30 Kasım 2011 Çarşamba

Eğlenceli Bir Söylesi Akşamı

Emrah Serbes Sabit Fikir ve İstanbul Modern işbirliği ile düzenlenen "Sözünü Sakınmadan"ın dün akşamki konuğu idi. Sevdiğim bir arkadaşımın daveti üzerine ben de gittim. Çoğu okurun hayatına "Bir Ankara Polisiyesi"nin kazandırdığı ivme ile katılmış olduğuna inandığım yazar; Semih Gümüş ve Ömer Türkeş'in konuğu olarak kendisini takip edenlere yaratıcılık anları, seçimleri, geleceğe dair projelerine ilişkin ipuçları verdi.

Hayli konuşkan, yerinde duramayan esprili bir kişi, zor ya da derin soruları güzel salvolar ile savuşturmayı bildi. Hazır cevaplığı ve sıkça yaptığı espriler ile bol kahkaha alıp, zaman zaman soruların ne olduğunu unutturmayı bile başardı. Sıra izleyici sorularına gelince kalabalığın içinde kendisini hiç okumamış olanların da olduğu anlaşıldı. "Her Temas İz Bırakır", "Son Hafiryat" isimli iki reomanının yanısıra, "Erken Kaybedenler" isimli bir öykü kitabı var. Behzat Ç.'nin on bölümde bir senaryosunu yazıyor, söz konusu filmin senaryosu da ona ait. İtiraf etmeliyim ki ben o kalabalığın içinde biraz da tesadüf eseri bulunuyordum. Çünkü ne kitaplarını okumuş ne de dizi filmleri ya da filmi izlemişliğim vardı, sadece arada Afilli Filintalar'a bir arada uğruyordum o kadar. Ancak Semih Gümüş'ün "Erken Kaybedenler" üzerine ifadeleri bu kitabı bir an evvel okuma isteği uyandırdı bende. Takipçisi olan okurlar yeni bir Behzat Ç. romanının ön çalışmalarının bittiğini, kurgu üzerinde çalışmakta olduğunu ancak ne zaman yayınlanacağına karar verilmediğini, ayrıca bir öykü kitabı prohjesinin zihninde gezdiğini belki de romandan önce bir öykü kitabının sırada olduğunu biliyorlardır elbette.

Toplantı sonrasında imza almak isteyen okurların arasından süzülerek gelen bir TV muhabiri ropörtaj yapma isteğini dile getirince şöyle bir mini diyalog arkadaşımın kulağına ilişiyor;

"Daha yeni yapmadık mı sizinle o ropörtajı?"
"Ama hayranlarınız sizi görmek istiyor"
"Yazarın hayranı olmaz, okuru olur"
Sonuç gayet tabidir ki "hönnkkk!!!" diye kalakalmış bir tv kişisi ile duruma şahit olduğu için gülüşen okurlar.

Kısacası eğlenceli ve hoş bir edebiyat gecesi oldu benim için.



Emrah Serbes bu akşam da ekşi sözlüklük söyleşi zirvelerinden bir yenisine konuk oluyor.

Meraklısına Linkler;

29 Kasım 2011 Salı

Benim Adım Güz, Çiçeğim Öksüz

13 yaşındaki bir çocuk ile 26 kişi cinsel ilişki kurduğunda, o çocuk kendi rızası ile o adamlarla beraber olmuş sayılabilir. Hangi zülfiyare dokunulmak istenmiyorsa eğer...

13 yaşındaki çocuk ebeveynlerinin izni olsa dahi evlilik akdi kuramazken, başkası ile cinsel ilişkiye girmek istediğinde karşısındaki yetişkin, bu ilişkiye müsade etmemeliyken dile kolay yirmialtı gözü dönmüş erkek bir çocuğu sıraya dizebiliyor.

Saf, masum, aklı ermeyeni hangi yasalar ile suçların izlerinden koruyacağız bu ülkede? Adalet bu mudur?

Benim adım güz çiçeğim öksüz
Suretim yalancı sıcak
Üşür ardımdaki yüz....



Resim internette bulduğum anda
ismini kayıt etmeyi akıl edemediğim
bir japon ressama ait

Şarkı ise Gülay'ın söylediği bir şarkı;
Bab-ı Giz


Söz: Gülay,
Beste: Baki Duyarlar.

28 Kasım 2011 Pazartesi

Öykü Nedir?

Öyküye dair bir tanım okudum geçtiğimiz haftalarda. Aşağı yukarı şöyle ifade edilmekteydi; "Hikaye, gerçek hayatta olan veya olmuş veya olabilecekmiş hissini veren, olayları bir ölçü ile anlatan, hayal ürünü bir takım olayları anlatarak okuyucusunu heyecanlandıracak veya okuyana zevk verecek yazıdır." Daha ilk cümlede takıldım ve hikayenin tanımının bu olmaması gerektiğine karar vererek yazıyı bir kenara kaldırdım. Zaten yazının devamımnda muhtemelen ortaokul ders kitaplarındaki hikaye tanımlarına benzer ifadeler kullanılıyordu. Yani her hikayenin başı, ortası ve sonu vardır. Ya da başka bir deyişle öyküler giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşurlar. Öykünün tanımının bu kadar basite indirgenmemesi gerektiğini düşünenlerdenim. Yazıyı kenara bıraktım, evet, ama tanımdaki noksanlık günlerce yakamı bırakmadı. Şu soruyu yanımda gezdirir oldum; uçakta, otobüste, vapurda, sinemada, bir seminerde bir ses aniden gelip kulağıma fısıldadı:

- Öykü nedir?

Olduk olmadık yerde aniden gelen böylesine açık, net bir soru, can sıkıntısı ile mücadele etmekte hayli başarılı yöntemleri olan bir kimse için çok güzel bir oyunun başlangıcı olabiliyor. Soruyu ilk işittiğimde duymamazlıktan gelsem de, öyküler okumayı dahası amat kısa öyküler tasarlamayı seven bir amatör olarak artık içimi kemirmeye başlamış bulunan soruya daha fazla kayıtsız kalamazdım. Yanıtlar da sorunun kendisi gibi hazırlıksız yakalamaya başladı beni, muhtelif yerlerde.

Eski bir arkadaşımla, bir seminere katılmıştık. Bir fotoğraf sanatçısı, çocukluk anılarından, fotoğraf karelerine uzanan yolculuğunu anlatıyordu ki ben soruya kendi içimde yeniden yanıt aramaya başladım. Benim için öykü öncelikle çok kısa olmalıydı, başı ortası ve sonu ile benim alakam yoktu. Onlar olmasa da olurdu. Bence öykü kısacık bir anı, bir duyguyu anlatmalıydı. Önümde açılan pencereden belki de yabancısı olduğum yaşamlara bir anlığına şahit etmeliydi ve ben kısacık gözlem anında hissedebildiklerimi kağıda aktararak okuyan kimselerde bir takım duygusal çağrışımlar yaratabilmeliydim. Bunları düşünürken karşımızdaki perdeden fotoğraf sanatçısının sonbahar aylarında bir sahil kasabasında kim bilir ne zaman çekmiş olduğu terkedilmiş plaj, şezlong, ev fotoğrafları birbiri ardına geçiyordu. Fotoğraf karelerinin hiçbirisinde ne bir insan ne de bir insan gölgesi vardı. Böylesine terkedilmişlik ve fonda "Cherbourg Şemsiyeleri" filminin müziği çalıyordu. Bütün o geride bırakılmış nesneler ve objeler birbirlerinin peşi sıra dizildiğinde, içlerinde bir tek insan izi bulunmamakla birlikte, benim önümde gizlice bakabilmem için yüzlerce farklı dünyanın kapılarını aralamıştı sanki. Eylemin içindeki gizlilik öğesi ise içimde biraz suçluluk, biraz merak, biraz da hüznü andıran bir duygunun baş göstermesine sebep oldu. Bunlar tanıdık duygulardı benim için, üstelikle çoğu zaman bir öykünün tohumlarının atıldığı anlara işaret ederlerdi. O küçücük sinema salonunda aniden etrafımdaki diğer izleyiciler, yanımdaki arkadaşım, konuşmakta olan fotoğraf sanatçısı eskiyen bir resim gibi yavaşça solarak yokoldular. Başımı çevirip etrafıma baktım, evet salonda yalnızdım. Perdede ise muhtelif yaşamların izleri akmaya devam ediyordu. Sonra birden yaşlı, beyaz saçlı bir kadın ağrıyan dizlerinin acısını unutmaya çalışarak plaj boyunca yürüyüp mavi, beyaz, sarı çizgili şezlonglardan birisine tutundu. Otururken bir anlığına bluzuna iliştirdiği anahtar şeklindeki broşuna çarpan güneş ışınları yansıyıp gözümü aldı. Kadın derin bir nefes çektikten sonra gözlerini gözlerime dikerek biraz mahçup anlatmaya başladı. İşte böyle hazırlıksız yakalıyordu kimi öyküler biliyordum, fotoğrafların üzerimdeki büyüsünü.

Hepimizin zihninde bazı kör noktalar olduğuna inanıyorum, yeni duyduğumuz bir kelime, daha önce dikkatimiz çekmemiş bir melodi ya da öylesine aklımıza geliveren bir soru algımızın daha önce farkedemediği bazı olguları önümüze sermeye başlıyor. Bir kez farkettik ya, daha önce gözümüzden kaçmışolan detaylar birer birer dökülmeye başlar. Sorunun zihnimde ilk kez yankılanmasından sonra buna yanıt arayanların yazdıkları birer birer bana görünür hale gelmeye başladı. Uzun zamandır bir kenarda atılı degiler, kitaplara el attıkça karşıma kulağıma fısıldanan sorunun yanıtları oku beni demeye başladılar.

Mesela Ülkü Ayvaz'ın şöyle yazdığını gördüm;

"Kısa öykü, en fazla çağdaş dram ve şiire yakındır diye düşünüyorum; söz konusu şiirlerin araçlarını da kendinde eritir ve yeniden üretir. Simgesel anlatım, iç aksiyon, dramatik gerilim, ironi, alegori kısa öyküye şiir sanatındaki gibi bir arka plan işleme olanağı da verir. Behçet Necatigil'in deyişiyle 'Arka plan bir muhasebedir, bilançodur ve biz özgürlüğümüze orada kavuşuruz.' Denilebilir ki kısa öykü, olaydan çok duruma yönelmekte, bu yönelişte ayrıntı üzerinde durmaktadır. Egemen olan dış aksiyon değil tam tersine iç gerilimdir. İnsan durum içinde vardır"

Düşündüğüm ancak toparlayamadığım sözcüklerin bir yazar tarından böyle incelikle anlatılmış olması ve benim elimdeki materyallere bu konuda kör kalmış olmamın hayret verici olduğunu düşünürken aradığım tarife en yakın olanını bu sabah bir başka yazardan geldi. Erendiz Atasü'nün öykülerini, öykü kişilerini ve onların iç seslerini her seferinde hayranlıkla okumuşumdur. Onun "Öykü bir an mı?" başlıklı denemesindeki şu satırları güneşli bir İstanbul sabahında bana ilaç gibi geldi desem abartmış olmayacağım:

"Öykü; hayatın gürültülü patırtılı akışında güme gitmiş bir ayrıntıyı, bir duyguyu, bir sezişi dile getirir; bir perdeyi hafifçe aralayıp ardındaki manzarayı düş gücümüze sunar."

"Öykü bir an mıdır? Küçük bir aralıktan hayatın geçmiş ufkuna atılıveren bir 'nazar'..."

"Tek başlarına ayrıntılardansa, ayrıntıların birbirleriyle ve parçası oldukları bütünle ilişkileri daha çok ilgimi çeker. İlişkilerin derinliğini ve giriftliğini mantıksal düzleme duygu ve sezgi boyutlarını da katarak kavrayabilme çabasını severim."

Sanırım içimdeki soruyu bir müddetliğine susturmayı başardım. Yeni sorular mı? Onlar elbette her zaman varlar.



Kolaj: Nicole McConville - Maske Serisinden

27 Kasım 2011 Pazar

Hatırlanacak Bıyıklar


Bıyık erkeğin keyfine göre uzatıp, kesebileceği bir tüy/kıl grubudur. Bıyıklı birisi bıyığı ile yer eder zihnimizde, ama kesildiği vakit de o bıyık hatırlanmamak üzere hafızamızdan çıkar gider. AMa öyle bıyıklar vardır ki unutmayaız, hafızemıza yerleştiler mi bir daha hatırlamamazlık edemeyiz.

İşte hatırlancak bıyıkların gerçek ve de kurgu dahil sahipleri sahipleri;

Salvador Dali,
Frank Zappa,
Hercule Poirot,
ZZ Top,
Che Guevera,
Hulk Hogan,
Groucho Marx,
Feiedrich Nietzche,
William Shakespeare,
Karl Marx



26 Kasım 2011 Cumartesi

Dedemin İnsanları

Çağan Irmak filmlerini izledim, onun iyi bi röykü anlatıcısı olduğunu düşünüyorum. Ancak filmlerinde izleyicilerine ne kadar çok sinemasal anlar vaad ederse etsin, daha önceki filmlerinin herbirisinde noksan kalmış ya da fazla kaçmış bir şeyler mutlaka vardı. Ya senaryo sarkıyor gereksiz uzamalar ilgiyi dağıtıyordu, ya dramatik unsurları arttıracağım derken abartılı oyunculuklara sırt yaslamak filmin son anlarında inandırıcılığı yokediyordu, Ancak her birisi iyi bir yönetmenin varlığına işaret ediyordu. Dedemin İnsanları filmi Çağan Irmak'ın ustalığa geçişini müjdeleyen bir film. Bir söyleşisinde kendisini sanat filmi yönetmelerinden saymadığını, işinde kendisini hep bir zanaatkar olarak gördüğünü söylüyor. Bu sözlerinin çok alçak gönüllüce edilmiş olduğunu filmi izledikten sonra rahatlıkla söyleyebilirsiniz.

Dedemin İnsanları, internet sitesinde de yazılı olduğu gibi; "Küçük bir kasabada yaşayan on yaşındaki ve dedesi aracılığıyla, bir ailenin ve bir ülkenin geçirdiği büyük değişimi anlatıyor. Kalabalıkve sıcak Ege insanlarının hikayesini izlerken, mübadeleye, öteki olmaya, nereye gidersen git bir yere ait olamamaya, iki yakaya, çok sayıdaki azınlığa, ihtilallere, bir defa daha ama bu kez farklı bir yerden bakacaksınız."


Film küçük bir ege sahil kasabasında 1980 yazında geçiyor. Küçük Ozan'ın gözünden ailesine bakışını, arkadaşlarını, küçük dünyasını tanıyoruz, ardından dedesi Mehmet Bey'in yaşamının farklı evrelerine, 65 yaşındaki özlemlerine tanıklık ediyoruz. Film bir torunun bir dedenin gözünden olayları hem eğlenceli hem üzüntülü biçimde ele alıyor.

Ozan Girit'den geldiği iççin dedesini gavur kendisini türk olarak görmektedir, bu çatışma yüzünden hayata öfke dolu gözlerle bakmakta ailesinden utanmaktadır. Ancak dedesi ve aile fertleri çocuğa sevgi ile yaklaşmakta, onun mutluluğunu istemektedirler.

Çetin Tekindor ile küçük oyuncu Durukan Çelikkaya'nın uyumu şaşırtıcı, sahici. Hulusi Kentmen ile Ömercik bir araya gelseler bu kadar iyi bir ikili oluşturamazlardı. Filmin tamamında kusursuz bir oyunculuk ve oyuncu yönetimi var, hiç bir abartı, aşırılık ya da noksanlık yok. Hümeyra nerede ise hiç dialogu olmayan bir rolü bakışları, suskunlukları ile canlandırıp unutulmaz biri Perizat karakteri çiziyor, Mehmet Alikaptanlar ağzını bir kez olsun açmadan bir sebeple susmuş bir adamı canlandırıyor, hem korkutucu, hem üzücü olmayı başarıyor. (Nedenini dikkatli izleyciler filmin minik detayları arasından seçip çıkartacaklardır) Sacide Taşaner ve Gökçe Bahadır dünyaya bu anne kızı oynamak üzere gelmişler sanki. Yiğit Özşener ve Zafer Algöz'ün oyunları da abartısız ancak çok gerçekçi. Koskoca filmi küçük bir çocuk oyuncunun sırtına yüklemek ve bunun altından inandırıcı biçimde kalkmak tesadüfi bir başarı değil elbette. Durukan Çelikkaya ilerinde kesinlikle çok iyi bir oyuncu olacak.

Çağan Irmak bu filmi ile yönetmen ve senarist olarak sanat yaşamının zirvesinde. Daha önce ele alınmamış bir konuyu, mübadele dönemini ve yuvalarından koparılanların acılarını, özlemlerini duygu sömürüsü yapmadan anlatıyor. Gözlerinizi yaşartan anları olsa da bu anlara sırtını yaslamayan bir film var karşınızda. Filmin karakterleri arasındaki çatışmalar çok güzel kurulmuş. Kafada soru işareti bırakmıyor. Torun ile Dede arasındaki sevgiye öfke ile karşılık vermenin tonu çok iyi tutturulmuş. Fazlası komedi, azı şımarıklık olarak durabilecekken, her şey tam yerinde ve inandırıcı. Ortaya atılmış meselelerin hiç birisi film bittiğinde havada kalmıyor. En ufak yan karakteri bile nasıl bir sonun beklediğini, nasıl bir umudu içinde yeşerttiğini minicik bir bakış ile olsa bile senaryoya katmış olmak çok önemli detaylar. Bir de film bittiğinde göz yaşları içinde değil de içinde huzur ve hüzün barındıran buruk bir umutla salondan ayrılıyorsunuz.



Filmin öyküsü farklı zaman dilimleri ve ülkeler arasında gidip gelse de asla sarkmıyor, sıkıntı yaratmıyor, film açılış anında seyirciyi avucuna alıyor ve bitinceye kadar da yerine mıhlıyor. İlk kez bir sinemada, film bittikten sonra kapanış yazıları bitinceye kadar seyircinin büyük çoğunluğunun salonda kaldığını gördüm. Bu aralar sinemaya gitmek istiyorsanız lütfen, kendinize bir iyilik yapın ve bu filmi izleyin. Özellikle aile tarihinde mübadele yıllarında yuvalarından koparılarak, anavatana geri dönmüş insanlar varsa bu filmi kesinlikle kaçırmasın. Dedelerinizin, ninelerinizin nerlerden nasıl koptuğunu, buraya yerleşmenin ve burada kök salmanın hiç de kolay olamdığını, uzun yıllar boyunca sizden hangi özlemlerini gizlemek için nasıl uğraştıklarını göreceksiniz.


Dedemin İnsanları - 2011

Senaryo Yazarı ve Yönetmen: Çağan Irmak
Oyuncular:
Çetin Tekindor
Mert Fırat
Yiğit Özşener
Hümeyra
Sacide Taşaner
Gökçe Bahadır
Zafer Algöz
Ezgi Mola
Mehmet Ali Kaptanlar
Ushan Çakır

ve
Durukan Çelikkaya


Meraklısına Linkler:

25 Kasım 2011 Cuma

Vitrin Güzeli

Sevgili Günlük;

Bugün de avare avare dolanırken bir alay acaiplikle gözgöze geldim. Nazarıma değmeden geçenlerle de ufak çaplı kulak aşinalıkları yaşadım. Bazen düşünüyorum da, bir sürü acaiplik bir tek benim başıma mı geliyor, yoksa mütemadiyen cereyan eden bilimum önemsiz teferruata bir ben mi dikkat kesiliyorum diye. Hoş bu gariplikler olmasa hayatımın son bir buçuk yılında egemen olan monotoniyet daha da bir dayanılmaz hale gelebilirdi. Evet sevgili günlük aklından geçenleri okur gibiyim, monotonluk demesini beceremdiğimden yeni bir kelime uydurdum, maksat dilimiz zenginleşsin harfler birbiri ile kaynaşsın.

Bugün gördüğüm tuhaflıkların hepsini yazmayacağım onları zaten daha önceleri de muhtelif varyasyonları ile yazmıştım, hayatım tek düze diye senin de her bir sayfanı bir örnek yazılarla dolu hale getirecek değilim. Sakın ürkme. Kenar süsleri, ufak tefek karalamalar ile zaten abardım abarabileceğim kadar. Neyse canca-aaa-azım... Beyhude yere dolana dolana günü sonuna bağlamak üzereydim ki, onu gördüm. Bir dükkanın vitrinine kurulmuş oturuyordu. Sol tarafında mavi rengin ağırlıklı olduğu nazar boncuğu desenli bir puf vardı. Dikkatle bakınca anladım ki kendisi de yanındaki pufa bir örnek hazırlanmış nazar boncuğu şekilli bir şiltenin üzerine kurulmuş sereserpe oturuyordu. Ömrünü camekan ardında tüketen tüm vitrin mankenleri gibi camın arkasında, dışarıda akıp gitmekte olan yaşamı ilgisiz gözlerle süzüyordu. Ne kadar güzel olduğunu biliyordu. Bütün vitrin mankenleri gibi, o da kendisine gösterilen alakayı görmemezlikten gelmeyi öğreneli çok uzun zaman olmuştu. Onun dünyası o vitrindi veri geri kalan her yer bomboştu. Ona bakanlar aniden görünmez oluyor, o kimseleri görmüyordu. Neredeyse cama yapışmış biçimde onu izlerken, vitrin güzeli kıpırdamadı bile. Gözlerinin içine içine bakmama rağmen benimle birtürlü gözgöze gelmiyordu. İstifini bozmuyordu vitrin güzeli. O anda karar verdim inadını kırmaya.

Vitrin güzeli benimle gözgöze gelecekti, o kıpırtısız bedeni hareket edecek ve benimle konuşacaktı. Kararlı olduğumu anlamıştı. Aklında geçenleri biliyordum. "Ne yapıyor bu sersem?" diye düşünüyordu. Bakışlarındaki ilgisizlik yerini kayıtsız kalmaya çalışan bir merağa bırakmıştı bile. Bu hali benim inadımı kamçıladı. Dükkanın kapısından içeriye girdim.

- İyi günler. Vitrindeki bu Küçük Hanım'ın fotoğrafını çekebilir miyim?
- Elbette, biraz keyifsiziz ama bu ara.
- Neden?
- Sormayın az evvel kasanın arkasında gezerken kasiyerimiz Ayla, kuyruğuna bastı: On dakika önce görmeliydiniz burayı.
- Ah kıyamam, şimdi anlaşıldı öyle üzgün üzgün vitrinden dışarıyı seyretmesinin sebebi. Adı ne?
- Cinderella ama biz Cindy diyoruz.

Vitrin güzeli kendisinden söz edildiğini anlamıştı ama hala merak ettiğini bellli etmemeye çalışıyordu. Pisi pisi diye seslenmemi duyduğunu kuyruğunu oturduğu şilteye sertçe vurarak belli etti. "Cindy, resmini çekebilir miyim?" sorusuna ise daha fazla kayıtsız kalamadı. Başını bana doğru çevirdi, üzerinde vitrinin sarı ışıkları yansıyan, dünya güzeli gri gözleri ile bana bakıyordu işte. Resmini çekince yerinden kalkıp başını dizime sürttü. Çantamdaki acil durum kuru kedi mamasından bir minik avuç verdiğimde aramızdaki buzlar tamamen erimidi. Avucumdan yiyecek kadar bana güvenmişti. Kıtır kıtır sesler çıkartarak iştahla kuru mamayı yerken, isminin kül rengindeki tüyleri ile çok uyumlu olduğunu düşündüm.

Fotoğraf: Vitrin Güzeli Cindy

24 Kasım 2011 Perşembe

Hatırladığım Öğretmenler

Benim akranlarımın öğrenim yılları hayatlarının 15-16 yılına yayılıyor. Bunca yıl içinde ne egzantrik öğretmenler tanımış oluyoruz, aklımızda en fazla yer tutanlar bunlar, bir de cidden kötü, beceriksiz öğretmenleri unutmak zor. İiyi hocaları/öğretmenleri bir çırpıda anımsamak nedense daha güç. İyilik kolayca siliniyor hafızalardan. DÜşünüyorum da sülalem de de fazla sayıda öğretmen var, meslek hayatımın belli dönemlerinde ben de çalıştığım şirketlerde bir süre eğitmenlik de yaptım. Öğretmek, bildiklerini paylamak keyifli bi ruğraşıydı benim için.

Gelelim öğretmenlere, benim hatırladığım öğretmenler şunlar;

Aydın Hoca; Cins bir matematikçiydi, matematikle kafayı bozmuş, orta zekalı bir herifti. Bizleri tahtaya kaldıracağı vakit "who is next zırto" derdi. Her öğretim yılı başlangıcında matematik defterlerimizin ilk sayfasına "no gain without pain" yazdırırdı. Bundan bir şey anlamayacağımızı düşüyor olmalıydı ki, ikinci sayfaya da "zahmetsiz rahmet olmaz" yazmak zorunda tutardı bizleri. Biz de yazardık. En büyük zevki kız öğrencileri kopya çekerken yakalamaktı. Yakaladığı öğrenciyi tahta önünde ayağa diker "Bu zırto arkadaşınız kopya çekiyordu, ben yakaladım. Siz sakın çekmeyin" der, "Bakalım bacaklarına da yazmış mı deyip bir hamlede eteğini kaldırırdı". Erkek öğrenciler bu duruma seyirci kalırdı, kız öğrenciler nedense suskun dururlardı. Şimdi olsa kesinlikle tepkisiz kalmazdık diye düşünüyorum. Koskoca sınıftaki herkes zor bir sınavdan geçtikten sonra orada olmaya kazanmış öğrencilerdi ama adam bizlere düpedüz gerizekalı muamelesi ederdi. En sevdiğim ders matematik iken sayesinde o dersten nefret etmiş, sallamıştım yıllarca.

Bitli: Tarihle kafayı bozmuş Atatürk sevdalısı bir öğretmendi. Soyadımı beğenmediği için benimle uzun müddet uğraştı. İyi kağıt verdiğim halde zayıf aldığımı görünce ben de tarihi sallamıştım en sonunda. Bir gün benim güzel resim yaptığımı ve şahane bir Atatürk tablosu yaptığımı farkedince gözde öğrencisi oldum. Yine de ısınamadım tarihe.

Fen Hocası Mehmet: İngilizce bilmediği halde, torpil ile kendisini okulumuza yerleştirmeyi başarmış biriydi. Tabi ki ,ngilizce dilinde öğretilen fen dersleri, kendisi de dahil olmak üzere hepimiz için güme gitti. En eğlendiğimiz anlar ingilizce konuşmaya çalıştığı anlar değildi. Sözlü yapmasına bayılırdık. İsterseniz on alacak bilgiye sahip olun akıcı konumadığınızda on alamazdınız. Ama sıfır bilgi ile akıcı konuştuğunuzda on almanız mümkündü, araya fen ile ilgili ingilizce terimler sıkıştırmak kaydı ile. İster maç, ister hafta sonu izlediğiniz film isterse yan sınıfta gönlünüzü çalan kız öğrenci hakkında konuşun, ne kadar hızlı o kadar yüksek not olurdu netice. Mehmet Bey'in en meşhur sözü, "I will multiply you from wall to wall and subtract you from the class room" idi. "Seni duvardan duvara çarpar, sınıftan dışarı atarım" manasına getirmeye çalışırdı zaar.

Gündüz Berker: Bu blogda bir kaç kez bahsettiğim edebiyat öğretmenimizdi. Edebiyata aşıktı ve bizleri de edebiyata aşık etmeyi başarmıştı üstelik orta okul yıllarımızda. Edebiyatın yanısıra, güzelliğiyle ve cildinin yumuşak olması ile kafayı bozmuştu. Birde gürültü olduğunda kurt kadına dönüşür, sakin munis halinden fevri biçimde sıyrılır sonra niden normale dönerdi. Böyle olunca bize fazlasıyla malzeme ve oturuşundaki rahatlığı ile hayli frikik verirdi. Kızlar dersi kaynatmak için cildinin güzelliğini överler, erkekler de hocanın sinirini bozmak için yemekhaneden ödünç aldıkları melamin su bardaklarını yere atarlardı. Yere atılan melamin bardaklar acaip gürültü çıkardıkları gibi atıldığı yerde lastik top misali sıçrar ve atıcısının eline geriye dönerdi. Sevgili hocamız asla göremediği ama sesini duyduğu bardaktan nefret etmekle geçirirdi bazen derslerini.

- Bu ses ne yine?
- Ben bişey duymadım hocam, öyle güzel anlatıyorsunuz ki, dalmışım..

Bu Gündüz hocanın dersindeki sıradan diyaloglardandı.

Tavuk: Önceleri normal bir adı vardı ve coğrafya hocamızdı. Nasıl olduysa bir gün aniden beden eğitimi derslerine girmeye başlamıştı. Kadının anatomik hatları daracık eşofmana girdiğinde tavuk ırkı ile olan bütün bezerliği ortaya çıkınca lakabı bir daha çıkmamak üzere üzerine yapışmıştı. Sesinin de tiz olduğu ve yumurtlamakta olan bir tavuğunkini andırdığını yazmazsam hakını yemiş olurum. Beden eğitimi derslerine sonradan çok daha dar eşofman giyen bir kadın hoca buluncaya kadar inatla girdi.

Müşerref Hoca: Ülkemizin önde gelen basketbol koçlarından birinin eşiydi, Ondan daha dar spor kostümleri giyen olmayacağını düşünürdük ona baktıkça. Yanılıyormuşuz. Ondan daha dar giyen yine kendisymiş meğer. Bunu, TRT ekranlarında aerobik programı yapmaya başladığında anlamıştık. Onun derslerini kimse kırmazdı, raporlu olanlar bile o gün okula gelirdi. Gözümüz ayırmazdık üzerinden.

Niyazi: Bizim derslerimize girmezdi, ne hocası olduğunu bilmiyorum ama ona lakabını ben hediye ettim. Çünkü kedilerden nefret ediyordu. Kediden nefret eden adama kedi adını verdirmek için az uğraşmadım. Onun isim babası olabilmek için, çok uğraştım tabiri caiz ise hayli mücadele ettim. Yatılı okuyorduk. Ayda bir gece, nöbetçi hoca olarak yatakhanede kalması gerekiyordu. Ben o gecelerde yatakhanenin muhtelif, gizli, sota yerlerinde mart kedisi gibi miyavlardım. Adam çizgili pijamaları ile olmayan bir kediyi yakalamak için loş koridorlarda elinde katlanmış gazete kağıdı ile dört dönerdi. Sanki sinek avlamaya çıkmış gibi bir hali olduğunu farkeden tüm yatılılar o gecelerde miyavlama nöbeti tutmaya başladılar.
"Hocam az önce şu köşeyi dönen bir kedi gördüm" diyenler,
"Tekirdi" diyenler,
"Tekir olamaz, olsaydo farkederdim" diyenler,
Kedi fobisi varmış gibi rol yapan, koridorlarda çığlık çığlıağa kedilerden kaçan öğrencileri düşünün. Kabus gibi.

Sonuç kaçınılmazdı, Kırk yıllık Niyazi bir sanah kalktığında "Kedi" olmuştu. Helali hoş olsun, umarım kedi nefretinden bir nebze olsun arınmayı başarmıştır.

Vedia: Bu edebiyat öğretmeni önceleri istisnasız hepimizden nefret ederdi. Belgin Doruk'a benzeyen anatomisinin kendisi de farkında olmalıydı ki, hem onun gibi giyinir hem de hıçkırır gibi konuşurdu. Bir de havalar nasıl olursa olsun asla çıkarmadığı simsiyah kedi gibi çekik göz modelli kemik güneş gözlükleri vardı. Lakabını uydurmak güç olmadı. Hıçkırık. Hıçkırırken divan edebiyatından şiirler okur, elleri ile tempo tutup vezne dikkat çekerken, aniden üzerimize çevirdiği nefret dolu bakışları ile hepimizi süzerdi. Kızların tırnaklarını ve etek boylarını, saç modellerini kontrol etmeyi severdi. Kendi standartlarına uymayan kızları yerin dibine sokardı. Bir gün aruz vezni ile bir şiir yazdığımı görünce benden nefreti geçti. Kopya çektiğimi bile görmezden gelmeye başladı. Lise yıllarımızda divan edebiyatından kustuğumuz dönemin taçsız kraliçe edalı hocası simsiyak güneş gözlükleri ile bazı geceler hala kabuslarıma girer.

Süreyya: Felsefe hocasıydı, bedeni sınıfta iken benliği sanki paralel bir evrende seyrü sâfa halinde gibi hülyalı bakınırdı. Anlatılana göre daha önceki okulunda bir kız öğrencisine aşık olmuş ama ailesi evlenmelerine onay vermeyince kafayı sıyırmış ve nihayetinde bizim okula kadar gelmişti. Onun bu dünya dışı haline bayılır, mütemadiyen tiye alırdık. Sözlüye kaldırdığında eğer zor bir soru sorduysa;

- Sorduğunuz soruyu beğendiniz mi şimdi?
- Niye benim aleyhime olacak sorular soruyorsunuz?
- Orayı çalışmadığımı kaç kere söyliycem.

Gibi yüzsüzlükler etmemize müsade ederdi.

"Kitabı almışsın eline soruyorsun hocam, ver bakiym şunu" deyip de kitabı elinden kapıp ona sorular soranımız bile olurdu. O da kuzu kuzu cevap verirdi.
"Bak gördünüz mü kitap olmadı mı siz bile bilemiyorsunuz. Oturun sıfır" diyenimiz de olmuştu.

Çok eğlenirdik onun derslerinde. O dersten tek hatırladığım ne mi? Kant tabi, ingilizcedeki en ağır küfürü andıran tınısından ötürü o da.


Ayten Baz: Biz buna Ayten Bazuka derdik. İlkokul dördüncü sınıfta iken kendisi ile bir senemi geçirdim. Hükümet gibi kadındı, zengin çocuklarını severdi. Orta hal ve altındakilere sinirlenir, koydu mu oturturdu. Bana da bir kez koydu ama oturtamadı. Çünkü reflekslerim çok kuvvetliydi tokadı yememle dizinin en hassas kemiğine tekmeyi basmam bir oldu. Ertesi gün de annem okula gelip ayarlamıştı kendisini. Yıl sonuna kadar birbirimizi görmezden geldik.

Gelelim iyi izler bırakan öğretmenlerime. İlkokul beş seneydi bir zamanlar ve ben beş yılı da beş ayrı okulda bitiren bir öğrenci olarak farklı öğretmeleri gözlemleme şansına sahip oldum.

Nurten Hocamız dünya iyisi bi kadındı, her birimiz kendi evladı gibi severdi. Bize kızamazdı bir türlü, biz de onu üzmemektense yaramazlık yapmamaya çalışırdık. Bembeyaz elbiseler, dantelli ceketler, dantelli eldivenler giyerdi. Meleğe benzetirdik onu. Sonra genç yaşında melek olup aramızdan ayrıldı. Onun hemen ardından bazuka ile tanışmak ağır gelmişti bana.

Necdet Hoca: Bazuka benim ayarımı bozunca ben de bildiklerimi bile unutmuş umursamaz bir öğrenci olmuştum. Evdeki diyaloglar aynen şöyleydi o sıralar:

- Oğlum şunu çalış!
- Aman çalışcam da nolucak.
- Oku adam ol!
- Üstüme varma anne.

Evet dokuz yaşında ve böyle boşvermiş bir hale gelmiştim ki beşinci sınıf için olağan okul değiştirmemi yaptık. Necdet hoca benim en boşlamış halimi tanıdı. İlk başlarda gerizekalı olduğuma kanaat getirmişti ki bir gün kimsenin bilemdiği bir matematik sorusunu ben çözdüm artık nasıl yaptıysam. Hocam soruyu cevaplamama çok sevinince de çalışkan öğrenci olmaya kara verdim. Evinin bodrum katını sınıfa çevirmişti, Hafta sonları gidip ondan ders almamız mümkündü. Ücretsiz. Sınıfımız otuz kişiydi. Yirmiyedimiz hafta sonları evinin müdavimi olmuştuk. Şimdi bir sınıftan 15, 20 öğrenci başarılı olsa öğretmenini ne kadar muazzam bir insan olduğundan bahsedilir. O sene 27 miz muhtelif sınavlara girdik ve hepimiz de girdiğimiz sınavları çok yüksek puanlar ile kazandık hocamız sayesinde. Maddi durumu benim gibi iyi olmayan ailelerden gelenleri de parasız yatılı sınavlarından haberdar etmiş ve bizlerin de iyi bir tahsil almasına olanak sağlamıştır. Ve Necdet Hoca bizleri yuvadan uçurunca yeni öğrencilerine kol kanat germeye devam etti. Emekli olduktan sonra da bodrum katındaki hafta sonu sınıflarına devam etmiş.

Benim hoca anılarım böyle bir nevi askerlik anısına döndü. Durayım ben en iyisi.

İyi öğretmenler, zor okullarda, zor coğrafyalarda öğreten hocalar, insan sevgisini aşılamyı bilen öretmenler, yüreğinde sevgiyi filizlendirmiş güzel hocalar, öğretmenler gününüz kutlu olsun.


Kolaj: Öğretmenim Canım Benim - D.M.

23 Kasım 2011 Çarşamba

Çılgın Palyaço Zamanı

David Lynch'in filmlerinde müziğin önemli yer tuttuğunu meraklı izleyicileri iyi bilir. Yönetmenin müzikle içli dışlı olduğunu, bir kaç albüm projesinin içinde yer aldığını şarkı sözleri yazdığını, besteler ürettiğini, son filmi Inland Empire'da kendisine ait iki şarkıyı seslendirdiğini, 2009 yılında başka müzisyenlerle iş birliği içinde Fox Bat Strategy isimli bir EP'sinin yayınlandığını ise mziğe de meraklı sinema severler bilirler. Lynch'in Angelo Badalamenti ile işbirliği içinde olduğu projeler her zaman olumlu sonuçlar vermiştir. Ancak Lynch bu kez solo sayılabilecek bir çalışmaya imza atmış. Albümünün yayınladığını duyunca sanki yeni bir filmini izleyecekmişim gibi heyecanlandım her ne kadar son iki film projesi beni fazla açmamış olsa da; "Inland Empire" ve "My Son My Son What Have You Done" İlkinin, Rabbits isimli TV dizisi için hazırladığı sahnelerin yedirildiği filmin sabırlı izleyiciyi bile zorlayacak biçimde sıkıcılığa düşmesi, ikincisinin ise prodüktör olarak emeği geçmiş olan filmin en nihayetinde bir David Lynch filmi parodisine dönüşmüş olması. Ancak son yıllarda kendi internet sitesinden yayınladığı "The Interview Project" beni inanılmaz heyecanlandırmış muazzam bir insanlık kolajıydı. Yani uzun lafın kısası David Lynch'in kendisini hayli özlettiği bir sırada bu albüm piyasaya çıktı.

Albümün adı "Crazy Clown Time" ve 14 parçadan oluşan elektronik pop adı verilebilecek bir tarza sahip. İçeriğinde Lynch filmlerine aşina olanları şaşırtmayacak bir dünya bekliyor. Albümün tek istisnası olan ilk şarkıyı "Yeah Yeah Yeahs" grubunun solisti Karen O seslendiriyor. Diğer şarkılar David Lycnh tarafından seslendirilmiş. Yorumu şarkı söylemekten ziyade konuşmayı andırıyor. Ve vokali üzerinde hayli oyananıp, değiştirilmiş. Öbür dünyadan kehanetler ile seslenen bir adam var karşınızda. Korkutucu bir dünyanın kapılarını dinleyenin önünde usul usul açıyor. Melodik anlamda da fazla bir zenginlik yok, dingin bir Moby albümü ile Angelo Badalamenti sondtracki arasında bir yerde duran bir sesler bütünü söz konusu. Tabii ki bu, albümü bilerek eline almış bir dinleyici için sürpriz değil.

Bir kaç şarkı dinledikten sonra malesef kötü bir David Lynch filmi izler gibi oluyorsunuz. Bence bu albüm son derce kasvetli, korkutucu, itici ve hayli sıkıcı.



18 Kasım 2011 Cuma

Bu Saçmalıkların Hepsi mi Sahici?

William Shakespeare yazdığı tiyatro eserleri ile zamanın karşısında yüzyıllardır yenik düşmemeyi başarmış bir deha. Yazdığı komedilerde de, trajedilerde de insanın türlü hallerini güçlü biçimde kaleme almış. Anladığım kadarı ile kazandığı ün onu kendisi yapan huylarından ayırmamış olmalı ki yeri geldiğinde kendisi ile de alay edebiliyor. Şöyle diyor Shakespeare trajediyi tanımlarken; "Trajedi en az altı ölü ve sekiz yaralının olduğu tiyatro eserlerine denir." ve devam ediyor "Söz konusu yaralılar ayakta tedavi edilebilirler." Böyle bir tanımın ardından dönüp kendi yaşadıklarımıza baktığımda trajedi sınırlarını çoktan aştığımızı, saçmalık denizlerinde debelenmekte olduğumuzu düşünüyorum aniden.

Yüzdüğümüz yere bakar mısınız?

Her gün her hangi bir gazetenin her hangi bir sayfasını açın ve görün muazzam manzarayı; yüzlerce insan saçma sapan nedenlerle saldırıya uğruyor, ölüyor, yaralanıyor, şanslıysa sürünüyor ve daha uzun yıllar yaşamaya devam ediyor. Sorumlu olması gereken kimseler hiç bir surette sorumluluk almak istemiyorlar. Sorumluluk almamanın isteme bağlı olduğu tek ülkeyiz sanırsınız.

43 yaşındaki bir kadın sabah altıbuçukta görevli olduğu dersaneye doğru evinden yola çıkıyor. Düpedüz işe gidiyor yani. Sokakta karşısına çıkan öfkeli bir adam, 47 yaşında, kadını yumrukla, tekmeyle öldüresiye dövüyor. Görgü tanıkları kadını hiç tanımadığı adamın elinden güç bela kurtarıyorlar. Kadının çene kemiği kırıldığı için üç buçuk saatlik bir ameliyata maruz kalıyor. Olayın üzerinden geçen zamana rağmen kadın hala yemek yiyemiyor. Daha bir müddet sıvı besinler tüketmek zorunda. Polis dayak atan adamı yakalıyor, savcı ifadesini alıyor. Adam şöyle diyor; "Hatırlamıyorum." Hatırlamayan adam serbest bırakılıyor. Kadına ömür boyu unutamayacağı bir korku hediye ediliyor.

Amerika'da zenginlerin kendilerinden az vergi vermesine daha fazla tolerans göstermek istemeyen halk sokaklarda "Bizler yüzde doksandokuzuz, yüzde biri sırtımızda taşımak istemiyoruz, artık onlar da kazançlarına uygun vergi versin" diyorlar. Hareket büyüyor, avrupa ülkelerine de sıçrıyor. Adalet yönünden güllük gülistanlık olmalıyız ki bu olay pek alakamızı çekmiyor. Oysa bankacılık yaptığım yıllardan en iyi hatırladığım, koskoca firmaların gelir tablolarını incelediğimde büyük bölümünün benim bir yılda verdiğim gelir vergisinden daha az kurumlar vergisi ödediğini sıklıkla görmemdir.

Her ay gelen elektrik faturalarımızda, tükettiğimiz tutarın yüzde onbeşi kadarının yeküne ilave edildiğini görmeye şaşırmayı bıraktık. Bu ilave ülkemizde kaçak elektrik kullanan kimselerden tahsil edilemeyen miktar için kendi kullandığının bedelini ödemekten kaçınmayan dürüst vatandaşlara yüklenilmesi uygun bulunmuş tutar. İsmi kaçak kullanım bedeli. Kaçak elektrik kullanmayanların ödediği bedel bu. Ne kadar adaletli değil mi? Kaçak elektrik kulananların elektriğini kesmek de bir çözüm olamaz mı?

Telefon, vergi veya kullandığınız herhangi bir hizmetin bedelini ödemedinizde karlısınız, çünkü iptal edilebilir, takside bağlanabilir, başkasının üstüne yıkılabilir. Hangisi olursa olsun zaten faiz ödemiyorsunuz. Borcuna sadık kimselerin işi zor, sebepsiz fakirleşme yaşıyorlar. Sebepsiz zenginleşme sözünün manası kalmadığı için az evvel uydurdum bu lafı. Bana sebepli zenginleşen bir türk gösterin size arkadaşını söyleyeyim. Bu da şuracıkta uydurduğum bir espri. Şekspir olmadığım için böyle hafif, lütfen kusuruma bakmayın.

Adam hapisten çıkıyor doğru kadının kapısına, yani eski sevgilisine çat kapı dönmek istiyor. Kadın bir seçme hakkı var sanıyor, adamın geri dönmesini istemiyor, sokakta çocuğunun önünde bıçaklanıyor. Ölüyor. Allah rahmet eylesin. Sorum şu, sizce bu zavallı kadın neyi öğrendi? Peki ya annesi gözleri önünde bıçaklanan dokuz yaşındaki erkek çocuğu neyi öğrendi? O çocuğu bu tıpluma kazandırmak için her hangi bir program uygulanacağını zannedenler de çıkabilir. İnşallah doğrudur.

Adam güzide bir ruh ve sinir hastalıkları hastanelerimizden birisine yatırılıyor. Bu hastaneye yeni yatırılanlar, teşhis konuluncaya kadar meğer ağır hastaların koğuşuna alınırmış. Maksat o da ağır çıkarsa hafif hastalar zedelenmesin, berelenmesin. Ne zarif bir düşünce değil mi? Gece oluyor, herkes yatağına çekiliyor. Yeni gelen adamcağızın yanındaki yatakta yatan ağır hasta gecenin kör karanlığında yatağından kalkıyor, çok kararlı. Parmakları ile yeni gelenin iki gözüne saldırıyor. Oyuyor oracıkta. Meğer yeni gelen adam hafif hastaymış. İlk geceyi atlatamamış, teşhis edilmeyi bekleyememiş, hastanenin kuralları dinlemiyor tabi. Kuraldır, vardır, ilelebet de orada kalacaktır. Allah korusun hayatınızın bir döneminde o hastanenin hekimlerinin eline düştüğünüzü düşünün, karşınıza ellerinde tuttukları kurallar ile öyle bir çıkarlar ki normal olduğunuzu ispat edemezsiniz, sağlam kurtulamazsınız, vallahi böyle olur, kalıbımı basarım.

Deprem oluyor, o ay çalışmayan sözleşmeli öğretmenlere çalışmadıkları için maaş ödenmiyor. E doğru kurala ne denir. Çalışsalardı onlarda.

Vicdani red konusu bir gün aniden ortaya atılıp sonra kenara çekilip, bir kaç gün sonra da emrivaki yapılacak bir konu mudur sizce? Yoksa daha hassas biçimde ele alınmayı mı haketmiştir bunca yıldır? Soranlara "Avrupa Birliği öyle istedi" anlamına gelecek cümleler kurmak demek de ne kadar zekice bir yanıttır. Gördüğünüz görebileceğiniz, duyduğunuz duyabileceğiniz en ciddi ve zeka ürünü yanıt odur malesef.

Malzeme yağlı çamur gibi düzeltmek istediğin yerler avucunun içinden vıcık vıcık kayarak, akıp gidecek, hem de kendi canının çektiği noktaya doğru, hem de geçtiği yerlere kara kara çamurdan izler bırakarak. Biz bu saçmalıkları yaşamaya ilelebet mahkum, acılarımızın, detlerimizin sorumlusunu arayacağız duracağız. Ama sorumlu yok - yazımın başında belirttiğim noktaya dönüp bir daire çiziyoruz - çünkü kimse sorumluluk almak istemiyor. Biz çektiklerimizle başbaşa kala kala, acılarımızı saçmalık addedesiye kadar böyle debelenip duracağız demek boş bir kehanet olmaz sanırım. Görünen saçmalık kılavuz istemez zira.


Kolaj:
Nicole McConville'in "Girls at Play" serisinden
Resistance

16 Kasım 2011 Çarşamba

Yolda Sevince Rastladım

Akgün Akova'yı yazar, şair olarak bilirdim. Fotoğraflar çektiğinden ve sanatın bu dalında da yetkin olduğundan haberim yoktu. Akova ondört yıl önce "ışık benim arkadaşım" diyerek yanına fotoğraf makinesini aldığı gibi Anadolu yollarına düşmüş. Mevsimlerin değişimini izlemiş, Kah Hasankeyf, kah Islahiye, Göynük, Yedigöller, Ulus/Bartın, Küre Dağları, Kekova, Borçka soluklandığı yerlerden olmuş. Soluklanırken fotoğraf makinesinin denklanşörüne basmış, gözünün gördüğünü fotopraflamış, çıplak gözden kaçanlar düşmüş resim karelerine.

Bunca yılın emeğinden seçilen fotoğrafların isimleri de karelerin içinde olan bitenin bir kısmını özetliyor;
Çiğdemler,
Yağmurdan sonra,
Işığın diz çöktüğü yer,
Buzlu Kavaklar,
Kayalığın dişleri,
Denizin sokak çocukları,
Yaprak uçurmanın sevinci,
Bahara kadar,
Küçük Hazarfen!
Bu gülüş,
Halı doktorları,
Sonbaharın sarı gölgesi gibi,
Kehanet Tapınağı,
On binlerce Monet tablosu,
Fırat'ın aynasında,
Dş görüyorlarsa,
İstanbul'a kar yağdı,
Kar ve kızılgerdan,
Buz banyosu,
Fotoürafın yüreği,
Küre'de kış,
Bırak beni baba, yunus olayım!
Renklerin düğünü,
Neyin mavi sesi,
Osman Hamdi Bey'in kedisi.

Akgün Akova'nın "Yolda Sevince Ratladım" isimli fotoğraf sergisi, Amerikan Hastanesi Sanat Galerisi'nde 15 Kasım-31 Aralık 2011 tariheri arasında. Şairin gözüyle dünyamıza bir gözatmak için güzel bir fırsat.

Sergiyi gezerken, Didim Apollon Tapınağı'nın basamaklarından inen bir kedinin fotoğrafı dikkatimi çekti. Öğrenmenin yeri ve zamanı yokmuş derler ki hep doğrudur. O kediyi resimleyen adamın kaleminden öğrendim; insanlar kedilere baktığı zaman farklı farklı şeyler okurlarmış. Nasıl mı?
"Çinliler kedilerin gözlerinden zamanı okurlar, Meksikalılar kaderi, Araplar geleceği, Hintliler ölüm haberini..."
Böyle bir cümle üzerine daha ne denilebilir ki. Işığın renkler ile dansından hoşlanıyorsanız bu sergiyi kaçırmamanızı öneririm. Gittiğiniz yerde renklerin büyüsünü bulacaksınız.





Davetiye; Akgün Akova'nın
"Örümcek ağındaki yağmur damlaları"
fotoğrafından bir detay

15 Kasım 2011 Salı

Whitey'nin Şarkısı

Her mutlu kedi birbirine benzer ama her bir kedinin birdiğerninkine benzemeyen bir mutluluk pınarı vardır. Uzun afın kısası her bir kedinin diğer bir kedininkine bezemeyen garip bir huyu mutaka bulunur. Blackie'nin oyunu varsa Whitey'in de başka huyu vardır mutlaka. Alışkanlıklar kediler için önemlidir. Bir kedinin hayatı alışkanlıklar zincirindeki her bir halkanın bazen yer değiştirerek tekrarlandığı çoğunlukla tek kişilik bir gösteridir.

Whitey vokal yönü ve sese duyarlılığı kuvvetli bir kedi. Sabah kalktığında duymak istediği ses mama kabına dökülen kuru mamanın sesi. Her ne kadar depolu mama kabı alınmış olsa ve bir mama kabı iki kediye bir hafta yetecek kuru mamayı barındırsa da o, sabahları mama kabına değen kıtırtılı besinin çıkardığı tıkırtıyı başka bir şeye değişmez. O sesi elde edesiye kadar da kendi ısrarcı miyavlamalarını kesmez.

Sabah tıkırtısı ile beslenen beyaz kedi Whitey, hava güzelse balkonda, hava soğuksa evin en tenha köşesi neresiyse orada münsaip bir sandalyeye tüner. Etrafta onu izleyecek kimsenin olmadığına kanaat getirdiğinde, boynunu ileri doğru uzatıp miyavlamaya pek benzemeyen tuhaf , üç heceli sesler çıkarmaya başlar. Bu sesler sanatçılarının ses ısıtmak içn uyguladıkları egzersizlere benzer. "Va va vo", "vo va vo", "vo vo voa" gibi yüksek perdeden bir bağırtıyı hayal edin. İşte tam öyle bir ses kümesi oluşur, evin koridorlarında büyür, büyür. Bu seremonisi yaklaşık beş dakika kadar sürer. arkısını bitiren Whitey hzretleri,o sıra gözde köşesi neresiyse oraya sabah uykusuna çekilir. Ola ki bu minik resital esnasında onun bulunduğu oda, ya da balkona gidecek olsanız, mevcudiyetinizi algılar algılamaz utangaçlaşır, susar, kuyruğunu indirip kaçar, bütün günü böyle özel bir anında yakalanmanın verdiği tuhaf bir utanç içinde geçirir. Ben bu sabah seslerine "Whitey'nin Şarkısı" diyorum.




Karakalem Resim: Whitey - D.M.

13 Kasım 2011 Pazar

Blackie'nin Oyunu

Blackie, siyah kedi ile sabahları şu oyunu oynardık. Oyun kedinin icadıydı. Sabah kalkınca bakardım, kedi sepetinde uyuyor. "Naber Blackie?" diye sorunca "mırrrk" sesi çıkartarak cevap verirdi. Uyur numarasından hemen vaz geçer yattığı yerden zıplayıp koşmaya başlardı.

Doğru salona. Bir kaç dakika kadar benden kaçardı. Sonra aniden ortaya çıkar, salondaki büyük pencerinin önüne gelince bana döner bakar, tekrar "mırkkk" ederek perdeyi aralamamı isterdi. Perdeyi açtım mı, hop, kalorifer peteğinin üzerine. Peteğin üzerindeki tahta tüneğin üzerine zıpladı mı bana mahsustan yakalanırdı. Kendisini okşamam müsade ederdi. Sonra oraya yatar uyurdu. Sabah uykusunu orada çekerdi.

Kedilerin tuhaf alışkanlıkları, kedi icad ettikleri garip oyunları var, illaki tekrar etsin istiyorlar.


Karakalem Resim: Blackie - D.M.

12 Kasım 2011 Cumartesi

Timsah Gözyaşları

Timsahın avını cezbedip kendisine çekmek için gözlerinden akan yaşa timsah gözyaşı diyoruz. Ancak bu ifadenin türkçemize apartıldığı dil olan ingilizcedeki ilk anlamı farklı ve timsah ile ilgisi yok. Tiyatro sahnesinde rol gereği dökülen yaşlara "crocodile tears" deniliyor. Yani en anlaşılır, en millliyetsiz en insani duygulardan birinin saf biçimde dışa vurulması olan ağlamanın bir sahne canlandırması esnasında taklit edilmesi aslında timsah gözyaşı. Kısaca sahte gözyaşları diyelim.

Sahte yaşlar beni oldum olası sinirlendirir. Bir çok kadın iş yaşamında yok yere ağlayıp gözyaşlarını kullanarak sempati toplayacağını zannediyor olabilir ancak ben bu konuda benim kadar sert tepkiler verebilen başka insanlar da tanıyorum. Sen gözyaşlarını kullanarak beni kullanamazsın. Açık olmalı derdin ne ise söylemelisin. Yoksa bu sahte hal ben de dahil bir çok kişide öfke uyandırmaktan başka bir işe yaramıyor.

İşyerinde ikide birde mendile sarılan bir kadın yardımcım vardı. İlk seferinde bu durumdan hoşlanmadığımı netlikle ifade etmeme rağmen, süresi geçmiş ve kendi sorumluluğunda olan bir işi neden yapmadığını sorduğumda, ya da süresi geçtiği halde gerekçesini bildirmekten neden kaçtığını sorduğum her bir iş için, sanki biri gizli bir düğmesine basmışçasına sulu sepken, yaşlarını dökmeye koyuluyordu. Kendisine sorduğum her soruda gözyaşları fışkırır olmuştu. Bu hali komik duruma düşmesine sebep oluyordu. Kalpsiz veya kötü niyetli biri olmadığımı işyerindeki herkes biliyordu. Ama bu kadının yine de bana derdini söylemekten kaçınır olması yüzünden kendisine asla güvenemiyordum. Kötü niyetli olmasam da takındığı ağlamaklı tavır yüzünden ona hitabetmeden önce "Eğer ağlamayacaksanız size bir soru sormak istiyorum" diye söze başlar olmuştum. Yine de ağlıyordu. ağladığı zaman ağzımdan dökülen sözlere mani olamıyor; "Gözyaşlarınızı kendinize saklayın" diyordum, ya da bir toplantı yapıyorsak diğer kişilere dönerek sıkıntılıı bir ifade ile "Yüzme bilmeyenler odayı terkedebilirler, kadınlar ve çocuklar önden buyursun" diyordum. Ya da bir başka gün "Falanca müşterinin şu evrakının geldiğini neden söylemediniz?" sorusuna yanıtı hıçkırmak olduğunda "Rica ederim gözyaşlarınızı dökmeyin yine, aramızda bir şey var sanacaklar, gidin yüzünüzü yıkayın, kolonyalanın geri gelin, hazır ayaktayken sorduğum soruya bir de cevap getirin" biçimli alaysı konuşmaya başlamıştım.

Otuzunu devirmiş bir kadının böyle melodramatik hissiyata bürünmesi hayli sinir bozucuydu. Yıl sonuna geldiğimizde değerlendirme belgesine "Yerli yersiz ağlar, gözyaşlarını bir silah olarak kullanmakta başarılı olamayacak bir yönetici adayıdır" yazdığım gün ayıldı. O laf düpedüz hakaretti, ama yaşadığımız ıslak günlerin de bir özetiydi. İşte oradaydı. Aylar sonra ilk kez karşımda ağlamak yerine aklının yerine geldiğinin belirtisi gibi ışıldayan iki göz ile suratıma bakıyordu.
"Neden yazdınız bunu?" diye bana sordu.
"Hakındaki tespitimi yazdım, can sıkacak, komik düşecek kadar çok ağladın, böyle bir soru sorduğuna göre saçmaladığının farkına bile varmamışsın. Oysa ne iyi eğitim almış, zeki bir kadınsın, yaptığın işlerin sorumluluğunu alma zamanı çoktan geldi. Gereksiz ağlamayın. Sinirlendirici oluyor"dedim.
Özür diledi. Hayatının belli dönemlerinde neden ağladığını, ağlamanın kendisine sağladığını düşündüklerinde büyük bir içtenlikle sözetti bana.

Ondan sonra hiç ağlamadı.

Gözyaşlarımızı sorumluluk almaktan kaçmak ya da sorumluluğunu aldığımız işlerin hesabını vermekten kaçmak için kullanmamalıyız, dersem çok ağır bir tespit yapmamış olurum umarım.



Fotoğraf/Photoshop Art: Crocodile Tears - Michael Oswald

11 Kasım 2011 Cuma

Aylardan Bir Ay

Aylardan bir ay dediğimde bilin ki o ay kasımdır. Kasım ayı ise kasımpatlarıdır. Kasımpatının üzerine düşmüş bir su damlasıdır. Su damlasından gözüme ilişen tepetaklak gelmiş bir dünya halidir. Hallerden hal beğenmektir. Naşka da bir şey değildir.



10 Kasım 2011 Perşembe

Bilinmez

Pera Palas'taki Atatürk'ün odasındaki ipek halıya dair anlatılanları duymuşsunuzdur. 1929 yılında Ataürk'ü ziyaret eden bir hint mihracesinin hediye ettiği bir seccadeyi andıran ipekli halının üzerindeki desenler, onun ölümünden sonra daha anlamlı hale gelmiş anlatılanlara göre. Halının üzerinde 1938 yılını temsil eden bir hayvan motifi, on adet kasım patı ve bir de saat işlenmiş. Saatin işaret ettiği zaman hayli ilginç, dokuzu yedi geçeyi yani Mustafa Kemal Atatürk'ün kalbinin durduğu o bilinen satten iki dakika sonrasını, beyin ölümünün gerçekleştiği anı gösteriyor.

Şehir efsanesi mi bilinmez.

Bilinmeyen daha çok şey var, Mesela aşağıdaki resmin içinin nasıl dolacağı, önümüzdeki yılların bizlere neler göstereceği bilinmiyor.

İnsanoğlu çaresiz bir varlık,

9 Kasım 2011 Çarşamba

Örnek Suçlar

"Bilerek yapmadım"

Ben de. Bu aptalın paramparça olmuş vazonun önünde durmaksızın yinelediği tek şey buydu.

"Bilerek yapmadım"

Üstelik vazo, aziz annemindi. Toprağı bol olsun. Ben de onu parçaladım. Size yemin ediyorum Ceza Kanunu bir an gelmedi aklıma. Kendimi tutamadım.

* * *

Onu önce düşümde öldürdüm. Sonra bunu gerçekleştirmek zorundaydım. Başka yolu yoktu.

* * *

Beni kimselerin görmediğinden emin olduğum için öldürdüm onu.

* * *

Balık istifi gidiyorduk ve herif domuzun tekiydi. Leş gibi kokuyordu. Üsütündeki her şey kokuyordu. Hele ayakları! Dayanmak olanaksızdı. Göleğinin yakası leş gibi, boynu pislik içindeydi. Bu iğrenç şey, burnumun dibinde durmuş bana bakıyordu. Yerimi değiştirdim. İnanılır şey değil ama peşimden geldi. Öldürücü bir koku! Ağzının etrafında böcekler gördüğümü sandım. Evet, belk, fazla kuvvetli ittim, ama kamyonun tekerlekleri altında kaldı diye beni suçlayamazsınız.

* * *

Yemek yiyeceğine geviş getirdiği için öldürdüm onu.

* * *

Hiç canınız sıkıldığı için, yapacak başka şeyiniz olmadığı için birini öldürdünüz mü? Eğlendirici oluyor.

* * *

Görürüz bakalım şimdi grev ilan edebilecek mi?

* * *

Bu aktör o kadar kötüydü ki... onu seyreden herkes "geberesice" diye düşünürdü. Ben de tam gebersin diye düşünürken, sahnenin üstünden bir şey düştü ve kafası ikiye ayrıldı. O zamandan beri ölümünden sorumlu olduğumu düşünüp vicdan azabı çekiyorum.

* * *

Ben modacıyım, kendimi övmek gibi olmasın - şöhretim ortada - ülkemizin en iyi modacısıyım. Bu kadın onu giydirmem için çok fazla ısrar etti. Evine çağırdı. Yanlış anlaşılmasın, istediğimi yapabileceğimi söyledi.

Geçen sene çizdiğim gri tayyörle gül rengi eldivenler giydiği yetmiyormuş gibi, bu sefer yaptığım yelil tuvaletin üstüne portakal rengi tül bir eşarp koymuştu. Eşarbını gizlice otomobilin tekerleğine düğümledim. Geri kalanını motor halletti.

Rüzgarı da suçlayabilirsiniz.

* * *

Ne yani? Eğilmişti. Kıçını öylesine gülünç bir biçimde ortaya çıkarmıştı ki, öylesine el altındaydı ki, itme isteğine karşı koyamadım.

* * *

Benim gibi düşünmediği için öldürdüm onu.

* * *

Benden kuvvetli olduğu için öldürdüm onu.

* * *

Ondan daha kuvvetli olduğum için öldürdüm onu.

* * *

Karnım ağrıdığı için öldürdüm onu.

* * *

Karnı ağrıdığı için öldürdüm onu.

* * *

O kadar hızlı vurmak istemedim.

* * *

Doğrusu valla, kız kardeşime hiçbir zaman tahammül edemedim.

* * *

Yahu aptalın tekiydi diyorum anlayın işte. Neymiş yeryüzünde değeri? Parası. Yalnızca parası! İşte para... Orada duruyor. ne olmuş yani?




Max Aub roman ve tiyatro oyunlarından ibaret 100 civarındaki eserine rağmen ülkemizde pek tanınmamış bir ispanyol yazar. Her konuda geveze olan siteler bir Max Aub söz konusu olduğunda cimri. Hakkında yazılmış bir iki cümleye rastlamak bazen olası. Türkçedeki tek kitabı basıldığında satıyor da üstelik. İlginç bir muamma daha.


Çeviren: Mehmet Baydur
Mitos Yayınevi, 1993

Meraklısına Linkler;

Koruyucu Bıyıklar

Bıyıkların insanı nelerden koruyabileceği konusuna kafa patlatmamıştım ama, "soğuklardan koruyor mudur acaba?" diye aklımdan geçirmeden edemeyeceğim. Eh bıyık korursa, kardesi sakal da haydi haydi korur o zaman. Yüzümüz soğuk nedir bilmez, derimiz kurumaz, çatlamaz, vakitsiz yere kırış kırış olmaz.

Hmm.

Böyle kısaca olmadı.

Gidip bir de derinlemesine düşüneyim ben bu konuyu.

8 Kasım 2011 Salı

Herkesin Dansı Kendine

Çok uzun seneler önce farkettim ki, dans edenleri izlemeyi seviyorum. Kendimce arada dans pistlerine karışmasını da seviyorum... Ama, gelin görün ki dans etmesini beceremiyorum. Oryantal ile zaten aram hiç yok. Şart değil ya bu işin üstesinden mükemmel bir biçimde gelebilmek, herkesin dansı kendisine değil mi?


7 Kasım 2011 Pazartesi

Topuk Tıkırtıları

Sezen Aksu İzmir'in Kızları şarkısında babasının annesini görür görmez su yeşili gözlerine dalıp gittiğinden ve hiç bir topuk tıkırtısının İzmir'in kızlarınınki kadar davetkar çalamayacağından bahseder. Şarkıdaki o tıkırtıyı her duyuşumda çalmak fiilini istsinasız her seferinde yadırgasam da, yine de her defasında daha şarkı bitmeden kabullendim. Çok yerinde kullanılmış belli ki. Topuk tıkırtılarına o güne kadar dikkat etmezken 2008 yılında şarkıyı duymamdan sonra seslerden örülü dünyamda o güne kadar kapalı tuttuğum bir frekans daha açıldı. Artık topuk seslerini duyuyorum.

Sesleri duyuyorum ama kadınların topuklu pabuç tutkularını ve onların yerden yükselme isteklerini anlayamıyorum. Yerden iki santim bile yülseltmeyecek pabuçların üzerinde bir ömür geçirince böyle olunuyor demek ki. Ancak anlaşılan o ki her erkek kadın pabuçlarına ve topuk tıkırtılarına benim kadar ilgisiz değil. Mesela, alın size Monsieur Christian Loubotin'den bahsedeyim biraz: Adam kadın pabuçlarına takmış kafayı. Kadın pabucu ve iskarpin topuğu dizaynlamalara doymuyor, doyamıyor. Son tasarladığı ayakkabı için balerinlerin ayak parmak uçlarında yükselmelerinden esinlenmiş, ten rengi iskarpinin üzerine swarovski kristallerini yapıştırmış, topuklarını da yükseltebildiği kadar yükseltmiş. Bunu giymeye heves eden bir kadının anatomik özelliklerini sonuna kadar zorlaması kaçınılmaz diye düşünüyorum. Pabuç değil çin işkencesi mübarek, giyene ayrı bakana ayrı bir eziyet.


5 Kasım 2011 Cumartesi

Kutlu ve de Mutlu

Kurban bayramınız kutlu ve de mutlu olsun sevgili blodgaşlar. Bayram günleriniz neşe ve huzur dolu geçsin.

Sevgiler, saygılar....




Fotoğraflar: Sahaf gezilerimde bulduğum, yetmişli yıllardan kalma iki adet bayram tebriğidir.

Kendimden Biliyorum

Yurdunu seven, sorumluluk bilinci olan, çalışmayı seven, insanlar ile iyi ilişkiler kurmaya çalışan, insanların arkasından dolaplar çevirmeyi aklına getirmeyecek kadar dürüst olan, insanlara karşı sevecen ve yapıcı tutum içinde olmayı benimsemiş, sınırlarınızı belirlemiş olan kuralların içinde yaşamaya çalışan birisi iseniz şunu ezbere bilirsiniz:

"Söylediğiniz güzel sözler, başarılarınız, tutarlı, sabırlı, saygılı tutumunuz için hiç kimse size bir ödül vermeyecek."

Bilakis arkanızdan dolaplar çevrilecek, yaptığınız olumlu işler kolaylıkla gözardı edilecek ama en ufak ya da dolaylı bir noksanlığınız ilk fırsatta önünüze sürülecektir.

Bunlar benim bir yaşam boyunca öğrendiklerim. Aksini düşünenler olabilir.

Öğrendiklerim bunlardı.

Daha öğreneceklerim varmış.

Mesela adaletin dürüst, saygılı, görev bilinci gelişmiş insanları pek sevmediği onların yanında olmadığı gerçeğini öğrenmem gerekiyormuş.

Çünkü adalet dediğiniz şöyle işliyor, siz işlemediğiniz bir suçtan ötürü bir iftira ile yargı önüne çıkıyorsunuz. 15 tanık, video kayıtları, bilgi işlem listelerini usule uygun biçimde huzura çıkartıyor, karşı tarafın tanıklığını yapan kişilerin her birinin iddia edilen olay anında söyledikleri yerde olmadığını belgeye dayandırabiliyorsunuz. Bütün bunlar iki yıla yakın süre alıyor.

Sonra hop...

Hakim değişiyor.

Dosyanız yüzlerce sayfaya erişmiş. Yeni gelen hakimin o dosyayı okuyacak sabrı kalmamış. Sinirleri perişan. Karar da vermesi gerekiyor. Bakar mısınız stresin güzelliğine. Verilecek bir karar var, dosya da kabarık.

Hemen veriyor kararını.

Ortada suç yok.

İftira var.

Suçun olmadığı yerde siz suçlu oluyor ve hüküm giyiyorsunuz.

Yani söylediğiniz güzel sözler size bir ödül getirmezken söylemediğiniz sözler, yapmadığınız eylemler ceza almanıza yeterli oluyor.

Masumsanız, iyi vatandaş iseniz adaletin sizin yanınızda olduğuna inanmakla hata işlersiniz.

Adalet görünen köyde bile kılavuza inanıyor. Adaletin kılavuzu karga olmuş. Bilmekte yarar var.

Nereden mi biliyorum?

Kendimden biliyorum.




Karalama: Kapşonlu Adam - D.M.

3 Kasım 2011 Perşembe

Bal Kabaklı Lazanya

Bal kabaklı lazanya tarifimi geçen sene bu vakitlerde yazacaktım ama arada unutulup gitmiş, eh cadılar bayramını da geride bıraktığımıza göre, bu tarifin zamanı gelmiş demektir.

Bal Kabaklı Lazanya için gereken malzemeler;

Yarım kilo balkabağı,
200 gr çemensiz pastırma,
2 orta boy soğan,
4 adet kakule tohumu,
Yarım çay bardağı zeytinyağı,
Yarım çay bardağı sıcak su,
Bir tutam biberiye,
Arzuya göre tuz kullanılabilir, pastırma kullanıldığı için aman dikkat.
200 gr kaşar peyniri,
Fırın kabınızı yağlayacak miktarda yağ.
6 adet lazanya,

Ayrıca lazanya için beşamel sos gerekiyor, bunu bildiğiniz gibi ya da paket içinde satılan mamuller ile hazırlayabilirsiniz.

Hazırlanışı;

Soğanı ince ince halkalar halinde doğruyorsunuz, balkabaklarını işaret parmağı kalınlığında dörder santim uzunluğunda dikdörtgenler halinde kesiyorsunuz. Pastırmayı ince şeritler haline getiriyorsunuz. Kaşar peynirinizi rendeleyip hazır ediyorsunuz.

Fırınınız 175 dereceye ayarlayıp ısıtmaya başlıyor ve beşamel sosunuz bir kenarda hazırlarken, malzemenizi alacak büyüklükteki tavaya zeytinyağını dökerek, yağın ısınmasını bekliyorsunuz. Yağ hazır olunca içine soğanları çevirmeye başlıyorsunuz, pembeleşmeye yüz tuttuklarında içine şerit halindeki pastırmayı ve kakule tohumundan çıkartacağınız çekirdekleri atıyorsunuz. Pastırmaları bir kaç kez çevirdikten sonra suyu döküp üzerine kabak dilimlerini çok kısa bir süre pişiriyorsunuz. Su çekildiğinde kabaklarınız tam pişmemiş olmalı.

Cam fırın kabının içini fırça ile yağladıktan sonra, lazanya parçaları ile yüzeyi kaplayıp üzerine hazırladığınız karışımın yarısını yayıp, biraz beşamel sosu ilave ederek bir sıra daha lazanya döşedikten sonra aynı işlemi tekrarlıyoruz. Son olarak üzerini lazanya parçaları ile kapatıp, beşamel sosumuzun kalanını döküyor, üzerine biberiye serptikten sonra rendelenmiş kaşar ile yüzeyi kapatıp fırına sürüyoruz.

Fırını fazla açıp kapatmaya gerek yok, üzeri börek gibi kızardığında lazanyamış pişmiş demektir. Fırından çıkardığınızda kabak kokuları, biberiye kokulareı ile karışıp ağzınızı sulandıracaktır garanti ediyorum. Kış günlerinde çorba sonrasında, yanında ekşisi bol yeşil bir salata ile nefis bir akşam yemeği olarak servis edilebilir.

Alternatif pişirme yöntemi:

Yemeğe konulan malzemelerden bir tanesini değiştirerek sofradan kalktıktan sonra damakta kalacak lezzete belirginlik kazandırmak ve daha mayhoş bir lezzet elde etmek mümkün. Bunun için su yerine miktar el kararı çok hafif arttırılarak beyaz şarap kullanılabilir.

Afiyet olsun.







Geçen yıl bu vakitlerde hazırladığım bu yemeğin fotoğrafı da boşa gitmemiş oldu böylelikle. Bu yemeği hazırlamayı düşünenlere kare fırın kabı kullanmalarını öneririm. Başkasına ait bir mutfakta oval kapta hazırladım, lazanyaları yerleştirmek için biraz uğraştım tabi. Benden hatırlatması.

2 Kasım 2011 Çarşamba

Kişilikli Bardaklar

Yüzlerimizin izlerini karşımızdakiler nasıl görüyor öğrenmesi uzun zaman alıyor. Bir kere kendi yüzümüzü çok sık göremiyoruz şayet bizi aynalara bağlı tutan bir tutkuya sahip değilsek. Günde bir bilemedin iki kez görebildiğimiz yüzlerimizdeki değişiklikleri anlamak, yorumlamak kolay olmuyor. Yakın dostlarımız veya sık görüştüğümüz kimselerin yüzlerindeki değişikliklerin sebep/sonuç kronolijisine yakınen şahit olsak bile, değişikliklerin tarihini koymak güç. Uzun süre görmediğimiz kişilerin yüzlerindeki değişiklikleri algılayabiliyoruz kolaylıkla.

Bir sebeple evin altını üstüne getirmem gerekti. Fotoğrafların unutulu olduğu kutular insanın eline geçti mi, her tür dert, tasa kenara bırakılıyormuş. Ben de öyle yaptım. Üniversitenin ilk yıllarındaki halimle burun buruna gelmemle, o bıyıkları neden inatla kesmediğime şaşırmam bir oldu. Ben bıyıklının biriymişim o vakitler. Sonra bıyıklar gitmiş. Resimlerden izliyorum tabi bunları. Nasıl yaptıysam senelere göre ayırmışım resimlerim. Resimleri çevirdikçe bir morphing programında kendimi izler gibi oldum. Yıllar geçiyor bıyıklar, gidiyor, kilolar geliyor, gözlerde çizgiler, alında kırışıklıklar, dudak kenarlarında çok gülen insanların yüzlerine eşlik eden derin gülme izleri geliyor.

Bıyık bazı insanların yüzüne anlam katıyor. bazılarında ise biçimsiz kaçıyor. Ben kendi bıyığımı biçimsiz buldum mesela. Bunu anlamak için yılların geçmesi, bir telaş anında bir kutunun içinde aniden karşıma çıkan resimlerde kendimi görmem gerekiyormuş.

Bıyık insanlarda anlamlı ya da anlamsız sonuçlar doğuruyor da. bardağa bıyık kondurdunuz mu işin rengi değişiyor. Anlamsız, şeffaf, sıradan bir bardak üstündeki bıyığa göre bir tür kişilik kazanıyor.

Lütfen bir kez bakın şu bardaklara ve söyleyin haksız mıyım?

Suskun ve ciddi bir bardak,
Gülümsemeyi yüzünden eksik etmeyen bir bardak,
Babacan bardak,
Kaytan bıyık, mahallenin çapkını bardak.


Tarifsiz Aşk

Filler gibi içtim liman meyhanelerinde;
seni unutmak için içtim...
Senin sokağında geceler yıldızsızdı
senin sokağında gece yağmur yağıyordu
Ben zayıftım, çabuk ıslanıyordum
Bana sevmek yaramıyordu,
ben sevilemiyordum...

Resim: BuzzFeep.com

1 Kasım 2011 Salı

Çakıl Taşları

Çok konuşurdu dinleyeni azdı. Bir açtı mı ağzını gümbür gümbür de çağlardı, fısıldayarak da söylerdi söyleyeceğini. Bazen de susar ve uzun uzun bakardı karşısındakine. Bakışlarıyla konuşurdu. Kedi gibi, gözlerini kısarak bakardı. Sen benimsin ve ben seni seviyorum demenin kedicesi böyleydi. O da kedi gibi kısardı gözlerini:

"Sen benimsin, seni seviyorum"

Bu sözleri duyanlar onun ne demek istediğini hemen anlamazdı. Tercümesi zordu bu cümlenin. Yıllar, yıllar sonra anlarlardı. gelin görün ki iş işten geçmiş olurdu. Nazın fazlasıydı değil mi aşıkları usandıran? Usanırdı o sevgisini anlamayandan, arkasını döner uzaklaşırdı. Kendisini artık sevgisi tükenmiş, kinci bir aşık gibi geri çektiği vakit anlayabilirdi bazıları onu.

Ben onu bir gün bir plajda anladım. Rüzgar saçlarımı dağıttı sonra.

Yüksek kayalıkların çevrelediği kuytu bir koydaydım. Kayalıklar, sonra toprak, sonra biraz kum ve kumların denize kavuştuğu noktada minik minik çakıl taşları vardı. Minik taşlardan sonra çakıl taşları irileşiyordu. Denize girmek isteyenler üzerlerinde zor duruyorlardı. Taşlar tabanlarına batıyor, yürümek acı verici oluyordu. Taşlar, taşlar. Sonra kayalar ve kayaların diplerinde sanki tebdirsizlerin ayaklarına batmak için mahsus gizlenmiş deniz kestaneleri. Onlar ki en çok ayak parmaklarını ve topuklarını severlerdi insanların. Tam da oralara batarlardı ve o zaman bir geniş çığlık duyulurdu.

Ben plaj havlusunun üzerinde oturmuş, ağustos ikindisinin güneşinde, sırtıma vuran esintinin tadına varmaya çalışıyordum. Elimi kumların içerisine sokmuş sigara izmaritlerini gömüldükleri yerlerden bulup çıkarıyor, yanımda getirdiğim naylon poşetin içine atıyordum.

Delisin sen.
Neden ki?
Herkes kirletiyor, sen mi temizleyeceksin bu plajı?

Oturduğum havluya bitişik alanda artık izmarit bulamaz olunca, elim çakıl taşlarına uzandı. Toprağın altından, erişebildiği yerlerden, irice çakıl taşlarını çıkartarak bir metre kadar sağ tarafımdaki boş alana atmaya başladı. Abarttığımı farkettim elimin. Sanki maden bulmuştum. Taşlar birbirinin üstüne düştükçe, tak tak tak tak seslerinin yankılarının da geri geldiğini işittim. İrice taşlar bir araya geldikçe, plajın köşesinde tuhaf ve gereksiz bir taş kümesi belirmeye başlamıştı.

Dur lütfen!
Neden ki?
Herkes bize bakıyor.

Denizden geniş bir çığlık yükseldi. Bir kadın çığlığı. Kadının ayağı deniz kestanesi ile tanışmıştı besbelli. Artık kimse bize bakmıyordu. Herkes kadına bakıyordu. Arkamızda oturanlarda bir hareket oldu. Delikanlının biri denize doğru koşarken taş kümesine bastı, bilinçsiz biçimde bir araya topladığım taşlar bu sefer bir başkasının teması ile birbirlerinden ayrılmışlardı. Belli ki çakıl taşları dağınık kalmalıydılar.

Denizdeki kadını çıkardı delikanlı. Karaya geldiklerinde kadın tek ayağı üzerinde duruyordu. Arkalardan bir kadın seslendi.
"Kızım, eve gidince hiç oynama, zeytinyağı sür, bez sar, kendiliğinden çıkar. Oynarsan yara yaparsın".
Doğru söylüyordu kadın. ben de kendimden biliyordum. Kadın ne derse desin denizden çıkan kadın eve gittiğinde bir cımbızla deşecekti deniz kestanesinin dikenlerinin battığı yerleri. Acısı azalacağına büyüyecekti.

Az evvel attığım taşlardan bir kaç tanesini alıp havlunun üzerine yerleştirdim ve fotoğraflarını çektim. Niyetim taşları eve götürüp güzelce yıkadıktan sonra, kurutup verniklemekti. Cilalanmış yüzeylerin renkleri daha koyulaşacak, daha canlılaşacaktı.

Birazdan akşam olacaktı. Güneş artık yakmıyordu. Gitme zamanı geldiğinde taşları yerlerine bıraktım. Ait oldukları yerlerde daha güzeldiler. Havlularımızı çantalarımıza koyup, yukarıya, arabayı parkettiğim yere yürüdük. Rüzgar ne de tatlı esiyordu. İşte tam orada, denize bakan minik tepenin en üst noktasında, bana da fısıldadığını duydum hayatın. Çok sakin, insanın içine huzur veren bir sesi vardı.

"Sen benimsin, seni seviyorum"

"Ben de seni" diye fısıldadım ona belli belirsiz.

Tatlı bir rüzgar boynuma değer gibi yaptı, yanağımı okşadı ve tuz kokan saçlarımı dağıttı.



Fotoğraf: Çakıl Taşları - D.M.