15 Mart 2011 Salı

Biraz da Bir Kaç Güzel Kelime

Bu aralar nedendir bilinmez "davlumbaz" kelimesini pek bir beğeniyorum. Hatta yerli yersiz kullanıp aklıma estikçe seslendiriyorum bu güzeller güzeli kelimeyi. Şöyle telafuz ediyorum;

- Önce derin bir nefes alıyorum. (Kelimeyi hece hece dışarıya çıkartırken nefesimi azar azar bırakıyorum)
- İlk heceyi davudi bir ses tonu ile salıyorum: DAVvvv "v"yi hafiften belli belirsiz yankılandırıyorum, eko, eko, eko.
-İkinci heceyi "v"lerin yankısı bitmeden sallıyorum peşi sıra: LUMmmm buradaki "m"leri burnumdan sinüs boşluklarımda yankılata rezonanslata çıkarıyorum,
- Son heceye geliyor sıra: BAğZzzZZZ. Bu hecemim sırrı şu "z"yi koskocaman yankılatmadan hemen önce "a" ile aralarına miniminnacık bir "ğ" koyarak okuyorum.
Bu üç heceyi arka arkaya sıralayıp ayrılıyorum kelimemden. Söyledim mi bitiyor. Günlük davlumbaz resitalim sona eriyor.

Zaman zaman bazı kelimeleri sevmişimdir. "Hatırım için hatırla" deseniz hatırlayamam hangisini ne zamanlar sevdiğimi. Hele neden sevdiğimi hiç sormayın onun altında yatan nedenleri sorgulayacağım derken kelimelerin beni benden almasına müsade edecek kadar olmadım daha. Seslerin sıralanış biçimi hoşuma gittiği için seviyorum deyip geçiştirelim.

Bir ara "çitlembik" kelimesine takılmıştım, günde bir kaç doz tekrar tekrar tekrarlardım, sonra "Topaç"kelimesi geldi. Bir ara "Serzeniş", "Şartefela", "Şırfıntı", "Şezlong" - Bu sonuncusunun "o"sunu "ö" gibi seslendirmekten pek bir keyif alırdım. Derken "Sitare", "Sitayiş", "Hamhumşorolop", "Kırtasiye", "Elemterefiş", "Suzinak", "Börülce", "Börtü", "Patlangaç", "Zerdüşt", "Hatırşinas" Bunlar hatırladıklarım.

Bu ara sinirimi bozan ve de uluorta edildiği vakit kafama takılan ise "Çok doğru" ifadesi.

Kardeşim bu nasıl ifade? Bu ne biçim densizlik? Bir şey ya doğrudur ya yanlıştır. Doğru ise gerçeğin tıtatıp ta kendisidir zaten. "Doğru" kelimesinin önüne "çok" eklendiğinde gerçek çok daha gerçek olmaz ki. Doğrulukta gelinebilecek son nokta "doğru"dur, o da zaten hakikatin ta kendisidir. Pekiştireceğim derken bir özgüvensizliği seslendiriyor doğru kelimesinin önüne "çok" ekini iliştiriveren türkçe konuşanlar. Duyduğum vakit "Ahanda" diyorum içimden "Al bi hıyarağası daha". Kendi dediğine kendi inanmıyor, doğru olduğuna ikna etmek için doğruyu pekiştiriyor. Doğruyu önüne çok ekleyerek çekiştirmekle pekiştiremezsiniz ki.

Yaaaa!!!

14 Mart 2011 Pazartesi

Zehra ile Ömer

Seneler önceydi, Galata Kulesi yakınındaydı evim. Çok sıcak, samimi bir mahalle ortamımız vardı. Yaz ürkek ve çekingendi, ama eli kulağındaydı, ha geldi ha gelecekti. Mayıs ayının sıcağı birden beliren şakacı bir rüzgar ya da üzerimizden geçen ani bir bulut ile dalgalanıyor, yerini kış günlerini anımsatan serinliklere bırakıyordu. Karşı kapı komşum yaşlı bir İstanbul hanımefendisiydi, beni evladı gibi benimsemişti. Her zaman yemeğe davet ederdi. Arada giderdim. Anlattıklarında apayrı dünyalar gizliydi. Beni erken kaybettiği oğlunun yerine koyar gibiydi.

Üçüncü kattaki dairemin sokağa bakan salonu serin oluyordu. İçeride oturup saatlerce yazıyordum. Akşamüstleri, arada balkona çıkıp çay içiyor, o güm yazdıklarımı okurken, sokaktan gelen sesleri dinliyordum. Sokak gündüzleri başka, akşamları başka türlü cıvıl cıvıldı. Karşıdaki apartmanın üçüncü katında sevimli bir aile oturuyordu. İki çocukları vardı sekiz, bilemedin dokuz yaşlarında bir kız Zehra ile ondan daha küçük bir erkek çocuğu Ömer. Öğle saatlerinde iki kardeş el ele tutuşarak bakkala gider ufak tefek nevale; yoğurt, ekmek ya da sigara alırlardı. Bir gün bakkalda gördüm onları her ikisine birer gofret satın alıp verdim. Çıkışta anneleri balkondan gördü ellerindeki gofreti.

- "Zehra kızım nerden buldun o elindekini?"

- "Bu amca aldı anne."

- "Teşekkür ettiniz mi kızım?"

- "Hıııı.. evet."

-

Apartmanın cümle kapısından geçerek yürüdüler el ele. Arada gördüğümde isimleriyle seslendim. Sonra çiklet, leblebi şekeri verdim birkaç kez. Sevimli ve utangaç iki kardeştiler.

Bir gün erken çıktım balkona. Karşı evin üçüncü katındaki balkonda Ömer ile Zehra yere serilmiş bir kilimin üzerinde uslu uslu oynuyorlardı. Balkon kapısı açıktı, perde dalgalanıyor içeriden kadın gülüşmeleri geliyordu. Böyleydi mahallenin kadınları her gün içlerinden birinin evinde toplanıp laflarlardı. Sokağımız o kadar dardı ki, havalar ısınıp camlar açıldı mı, karşı dairelerden gelen konuşmaları net biçimde duymamak imkansızdı. Bazen bir fısıltı bile oyunbaz bir yelin önüne takılır kulaktan kulağa sürüklenirdi.

Zehra’nın bez bebeği, Ömer’in yeşil renkli tavşanı ikisini de oyalamaya yetiyordu. Balkonun yan tarafına asılarak dışarıya sallandırılmış çamaşırlar yazın esen tatlı rüzgarda neşeleniyorlardı. Rüzgarda sallanan çamaşırların resmini çekmek geçti aklımdan. Emektar fotoğraf makinamı almaya içeriye girdim. Resmi çekilecek bir şey gördüm mü eğer evdeysem en az on dakika onu aramam gerekiyordu. Asla son bıraktığım yerde bulamıyordum. Sanki görünmez, şakacı bir el her seferinde beni şaşırtmak için yerini değiştiriyordu. Makinayı bulmamdan bir kaç saniye önce vazgeçmek üzereydim. Aniden tişört yığınının arasından fotoğraf makinasının kahverengi kılıfının kenarını gördüm.

Balkona çıktığımda karşı evin balkonunda tek başına oturan Ömer'i gördüm. Gözleri irileşmiş ağzı koskocaman açılmış, dudak uçları aşağıya doğru bükülmüş, bir parmağı çenesinde hareketsiz duruyordu. Annesi seslendi o anda:

- "Ömer, Zehra!! Ne oldu yavrum?"

Küçük çocuk usulca kalkarak balkon kapısına yaklaştı.

- "Abla gitmiş" dedi

Sanki hızlı çekilmiş bir filmi normal bir hızla izler gibi bakışlarım karşı dairenin balkonuna asılı kalmış büyülenmiş izliyordum. Devinen her şey normalden defalarca yavaş biçimde ilerliyor, ancak onca yavaşlığa karşın izlediklerim düşünmeme fırsat bile vermiyordu.

- "Ne demek abla gitmiş" diye tekrarladı telaşlı bir kadın. Bir diğeri balkona çıkıp aşağıya baktı.O anda ben de aşağıya baktım. Zehra'nın ufacık bedeni, pembe elbisesi içinde üç kat aşağıda minik elinde bırakmadığı yeşil renkli tavşan ile yatıyordu. Çığlıklar ve merdivenlerden aşağıya koşarak inen kadın sesleri duydum sonra. Kadınlar aşağıdaydı. Anne kızının hareketsiz bedenini bağrına basmış, "Kızım, kızım, Zehram" sözlerini tekrarlıyordu.

Yaşlı komşum herşeyi izlemiş: Ablası Ömer'e kızmış, tavşanı elinden alıp fırlatmış. Oyuncak çamaşırlara takılmış. Kardeşi üzülünce Zehra uzanıp oyuncağı kurtarmak istemiş. Tavşanı tam eline aldığında dengesini yitirip aşağıya düşmüş. Bütün bunlar saniyeler sürmüş.

Ömer'in "abla gitmiş" deyişi uzun yıllar boyunca aklımdan çıkmadı. Aile o evden cenazeyi takip eden günlerde taşındı. Kısa bir süre sonra ben de ayrıldım o mahalleden. Arada bazı geceler rüyamın ortasında duyarım "abla gitmiş" sözlerini. Ömer'i düşünürüm o zaman. Ne yaptı acaba? Çocuk sırtının taşıyamayacağı kadar büyük olan bu yük ile ne oldu ona?


13 Mart 2011 Pazar

Dikkat Harika Bir Kitap, Ama Çok Kötü Bir Çeviri !!

Dario Argento korku filmlerinin kült yönetmeni, italyan bir sinemacı. Kızı Asia Argento da babasının filmlerinde zaman zaman rol alan ve çektiği iki filmle iyi bir yönetmen olacağının ipuçlarını şimdiden vermiş bir sanatçı. Babasının filmlerinde oyuncu olarak rol almasa bile fikirsel katkılarda bulunuyor. Dario Argento'yu ilk kez seneler önce Suspiria filmi ile tanımıştım. Daha sonra çekiliş tarihleri itibariyle aralarında uzun yıllar olsa da Inferno ve Mother of Tears filmleri ile üçlemeye dönüşen bu filmi arada oturur izlerim. Filmleri mantık hataları barındırsa da cinayet mizansenlerindeki yaratıcılık ve bu sahnelere gösterilen özenle diğer korku filmlerinde kolaylıkla ayrılan görsel yapıya sahiptir.

Geçen yıl James Gracey adlı irlandalı bir korku filmi tutkununun Dario Argento filmlerine rehber niteliğinde bir kitap yazmış olduğunu biliyordum. Kalkedon isimli yayınevinin dilimize 2011'in ilk günlerinde kazandırması sevindirici oldu; Dario Argento - Korku ve Gerilim Filmlerine İtalyan Dokunuşu. Kitabı rafta görür görmez sayfalarını çevirmeden hemen satın aldım.

Eve gelir gelmez açtım okumaya başladım. Yönetmenin bütün filmleri, TV çalışmaları, Senaryo yazarı ve yapımcı olarak bütün üşlerine ilişkin detaylı bilgi iöeren bir çalışma olduğunu hemen belli ediyor. Ancak ne büyük hayal kırıklığı. Çeviriyi yapan Zeynel Gül isimli kişinin çevirisini yaptığı dil olan ingilizceye dair görmezlikten gelinmeyecek büyüklükte noksanlıkları var. Daha önsöz cümlelerinin çevirisinden bir hantallık ve atmasyona sığınmışlık seziliyor. İş ne zaman film isimlerine geliyor ve D. Argento'nun filmlerinden beslenmiş Holywood yönetmenlerinin filmlerinin isimlerinin ingilizceden türkçesine geliyor işte o zaman ingilizcedeki yetersizliğinin üzerine sinema konusunda zır cahil birisinin çevirmenlik ettiği gerçeği ile başbaşa kalıyorsunuz.

Hatalar büyük ve saymakla başa çıkılacak gibi değil. İlk başlarda acaba bu kitap uydurup uydurup çevrilmiş oradan doğrudan baskıya mı gidilmiş, yayınevinin editörü grevdemiymiş gibi sualler aklıma geldi. İlk sayfaya dönüp baktığımda editör olsun, yayına hazırlayan olsun bu konulardan mesul insanların mevcudiyetinin en azından kitaba dair kimlik bilgileri arasında yer aldığını gördüm. Çeviri hataları o denli derin ve büyük ki, dilimizde anlam taşıyan bir cümleye rastlamak olanaksız. (Cidden doğru çevrilen bir tek cümle yok) Ben doğru düzgün çevrilmiş bir tane cümle görmedim. İlk başlarda gördüğüm hataları not almaya başladım, niyetim yayınevine bir e mail atıp "Bakın böyle böyle hatalar var, çok güzel bir kitabı dilimize kazandırmak istemişsiniz ama inanılmaz yanlışlıklarla dolu yetersiz ve itici bir çeviri, sıfır denilecek kadar az editör kalem oynatması var" bilgisini paylaşmaktı. Ancak hata sayısı rotasını kitabın dörtte biri bitmeden üç haneli sayılara yöneltince bıraktım not almayı. Ayrıca editörlük görevini üstlenen kişinin elini bile sürdüğünü düşünmüyorum ki düşündüğüm gibi değil de ortadaki kitap, editör eli değimiş bir kitap ise durum daha vahim demektir.

Kalkedon yayınevi bence piyasadaki tüm kitapları toplatıp yeniden çevirisini yaptırtmalı. Güzel bir kitap, çok kötü, inanılmaz kötü, berbat bir çeviri. Dario Argento'yu seviyorsanız bile aman diyeyim lütfen uzak durun bu kitaptan. Şu hali ile okuyup da sinirlerinizi bozmaya değmeyecek bir kitap.

Meraklısına linkler;

12 Mart 2011 Cumartesi

Empati Kurmaya Burun Kıvıran Yasakçı Aydın Kesimi

Kendi blogumuza hırsız gibi arka kapılardan girer olduk. Yazı yazmak içinmden gelmiyor, Oysa Mart ayı için ne hayallerim vardı. Bu ayı iki yıl önce yaptığım gibi kelimeler ayı ya da daha önce hiç yapmadığım gibi öykü ayı olarak ele almayı düşünüyordum. İkisi için de stoklarım vardı ancak hangisi olacağına dair seçim yapma konusunda bir sonuca varmak üzereydim. Derken blogspota giriş engellendi. Öğrendik ki blogspotta adresi meçhul bazı bloglar digiturk'un yayın haklarını elinde bulundurduğu maçları bazı sitelerden yayınlıyorlarmış güya ve bu sitelerin adreslerini de bloglarından duyuruyorlarmış. Suçları hırsızlama yayın yapam sitelerin adresini vermek yani. Yoksa suçumuz mu demliyim hepimiz yasaklandığımıza göre bir suçumuz olmalı, değil mi?

İnanılır gibi değil, Digi Efendi Google'a defalarca söylemesine rağmen Google bu adresleri veren blogları kapatmadığı için, İstanbul'daki şirket Diyarbakır'daki mahkemede dava açmış, mahkeme de tüm blogları kapatmış. Digi Bey sütten çıkmışmış, ak kaşıkmışmış, nerden bilsinmiş etsinmiş.

Şurdan bilebilirdi aynı numarayı daha önce de çekmişler, aynı ildeki mahkemeden yasaklara boğmuşlardı buraları, hatırlatayım. Dava dilekçesinde tüm blogspotun kapanması talebi olursa yasadaki oturmamışlıktan ötürü mahkemenin böyle bir uygulamaya hayata geçirdiğini hepimiz biliyorduk. Blogspottaki blogundan linki verdiler tüm Blogspot kapandı. Peki bu videoları yayınlayan siteler kapandı mı? ne gezer. Canı isteyen pekala yayınlamaya, isteyen de izlemeye devam ediyor mu? Maç dediğimiz oyunlar haftada bir yenisi ile karşımızda değil mi? Canı isteyen bu kaydı istediği yere koyup iki gün sonra kaldırıp karda yürüyüp izini belli etmemeye devam ediyor.

Telif haklarına bu denli duyarlı olan bu şirket "Hayallerine Dokun" kampanyasını billboardlardaki boy boy resimlerle, Avatar'dan Navi, Free Willy ve Up filmindeki karakterler ile duyurdu. Telif haklarını aldı da mı duyurdu bunu yakında öğreneceğiz? Olaya kızmış bir blogger bu ilanların boy boy resmini çekip o filmlerin haklarını elinde tutam Holywood şirketlerine gereken duyuruyu yapmış olabilir. Ben bilmem adalet bilir.

Adının önüne gazetecei sıfatı takmış bir kaç kişi olayı telif haklarına saldırı olarak gördüğü için Digi Bey'in yaptığını son derece haklı bulur yönde düdük çalmaya başladı. Bana gelen yorumlardan bir tanesi ise - kendi var blogu yok nedense - "Bu kadar kusur jandarma kızında bile bulunur" makamından bir gazel tutturdu. Ya ne yapıyorsunuz. Önemli birilerinin ya da sermayesi olan birilerinin İstanbuldaki evlerine sokaktan bir hırsız girince taşradaki mahkemelere dava açıp İstanbul sokaklarındaki tüm insanların sokağa erişimine mani olmasından ne farkı var bunun? Digi'nin tonlarca para döktüğü yayın hakkını aldığı maçlar yasa dışı yoldan dağıtılıyorsa adam gibi bir departman kuracak maaşı bastırıp kadrolu elemanlar besleyip bu tarz hırsızların önünü kesecek. Ama bu maliyetli bir iş. Ucuz olanı hepten herkesi mağdur etmek. Nasıl da aymazlığa batmış insanlar, yapılan haksızlığı görmeyip başka bir teferruata sabitlenip kalıyorlar.

Bedri Baykam bey olaydan bir kaç gün sonra basın özgürlüğü çığlıkları atmaya başladı Twitter'dan, şuradan buradan. Kendisine bir kaç kere mesaj atıp, futboldan bir sebeple onbinlerce insanın söz hakkının ellerinden alınmasına niçin tepkisiz kaldığını sordum. Hiç bir cevap alamadım. Yine Twitter'da muhalif duruşu ile dikkat çeken ve ilk romanından beri yazdıklarını ilgi le takip ettiğim Neslihan Acu'nun tepkisi beni şaşırttı. Kendisine; "Bir çok konu karşısındaki muhalif duruşunuz ile takdirimizi kazanmış bir yazarsınız, İslam ülkelerinde bir karışıklık oldu mu, her yıl bir kere sudan sebep icad edilerek blogların yasaklanması konusuna neden tepkisiz kalıyorsunuz acaba?" benzeri bir sualim oldu. Cevap alamadım. Bir gün sonra mesajımı tekrarladım, bu yasaklama hakkındaki düşüncesini sordum. "Kadından don kişot olmuyor diyen sözlerinizde son derece haklıymışsınız diye ayrıca bir mesaj gönderdim. Sayın yazarın tepkisi beni twitter'da bloke ederek beni yasaklamak oldu. Yasağa tepksizliğinin nedenini samimi biçimde soruyorsunuz bu ülkede yazarlara ya tepkisiz kalıyorlar ya da, sizi yasaklıyorlar. Varın gerisini siz hesap edin. Bu blogspot yasaklamasına taktım kafayı, keyfim kaçtı, durup durup tekrarlayıp fazla kafa ütülemem inşallah.



9 Mart 2011 Çarşamba

Amerikan Damak Zevki

Yüreği kaburgalarını döver gibi gümbürdüyordu.

"Kimdi?" dedi.
"Kim?"

Glynnis, Ian'ın da öfkesini kabarttığı için haince gülümsedi, omuz silkti. "Ne farkeder ki? Artık bitti"

"Kim? Bildiğim biri mi?"

"Çok geç! Bitti çoktan! Senin yüzünden!"

"Hazelton'dan biri mi?"

"Evet, Hazelton'dan biri." dedi Glynnis, kayıtsızca kendine bir kadeh daha şarap doldurarak. Elleri artık çok titriyordu.

"Önemli bir adam. Hazelton'da adından çok söz edilen bir adan. Senin arkadaşlarından biri aslında. Bense onu bıraktım, hataydı.bu. Tanrım, ne hataydı hem de, ne hata. Şimdi sen, sen, bana o kadın için yalan söylüyorsun, ikiyüzlü rezil, bok herif,beni kandırabileceğini düşünerek--"

"Glynnis beni dinlemek zorundasın--"

"Söylediğin hiçbir şeye inanabilir miyim sanki!"

Derken ne olduğunu anlamadan, Glynnis ayakta, hıçkırıklarını tutamayarak Ian'a evden çıkıp gitmesini haykırmaya başladı. Ian fırladı onu yatıştırmaya çalıştı; çünkü artık Glynnis iyice isterik bir hale gelmişti; Ian'ı kendisine zarar vermesinden korkar gibi kenara itmiş, çığlıklar atıyordu. Sağ elinde biftek bıçağı vardı, Ian'a doğrultmuyordu, ama başka zaman olsa ikisini de kahkahalara boğacak abartılı bir hareketle sallıyordu bıçağı. Ian düşünmeden bıçağa uzanıp parmaklarıyla ucundan yakaladı, Glynnis çığlık çığlığa Ian'ın başına burnuna vurmaya başladı. Burnu kanlar içinde kalmıştı; bu amansız boğuşma esnasında masa ters döndü, her şey havada uçup yerlere saçıldı--porselenler, yiyecekler, mumlar, şişeler. Ian parmaklarının kanadığını fark etmemişti, ama burnunun kanadığını anlamıştı. Glynnis ise hala öfkeyle başına, göğsüne çılgınca darbeler indiriyor, hakaretlerin en ağıza alınmazıymış gibi "sen, sen sen" çığlıklarıyla saldırıyordu ona. Ian onu omuzlarından yakalayıp sarsmaya başladı, durması, bu çılgınlıktan vazgeçmesi için yalvarıyordu, "lanet olsun, ah lanet olsun, dur"; hala insanüstü bir güçle karşı koyuyor, çığlıklarını kesmiyordu, gözleri vahşileşmişti, alnı terden parlıyordu, saçları elektriklenmiş gibi diken dikendi. Medusa'yı hatırlattı Ian'a: Kahraman Perseus'un taşa dönem korkusuyla yüzüne bakamadığı o canavarımsı yaratığı. Ian, "benim kalbimi istiyor" diye düşündü; "daha aşağısı yatıştırmayacal onu". Glynnis'in her yönden gelen çılgın darbelerinden kaçmak için sindi, onu bütün gücüyle üzerinden itti; Glynnis tökezledi, ayağı takıldı ve büyük bir gümbürtüyle arkaya, boydan boya cam pencerelerden birisinin üzerine düştü--cama gömüldü, cam duvar Glynnis'in çığlıkları arasında anında paramparça oldu. Cam parçaları ve kıymıkları Ian'ın yüzüne uçtu, yüzünü sanki bir yığın böcek sokmuş gibi oldu.

Cam sağır edici bir gürültüyle kırılmıştı, ses de bir anda kesilmişti; Glynnis'in Ian'ın kulaklarını delen korkunç çığlığı da birden kesildi: Hemen o an.

Camın dibinde, mozaik taşlı terasta, bacaklarından biri hala pencerenin içinde sıkışmış yatıyordu. Ian yardım etmek için adımını attı, neredeyse üzerine düşüyordu, bileği birden acıyla kavruldu--çerçevenin kenarında kalmış kırık bir cam parçası kesmişti. Durmadan karısının adını yineliyor, kabuslardaki gibi bir ürkntüyle üzerine abanmış, onu kaldırmaya çabalıyordu. Bir anda her yer cam dolmuştu. Glynnis'in saçları, Ian'ınki, elbiseleri, mğzaik taşlar. Glynnis'in yüzü tümüyle kan içinde kalmıştı; henüz bilincini yitirmemiş görünüyordu, ama ne dediği anlaşılmıyordu, baygındı, acı içinde kıvranıyor, inliyordu, gözkapakları kıpırdıyordu, gövdesi Ian'ın kollarında ölü gibi ağırlaşmıştı. Ian ambulans çağırmak, ona yardım çağırmak için telefona koşması gerektiğini biliyordu, ama birkaç saniye, ona çok uzun gelen bir süre orada öylece çöemlik kaldı, felce uğramış, hiç kıpırdayamaz bir halde, Glynnis', tekrar terasa, yerdeki cam parçalarına ve kan gölünün içine bırakamadan.

(American Appetites)
Türkçesi: Alev Bulut
Yayınevi: Can Yayınları - 1994

Yazarın dilimize çevrilen bir başka kitabı: Güzel Bir Kız

Çocukluk Anıları

Masumiyet çocukluk anılarımda
Ağacın üstünde bir kız
Elinde yarısı yenmiş bir elma

1 Mart 2011 Salı

Bloguma Dokunma

Çok zaman önce değil, 2009 yılının son aylarında Digiturk kanallarından Lig TV’nin elinde yayın haklarını bulundurduğu maç yayınları blogspot üyelerinin bazıları tarafından izinsiz gösteriliyor diye mahkemeye başvurmuş ve mahkeme kararı ile tüm ülkenin blogspot.com adresine erişimini engellettirmişti. Bu şirketin yasalardaki noksanlıktan yararlanarak onbinlerce kişinin izlemeyi ve paylaşmayı seçtikleri internet sitesine engel çekip onları bu zevklerinden mahrum etmeye hiçbir hakkı yok. Kabul ediyorum insanların Digiturk yayın hakkını elinde bulundurduğu kayıtları izinsiz paylaşmaya da hakları da yok. Ama bunu yapan zaten kaç kişidir. Söz konusu şirket kadrolu eleman çalıştırıp internet sitelerini taratabilir ve kendine ait kayıtları tespit ettirerek bu yayınları izinsiz paylaşan kişilerden bu kayıtları çekmesini isteyebilir, yanıt alamazsa blogspot ile temasa geçip blogspot üyelerinin, daha üyelik başlatmanın ilk şartı olan “okudum ve kabul ediyorum” yazısını seçerek onay verdiği sözleşme maddelerinden “copyright violation” ile ilgili kısmı işletmelerini isteyebilirler. Bu durumda blogspot o üyeler hakkında gereken neyse onu yapar, yapmazsa uluslararası mahkemelerde Digiturk hakkını rahatlıkla alabilir. Ama tabi bu süreç mantık süzgecinden geçtiği için mantığın gerektirdiği kadar vakit alır. Onun yerine bizim yasarlın boşluğundan yararlanıp onbinlerce kişiyi rahatsız etmek daha kolay.

Cumartesi günü internet hizmeti aldığım Superonline’ı arayarak blogspota erişimde sorun yaşadığımı bunun bir açıklaması olup olmadığını sorduğumda bana deli muamelesi çektiler. Sanki ben uyduruyormuşum gibi hissetiirmeye çalıştıkları için telefona çıkan görevliyi bir güzel kalayladım. Sonuçta bir şey hallolmadı. Meğer Superonline Blogspot’a erişimi engelleme kararını hayata geçiren ilk servismiş.

Önümüzdeki günlerde sadece Blogspot’a değil Goggle hizmetlerinin bir çoğuna ulaşmakta zorluklar yaşayacağınızı biliyorsunuzdur zaten. Google Maps, Documents, vs. ne varsa unutun, unutmadan önce de üzerlerine bir bardak buz gibi suyu afiyetle için.

Tabii bu arada ikide birde buralarda böyle mağdur edilmek de ayrı bir sıkıntı, bir sürü arka yoldan buraya dolaşıp giriliyor ama ileride bu olanak da kalkarsa diye başka bir alternatif bulmak lazım. Sağlıklı bir blog hizmeti alabileceğimiz başka site önerisi olanların her türlü paylaşımına açığım.

Digi Bunu Hep Yapıyor

Bu yasaklama hadisesi ikinci kez oluyor ve ben bundan çok rahatsızım. Digiturk üyeliğimi işte bu sebeple iptal ettirdim, tüm akrabalarımdan ve tanıdıklarımdan da bu kanalla ilişkilerini koparmaları için temasa geçtim. Onbinlerce insanı zaten kısıtlı sayıda olan düşünce paylaşım sitelerine erişimden alıkoymak çağdaş bir zihniyeti benimsemiş bir televizyon şirketinin işi olamaz.

Sizlerden ricam lütfen söz konusu şirketi protesto ediniz. Tüm blogspota erişimi kapatmanın seyircilerden biri küfür etti ya da sahaya bozuk para attı diye.stadyum kapatmaktan, içindeki kitaplardan biri sakıncalı diye tüm kütüphaneyi ateşe vermekten, ağaçlardan biri devrilecek diye tüm ormanı kundaklamaktan ne farkı var? Digiturk imajını mahvetmek için emin adımlarla ilerliyor, paşa gönülleri bilir.

Kendilerini buradan tebrik ediyorum.

Onlardan bir tek Şey istiyorum: BLOGUMA DOKUNMA!!!!