. Üflemeli çalgı ustalarının yüzünde “Üfff” diyen bir ifade, harpist eli boş kaldıkça kürdanla dişlerini karıştırıyor. Orkestra şefinin alnı sahnenin tabanı, çukurun tavanına çarpıyor arada. Bunu görmemek için tavanlara bakıyorum, rutubet yüzünden el süslemeleri kendi aralarında birbirlerine “kalk gidelim” diye sesleniyorlar. Duvarlardaki çok güzel tabloların renkleri solmuş ama içindeki insanların gözleri sanki canlıymışçasına seyircilere bakıyor. İçim ürperiyor, tablolardan gözlerimi kaçırıyorum. Oturduğum yerden “Allahım kaç perde bu?” diye inat edip bekliyorum. Yanıt gecikmiyor, üç perdeymiş. Perde son kez açılıyor, ne jülyet ne de Romeo ölmek bilmiyor.

Koro, içinde morte kelimesi geçen bir şarkı terennüm ediyor. “Mort olmaları yakın, bunların” diye içimden sevinç çığlıkları boğazıma kadar yükseliyor, ağzıma naneli strip atıp çığlıkları mı bastırıyorum. Yanımdaki arkadaşıma “bunlar gidici” diyorum, siniri bozulup gülmeye başlıyor. “Rica ederim gülme, koroya rezil ediyorsun beni” diyorum. Daha çok gülüyor. Bu durum koronun umurunda değil haliyle, onlar mesai tamamlıyorlar. En öndeki 50 yaşlarındaki sarı saçlı göbekli, kırmızı, yakaları kalkık, göbek kısmı inik olmalıyken kalkık entarili kıdemli korist ile göz göze geliyoruz. Kadının şarkı söylemeye de orada olmaya da mecali yok sanki. Kadın belli ki "Binbir Gece" ya da "Yaprak Dökümü"nü izlemek istiyor gibi o anda. “Şu kadına özgürlüğünü verin” diye bağırasım geliyor, arkadaşım tarçınlı strip uzatıyor. Haykırışlarımı sineme gerisin geriye gömüyorum. O anda operaya Romeo ve Jüliyet’ten daha uygun bir isim buluyorum “Kaknem Kadınlar Orotoryosu”. Bunu arkadaşlarıma söylersem anıra anıra güleceğimi hissediyorum. Cebimden bir kağıt çıkartıp üstüne bu ismi yazıp yanımdakine veriyorum. Kağıdın üstünü okuyan iptal oluyor. Ön sıra bir eğleniyoruz. Sarışın korist beğenmez beğenmez bizi süzüyor. “Atacaklar sizin yüzünüzden bizi” diyorum yanımdakine, onun yanındakine de “rezil ettiniz cümlemizi operaya” diyorum. Daha bir gülüyorlar.

Daha ölemedi bunlar bir türlü. Sahnenin ortasındaki yatağın önünde yerde yüzelli kiloluk Romeo, yatağın yanındaki yüz kiloluk Juliette’e kavuşmaya çalışıyor. İkisi birbirlerine doğru şarkı söyleye söyleye vasıl olma telaşındayken aklıma balinaların çiftleşme mevsiminde çıkarttıkları sesler geliyor. Bu espriyi yanımdakilere söyleyip ortamı daha fazla cıvıtmamak için içime atıyorum. Son sahne hakikatten gereğinden fazla uzun tutlmuş ya da sahnede ki yerleşim planı ile ilgili bir problem var. Romeo bahtsız sevgilisine doğru son bir hamle daha edeyim ederken yakın coğrafyasından şüpheli bir “cırt” sesi duyuluyor. Günahını almıyayım ama tenorun ya pantolon gitti ya da gaz çıkarıp hafifleme telaşına düştü. Bu Romeo’nun son çırpınışı, derken ikisi de ölüyor. Bittiği için seviniyoruz. Koronun bir kısmı bise çıkmıyor, sayıyorum yarısı yok. Göz göze geldiğim geçkin sarışın terk edenler arasında.

Biz de salonu terk ediyoruz, geride duvarlardaki tablolardan dışarıya bakan gözler kalıyor.


Not: Bu yazının ilk başlığı Operadaki Rezalet'ti, "Operdaki Hayalet" ile ilgili bir ases oyununu hedeflemiştim, Rezalet kelimesinin çok ağır kaçtığını uzun süre sonra farkedip atalet ile değiştirdim. Bu sayfayı olaki seneler sonra ziyaret edip başlığı değişmiş görürseniz, nedeni budur. (Nisan 2011)

Gençliğe Elveda

Arkadaş evi arıyorsunuzdur. İlk kez gittiğiniz bir muhittir. Ona sor, buna sor en nihayetinde bir apartmana gelirsiniz. Elinizdeki adreste, "Ankara" apartmanı yazmakta, önünde durduğunuz apartmanın tabelasında "Angora" yazmaktadır. Kısa bir müddetliğine "hönnnk" olursunuz. Hava da sıcaktır. Basıp gidesi gelir insanın. Zillerde kapı numarası ve isim de yoktur. Sadece bir zilde kimlik belirten ibare olarak kapıcı kelimesi yazılıdır.

Basarsınız zile. Bekle bekle. Bir reaksiyon yaratamadığınız için bu sefer daha kuvvetle basarsınız. Kapı otomatiğinden kaynaklanan "Tırrrrakkktadank" sesi ile kulaklarınız tırmalanır. Kapıyı iter ve girersiniz. Zemin kattan bir kapı usulca açılır. Kapıcı dairesinden iki kuşku dolu göz sahibesi bir kadının kafasının yarısını dışarıya uzanır. Kuşkuyla bakan gözler sizi büyük bir ilgisizlikle tartmaktadır. Sorarsınız "Hödene töodene zödene adreste madreste angora nankara viııyinn?"

Kadın az düşünür. Öz cevap verir:

- Ben bilmem beyim bilir.

Az evvel kuşkuyla açtığı kapıyı tereddüt etmeksizin "Dirrrrannktadanak" kapatır üzerinize. Kalakalırsınız orada. O ses kafanızda yankılanmaya devan eder:

- Ben bilmem beyim bilir.

- Ben bilmem beyim bilir.

- Ben bilmem beyim bilir.

Bu cümle ile lafa bir yöresinden dalmış insan formundaki süzme kişi ile hayatında ilk kez karşılaşan türk gencinin, önce başı ufaktan ufaktan döner, gövdesi öne arkaya hafif sallanır, bayılmamak için en yakınındaki kapının pervazına tutunur, pervaz bulamazsa duvarlara yaslanır, rüya olmadığını anlamak için kendini çimcirir. "Ben bunu işitiyor olamam bu anı yaşamıyorum, doğru duymuş olamam" cümlesinin versiyonlarını içinden tekrarlar. Doğru duymuştur. Doğru duyduğunu idrak ettiği an delikanlının ya da genç kızın dumur anıdır. Gerçi asla ilk duyulduğu andaki kadar tesirli değildir. İlkinden sonra tekrarı çok gelir, ömür boyu duyulur. Bu cümleyi kanıksadığınızda dönüşümünüz tamamlanmıştır, genç değilsinizdir artık.


Resimde Mona Rıza Hanımefendiyi yüzyıllar ötesinden kendisine bakan insan kitlelerini kuşku ile süzerken görüyorsunuz. Dudaklarında gizlenmiş masum gülümsemeye ve ellerin kavuşturuluşundaki müstehzi havaya hatta arkadaki ağaçların arasından yankılanan fantazi müziğimizin ölümsüz örneklerinden "Sabah vakti taviz verdim sevdiceğime" isimli eserin sözlerindeki, gizemli vaadlerle yüklü samimiyete ayrıyeten dikkat lütfen !!!

19 Ekim 2008 Pazar

Serüven Başlıyor

Blog tutma defterimi 2007 yılında kapattığıma karar verdikten bir kaç ay sonra, aslında net olarak bir tarih vermek gerekirse, bundan tam, bir yıl, bir gün önce blogspota bir nevi ısrar üzerine girmiştim. İlk blogumda çok fazla telden çalmış, bir ondan, bir bundan, biraz da şundan diyerek genelde saçmalamıştım. Orada çok güzel bir arkadaş grubumuz olmuştu, her gün birimizin blogunu ziyaret edip, sanki chat yapar gibi alta yorumları sıralardık. Bazen yazdığım yazılardan daha enteresan yorumlar çıkardı ortaya, sayfalarca. Blogspotta başladıktan bir kaç ay sonra, netlarusta 2006 yılında açmış olduğum tüm yazıların silinip, sitenin iptal olduğunu gördüm. Yazılarımı, oradaki arkadaşlarımın yorumlarını kaybetmeye fazlaca üzülmüştüm.

İlk gün "Vladimir'i Takdimimdir" başlıklı yazımı, ikinci gün ise "Terazinin dengeye yaklaştığı anlar" başlıklı yazımı yazmıştım,


Blog aleminde yazmanın yanısıra, okumayı da çok fazla seviyorum. Farklı insanların sayfalarını ziyaret edip okumayı, bazen onlara yorumlar bırakmayı bazen sevdiğim bir yazının yanından sessizce, en ufak bir tıkırtı çıkarmadan uzaklaşmayı seviyorum. Bazen o kadar güzel yazılarla karşılaşıyorum ki altına ne yazsam boş kaçacak. Sesizce ziyarete dip okuyup çıktığım sayfalar var aylardır. Bir gün ülkemizde fazlaca bilinmeyen fantastik roman, Gormenghast ile ilgili yazı yazmak istedim, internette dolaşırken bir blog gördüm; adam bu üçleme hakkında o kadar güzel bir inceleme yazmış ki, inanılır gibi değil. Yine filmlerle ilgili o kadar güzel yorumlar yapan arkadaşlar var ki her ay o kadar para verip satın aldığımız sinema dergilerinden çok daha iyi gözlemler yapıyor. Neşeli ve kederli bloglar var. Hepsinin ortak yanı samimi oluşları. Numaradan uzak, kendisi gibi. Bir kaç kez yolum düşenleri ise yan tarafa sevdiklerimin arasına alıyorum. Listem bir yılda nasıl da dolmuş. Şimdi herhangi bir silinme ihtimaline karşı yazılarımı kendi bilgisayarımda yedekli tutuyorum.


Buraya başladığım ilk bir kaç ay boyunca konu bulmakta zorlanmıştım. Ancak sonra bana aniden bir şey oldu, resimlerin bana ilham verdiğini, ya da ilham lafı az kalır, içimde sanki gizli bir kapıyı açtığı farkettim. Ocak ayından beri bir resim görüyorum ve ona bakarken, aniden o gizli kapı açılıyor ve içinden öyküler, insanlar, hayvanlar, böcekler, çiçekler bazen birer birer, bazen de kalabalık halinde dışarıya çıkıyorlar. Bu kadar uzun süre yazacağıma ihtimal vermemiştim. Yazdıklarımın içinde Çiçek İsimli Kadınlar, Her Hakı Mahfuzdur etiketli yazılar ile bazı anılarım o kadar çok büyüdüler ki buraya aktaramıyorum, bloga sığamayacak kadar çok yazı birikti. Özellikle Çiçek isimli kadınlarda üç çiçek kafa kafaya verdiler ve birbirleri ile iyi anlaştılar, yalanlar ve gerçeklerin dünyasında kendi yollarına devam ediyorlar, üşenmeyip tamamlayabilirsem roman olabilir. Her Hakkı Mahfuzdur daki Hakkı'nın öyküsü de aldı başını gitti, ölümden sonra hayata dair uzun bir yazıya dönüştü. Bir de her ayın birinci günü bir cümle seçip altına bir öykü oturttuğumuz çalışmadan ilhamla ben her aklıma estikçe kitaplığımdan bir kitap çekip bir cümle beğeniyor ve onun altına, blogum için biriktirdiğim resim dosyamdaki resimlere baka baka geçmişi hatırlıyor. Geçmiş, gelecek, şu anın karıştığı daha çok anı ağırlıklı yazılarımı yazıyorum. Şurası bir gerçek ki yazmak; bir serüven, kendi içimize tuttuğumuz ayna, üzerinde yaşadığımız dünyaya ve kendimize karşı duyarlı olma eylemi. Blog tutarak bu işe bir ucundan bulaşmış bir çok insan var. Bu satırları okuyan sen de bunlardan birisin. Bu serüvenin sonu yok, hepimiz için daha yeni başlıyor. Lütfen bırakmayalım, hep beraber devam edelim.

Bugün bilgisayarın başına kendi doğum günüm için sevdiklerim, sevmediklerim başlıklı bir yazı yazmak üzere oturmuştum ama yukarıdakiler çıktı. Neye niyet neye kısmet?

Bir de bugün, bu yazıyı yayınladıktan hemen sonra Abi'nin blogunda beni etkileyen bir yazı gördüm, ayna fantazisi.

18 Ekim 2008 Cumartesi

Eğleniyor musun Sevgilim?

Bu laf eski türk filmlerinde sıkça eğlenilen laflardandır. Filmde duygusal entrikanın doruğa çıktığı anlarda pek bir sıklıkla kullanılır.

Olay bir villada geçmektedir, geniş bir salon vardır, salonun merdivenlerle bitişik duvarında ebabil kuşu resimleri nakşedilmiştir. Evde mühüm bir parti tertip edilmiştir. Fonda bir alay zibidi görünümlü, kadınlı erkekli grup, ağızları bir karış açık, çalan müzikle ilgisiz biçimde hoplayıp zıplamaktadır. Bu gürültü patırtının önünde baş kadın aktrist erkeğe somurtarak bakmakta zihninde elmaslarının kırat hesabını yapmaktadır. İçten pazarlıklı bir hali vardır. Dokunsan ağlayacak gibidir. Sevgilisi de arkadaki zibidiler kadar kaptırmış hoplarken kadına aniden pür neşe ve merak içinde sorar;

"Eğleniyor musun sevgilim?"

Zaten içinde fırtınalar kopmakta olan kadın soruyu duyar duymaz, ki zaten kıskançlık krizinin eşiğinde olduğunu takma kirpiklerini asabi biçimde oynatarak belli etmektedir. Aniden ağlayarak ve de çarpık çarpık koşarak setten uzaklaşır. Bu koşturma stilinde Hülya Koçyiğit çok başarılıdır. İç dünyasını arka plan çekimde eller vücudun iki yanında ayaklar kıçına çarparak koşarken tüm netliği ile belli eder.


Hande Yener'in Romeo şarkısını pek bir sevmiştim geçen sene, video klibinin başındaki yürürken, yürüyemezken ki hallerini pek bir tutuyordum, izlerken nedense aklıma hep o türk filmlerindeki soru, ve o soruya yanıt olarak kadının kös kös koşarak seti terkedişi geliyordu. Yazdım. Bir rahat ettim anlatamam.

17 Ekim 2008 Cuma

Kedi İşte, Ne Bilsin

Geçen gün, Ege'nin incisi İzmir'in en mutena semtlerinden olan Alsancak'ta, çok mühim bir sebeple avare avare dolanıyordum ki, yolun kenarından "vikvik" tarzı bir ses yükselince tüm dikkatim dağıldı. Sesin geldiği yöne hafiften sallana sallan bakınca ne göreyim beğenirsiniz, minik bir kedi yavrusu durmuyor mu? Kedi, aç ve yorgundu. Belli ki anne ve kardeşlerinden ayrı düşmüştü. Onları arıyor ve bulamıyordu. O an nasıl üzüldüm, dünyalar başıma yıkılır gibi oldu. Hayvanın aç olacağını düşündüm. Resmen empati denen şey bu işte. Hemen en yakın Burger King'e gidip kendisine bir hamburger aldım. Ona sormaya vakit bulamadım ama, beğenmeyeceğini düşünerek hamburgerinin içine hardal, ketçap, mayonez ve soğan koydurtmadım. Kedi olsam Burger King'den çıkmazdım sanırım. Bu da arızalı empati işte.

Kediye acıdım. Hamburgeri verdim karnını güzelce doyurdum. Kendisini kapısı gösterişli, zengin görünümlü bir evin bahçesine terkettim. Azcık daha yürüsem kilise avlusuna da bırakabilirdim ama canım istemedi. Hem sıkılmıştım. Bu sorumluluğu daha fazla taşıyamazdım. Terkettim. Yürüdüm gittim. Arkama döndüğümde kedinin çimenlerin üstünde bir yere rahatça kıvrılıp kendini temizzilemeye başladığını gördüm.