Thursday, December 27, 2007

Simite Gevrek, Ayçiçeğine Çiydem

“Neden bloglara sözlüklere yazıyorum?” diye kendi kendime sormuştum neredeyse bir sene önce. P asaport’taydım, Karşıyaka’ya gitmek için vapur bekliyordum.

Pasaport’ta vapur beklerken, deniz kenarında boş masa varsa oturulur, bir çay söylenir. Çay yudumlarken yalnızsanız size düşünceleriniz eşlik eder. Akşamsa; güneş batarken, dalga sesleri, martı sesleri arasında çay içilir. Uzaktan gemiler geçer. Sabahsa; o çaya bir de simit peynir eşlik eder, bu sefer de keyiflidir ama kuşlara göz kırpacak, dalgalara kulak verecek zaman yoktur, işe yetişilecektir, çay içilir, simit yenilir hemen kalkılır. Bazen o kadar acele ile kalkılır ki, İzmir’de simite gevrek denildiği bile unutulur.

Kendi kendime sorduğum soruya vapurun hemen gelmesi ile yanıt bulamadan bindim vapura. Vapurda giderken yanımızdan uçan martıların kanat çırpmadan süzülüşlerini hayran hayran izledim.

Bir kaç sene önce işyerinde, yaşça büyük bir kadın arkadaşımız, iş çıkışında asansörde beraber inerken aniden;


"Ben hizmetçi ruhlu bir kadınım"



demiş, sonra da ilave etmişti:


"sürekli kendimi başkaları için paralıyor, herkes mutlu olsun diye didiniyorum, başkalarından da beni mutlu etmelerini, için için umuyorum. Sanırım umduklarım olmayınca da mutsuz oluyorum",


"bunu şu anda asansörde inerken anladım"


Samimiyetle söylenen o sözleri hüzünlü bulmuş ama o zaman ne demek istediğini tam anlamamıştım. Bir ay sonra istifa etti. Kendi işini kurdu. Hayatımdan çıkmış insanlara ulaşma gayreti gösteren bir insan değilim arada haberi geliyor mutlu olduğunu duyuyorum. O geldi aklıma.

Sonra yine bir gün Konak’tan binmek istedim Karşıyaka vapuruna, aynı soru geldi aklıma. Vapurda bu soruya mantıklı bir yanıt aradım. Sanırım hayatımda iz bırakan birkaç saniyelik anları kağıda aktarmak peşindeyim. Bu yüzden yazıyorum ve sanırım biraz da fazla gevezeyim.

Bu düşüncelerden hiç alışkın olmadığım bir ses ile sıyrıldım, bir baktım Bostanlı’ya gelmişiz. Bostanlı vapuruna binmediğime eminim ben. "Sizi yanlışlıkla Bostanlı'ya getirdik ama şimdi Karşıyaka'ya götüreceğiz, lütfen yandaki vapura geçiniz" anonsu ile hatanın benden kaynaklanmadığına memnun diğer İzmir’liler gibi aheste aheste vapur değiştirdim. Karşıyaka’ya doğru seyrederken aklımda martıların ne kadar güzel süzüldüklerinden başka bir şey yoktu yemin ederim.

Sonra sevgili Gülçin mimlemiş beni, ahiret soruları sormuş, eh yanıtlamasan olmaz. Buyurun bakalım.

1- Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?
İlk Kez nerede yazmaya başladığımı hatırlamıyorum. Bir yerlerde kaybolup gitmiş yazılarım var. Düzenli yazmaya başladığım ilk yer netlarus. Açıldığı günlerde kayıt olup devam etmiştim. Kullanıcı adımı bile hatırlamıyorum sonra birgün kafam bozulup bütün yazdıklarımı silmiştim. Netlarusta yazan bloggerlerın tümü hep kendi iç dünyalarından bahseder, başalarına gelenlere üzülür, karamsar yazılar yazar, birbirlerine “ay ne güzel yazdın bugün” diyerek nağmeler dizerlerdi. İç dünyalara yaptıkları bu yüzeysel yolculukların arasına oradan buradan çalınmış şarkı, şir, hikayeler yapıştırır, bazıları bu eklentilerin altına imza atardı. Hep kendileriydi, hep kendilerineydi. Bu kendikendilerinin üzüntüsüne bencilce tutkun insanların arasında benim adım da “hepbanahepben” olsun istedim. O isimle epey bir süre yazdım. Netlarusta çok güzel arkadaşlıklarımız oldu kısaca kabile dediğimiz insanlar birbirimizle kahkahalarımızı, duygularımızı paylaşır olduk. Çok güzel vakit geçirdik. Sonra bir gün birden yazmaktan daraldım ve orada yazmayı bıraktım.

2- Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?
Ben içimden geldiği gibi yazıyorum, ilgimi tetikleyen bir gazete yazısı, bir öykü veya müzik olabilir, ya da o gün beni sinirlendiren bir konu hakkında yazabilirim.Bunların arasında en önemlisi, bana sıklıkla yazma sebebi yaratan ise müzik.

Aslında kendim için yazıyorum, yazdığım bazı denemeleri buraya koymuyorum. Bir melodi beni farklı şeyler düşünmeme sebep oluyor, oturup yazıyorum, sonra ya çok hüzünlü buluyor buraya yapıştırmak istemiyorum ya da başlangıç noktasında düşündüğümden ayrı yerlere çıktığım enteresan öyküler kalıyor elimde onları daha geliştirmeye karar verip, “belgelerimin” arasındaki sonsuz yığının içine bir daha kimbilir ne zaman geri dönülmek üzere bırakıyorum. Ya da yazdığım yazıyı buraya yapıştırırken öyle bir el atıyorum ki şekli şemali değişiyor.

Sivri yazılar koymamaya çalışıyorum.

Netlarus’ta bir dönem; Nadim Naim etiketi altında hırçın, orta yaşı çoktan devirmiş, gözünü para bürümüş, müzikten zerre kadar anlamayan, duygusal iniş çıkışlarına ve de şarkıcıyı sevip sevmemesine bağlı olarak müzik eleştirileri yazan bir adamın üslubu ile yazdım bir ara. Yine bir süre, netlarusta reklam kampanyasına dönüşmüş “bir fahişenin günlüğü” başlığı altında yazılan yazıların üslubuyla gırgır geçen - bu da bir başka fahişenin diyaresi olsun – hevesindeki mizah ağırlıklı yazılar, sinema yazıları, öyküler yazdım.

Buraya da Gülçin’in çağırısı ile geldim ve şu ara burada aklıma geldikçe yazıyorum. Sık aralıklarla yazabileceğim gibi uzun süre suskun da kalabilirim, içimden gelirse yazıyorum.


3- Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?
Kesinlikle hayır, buraya ayıracak zamanım olmadığında yazmayabilirim, illa ki şu saate baskıya yazım yetişmeli telaşında olmadım.

4- Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?
Tamamen eğlence, zorunlu hale gelen her şeyden sıktım sıyrılır, o hisse kapılırsam yazmam diye düşünüyorum. Kendim için yazıyorum diyelim.

5-Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?
Kendi kendime sormadığım bir soru bu hiç hesaplamadım ama yanıtını biliyorum, bir gün aniden ayrılabilirim buradan ya da senelerce yazabilirim.

Topu başkasına atar gibi sözü bir başkasına bırakmak burada adettenmiş efendim. Evet ilgi ile izlediğim iki blog arkadaşım,sakıncası yoksa 7. Oda ve Ege Mavisi mimledim sizleri, söz sizde...

Sevgiyle kalın :)

6 comments:

  1. ne güzel bindirdin bizi vapurlara, martılara baktık beraber hayretle, sonra bostanlı'da indik :) çok teşekkür ederim, eline sağlık, sıtkına söyle sıyrılmasın.

    sevgiler

    ReplyDelete
  2. Gülçin seni de mimlemiş, iyi de etmiş:)) Bugün işe gidemediğim için martılarla yolculuk yapamamıştım, sayende eksiklik duymadım:) Umarım blog yolculuğun uzun süreli olur.

    Sevgiler

    ReplyDelete
  3. Pasaport, Kordon, Bostanlı: Hayatımın(şu ana kadar tabi!) en güzel anlarını yaşadığım yerler. Ufak bir gezinti çok iyi geldi. Zira şu an hasta halimle sahile inecek gücüm yok.
    En iyi dileklerimle...

    ReplyDelete
  4. Sevgili Gülçin;
    İzmirin vapurlarına her bindiğimde lise yılarımın istanbul vapurlarını özlüyorum aslınaç yaşlanıyorum artık... Geçmişe özlemin zamanıdır.

    Sevgili Sem;
    Ne yapıciğimi bilemedim mimlenince ama bir panikle yazdım. geçti. :)

    Sevgili Ege mavisi,
    Geçmiş olsun arkadaşım, en kısa zamanda iyileşmeni dilerim. Bostanlıyı, pasaportu çok severim ben de. AMa yaşadığım yer karşıyakaya karşı hislerimi henüz tahlil edemedim. :)

    ReplyDelete
  5. Teşekkür ederim Vladimir. Ciddi birşey yok. Sadece ceplerim mendil dolu dolaşmak zor oluyor. Bunu da atlatacağım.
    Karşıyaka'ya olan hislerim konusuna gelince de şunu söylemeliyim ki Smyrna'yı hiçbir yere değişemiyorum. Hele Mavişehir, Atakent taraflarına hiç ısınamadım oldum olası. Bilmiyorum nedenini ama öyle işte.
    En iyi dileklerimle...

    ReplyDelete
  6. ben senin anlatım tarzını çok sevdim.. gıcık esprilerine de gülebiliyorum sebebi malum. diyeceğim o ki : hem iyi senelere.. hem de umarım uzun süre kalırsın kelimelerinle buralarda..

    ReplyDelete

Yorumlar