17 Nisan 2008 Perşembe

İlham Perisi, Yani: İçi Seni, Dışı Bu Şehri

Karşımda oturmuş konuşan, anlatan da anlatan altmış yaşlarındaki kadına bakıyorum. Daracık bir pantolon ve üzerine önü gereğinden biraz fazla açık, dar bir bluz giymiş. Bu temmuz sıcağında benim çalıştığım yere gelmesi akıl karı değil. Anlatıyor da anlatıyor. Adı Faize, daracık pantolon ve bir o kadar dar dekolte bluzu ile tam tekmil karşımda. İçerisi serin mi serin, dışarısı Temmuz’un en alevli ikindisi. Faize açıyor ağzını, gerilmiş bir saat zembereği boşanıyor sanki; gün görmedik kelimeler dökülüyor ofisimin ötesine berisine.

Faize: 35 yaşında kadınım böyle sıcak görmedim.

Ben: (İçimden) Oha yani Faize abla biz ilkokula giderken sizin bahçeden erik çalardık sen peşimizden terlikle kovalardın o zaman koskocaman kadındın, ne zaman 35 oldun?

Ben: (Dışımdan) Yaaaa, çok sıcak değil mi?

Faize: Şimdi evde olsam bikinilerimi giyer, balkona yatar güneşlenirdim.


Ben: (İçimden) O terliği her seferinde nasıl denk getirirdi. İyi nişancıydı.

Ben: (Dışımdan) Valla en güzelini yaparsınız Faize Hanım.

Faize: Ben yatardım balkona kocam sırtıma güneş yağlarını sürerdi ve bana derdiki “Faize sen böyle yüzükoyun yattın mıydı, sırtına yağları sürmüyor muyum, bana ilham veriyorsun” Vücudum bebek vücüdu gibi parlardı yağlı yağlı.


Ben: (İçimden) Korku filmi gibi.

Ben: (Dışımdan) Aaa, ne kadar romantikmiş.

Faize: Ben ona hep ilham verdim.


Ben: (İçimden) Şimdi kötü güleceğim al başına belayı o zaman.

Ben: (Dışımdan) Sanatçıların ilhama ihtiyacı vardır derler. Ne mutlu sizi ölümsüzleştirmiş eserlerinde.

Faize: Ben ona hep ilham verdim, ama ufak bir mutluluğu bile çok gördü. Beni hiç yazmadı. İstemez miydim beni anlatmasını? Ellerimi, gözlerimi, beni, her yerimi satır satır anlatmasını.


Ben: (İçimden) Kim istemez ki?

Ben (Dışımdan) Sizi yazmadı belki ama mutlu bir izdivacınız vardı bildiğim ka…

Faize: Ben ona hep ilham verdim, Vladimir, ama o bana hep acı, hep mutsuzluk verdi. Ona gençliğimi adadım sırra kadem bastı. Şimdi nerde kimbilir? Yabancı kollarda ilham aramasının sırası mıydı sorarım sana?


Ben: (İçimden) Sen evlendiğinde 45 yaşındaydın amma da attın Faize, nerden çıktı bu gençlik günleri?

Ben: (Dışımdan) Sahi nerde şimdi eşiniz beyfendi?

Faize: Yüzünü şeytan görsün. O kadar kitapları, şiirleri, öyküleri, romanları yazdı. Ne biçim telif hakkı kazanıyor kimbilir? Bana zırnık koklatmıyor. Gün gelir bileziklerimi bozar ona kağıt alırdım. Tek yazsın diye. Arabamızın arkasında hep ipekkilimler olurdu, şarabı soğuk tutardım, bir dere kenarı görmeyelim. "Aşkım dur derdim" Dururdu. Dinlerdi beni. Dere kenarında ipek kilimler arasında elimi tutardı. Soğuk şarabımızı yudumlardık. Beklerdik beraber. İlham gelsin diye.


Ben: (İçimden) Allahım bu kadının ne işi var burada? Bu kuş uçmaz kervan geçmez yerde nasıl oldu, geldi beni buldu? Kim verdi buna adresimi?

Ben: (Dışımdan) Sahi Faize Hanım, ne güzel sürpriz oldu geldiniz buldunuz beni burada.

Faize: Ben bulurum Vladimir. Ne diyordum bu yaşıma geldim bu seneki kadar kötü bir yıl geçirmedim.


Ben: (İçimden) Allah’ım beni burada buldu ya bu, kaçma şansım yok demek herhalükarda bulunabiliyorum.

Ben: (Gülmemeye çalışarak) Ya demek kötü bir yıl oldu?

Faize: Allah kahretsin hep kocam olacak o sefil adamın yüzünden.


Ben: (İçimden) Adam sempati ve empati duydum nedense.

Ben: (Dışımdan) Faize Hanım biraz karışık gittiniz ben takip edemiyorum baştan alsanız.

Faize: Ay tabi ayol anlatırım. Yabancı değiliz ne de olsa. Şimdi Biz evlendik ilk 20 sene mesuttuk. Bu ne güzel yazardı odasında sesi çıkmazdı, akşamüstü tuvaletlerimi giyer odasındaki divanda karşısında uzanırdım. Yine sesi çıkmazdı. Çok iyi bir ilişkimiz vardı. Bir dediğimi iki etmezdi. Telif haklarından gelen para ile gül gibi geçinirdik.


Ben: (İçimden) Şimdi yatak odası muhabbetine girerse sıçtık.

Ben: (Dışımdan) Ne güzel.

Faize: Çok güzeldi herkez bizi kıskanırdı. Sonra bir gün aniden başka bir yazarla tanıştı. Mansur adında bir şair, banka emeklisi bir adam. Mansur benimkini yoldan çıkardı. Melek gibi adamı gece hayatıyla tanıştırdı. Pavyon kapısından geçmemiş adam metresler tuttu. Şimdi nerde bilmiyorum. Metreslerini keşfedince az ev basmadım, az vıdı vıdı etmedim. Ama dinlemedi beni.


Ben: (İçimden) Olay sonunda boyut değiştirdi. Enteresanlaştı.

Ben: (Dışımdan) Boşandınız mı siz?

Faize: (En çıngıraklısından Lale Belkıs’lısından bir kahkaha ile) Ben de boşanacak göz var mı? Artık benim vazifem ona dünyayı zindan etmek.

Ben: (İçimden) Bu kadın kabus gibi.

Ben: (Dışımdan) Vah vah

Faize: Vladimir, canım senden ricam bana Mansur Bey’in adresini bulman.


Ben: (İçimden) Oha!! Bu beni dedektif sandı galiba.

Ben: (Dışımdan) Faize Hanım, Mansur Bey ile ilişkimiz bizim genelde limoni olmasa bile içli dışlı olma safhasına asla aday değildi. O yüzden ona ulaşma imkanım dar hatta yok, size yardımcı olamam.


Faize: Erkek milleti değil misiniz birbirinizi kollayacaksınız tabii. Hata bende kalkıp buraya geldim.


Ben: (İçimden) Niye kolliym kine? Hatta bana ne? Kime ne?

Ben: (Dışımdan) Hoş geldiniz Safalar getirdiniz.

Faize: Hoş geldim ama hoş gitmiyorum. Ben şimdi nasıl gideceğim eve? Hadi beni sen götür.


Ben: (İçimden) Buyur buradan yak. Püsküllü bela Faize, seni bana sayılan mı verdiler?

Ben: (Dışımdan) Benim sekiz dakika sonra bir toplantım var hatta dokuz saniye içinde kalksam gitsem iyi olur.

Faize: O zaman taksi çağır bana, bu sıcakta daral geldi. Ah ah!! Düşene bir tekme de eller atarmış. Senden bunu ummazdım Vladimir.

Ben: Çok rica ederim.


Faize’nin apar topar ofisimden ayrılması ile nedense mutlu oldum. Ofisteki kızlardan biri de onu tanıyormuş geldiğinden beri tuvalette saklanmayı seçmiş. Faze gidince bana geçmiş olsun diledi.

Faize ile bir dönem aynı yerde çalışmış olan halamı arayıp Faize’nin bana geldiğini söyledim telefonda. Halam duyuyunca inanamadı; "Faize'nin ne işi var senin yanında?” diye bana sordu. Sesinde öfke ile kırgınlık arasında konumsuz bir tını dolaştı önce, sonra hemen değiştirdi tınıyı "Aman canım o öyledir olmadık zamanda olmadık yerdedir, benden uzakta olsun yeter bana" dedi.


Sanırım şizofreniye en yakın anlarımdan birisi olarak kalacak Faize ile sohbetimiz. Bir içten, bir dıştan. Eee!!! Deli kendinden deliyi görünce sopasını saklarmış.

15 Nisan 2008 Salı

Ne Olsa Beğenirsiniz?

Oturuyoruz. Bir güzel laklak, laflıyoruz uzun lafın kısası. Bir çıtırtı duydum. Aniden bahar gelmiş. Nasıl sevindim nasıl sevindim anlatamam.

Geçen cuma aniden yeni bir lokanta keşfettim. Keşif dediysem yeni açılmış bir yer değil. İzmir, Reyhan pastanesinin az ilerisinde, adında "Girit" ismi geçen bir lokanta. Ev gibi, odaları, bahçesi var. Tertemiz. Yemekler tam ege damak zevkine uygun. Sarmaşık kavurma yemeyeli nereden baksanız bir yıl olmuş. Tam zamanı zaten, Nisan'ın ilk iki haftasında buldunuz buldunuz, bulamadınız bir yıl daha beklersiniz. Yemeklerin arasında sarmaşığı görünce mest olmuşum. Ismarladım haliyle. Geldi. İlk çatalı yemeğe salladım. Gerisini hatırlamıyorum. Zevkten dört köşe olmuşum.

Efendim ne diyordum?

Yemek masasında tepeden tırnağa mest, ağzımda sarmaşığın acı lezzeti laflıyoruz, "laklaklak"-ki hiç sevmem, aniden ne olsa beğenirsiniz?

Bahar gelmiş. Hoş gelmiş.

10 Nisan 2008 Perşembe

Huzuru Kaçan Çayır

Huzur içinde, gökyüzünün altında, uçsuz bucaksız yayılmış bir çayırdan geçersiniz. Çayırın tüm sükuneti içinde ayni sakinlikte inek sürüleri yayılmış amaçsız bakınmakta zamanın çarkları altında mevcudiyetlerini muhafaza etmek dışında gaye gütmeden durmaktadırlar. Bakarsınız; saatlerce yüzlerinde aynı melankolik bakış ile kıpırdamadan geviş getirirler. Sanki yüzyıllardır oradadırlar. “Bunlar bir kaç yüzyıl daha orada kalır dersiniz. Mamafih kazın ayağı öyle değildir. Şimdi; başımdan geçmiş bir hadiseyi satırlara dökmem gerekiyor, kendimi mecbur hissettim.

Vladimir, adına Foça denir bir deniz kenarı kasabasından Menemen denir bir menem kasabaya gitmek üzere yola çıkmıştır. Henüz on dakika geçmiştir. Yola çıktığı yer Foça'nın eski olanıdır. İlk tepeden aşağıya direksiyonu kırmıştır, müzik setinde bir locust "master and servant" versiyonu, sol kolunu camdan atmış, ağzında bir kürdan, sağ eli direksiyonu kavramış, yolun kenarındaki ineklere bakmaktadır. Arabadakilere "bunlar sabah gelirken de buradaydı" der, arabadakiler bir şey demez. Vladimir'in susmadan saatlerce konuşmasına alışmışlardır. Arka sağda oturan eleman kendini; gözlerini döndürürken aynı anda kahküllerine ağzıyla hava üfleyerek onları harekete geçirecek önemli bir işe adamıştır. Karşı istikametten gelen bir minibüs, ineklere huzur veren sessizliğe savaş açmış, kornasını "allah allah" şarkısının melodisine göre bağırttırtmaktadır. Yol kenarında mesut ve gamsız biçimde vakit geçiren bir inek bu duruma aniden sinirlenir, zıplar, hoplar, hendekten uçar, ayni bir ayraniç ineği tavır, eda, ve de hamlesi ile koskoca cüssesine bakmaksızın kendini yola atar. Gürültücü minibüsün ineğe çarpması kaçınılmazdır. Çarpar da. Vladimir'in ağzından şu sözler çıkar: "şimdi bu çarpmanın etkisi ile inek uçar da bizim tepemize düşerse sıçtık cümleten". Arabanın içindekiler hala sessizdir, sadece gözleri dehşetle irileşmiştir. Korkulan olmaz, inek çarpıldığı ile kalır. Minübüs sanki uçacak gibi olur ama sadece yerinde bir oynar. Kaza göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süre içinde vuku bulmuştur. İnek minübüse nefret dolu bakışlar atmakta, hazin, ama öfkeli bir "mööö" sesi çıkarmaktadır. Minibüsün ön tarafında ineğin anatomik yapısına benzeşik bir çukur hasıl olmuştur.


Vladimir bu olaydan, bundan böyle aklına ilk geleni söylememesi gerektiği dersini çıkarmamıştır ama, şunu anlamıştır: İnekler çeviktir, yol kenarındaki en masum inek bile gün gelir hissettirmeden zıplar ve önünüze konar.

İlginç Zamanlar

Yazıyı okudum ya, artık yıldızım mı öyle denk geldi, yoksa gezegenlerim mi ters düştü bilmiyorum. Gelen işaretlerden anlamıştım aslında. Okumakta gecikmişim. Bunca hüzünlü yazı hayıra alamet değilmiş.

O ilginç zaman dilimlerinden birisine..

Denk geldim.
O zaman dilimlerini yaşar geçersiniz. Eski bir tanıdığa rastlarsınız seneler sonra.
- Nasılsın?
diye sorar.
- İyiyim
Cevabı uygun düşer genelde.
O soru ile yanıt arasındaki ilginç zamanları kimse bilmez.
"Yok bir şey" dersin içinden. Ya da dışından. Bilmiyorum.
İşaretleri okumak lazım.


Hislerinden altıncısı güçlü olan arkadaşım anlamış.
Hüzünlü yazılara bir müddet ara veriyorum.

1 Nisan 2008 Salı

Trenleri Durduramayan Adam

Günler nasıl geçip giderse, o gün de öylece geçip gitmişti....

Yani sıradan, yani her zaman ki gibi bir gün.

Hayatının ne kadar sıkıcı olduğunu farkedeli yıllar olmuştu. Kendi kendini oyalayacak yeni yeni huylar ediniyordu.

Bir kaç zamandır öğleden sonraları tren istasyonuna gidip yolcu gönderenleri izlemeyi adet haline getirmişti. Asker yolcu edenler, kızını gelin edip gönderenler, öğrenciler, çocuklar, gençler, yaşlılar, veda edenleri izlemek kalbine yumruk büyüklüğünde bir burkulma, bir yutkunma, sanki tuhaf bir ağırlık yüklüyordu. Yolcu edilenlerin kompartımanın içinden dışarıya bakan yüzlerini izlemek o çok dokunuyor ama yine de onları izlemeyi seviyordu.

Her gün aynı seremoniyi başka insanlar canlandırıyordu. Giden kişiye son kez sarılıyorlar, bir ya da ikisi yolcu ile birlikte kompartıma girip yerine oturtuyor sonra iniyorlardı. Yolcu eden yaşlı bir kadınsa, yaşlı kadının gözleri kırmızı oluyor, çenesi buruşup, alt dudağı titriyor, eşarbının bir ucuyla gözlerini siliyordu. Kadın gençse alenen ağlıyor, ağzı gerilip aralanıyor gözlerinden yaşlar akarken silmeye çalışmıyordu bile. Yaşlı erkekler ağladıklarını gizlemiyor, genç erkekler gözyaşlarını gizlemeye çalışırken "toz kaçtı galiba" diye bahaneler uyduruyordu.

Ona en çok dokunanı geçen hafta şahit olduğu vedalaşma idi; ufacık bir kız çocuğuydu. Saçları örülmüş, ucunda pembe kurdeleler, üstünde kırmızılı beyazlı bir elbise. Otuzlu yaşlarında, yüzüne kırışıkları erken düşmüş, omuzları çökük bir adamın elini tutuyordu beş bilemedin altı yaşındaki kızın. Babaannesi ve dedesi onları yolcu etmeye gelmişti. Babaannesi "iyileşeceksin güzel kızım" diyordu, dedesi gözyaşlarını zor gizliyordu. Yaşlı kadın metanetliydi. "Sen gelince sinemgillerin bahçesine erik toplamaya gideceğiz bak" diyordu. Küçük kız konuşmuyordu, gülmüyordu, yüzünde hiç bir ifade yoktu. Trene bindi babası ile birlikte. Tren hareket ederken yaşlı kadının çenesi titredi.

Kendisine birden ne oldu bilmiyordu, aniden ağlayacağı tuttu. Küçük kız elini sallarken gözgöze geldiler. Birden anladı, insanlar trenlere gidip gidiyorlardı, o ise istasyonda oturup gelene gidene bakıyordu. Ne acılar, ne hüzünler, ne mutluluklar görmüştü, ama gördüklerinin çoğu acılıydı. Onca acı vardı etrafında o yalnızca ziliyordu. Trenlere binip gidenlere bakıyordu ama trenleri asla durduramıyordu.

Gitme fikri kalbinde ilk kez; hiçbirşeyi durduramayacağını, hiçbirşeyi değiştiremeyeceğini anladığı o an filizlendi.

Birbirinin aynı günler nasıl geçip giderse, öyle geçen günlerden biriydi. O gün istasyona gitti, 16:45 trenine bindiğinde, onu yolcu etmeye kimse gelmemişti.

Tekerlekler dönmeye başlayınca, başını cama dayadı, doğduğu, büyüdüğü, o kasabaya son kez baktı. Boğazında düğümlenen hıçkırığı geriye ittirdi. Gökyüzüne baktı, bulutları gördü, içini gıdıklanmaya benzeyen bir mutluluk yavaş yavaş doldurdu.

26 Mart 2008 Çarşamba

Güneşli Şarkılar

İş gününde her sabah aynı saatte kalkmak ağır gelir çoğu insana, zorunlulukların çoğu gibi.. Her sabah aynı saatte çalan cep telefonu alarmının çalmasından bir dakika önce uyanıp, yine de çalacak alarmı beklemek, alarm çalınca bir tuşa basıp "5 dakika sonra" demek. Bunu beşer dakika, beşer dakika daha uzatıp olabilecek son saniyeye kadar zaman kazanmak aslında kendi zamanımızdan çalmaktır. Çoğumuz fark etmeyiz bunu. Rahat rahat giyinerek, kahvaltı edip, iş için hazırlanıp evden çıkacağımıza, yarım saat kırkbeş dakikalık hazırlanma faslını on, bilemedin beş dakikalara indirmek çoğu insanın alışkanlığı haline gelmiş ne yazık ki.


Halbuki uyanır uyanmaz, alarmı beklemeden kalkıp, camı açıp temiz havayı içine çekmek, tuvalet, temizlik, kahvaltı, giyinme faslını kısıtlı dakikalara sığdırmaktansa yataktan zamanında kalkmak insana daha bir zindelik veriyor.

Sabah kalkınca müziğin sesine basanlardanım ben. CD playerın içinde önceden hazırladığım karışık bir cd mutlaka bulunur. Güneşli şarkılar çalarım hep, insanın içini aydınlatan, dudaklarına gülümseme yerleştiren. Yataktan kalkar, bir beş dakika kadar müzik eşliğinde egzersiz yaparım. Hava güneşliyse değmeyin keyfime. Sonra banyoya geçer hazırlanırım. Banyodan çıkınca siyah üzerine beyaz çizgili yakalı robdöşambrımı giyer, taze sıkılmış greyfurt suyu, kızarmış ekmek, peynir, yağ, reçel ve bir fincan çaydan ibaret kahvaltı sofrasına geçerim. Kahvaltımı ederken biraz televizyonda gazete başlıklarını okuyan programlara bakarım, biraz dergi, biraz da kitap karıştırırım. Eğer hava güzelse canım İzmir’in körfez manzarasına dalar giderim. Kahvaltı bitince üzerimi değiştirip dışarıya çıkarım. Hiç acele etmem. Aheste aheste yürürken dudaklarımda bir ıslık mutlaka olur. Köşedeki bakkala “Günaydın” der, köşeyi döner geçerim. Erken saatlerde böyle rahat rahat yayıla yayıla bir zaman geçirince güne çok mutlu başlıyorum.

Gördüğünüz gibi sabahları iyi değerlendirmek için ne yapılması gerektiğini çok iyi biliyorum. Ama “ah keşke” diyorum çünkü yukarıdakiler bir hayalden ibaret. O “beş dakika dahacılardanım”. İlk önce “Beş dakika daha uyuyayım sonra kalkarım” derim. O beş dakikalık alarm aralarında, sabahları yayıla yayıla hazırlandığımı hayal ederim. Bir beş dakika daha, sonra bir tane daha, ta ki son iki beş dakikam kalıncaya kadar. Nasıl giyindiğimi bilmeden evden kendimi dışarıya yaka paça dar dar atarım. Şanslıysam mutfağın önünden geçerken ağzıma bir lokma bir şey atabilirsem ne ala, yoksa aç bilaç yollarda gitmek ne demek bilir misiniz siz? Ardından bir stres bir stres. Köşede bakkal olduğunu bile geçen gün fark ettim. “Kim açmış bunu buraya?”

Üzerime varmayın benim.

Ben stresli adamım.

24 Mart 2008 Pazartesi

Bir An

Bir an...

Parmağın denklanşöre dokunması ile "Klik" diye bir ses.

Bir fotoğraf makinesi flaşının patlaması, ardından ışığın karşıdaki cama çarpıp fotoğraf makinesinin objektifine geri dönmesi.

Bir an.

Bir anın fotoğrafı böyle çekilir.

Seneler önce ölmüş bir çocuğun, ruhunun vücudunu terkedişi gibi masum, basit bir ölümün resmi bu. Ruhu uzun yıllardır bedenini terkedememiş taki ölü çocuğun resmine bir flaşın patlayışına kadar ruhu resminin içinde hapsolmuş.

SORULAR:
Ölmüş çocukların ruhu huzur bulabilir mi?
Çocuk ölümlerinden sorumlu olanların elleri temiz kalır mı?
Çocuğa tecavüz ettikten sonra onu arkadaşlarına peşkeş çeken hacı amcanın vicdanı hep mi tertemizdi?
Kasabanın eşrafının ikram ettiği çocuk yaştaki çocuğun bedeni çok mu gÜzeldi? Haz mı verdi sana? Şehvetli miydi? Zevk mi aldı salyalarından?
Ondört yaşındaki çocuk 8 yaşındaki erkek çocuğuna tecavüz edip, kabahatını örtbas etmek için onu öldürmekle masumiyetini kayıp mı etti?
Ölmüş çocukların ruhları neden huzur bulmaz?
Ağladığı için evladının kemiklerini kıran anneni ayakları altında mıdır cennet?
Ağladığı için dayak yiyen çocuklar neden dayak yediğini biliyor mu?
Afrikadaki çocuklar niye ağlıyor?

ÖĞRETMENİM, İSTEDİĞİMİZ SORUDAN BAŞLAYABİLİR MİYİZ?
"Yaz evladım, canının çektiğinden başla, ağlama sakın sinirlerim perişan kırarım bir tarafını."

Dünyanın kardeş olduğu, insanların eşit olduğuna dair iyimser masallar çocukluk yıllarımızda kaldı.

Sonra büyüdük....

"İnsan Kalbini Haritası" isimli bir film, veremli bir eskimo bir çocuğun gözünden aşkı bulmayı, savaşı ve sevdiklerini kaybetmeyi anlatır. Çocuğun bulduğu aşkın tanımı içinde; uçma aşkı ve karşı cinsten birine bir ömür sürecek - karşılıksız mı yoksa karşılıklı mı olduğu hep şüpheli - tutkulu aşk bir vardır. Kolayca melodrama dönüşecek bu film çocuğun mutluluklarını ve acılarını anlatır. Çocuk o soğuk kuzey ülkesinde kalsa soğukların içindeki herkesin kaderini paylaşacaktır, gitmesi hayrına olacaktır, ama giderse aklı arkada kalacaktır, aklı arkada kalmasın diye son akarabası sırf çocuğun geleceği için kendini çocuğun gözleri önünde buzullar içindeki suya bırakır. Suyun içinde son kez bakarken gözleriyle "git" demektedir. Eskimo çocuklarını pek bilmiyoruz ama çetin şartlar içinde yetiştiklerini böyle filmlerden, bazen de belgesellerden biliyoruz.

Afrikalı çocukların, aç, ölümle cebelleşen cılız fotoğrafları bunca yıldır gözümüzün önünde. İlgisiz kalmak mümkün mü? Benim gözümde canlanan afrika çocukları parazitlerle dolu suların içinde geçen bir kaç yıldan sonra bacak damarlarına yerleşmiş beyaz kurdumsu canlılarla yaşamak zorunda olanlardan. Bazen damarlarında delikler açıp bu kurtları dışarıya çıkarmak için çabalıyorlar. Aç bedenleri bu kurtların yiyeceği olmuş.

Kızılderililer ve afrikadaki bazı kabilelerin üyeleri fotoğrafları çekildiğinde ruhlarının bendenlerini terkederek o çirkin görünümlü siyah kutunun içine hapsolacağını ve bir daha asla huzuru bulamayacaklarını düşünürlerdi.

Ve bizler türkiyede geçen çocukluğumuzda kovboyculuk oynardık, iyi kovboylar ve kötü kalpli kızılderililer. Kızılderililer çok kötüydü hep kovboyları öldürürlerdi. Hiç insafları yoktu, öldürmek yetmezdi onlara, kafa derilerini de yüzerlerdi.

Üzgünüm, yalanla tanışmamız çocukluk yıllarımıza denk düşüyor.

Sonra o bir an geldi......

Kış zor geçmişti, gökyüzü hep kapkaraydı. Nihayet bahar geldiğinde o kara bulutlar dağıldı. Pamuk helva tadındaki bulutlar gökyüzünde gezmeye başladı.

Küçük kız annesinin elbisini ve pabuçlarını giyerek kırlarda koşmaya başladı. Güneşli ılık bahar gününde neşe içinde koşarken zıplasa bulutları yakalayacak gibiydi. Mutluluktan kalbi duracak gibi oluyordu. Kahkahalar atarak kendini kırdaki otların üzerine bıraktı.

Bir an, sadece bir an gökyüzündeki o yüce varlığa çok yakınlaştığını hissetti.

Bir fotoğraf makinesinin flaşı patladı.

Kızcağızın ruhu vücudundan havalanıp, fotoğraf makinesinin içine doğru bir kelebek misali süzülüp gitti.
Ve ardından her şey tekrar kapkara oldu.
Sevgili Ege Mavisi, mim için teşekkür ederim aldın götürdün beni. Ve Sevgili Gülçin aklıma uyup da bu nefis fotoğrafı direktifler silsilesi altında üstelik sinirin bir nebze olsun bozulmadan çektiğin için teşekkür ederim, senin yazından ve Ege Mavisinin yazısından etkilenince bunlar dökülüverdi.