12 Ocak 2012 Perşembe

Bir Daha "Öptüm"

Neşe Karaböcek, Neşe Karaböcek olduğu yıllarda "Yağmur" isimli şarkısında mırıldar, miyavlar gibi bir mırıldama tutturarak şöyle şakır "Bir öptüm bir öptüm bir daha öptüm, kimseler görmedi öpüştüğümüzü yağmurdan başka". Çocukluğumun Yeşilçam filmlerinin bir çoğunun içinden bu şarkı geçmiştir ve ben çocuk aklımla, şarkıyı her duyduğumda; böyle yarı kedi sesli bir teyze beni yanağımdan öpse günlerce yanaklarımı tırmalarcasına silerdim diye kendi kendimi ürkütmüşlüğüm vardır. Uzun süredir öptümlü bir şarkı çıkmamıştı ta ki 2011'e kadar. Sezen Aksu'nun geçen yıl Mayıs ayında çıkan on şarkılık albümünde iki şarkıda öptüm kelimesi geçmekte, hatta şarkılardan bir tanesi "Sayım" da haddinden fazla geçmekte. Ancak her iki şarkıdaki öptüm sözcüğünün herhangi bir miyavlama ile alakası bulunmamakta. Daha vakur, olgun ve oturmuş bir seste vücut bulmuş öptümler bunlar. 

Albümdeki şarkıları sevdim, ama aranjmanlarına fazla ısınamadım. Hatta albümün en yakalayan şarkısı "Unuttun mu beni"nin pek bilindik bir filmin ana teması ile aşırı benzerliğine hayli sıkılıp şöyle de bir yazı döşendim. O yazıyı yazdıktan sonra ev ahalisinin izlediği bir dizinin müziği çalındı kulağıma: "Adını Feriha Koydum" isimli bu dizinin müziklerinden bir tanesinde ana enstrüman olarak sazın kullanıldığı slow bir parça var. Şarkı ile Öptüm'deki "Vay" şarkısının nakaratındaki benzerlik mükemmele yakın. Bir Sezen Aksu albümünde esinlenme boyutunun bu denli yükselme eğilimine girmesi beni sıktı. Albümü kaldırıp kenara koydum. 

Aradan aylar geçti, Aralık ayında raflarda "Öptüm - Remix" isimli bir albüm görünce dayanamadım satın aldım. İflah olmaz bir sezenaksuseverim işte, bazen hayal kırıklığı da verse, yeni bir şey yağtığında ediniorum mutlaka. Remix albümleri çoğunlukla başarılı olmuyor, çünkü albüm bütünlüğüne sahip olmuyorlar, aşırı bir cıstak tekrarı hatasını işliyorlar, şarkının enerjisini yanlış biçimde alevlendiriyorlar, haddinden fazla uzun parçalar ile baygınlık veriyorlar. Ancak bu yeni albümde bu hata yok. Bir şarkı hariç bayar uzunlukta şarkı yok. Yazın çıkan albümdeki on parçanın dokuzu remixlenmiş ve yedisinin iki farklı versiyonu var. Albümün en güzel tarafı aylar önce çıkan asıl albümde hiç dikkat edilmemiş, gözden kaçmış, ikinci kez dinlenilmeye layık görülmemiş bazı parçaların aranjmanlarının başarılı biçimde yeniden yapılandırılmış olması. Slow şarkılardaki enerji seviyesi cıstak formüllerine ilişilmeden yeni düzenlemeler ile yükseltilmiş. Karşımızda doğru düzgün bir albüm var, bana 1989 yılı ve 1998 yılı albümlerini anımsatıyor bu yeni düzenlemeleri ile. 

Albümde öne çıkan parçalar şöyle;

"Sayım" İlk albümde hiç ısınamadığım soğuk düzenlemesi sayesinde samimiyetini kaybedip fazla iddialı laflar eder hale gelmiş şarkının her iki versiyonu da başarılı, sözler yerini bulmuş, itici gelmiyor.

"Acıtmışım canını sevdikçe" İkinci düzenlemesi 6 dakikayı aşan süresine rağmen çok başarılı, ilk albümde hiç dikkatimi çekmemiş olmasına hayret ettim. Michael Cretu'nun yeni düzenlemelerini andırıyor, geri vokallerin finale doğru şarkıyı ele geçirmesi müthiş. 

- "Vay" İkinci versiyonu son derece keyifli, tempo hafif hızlanmış, şarkı hala slow ancak hint şarkılarındaki gırtlak namelerini andıran bir vokal ile yapılan açılış şarkıya çekici bir hava kazandırmış.

- "Ballı" Söz ve müziği Nazan Öncel'e ait bu şarkı ilk albümde sahibinin sesini andırır bir yorumla sunulmuştu, aranjman yenilenip geri vokaller öne çıkınca çok iyi olmuş, özellikle ikinci versiyonu remixe benzemeyen, dinamik bir çalışma olmuş.

- "Ah Felek Yordun Beni" İlk albümde hiç dikkatimi çekmeyen bir parça yeni düzenlemeleri ile dikkat çeker hale gelmiş, hatta versiyonlardan bir tanesinin sonlara doğru sanatçının unutulmaz hiti" Hadi bakalım kolay gelsin" şarkısının parodisi haline dönüşüp sonra noluyorz be diye silkelenircesine normal haline dönemsi hoş bir detay olmuş.

Uzun lafın kısası albüm bütünlüğüne sahip bir remix albümü, Emrah Karadıman, Melisa Uzunarslan, Okay Barış isimleri albümde dikkati çeken isimler. Öptüm ile Öptüm Remix ikisi bir karton kutun içinde birlikte satılıyorlar. Sezen Aksu severlere tavsiye debileceğim güzel bir albüm. 



Meraklısına Linkler;

11 Ocak 2012 Çarşamba

Hatırladığım Şarkılar

Yılı bitireli kaç gün oldu, günler hızla ilerliyor. 2011 yılında dinlediğim şarkıları hala ıslıkla çalıyor, mırıldanıp eşlik ediyorum. Geçen yıl sadece yeni şarkıları değil, önceki yıllardan da bazışarını keşfettiğim sene oldu. Türkçe sözlü müziğekulak vermek isterseniz, play tuşuna basınız lütfen. 




Bakalım bu şarkılar size de 2011 yılını anımsatacaklar mı?


10 Ocak 2012 Salı

Hatırlıyorum

En derin anılarımın çocukluğum ve ergenliğimle ilgili olduğunun farkındayım; annem, babam, kardeşim, mahalle arkadaşlarım, savaşla ilgili anılar, her gün yeniden çözülmesi gereken maddi sorunlarla ilgili anılarım.

Elbette bir sürü anım var; ama o dönemlerime ait olanlar bende çok izler bıraktı. Sonradan gelenler, başarı, ün, para, bende hiç iz bırakmadı. 

Ve sonra savaş, bende silinmez izler bıraktı. Bunu dramatik açıdan ösylemiyorum, bombardıman başladığında birden sirenler çalmaya başlardı. O zaman ya korkarak olduğumuz yerde kalır ya da sığınağa doğru koşardık. Ama bizim için tüm bunlar, - onaltı, onyedi yaşlarındayken - oyundan başka bir şey değildi. Sığınağa kim önce varacak oyununu oynardık.

Nasıl anlatmalı bilmiyorum, mantığa aykırı da gelse, tüm maddi sıkıntılara rağmen herşey çok daha huzurluydu. Gazete kağıdından yapılmış bir top bizlerin iki saat sokak ortasında futbol oynamasına yetiyordu. Sicimle tutturulmuş kağıttan bir topu dağıtmadan saatlerce nasıl da oynardık,..

* * * * *

Zor yıllardı. Askerlik yapmamak için, Floransa Askeri harita Kurumu'nun açmış olduğu bir çizim yarışmasına katıldım. Aralarında benim de olduğum otuz kadar romalı genç kabul edildi.

Bizi Floransa'ya yolladılar. Bu bana keyifli bir fırsat olarak gözükmüştü çünkü orada yiyecek bir şeyler bulabiliyorduk. Roma'da ise yoktu. Ama ne yazık ki bir kaç ay sonra Avusturya sınırının yakınındaki Dobbiacco'ya gönderildik. Harita Birliği'nin tümü oraya gönderilmişti ve orası almanların kontrolündeydi. Bir kaç ay kaldım, sonra sahte bir kimlik ile geçiş belgesi hazırlayarak Venedik'e ulaştım.

Tıpkı İtalyan komedilerinde olduğu gibiBu kaçak dönemimde annemle babadan hiçbir haber alamıyordum. Onlar da benim başıma ne geldiğini bilmiyorlardı. Venedik'te saklandığım aylar boyunca onları düşünerek bir kuru fasulye biriktirdim. Fasulyelerimi bir bavula doldurdum. 

Roma'ya bir su tankerinin üzerinde döndüm. Tankerin üzerine ata biner gibi oturmuş, bir bavul dolusu kuru fasulyeyi göğsüme sımsıkı bastırıp, ağız kısmına sımsıkı tutunmuştum, Sürücü beni evimin yakınlarına kadar getirdi.

Nihayet evimdeydim. Annem, babam, kardeşim Ruggero; kucaklaşmalar, öpüşmeler, gözyaşları. Ve en sonunda: "Bakın size ne getirdim: Bir bavul dolsu kuru fasulye!"

Lakin bilmediğim bir şey varmış meğer; o da amerikalıların gelmesi ile kardeşim Excelsior Hotel'de garson olarak çalışmaya başlamamış mı meğer. Sanırım eve neler neler getirdiğini söylememe gerek yoktur. Babamın diyabetten ölmesinin bir nedeninin de tatlı ve çikolata yemeye fazla yüklenmesinin olduğunu sanıyorum.

Ve ben, bir bavul dolsu kuru fasülyeyi bir kenara öylece bırakıverdim.Alın size tam italyan tarzı bir komedi!


Hatırlıyorum - Marcello Mastroianni
Can Yayınları - 1998
Çev,ren - Ayça Gülsoy

Meraklısına Linkler;
I Girasoli, Ay Çiçekleri
La Dolce Vita, Tatlı Hayat
Ginger e Fred, Ginger ve Fred
Ieri, Oggi, Domani, Fün, Bugün, Yarın

9 Ocak 2012 Pazartesi

Gülelim Güller Açsın, Elemler Bizden Kaçsın

Gecenin bir vakti, yatmadan evvel e-mailimi kontrol edeyim dedim. Etmez olaydım. Aldığım bir e mail nevrimi ufak çaplı döndürdü. Oturdum hızla bir cevap e maili yazdım. Sonra da bu blog postu döşenmeye başladım.  

İki akla ziyan türk sanat müziği şarkısı vardır ki her ikisini de hiç sevmem ama sinirlendiğimde ya da utandığımda, kah peşpeşe kah iç içe geçmiş biçimde dilime dolanırlar. Kurtulamam günler boyu bu iki şarkıyı için için tekrar etmekten. Her ikisinin de hatırası seneler önce aldığım mandolin derslerine dayanır. Ama o yarayı deşesim yok. İşte yine dilime dolandı o iki şarkı, sanırım bugün bana rahat yok. 

Dudaklarında arzu, kollarında yalnız ben,
Sana bakan bir çift göz ben olayım sevgilim.

Senelerce senelerce evveldi, daha üniversiteyi yeni bitirmiş hem tıfıl hem de foduldum yani nasıl diyeyim henüz ele bile gelmiyordum şimdiki kadar. Üniversiteyi bitirince "Ben ne olucam şimdi?" sorusunu kendime sormaya, ve bu soruya kendimce yanıt bulmaya uğraştım bir müddet. Hiç de proaktif değildim o zamanlar. Ulan salak, dört sene okudun di mi? Düşünseydim o kadar sene. Üstelik habire "bitirince ne çıkıcan?" sorusunu duydukça kemküm eder açıklardım için için köpürerek. Sorulmuş da hazır düşünseydim değil mi? Eşeklik işte, cahilliğime denk geldi, Düşünmeye başlamakta geç kaldım. 

O yaz habire sınavlara giriyorum, şimdiki gibi merkezi sınavlar yok her kurumun snavı kendine. Gazetelerde sınav ilanı gördükçe habire okuldan arkadaşlar birbirine fısıltı gazetesi ile haber veriyor. Sınav yerine geliyor bir bakıyoruz bizim bütün bölüm orada. Duymayan kalmamaış maşallah. Sınava kendi çağırdığın rakiplerinle girmek de ne oluyor değil mi? Şimdiki aklım olsa kimseye sınav mınav haberi vermem. Kendileri bulsun değil mi ya? Artık hayat şartları geç de olsa tepeden tırnağa kadar bencilleştirdi beni. Hoş o da geç oldu. Prodüktçr alınacakmış, hurra TRT İzmir radyosunun sınavına falan giriyoruz, o denli vahim bir durumdayız. Yazılılar klasik, karpuzun nasıl seçileceğini tarif etiriyorlar o zamanlar kalabalığın içinden prodüktör seçerken. Vasıflı salaklar da cevap vereceğim diyye eza çekiyor. Kurşun kalemle teksir kağıtlarına yaz günü yazı yazmak nasıl bir azaptır bilen bilir. Ben için için seviniyorum, babam da annem de ziraat mühendisi, pazarda karpuzu da ben seçiyorum: Hayatta en iyi bildiğim şeylerden birisi de karpuz seçmektir. Ben seçersem kelek çıkmaz: Hayatım kelek o ayrı. Onu da ben seçmedim. Sınavda karpuzlarla empati kurmuş gibi artık yazdıkça yazıyorum, sonuç bir açıklanıyor bizim ekipten kazanan yok. "Ama" diyorum "karpuz" diyorum, sesim cılız, tıfılım ya çıkmıyor. 

Haydi oradan gidiyoruz hesap uzmanları kurulu, hesap uzmanı alacakmış. Aylarca kitapları yalamış yutmuşuz, Ticaret Hukuku, Borçlar Hukuku, Vergi kanunları tam tekmil, muhasebe, mali tahlil hepsinde hepimiz zehir gibiyiz. Okuldayken öyle çalışmışlığım olmamıştır. Sınav başlıyor. Gözetmenlerin arasından yumurtadan daha kel bir beyefendi iki yüz kişilik ssalona bağrınıyor: "Aranızda mülkiyeli var mı? Varsa el kaldırsın! Bakınıyorum sağıma, soluma, arkama. Var hakikaten de..Ellerini kaldırıyorlar sinsi sinsi, pis bıyıklı tipler. Sınav başlıyor herkes haldır haldır yazarken kel bey yükseklerde konuşlandırılmış makamından elinde kırmızı kalem ile inip mülkiyelilerin yanlarına seyirtiyor. Kağıtlarına cırt diye birer çızıktırıyor. Bütün keyfim kaçıyor, soruları cevaplamadan çıkıyorum. Vaktime yazık, yazacağıma avluda aylak aylak dolanırım daha iyi. Kazanacaklar belli işte. Avluda karar veriyorum:.Hayata atılmaya hazır değilim. Hayata atılmak istemiyorum dahası. En iyi bildiğim işi yapmak istiyorum. Okumak yani. 16 yıl okumuşum, benden iyisini mi bulacaklar. Yüksek lisans sınavına girmeye karar veriyorum kendi okulumda. Eylül ayında sınav var  Bu kez işimi garantiye alıyorum. Ne yapıyorum ne ediyorum, soruları buluyorum. Cevapları ezberliyorum, sayfalar dolusu haldır haldır hatasız ve bir çırpıda yazabiliyorum. 

Kalbim seni özler, yollarını gözler
Nerde verdiğin sözler, niçin neden gelmedin?

Sınav günü geliyor. Okula gidiyorum. Güzel Allah'ım okulumun bahçesini, kantinini ne çok özlemişim. Bizim ekip kantinde yığılmış, sınav saati gelsin diye beklerken laflıyoruz. Millet birbirine sırlarını dökülmeye başlıyor. Sırlar saçıldıkça anlaşılıyor ki bizim ekipte soruları almayan yok. Oh kesin kazanırız. Sınav saati geliyor, Hooop anfiye. Sıraları ne çok özlemişiz. Sorular teksir edilmiş geliyor. Açıyoruz. Beş soru, Klasik sınav. Elle yazılacak. İşin hoş yanı kaç gündür ezberlediğim sorular bunlar, yerleri bile aynı. Hohoyt. Sınav süresi 3 saat. Antremanlıyım sorular kazık ama 3 saatte yetiştirebiliyorum hepsi ezberimde. Kaptırıyorum yazıyorum durmadan. Süre dolduğunda son noktayı koyarken gözetmen kağıdımı elimden çekip alıyor. Sınav sonrası özgüven had safhada, okulun karşısındaki kafeteryaya gidip sınav hakında konuşuyoruz. Oturalı yirmi dakika olmuşken birisi koşarak geiyor. Hayal kırıklığı içinde bağırıyor "Yüksek lisans sınav sonuçları açıklandı." Hayır olamaz, diyerek birbirimize bakıyoruz. "Ne kadar da çabuk?" diyor bir arkadaşımız. Koşarak okula giderken yine birbirimize soruyoruz "Nasıl olur?" diye. Oluyor netekim. Yüzlerce kişinin elle üç saatte verebildiği yanıtların sonucu sınavdan 15 dakika sonra daktilo edilmiş, yetkililer imzalamış ve ilan edilmiş işte. Bizim arkadaşlardan, hatta bizim okuldan kazanan yok, hiç tanımadığımız insanlar kazanıyor sınavı. Konu gazetelik oluyor. Kimse tınmıyor yani. 

Sonra aklımdan hiç geçmeyen bir işe giriyorum. Yüksek lisans macesrası Şubat dönemine kalıyor. 

Bütün ömür boyunca kalbinde sevgilin ben,
Benliğinde yalnız ben, ben olayım sevgilim.

Yüksek lisans maceramdan sonra, sonuçların açıklanması anlamında başka hiçbir sürat beni şaşırtamadı yıllar boyu. Taaaaa ki 2012 yılının ilk günlerine kadar. Malumunuz rölantideyim şu sıra. İşsizim bildiğin. Çok istekli mi değilim, basiretim mi bağlandı, bilmediğim bir kariyer buğulama büyüsüne mi maruz kaldım, yoksa beni mi beğenmiyorlar henüz bilmiyorum. Halbuki hiç de beğenilmeycek biri değilim aslında. Kendimim diye demiyorum ama boy, pos, endam her biri yerli yerinde, saksı desen çalışır durumda, orijinal parçalar hepsi de..Bu özelliklerime rağmen bulamıyorum bir iş, olmuyor da olamıyor. 

Hal böyle olunca edebiyata sardırdım. Her allahın günü buraya iki karalamasam rahat etmememin yanısıra günün belli saatlerinde düzenli olarak yazıyorum. Ama ne yazmak haldır haldır, sular seller, deryalar gibi yazıyorum babam yazıyorum. Zihnimin içinde dünyalar kurup o dünyaların ortalık yerine karakterler konduruyorum.  Sonra da kronik uykusuzluk çekenlerin gözler faltaşı açık vaziyette uyumak için mücadele verirken çitlerden kuzu atlatmaları gibi yarattığım bu karakterleri envai çeşit badirelerden atlatıyorum. Öyküler, roman taslakları. Gömüldüm bunların içine. Hikayelerimin eriştikleri hal geçtiğimiz sonbahardan beri artık içime siner vaziyette. Bunlardan yaptığım bir seçkiyi, saygın bir yarışmaya, yarışma kuralları gereğince son teslim tarihi olan 2011 Aralık sonundan evvel teslim ettim. Şubat sonunda açıklanacak olan sonuçları nasıl beklerim diye heyecanlı bir kıprışıntı içindeydim ki, öyle beklememe gerek yokmuş. Meğer sonuçları 7 Ocak 2012 tarihinde saat 14'de açıklamamışlar mı beğenirsiniz? Öykü, roman, inceleme, dallarında teslim edilen onlarca dosyayı bir haftada okudukları için nasıl gururlandım anlatamam. Ülkemizi kıskananların klasik çamur atmasıdır, sözümona her konuda bir ağırlıktan, yavaşlıktan, uyuzluktan yaknır dururlar. İşte burdan söylüyorum bu kıskananlar halt etmiş. Süratliyiz işte. Görmüyor musunuz?

Şimdi hep beraber söyleyelim! Elleri de göreyim lütfen. 

Gülelim güller açsın, elemler bizden kaçsın,
Sevişip koklaşmamız, etrafa neş'e saçsın.

Blog postu yazdıktan sonra e-mailimi kontrol ettim. Bir e-mail daha, aynı yerden. Bu seferki açıklayıcı bir e mail. Bir yanlış anlama, ifade sorunu olduğunu söylüyor. Sonuçlar henüz açıklanmamış. Gelen e mail geçen senenin kazananlarını belirtiyorumuş.Gecenin o saatinde benim ağzına geleni veriştirdiğim e mailime mi kızarım, o saatte bana e mail gönderen kişiye mi mahçup olurum. Hepsini birden oldum. 

Şiştim mi? 

Evet. 

Morardım mı?

Hem de nasıl...

Öyleyse ne duruyorum, devam edeyim  oto-işkence şarkıma. 

"Laylay laralay lay laylaraylay. layla layla la laylay laylaray la lalaylaaaaaaaa,"

(Derin bir nefes çekip içime finaline giriyorum şarkının, Allah'ım sen utandırma)

"Niçün neden gelmeeeeeediiiiĞĞĞĞnnnnnnNNN!!!"

Bendenizden beraber ve solo şarkılar dinlediniz. Sağlıcakla kalınız.  


Kolaj: Edebiyat Yarışması - D.M.

Meraklısna Linkler;

8 Ocak 2012 Pazar

Köleliğe Matematiksel Bakış

Amerika Birleşik Devletleri, Georgia Eyaleti'nde bir kaç gün önce ilkokul üçüncü sınıf öğrencilerine verilen matematik ev ödevi ortalığı karıştırdı. 8 yaşındaki çocuklara verilen ödevin sorularından bazıları şöyleydi;

"Bir ağaçta 56 portakal var. Eğer 8 köle bunları eşit bir biçimde toplayacak olursa, her bir köle kaç meyva toplamış olur?"

"Eğer Frederick günde iki sopa yiyorsa.bir haftada toplam kaç sopa yer?

Bu soruları görüp de şaşkınlığa düşen öğrenci velilerinin nevirleri, uzun uzun anlatılan bir giriş bölümüne şu şekilde devam eden sorudan itibaren iyice dönmeye başlamış; "....Frederick günde kaç sepet dolusu pamuk toplayabilir?" 

Bu yaşlardaki çocuklara köleliğin normal bir şeymiş gibi gösterilmeye çalışılmasının bir tür beyin yıkama girişimi olduğunu düşünen veliler, özellikle afrika kökenli amerikalılar bu işe çok kızgın. Bakalım sonraki günlerde acaba neler olacak? 

Meraklısına Linkler;

7 Ocak 2012 Cumartesi

Zombalak Esprilerinde Zamanlama Hatası, Film Yönetmenliğinde İshal Ekolü

Twitter çoğu insan için amacından şaşmış bir gösteriş malzemesi oldu. İnsanlar ne kadar zeki olduklarını gösterip takipçi ve takipçi alkışı topladıkça hem mest hem de mesut oluyorlar. Bu kalabalığa ben de dahilim malesef. İlk girdiğim sıralarda biraz fazla twit attırdığım doğrudur. Sonra sonra soğudum, arada bir girip zırvalıyorum yine de. İlk dönemlerde twitterda beni en çok güldüren, çok sevdiğim bir yazarın yazdıklarıydı. Adam son derece ciddi, vakur, küçük dağları da, onların arkasından zirveleri görünen büyük dağları da ben yarattım, gerekirse hepisini yüzkırk karakterde twitleyiveririm edası ile aşkı anlatırdı; hem de ne anlatmak "dangada dangada dank" nevinden cümleler ile.

Aşk şöyledir. DaNKKK!!
Aşk böyledir. DANNKKK!!
Aşk adamı zatarito notorotüfff DANKKK!!

Bir kaç gün okuyunca "ulan n'oluyoruz, n'oluyorsunuz, daha n'olsun?" diye n'olduğumuzu sorgulamaya başladım. Bu ansiklopedi sıkıcılığındaki tasvir deryasında kendini kaybetmiş yazarın twitleri dinmek, egosu yorulmak bilmiyordu. Cümlelerine bakınca; kendi kelamına böyle aşık birisinin başka birisine kolay kolay aşık olacağına ihtimal veremiyordum, ama kokusu da bir yerden bir gün çıkar diye ümitleniyordum.

"Aşk adamı tuttu mu ahanda böyle DANKKK!!" dediği bir gün kafama dank etti. YAzıdan değil ama aynı gün gazetelerde, dergilerde adamın resimleri boy boy, en en çıkmış olmasından. Aşka dair tırıvırının sahibi olanca sırıtımı ile karşımdaydı işte. Nasıl bir gönül bulantısı anlatamam. Maşallah takmaksızın poz vermiş sünnet çocuğu kıvamlı resimlerin altında ya da üstünde iri puntolu başlıklarda "Dünyanın en güzel Twitlerini yazan adam", "Dünyaya twitter'ın amacını öğreten öğretist", "İşte twitterdaki en güzel türk mucizesi" gibi lezzetleri birbirinden zırva cümleler yer alıyordu. Her gün okuduğum Dannk!! kıvamındaki cümleler de altalta birbiri peşi sıra sıralanıyordu. Meğer kendinden uzun süredir bahsedilmeyen yazar insanları önce twitterdan yaydığı sıkıcılık denizinde boğmaya, ordan da gazete dergi başlıklarına taşmaya niyetli değil miymiş. Bu zerzevat reçeli kıvamındaki twitler adamın yeni romanı çıkınca başladığı gibi kesildi. Dahası adam twit hesabını kapattı: Misyon tamamdır dedim. Aşkı öğretti  

Twitter böyle işte vıdı vıdı deryası. Ünlü biri twitterda insanlara sözümona bir parmak bal çalma telaşına düşüyorsa, "Ah yazık" diyorum "şöhreti örselenmiş bunun, tamir etmeye çalışıyor". Lise görmemiş, nota bilmemiş şarkıcıların cümle kurmaya kalkışmaları da içler acısı, o ayrı zaten. 

Sonra bir yönetmenimiz saçma sapan korku filmini sevmediğim, filmine hayran kalamadığım için bloke etti beni. Kabzımal kılıklı film yönetmenlerimizin başarısızlıklarına rağmen alkışa doyamadıklarını, eleştiriye zırnık kadar kaatlanamadıklarımı zaten biliyordum o yüzden sarsıldığımı iddia etsem yalan olur. Muhterem olduğu kadar zuhterem olan o zatın sonraki filmi de çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane misali her bir köfteye hususi biçimde maydanoz olduğu için, ele aldığı konu parım parım parçalanmış, anlatmaya çalıştıklarını her sefer olduğu gibi toparlayamamıştı. Lokman Hekim Vladimir der ki; "Yönetmenlerde çene ishalinin filme zararı dokunuyor, bir tatlı kaşığı kahvenin üzerine bir  gıdım şeftali suyu sıkıp ham etmelerini reçete ediyorum. Dediklerimi harfiyen, yalamadan yutarsa ishali başladığı gibi şıppadanak kesilecektir. Üzerlerine afiyet." 

Derken, son zamanlarda en güldüğüm twit yılbaşı münasebeti ile, yılın ilk saatlerinde geldi. Birbirinden kopya bu twitler habire retweetlenerek mitoz bölünmeden daha irkiltici biçimde twitter aleminde fink atıyordu.  Kaynağını irdelediğimizde zeka yaşı, ilerlemesini tek haneli yıllarda durdurmuş gürbüz zombalak saçmalamasından başka bir şey olamayacak twitler şöyle cesurane bir eda ile celalleniyordu. "Hani len mayalar dediydi, hani dünya sona ercekti, girdik işte 2012'ye? nıhaha". Böyle derken, son yıllarda bir filmin tanıtım kampanyası için alevlendirilmiş komplo teorisini anlamadığını, ama kıçının en beğendiği kenarı ile de duymuşluğunun bulunduğunu muştulayan bu ordinaryus, maya takviminin 2012 yılının aralık ayı sonuna doğru hitama erdiğini ve o günün dünyanın sonu olacağına dair yankısı bol söylenceyi de es geçmiş oluyordu minik bir tarih hesabı ile. Aklı sıra espri yapmıştı da aklına gelen saçma espriyi yapmak için yaklaşık bir sene bekleyecek kudreti yoktu. Espri bu, durduğu yerde bekleyemiyor. İşte bu duruma da espride zamanlama hatası diyoruz. Ya da en azından ben öyle diyorum. İşte şu karşınızda gördüğünüz dağlar, sonra da arkasındaki sıradağlar, Allah övmüş övmüş de yaratmış. 



6 Ocak 2012 Cuma

Yastık Sohbetleri

-
Yatakta konuşmak çok rahattır. Yatıyorsundur bir kere, otururken, ayakta dururken konuşunca yorulabilirsin pekala. Oysa yatarken öyle değil. Orada yan yana uzanmış konuşurken insan nerelere gider. Hele bir de dürüstse kendisi ve yanındaki. Zaman yaz melteminde salınan bir tül perde gibi değer üzerlerine, belli belirsiz. Oysa dışarıda ne rüzgarlar esmektedir, fırtınalar kopmaktadır. Şehrin karanlığında, uzaklarda, ufkun olduğu yerde hafif bir aydınlık belirir, ipince, kılıç yarası gibi. Gündüz geceyi bir köşesinden kesmeye başlar. Anlatırsın ve dinlersin. Kelimelerini paylaşırsın, doğru, düzgün, samimi olmak fırsatını yakalrsın ya da tam tersi yani; yalan, yanlış ve gizli kapaklı. Sana kalmış. Kimse göremez karanlıkta yanında uzanan kişinin yüzündeki ifadeyi. Karanlıkta saklanmak da kolaydır, soyunup kendin olmak da.   

Orta okul yıllarımda keşfetmiştim büyüklerin yastık sohbetlerini. Yan odadan mırıl mırıl sesler gelirdi, bir şeyler anlatırlardı ne olduğunu pek duyamazdım. Kulak verirdim bir müddet. Ama sonradan gözlerim kapanmaya başlardı. Ninni gibi gelirdi sesler bana.

Yaz tatillerinde teyzemlerin evinde kalırdım bir kaç hafta. Evleri çok büyük değildi. İki oda bir sakon, ama çok güzel bir bahçesi vardı. Teyzemin kızı ile aynı odada yatardık. O pencere kenarındaki yatağında ben de hemen çaprazındaki duvar kenarındaki divanda. Kafa kafaya yatardık. Elini uzatsan yastığına değecek mesafede yani. O benden beş altı yaş kadar daha büyüktü. Gece uyumak için odalarımıza çekildiğimizde bana bir şeyler anlatırdı. Arkadaşlarından, erkek arkadaşından, hayallerinden bahsederdi. Pek de önemli bir hayali yoktu. Füsun Önal konserine gitmek, okulunu bir an evvel bitirmek, işe girmek, sonra evlenmek istiyordu anladığım kadarıyla. Kız hayalleri işte diye düşünüyordum o anlatırken, ama dinliyordum yine de. Uyku dolu bir sesle, fısıldar gibi konuşurdu. Bazen söylediklerini usulca onaylardım. Sessiz kalmama kızardı arada.

- Ne oldu uyudun mu yoksa?
- Yoo, dinliyorum.
- Hiç anlaşılmıyor dinleyip dinlemediğin.
- E başımı sallıyorum ya.

Karanlıkta nasıl görsün başımı salladığımı değil mi? Biz kapımız açık uyurken bazen sohbetimiz uzardı, o vakit teyzemin odasından ses yükselirdi.

- Hadi yatın uyuyun bakayım, yeter konuştuğunuz.

Susardık biz de. Her gece uzun konuşmazdık elbette. Bazı geceler yastık sohbeti sesleri gelirdi teyzem ile eniştemin yattığı odadan. Mırıl mırıl, huzur veren sesler. Merak uyandıran hatta. Neler konuşurlardı acaba? Teyzemin kızına sordum bir gece.

- Ne konuşuyor bunlar?
- Ne olacak anlatıyorlar işte.
- Ne anlatıyorlar, merak etmiyor musun? Dinlemiyor musun hiç?
- Dinliyorum elbette. Sen yokken koridordan yavaşça gidip kapılarını dinliyorum.
- Eee, ne konuşuyorlar peki.
- Çok şey, gevezelikleri tutuyor işte.
- Ne anlatıyorlar.
- Aman, ne meraklısın kendin git dinle. Ben dinlemem artık.
- Niye be?
- Sen gelmeden iki hafta dinliyordum, gündüz olan biteni konuşuyorlardı. Sonra sustular. Aniden sevişmeye başladılar. Çok utandım, kaçtım odama. Kapıyı kapadım. Artık dinlemem.

Bu açıklamanın üzerine susup kalmıştım. Ben de utanmıştım sanırım. Teyzemle eniştemin sevişmeleri ihtimali içimde bir şeyleri cız ettirmişti. Yapmaz onlar öyle şey demek istemiştim Ama kuzenim alay eder, sonra da diline düşerim diye söylemediğimi anımsıyorum. Bir daha bu konuyu açmadık. Ama yaz tatillerimde teyzemlere gittikçe, kuzenim evleninceye kadar bizim yastık sohbetlerimiz devam etti.