30 Ocak 2013 Çarşamba

Cambaz

Marilyn: "En çok kime bağımlıyım biliyor musun?"

"....................."

Marilyn: "Ne dostlarıma ne de yabancılara. Telefona. Özellikle de gece geç vakit... Uyuyamadığımda... Arkadaşlarımı aramaya bayılıyorum. Sık sık, seninle bu şekilde gecenin bir vakti için randevulaşıp bir eczanede buluştuğumuzu hayal ediyorum."

* * *

Polis Memuru: "Telefonda bir adam var. Marilyn Monroe'nun psikiyatristi olduğunu söylüyor. Yatağına, yanına oturmuş, telefon ediyor. Etajerin üzerinden boy boy ve boş Nembutal şişeleri varmış. O geldiğinde zaten ölmüş, bütün ilaçları içmiş." 

* * * 

Marilyn bir gün düşeceğini bilen bir ip cambazı gibiydi... İpin üzerinde dimdik yürür gibi görünmesine rağmen düşeceği günün geldiğini bir tek kendisi biliyordu. 


26 Ocak 2013 Cumartesi

Ah Sophia

Çocukluğu 70'li, 80'li yıllara denk gelenler akşamları mum ışığında geçirilen saatlerin yabancısı değillerdir. Mum ışığında yapılan sohbetlerin de, ertesi güne yetiştirilmesi gereken ödevlerinde ayır bir tadı olduğunun  belki yeni yeni farkına varmışlardır. Öyle ya sahip olduklarımızdan çok, kaybettiklerimizin farkına varıyoruz, insan olmanın kaçınılmaz özürlerinden bir tanesi de bu olsa gerek. 

Aslında ben kayıplardan değil de biraz, Sophia Loren'den bahsetmek istiyordum bugün; yaşarken efsane olmuş film yıldızlarının sonuncusundan. İzleyenler bilir "İki Kadın"da elinde valizi, yanında kızı ile oradan oraya savrulurken bir an Pizza Kulesi gibidir, "devrildi", "devrilecek" derken, Dilek Çeşmesi gibi umutla dolar, Kolezyum gibi dünyaya meydan okur, tepeden tırnağa İtalya'nın ta kendisi gibidir Sophia Loren. Peki ya "Dün, Bugün Yarın"da.. Napoli'nin kenar mahallelerinden bir tanesinde kaldırım taşlarının üzerinden, doğurdu doğuracak karnı ile, geçip giderkenki hali. Unutmak kolay mıdır "Güneş Çiçekleri" filminde, kendinden on, on beş yaş büyük bir kadını canlandırışını, savaş sonrasında bir cesedin peşinden yabancı bir ülkede yitip gidişini, yitirişini, tam bitiyor derken filmin üzerine bir günebakan çiçeği gibi açışını. Mick Jagger ve Keith Richard'ın uğruna şarkı yazdığı: "Pass Me the Wine (Sophia Loren)", dahası Alpay'ın bir şarkısına konuk olmuş kadın dır "Ah Sophia"

Ah Sophia! dağıttın beni
Tenhalarda unuttun beni

Geçmişine dair sorular sorulduğunda;
"Hayatım bir peri masalı değil, bazı şeyleri hatırlamak bile hala acı veriyor" yanıtını verecek kadar ayakları yere basar.

Napoli'nin Pozzuoli adında, kimsenin var olduğunu hatırlamak istemediği bir küçük kasabada büyümüştür Sophia. Balıkçıların, fabrika işçilerinin kasabası. İçinde yaşayanların, fakirliğin fakirlik olduğunu fark edemeyeceği kadar yoksul bir kasaba. Üzerine bir de İkinci Dünya Savaşı. Ekmeğin karne ile dağıtıldığı günler ve farelerin yuvalandığı tünellerde hava saldırılarından saklanılan geceler. Tüneller dolusu hastalık, kahkahalar, gözyaşları, sarhoşlar, doğuran kız çocukları. 

(devam edecek) 



25 Ocak 2013 Cuma

Dostluk Mimi

Bunları biliyor muydunuz? 

Hassas kişilerin aslında en güçlü olduğunu, her şeyin üstesinden tek başlarına gelebildiklerini? 
Başkalarına nezaket gösterenlerin, kaba davranışlara en fazla maruz kaldığını? 
Sürekli başkalarıyla ilgilenenlerin aslında ilgiye en çok ihtiyaç duyanlar olduklarını?
Söylemesi en zor üç sözün “Seni seviyorum!” “Özür dilerim!” ve “Bana yardım et!” olduğunu? 
Biliyor muydunuz? 

Birinin mutlu görünmesi onun her daim mutlu olduğu anlamına gelmez; yüzündeki o gülümsemenin ardına bakarsanız, belki aslında ne kadar acı çektiğini ve gülümsemenin acısının üzerine beceriksizce örtmeye çalıştığı bir perde olduğunu görebilirsiniz.

Şu anda sorunu olan bütün dostlarımız için bir iyi niyet hareketi başlatalım. 

Blogumuza bu yazıyı kopyalayıp yapıştıralım. Belki bir aile sorunları, sağlık sıkıntıları, iş dertleri, o ya da herhangi bir konuda endişesi olanlara ve sadece birinin umursadığını bilme ihtiyacında olanlardan bir tanesi, birimizin blogunda rastlar ve bir anlık da olsa dünyada başkalarını düşünen insanlar da olduğunu fark eder. 

Bunu hepimiz için yapalım, çünkü kimse sorunlardan bağımsız değildir. Umarım bu yazıyı bütün blog dostlarımın duvarında görürüm. Bazılarınınkinde  göreceğimi biliyorum! Ben bir dostum için yaptım ve isterseniz siz de yapabilirsiniz. Çok basit, başka mimlerde olduğu gibi uzun uzun bir şeyler yazmanıza bile gerek yok, kopyalayıp yapıştıracaksınız. O kadar.  :) 




24 Ocak 2013 Perşembe

Apartman Öyküleri ya da Öyküler Kurmak

Chris Ware bir çizgi roman yazarı/çizeri. Öykülerinde hüzünlü insanları resmediyor. Çizgileri hayli ekonomik olsa da detayları hayli zengin. Vazgeçemediği temaları iletişimsizlik, sosyal izolasyon, depresyon ve ruhsal çileler. Bir çok dergi ve gazetede işleri yayınlanıyor. "Jimmy Corrigan: Dünyanın En Akıllı Çocuğu" isimli bir çizgi romanı yayınlandı. 

2012 yılında yayınlanan bilinen fiziksel kitap türlerine uymayan kitabı "Building Stıries"; bir çok prestiji yüksek dergi ve gazete tarafından yılın en iyi on kitabı listelerine alındı. Hazırlanması on yılı bulan bu kitabı bir okuma oyunu olarak da görmek mümkün. Okuyucusunu içine alan, okudukça okuyucusunun içinde büyüyen öyküleri var bu "kitabın". Oyun daha isminden başlıyor; "Apartman Öyküleri" ve "Öyküler Kurmak" anlamlarını taşıyor.



Building Stories bir kutu halinde okuyucusuna ulaşıyor. İçinden 14 irili ufaklı parça çıkıyor; bir ciltlenmiş kitap, çizgi romanlar, dergiler, katlanır çizgi roman kartları, şemalar, katlanabilen büyük bir oyun kartonu. Kutuyu açıp ilk parçaya elinizi attığınızda Chicago'da 100 yaşındaki 3 katlı, 3 daireli bir apartmanın içinde yaşayanların hayatlarına bir ucundan bulaşıyorsunuz. 



Anlatılanların başı, sonu belli olmadığı için nereden başladığınızın önemi yok. Chris Ware apartmanın yüz yıllık ömrü boyunca konuk ettiği kişileri şöyle derliyor; "... 301 kiracı, 178 çift, 469 gözetlendiğinin hissedilmesi, 29 kırık kalp (yazarın ki de dahil), 104 yazar, 4 sabıkalı..."
Öykünün kısacık bir bölümü 2005 yılında The New Yorker'da ve The Sunday New York Times'da yayınlanmış. 



Kitap apartmanda halen yaşamakta olan 3 dairenin sakinini anlatıyor. Elinizi attığınız yerden öyküye dahil oluyorsunuz. Kahramanlar; 
Zemin katta yaşayan ve aynı zamanda apartmanın da sahibi olan yaşlı bir kadın, 
İkinci kattaki mutsuz çift. Bir zamanlar birbirlerine delice aşık olduklarını bile anımsamıyorlar. Erkek rock yıldızı olma hayalleri kurarken artık bir fabrikanın gece vardiyasında güvenlik görevlisi olarak çalışıyor. Partnerinin sürekli kilo almasından nefret ediyor ve sürekli kadını aşağılıyor. Kadın ise ifadesiz bir yüzle sıralanana hakaretleri dinlerken "ileride bir gün yine bana iltifatlar edecek, ismimi söylerken yüzü gülecek"  diye hayaller kuruyor. 
Üçüncü katta ise çocukluğunda sol dizinin altından bacağı kesilmiş üniversitede resim eğitimi alan genç bir kız var.
Bodrum katında ise kapana kısılmış bir arı.




Apartmanda yaşayanların ve arının, geçmişte zaman zaman kesişmiş hayatları, sol ayağı olmayan kızın bakış açısından anlatılıyor. Eliniz attığınız kitap/dergi/kağıt parçasında öykü büyüdükçe sizi de içine alıyor. Giderek büyüyen bir mutsuzluğun öyküsünü gözetler gibi izlediğinizi fark ettiğinizde çoktan oyunun bir parçası olmuş oluyorsunuz.

Dilimize çevrilmesi dileği ile...




Meraklısına Linkler;




20 Ocak 2013 Pazar

Duvarların Dili Olsa

Neler söylerlerdi değil mi, bir konuşabilselerdi? Yazılar onların yerine konuşuyor şimdilik.



17 Ocak 2013 Perşembe

Pi'nin Yaşamı

(Aşağıdaki yazı filme dair "spoiler" içermemektedir.)

Yann Martel ile tanışmam 2011 yılında okuduğum "Beatrice ve Virgil" isimli romanı ile oldu. Bir eşek ve maymun üzerinden holokaustu anlatmayı deneyen bir kitaptı. Yazarın, okuyucuyu kitabının içine fark ettirmeden çekmesi ve merak unsurunu ayakta tutan kurgu tekniği hoşuma gitmişti. Kitap yayınlandıktan sonra, karakterlerden bir tanesinin yazdığı tiyatro oyunu metni üzerinden topa tutulmuştu. Bu bölümün Godot'yu Beklerken'e olan benzerliğinin altı çiziliyordu. Bu eleştiri yağmurunu haksızlık olarak gördüğümü belirtmeliyim, romanın içindeki tiyatro metni tam da o ölü hayvan doldurma işine kendini adamış roman karakterinin yazacağı türden bir metindi. O adamın karakterini yansıtıyordu. Fabl özellikleri taşıyan bu romanı yazan Martel'in bir de "Pi'nin Yaşamı" isimli, ödüllere boğulmuş, otuz dile çevrilmş, milyonlarca satmış bir romanı olduğunu sonradan öğrendim. Romanın bir kurtarma sandalında yanında bir bengal kaplanı ile Pasifik Okyanusu'nu geçmeye çalışan buluğ çağındaki bir çocuğu anlattığını öğrenince ilgim söndü. Daracık bir alanda, bir kaplan ile çocuk arasında geçebilecekler ilgimi çekmedi. Unutup geçtim. 

Resim: Life of Pi - Tomar Hanuka 


Romanın sinemaya uyarlandığını ve Ang Lee'nin filmin yönetmenliğini üstlendiğini duymuştum, geçen ay vizyona girince önce unuttuğum romanı okuyup, ardında filmi izlemeyi tercih ettim. Roman fabl özelliklerine sahip, Hemingway'in "İhtiyar Adam ve Deniz"ini andırıyor biraz, bir de Anne Rice'ın "Vampirle Görüşme" romanının ropörtaj bölümünü andıran bir yapı üzerine inşa edilmiş. Almış olduğu övgüleri hak etmiş bir roman.    Dahası ikinci kez okunabilecek kitaplardan. 


Ang Lee'nin "Hulk" haricindeki filmlerini sevmiştim. Life of Pi'yi kitabı okuduktan sonra daha çok merak ettim. Yann Martel büyüleyici bir dünya yaratmıştı, büyük ekranda kitabın izlerini daha fazla gecikmeden aramalıydım. 


Film jeneriğinden başlayarak izleyicisini içine alıyor ve finale gelip de yazılar akmaya başladıktan, dahası salondan çıktıktan sonra bile yakasını bırakmıyor. İlk baştaki renk ve doğa cümbüşü film boyunca sürüyor. Oyuncular arasında Gerard Depardieu'nun da olduğunu görünce bir an aklımdan "Yine mi Depardieu?" sorusu geçmedi değil. Büyüklüğüne büyük, iyi oyunculuğuna iyi oyuncu ama artık her filmde olmasından sıkıldım itiraf edeyim. Ancak film ilerleyip de "aşçı" rolünde onun olduğunu görünce, endişem ortadan kalktı. Bu efsanevi oyuncunun filmdeki rolü iki dakika bile sürmüyor. Ancak finale geldiğinizde bitmeyen filmlerden "Life of Pi" ve tam da orada, hiç gözükmemesine rağmen Depardieu aklımızda kaldığı kadarı ile, olanca gerçekliği, acımasızlığı ve azameti ile ekranı kaplıyor, büyüyor da büyüyor.  



Ang Lee'nin filmi kitaba ihanet etmiyor, ruhunu olduğu gibi korumuş. Kitapta olmayan bir karakter ilave edilmiş ve bir kaç karakter de filme alınmamış. Görsel bakımdan çok etkileyici. Bu güne kadar izlediğim en iyi üç boyutlu film. Diğer izlediğim 3D filmlerde bu özellik gereksiz bir oyuncak gibi sırıtırken, bunda filmin her anına hizmet eden bir öğe olarak kullanılmış. Öyle ki bu filmi iki boyutlu izlemek yazık olur diye düşünüyorum. 


Pi'nin konusundan, sırrını ele vermeyecek biçimde bahsetmek gerekirse; Piscine adlı bir çocuğun üzerinden hayvanat bahçesi işleten ailesinin - anne, baba ve erkek kardeşi Ravi - hayatlarını değiştirme çabası dile getiriliyor. Hintli aile sahip oldukları hayvanları satacak ve Kanada'ya yerleşecektir. Hayvanları ile bindikleri japon yük gemisi, karşılaştıkları ilk fırtınada batar. Piscine ve kaplanı Richard Parker, okyanusun ortasında sığındıkları 8 metre uzunluğundaki kurtarma sandalında aylarca ölüm kalım savaşı verirler. Çocuk hayatta kalabilmek için kaplanı tok tutmalıdır. Daha en başından çocuğun kurtulacağını biliriz. 

"O sabah ufuk bir yana yatmıştı, dudaklarım ise gülümsemeyle öbür yana.""Sağlıklı bir hayvandan daha tehlikeli olan tek şey, yaralı bir hayvandır."

"Korkuya ilgili bir şey söylemem gerek. Yaşamın tek gerçek rakibidir. Yalnızca korku hayatı yenebilir. Zeki, kalleş bir düşmandır, bunu çok iyi biliyorum. Namussuzdur, hiçbir kanuna ya da geleneğe saygısı yoktur, merhamet nedir, bilmez. Bulmakta hiç zorluk çekmediği en zayıf noktanızdan vurur sizi. İşe her zaman zihninizden başlar. Kendinizi sakin, güvenli ve mutlu hissettiğiniz bir anda. Sonra ılımlı bir kuşkunun kılığına bürünerek, tıpkı bir casus gibi beyninize süzülür. Kuşku inanmayışla karşılaşır ve inanmayış onu dışarıya atmaya çalışır. Ama inanmayış az silahlı bir askerdir. Kuşku onu kolayca alt eder. Endişelenmeye başlarsınız. Mantığınız sizin için mücadele eder. Güveninizi yeniden kazanırsınız. Mantık en son teknolojik silahlarla donanmıştır. Ama inanılmaz gibi görünse de, üstün taktiklerle ve yadsınmaz zaferlere karşın, mantık tuzağa düşürülür. Kendinizi giderek zayıf ve kararsız hissedersiniz. Kuşkunuz dehşete dönüşür."

Kitap da film de inanca dair bir macerayı dile getiriyor. Piscine hem müslüman, hem budist, hem hristiyan. Babası ona "din karanlıktır" derken, annesi "bırakalım o kendi yolunu bulsun" diyor. Neden inanıldığı ve neden inanılmadığı Pi'nin başına gelenler ve sonradan anlattıkları etrafından şekilleniyor. 

Martel'in kitabı yayınlandıktan kısa bir süre sonra intihal söylentileri de almış yürümüş. Brezilyalı yazar Moacyr Sciliar'ın 1981 yılında yayınlanan "Max and the Cats" isimli kitabının konusuna benzerliği dikkatlerden kaçamamış. Max ve Kedileri isimli kitapta İkinci Dünya savaşı sırasında bir Alman ailesinin sahibi oldukları hayvanat bahçesindeki hayvanları satmak ve yeni bir hayat kurmak üzere çıktıkları okyanus seferi sırasında bindikleri geminin batması, sonrasında Max'ın Jaguar'la birlikte okyanus ortasında kapana kısıldığı kurtarma sandalında yaşadıkları anlatılır. Martel ropörtajlarında Brezilyalı yazarın bahis konusu kitabından haberi olmadığını öne sürmüş olsa da Pi'nin sayfaları arasından Moacry Sciliar'a vermiş olduğu "hayat kıvılcımı" için teşekkürlerini sunmuş olması yanıtının gerçeği yansıtmadığı gösteriyor. 

Ancak Martel'in kitabı sadece Max'ın öyküsünden ibaret değil. Filmi izlemeden ufacık bir sandaldaki kedi fare oyunu diye düşünülmemeli. Filmi izlediğinizde gördüklerinizi değil görmediklerinizi de sorgulayacağınıza eminim. Film her anında muazzam  görselliğe sahip, dahası müthiş, abartısız, sade, ancak iyi oyunculukla altından kalkılabilecek finale geldiğinizde o ana kadar zengin boyutları ile gördüklerinizin gerçekliğini sorgulamaya başlıyor ve filmden çıktıktan sonra aynı filmi bir kez de kafanızda canlandırmayı deniyorsunuz. Bu hali ile bu film için söylenebilecek tek şey var: "Müthiş"



Life of Pi - 2012
Yönetmen: Ang Lee
Senaryo: David Magee (Yann Martel'in romanından )

Oyuncular:
Pi: Suraj Sharma
Yetişkin Pi: Irfan Khan
Pi 12 yaşında: Ayush Tandon
Pi 5 Y yaşında: Gautam Pelur 
Anne: Tabu 
Baba: Adi Hussain
Aşçı: Gerard Depardieu
Denizci: Jian-wei Huang

Müzik: Claudio Miranda

Meraklısına Linkler:



16 Ocak 2013 Çarşamba

Kediden Al İlhamı

Çoğu sanatçı ne istediğini bilir, kafasında kurar eserini ve hayata geçirir. Kimi sanatçı da ilhamı birden yakalar, doğaya hayvanlara bakmak bazen umulmadık sonuçlar verir. 

Kedi ilham verici bir hayvandır mesela. Ya sizce? 
 

Tanıdık bir resmi andırıyor.Acaba hangisini? Acaba hangisini?

Borular II

"Bütün bu anlattıklarımı aptalca bulduğunuzu biliyorum. Herkes bir misketle durup dururken yol olmayacağını bilir, ama misketleri borunun bir ucundan yuvarlayıp öteki ucundan çıkmadıklarını gördüğümde ben olayı tuhaf bile bulmamıştım. Kendime aynı biçimde büyük bir boru yapıp içine girmeye ve kayboluncaya kadar sürünmeye işte o zaman karar verdim. Fikir aklıma geldiğinde o kadar mutlu oldum ki yüksek sesle güldüm. Hayatımda ilk kez gülüyordum, yanılmıyorsam."

"Borunun içinde sürünmeye başladım, öteki uçta neyle karşılaşacağımı bilmiyordum… Borunun belli bir noktasını geçtikten sonra neler olduğunu tam olarak bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da burada olduğum. Şimdi bir meleğim galiba. Yani kanatlarım var, başımın üzerinde de bir hale. Benim gibi yüzlerce insan var burada. İlk geldiğimde herkes yere çömelmiş benim birkaç hafta önce boruya yuvarladığım misketlerle oynuyordu.

Cennet’in hayatlarını iyilik yapmaya adamışların yeri olduğunu sanıyordum, ama öyle değilmiş.

Cennet dünyada gerçekten mutlu olmayanların yeri. Bana buraya kendilerini öldürerek gelenlerin hayatlarını tekrar yaşamaları için dünyaya geri gönderildiklerini söylediler, çünkü ilk seferinden hoşnut kalmamaları ikinci seferinde uyum sağlayamayacakları anlamına gelmiyor."


Fotoğraf: Moshe Shai

15 Ocak 2013 Salı

Borular...

Etgar Keret diyor ki: 
"Askere en sevdiğim arkadaşımla birlikte gitmiştim. Kötü bir deneyimdi. Yerin altında ışıksız bir odada bulunuyorduk devamlı. Arkadaşım duygusal bir krize girmişti. Bir gün bana yaşamak için bir neden söylememi istedi. 6 saat boyunca konuşmuştuk; aklıma bir neden gelmemişti. Odadan çıktım ve intihar etti. Devamındaki günlerde o nedeni kendim için aradım. İki hafta sonra yazmayı denedim ve ‘Borular’ adlı şeyi yazdım. Öykü olup olmadığını o sıralarda kavrayamamıştım ama aradığım nedeni bulduğumu hissettim. Yazmaya devam ettim. İlk kitabım ‘Nimrod Çıldırışları’ndaki öyküler kişisel hayatımı yansıtır."
Borular'dan kısa bir alıntı:
"Yedinci sınıfa geçtiğimde okula bir psikiyatr getirdiler, psikiyatr bizi bir dizi uyum sınavından geçirdi. Bana arka arkaya yirmi adet farklı kart gösterdi ve üzerlerindeki resimlerde ne gibi tuhaflıklar gördüğümü sordu. Hiçbirinde bir tuhaflık görememiştim, fakat ısrar edip ilk kartı bana tekrar gösterdi – üzerinde çocuk resmi olanı. “Bu resimde nasıl bir tuhaflık görüyorsun?” diye sordu yorgun bir sesle. Bir tuhaflık göremediğimi söyledim yine. Sinirlendi ve “Resimdeki çocuğun kulakları yok, görmüyor musun?” diye sordu. Gerçekten de resme tekrar baktığımda çocuğun kulakları olmadığını fark ettim. Ama onun dışında bir tuhaflık yoktu resimde. Psikiyatr bana “ileri derecede algı bozukluğu” teşhisi koyup, marangozluk meslek lisesine nakil olmamı sağladı. Meslek lisesine gittiğimde testere tozuna alerjik olduğum ortaya çıktı, bu sefer de metal atölyesine gönderdiler beni. Oldukça becerikliydim aslında, ama yaptığımdan zevk almıyordum. Doğrusunu isterseniz, hiçbir şeyden pek zevk almıyordum. Okuldan mezun olduktan sonra boru imal eden bir fabrikada iş buldum. Fabrikayı ülkenin en iyi teknik üniversitesinden diploması olan bir mühendis yönetiyordu. Son derece zeki bir adamdı. 
Ona kulaksız bir çocuk resmi falan gösterseniz anında fark ederdi."



Fotoğraf: Anna Kaim 

Kitap: Gazze Blues; Etgar Keret & Samir El-Youssef. 
Çeviren: Avi Pardo 
Yayınevi:Siren yayınları


Meraklısına Linkler:

12 Ocak 2013 Cumartesi

Bir Zamanlar Marilyn Vardı

Bir zamanlar Marilyn vardı. Marilyn'in bilinmeyen zamanları da vardı.

Derler ki; 
Marilyn bir hayalden ibaretti
Çok insanın imrendiği hayatına son verdi

Peki ya; Nembutal?
Zehirlenme, İntihar?

İpuçları:
        İlaçları
Kalıntıları:
       Bulunamadı


11 Ocak 2013 Cuma

Şarkı Söylemek Lazım

Başarılı bir cümle kurmak için gereken öğeler şunlar: 

1. Yüklem
2. Özne
3. Nesne
4. Dolaylı Tümleç
5. Zarf Tümleci
6. Cümle Dışı Unsurlar ve Ara Söz, Ara Cümle


Bu öğelerle başarılı bir şarkı sözü de yazılabilir pekala. Hadi gelin biz cümle kurmadaki başarımızı arttırmak için cümlenin olmaz ise olmaz öğelerini başka şeylerle değiştirelim. 

Yüklem et veya balık veya tavuk olsun,
Özne kış sebzeleri olsın,
Nesne orta büyüklükte bir soğan,
Dolaylı tümleç tuz ve su,
Zarf tümleci sıvı veya katı yağ,
Cümle Dışı Unsurlar ve Ara Söz, Ara Cümle ise taze veya kuru baharatlar olsun..

Nasıl? Artık yeni cümlelerimizle yeni şarkılar yazmaya hazır mısınız?

O halde durmayın, bu cümlelerle şarkı söylemek lazım.....

 

Fotoğraf: 1920'li yıllardan şarkı söyleyen bir kadın.

Onlar da Değişti


Bir fotoğrafın en güzel yönü basılı olduğu materyalin üzerine zamanın attığı çentiklerden başka değişime uğramaması. Oysa hayat değişimden ibarettir. Fotoğraf karesi bizlerin, değişip duran bizlerin bir tek anını bir daha değişmemek üzere karenin içine almıştır. Değişen tek resim sanırım Dorian Gray’in portresidir o da hayatın özüne aykırı, ters yönde bir değişimdir. Sahibi değişmeksizin duruken, protresi yılların izlerini sahiplenmektedir.

Bir zamanlar keyifle izlediğimiz filmlerin yıldızlarındaki değişimi gözlemlemek korkunç.

Joel Haley Osment’ın Forest Gump’ın oğlu olarak çıktığı yol, 6. His’te tüm dünyanın dikkatlerini üzerine çekti. İzleyenlerin onun oyunculuğun kayıtsız kalması mümkün mü? A.I. bir çok sinema izleyicisini can sıkıntısı ile imtihan etse de küçük oyuncu filmin her anında sahne çalıyordu. Macauley Culkin’in haylazlıkları ile evine musallat olan hırsızları dize getirişlerini izlerken attığınız kahkahaları hangi biriniz unutabilirsiniz.

Bizler arkamızda değişmeyecek fotoğraf kareleri bıraka bıraka, değişirken, onlar da değişti. 



10 Ocak 2013 Perşembe

"Bakmak ve Görmek"


Ortaokuldaki  edebiyat dersi kitaplarımdan bir pasajın başlığı yer etmiş kafamda:  “Bakmak ve Görmek”. Geçenlerde hafızasına güvendiğim bir arkadaşıma;
Yanılıyor, dahası saçmalıyor olabilirim ama bu başlığa sahip yazıyı anımsıyor musun?” diye sorduğumda, duraksamaksızın;
Biz her tür saçma sapan travmanın arasında bir de bu yazının ağırlığı altında ezilen bir nesiliz Vladimir, arasıra saçmalamızdan doğal ne olabilir?” karşı sorusuyla yanıt verdi bana. Yazıda neye bakıyorsak onu görebildiğimizin, bakmanın aslında görebilirliğimizi olumsuz yönde etkileyebildiğinin anlatıldığını ilave etti ardından. Arkadaşımın açıklamaları anlamsız gelebilir konuyu ilk kez düşünenlere, fakat ben onun söylediklerinde doğruluk payının hayli yüksek olduğuna inanıyorum.

1960’lı yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde bir üniversitede “Görünmez Goril Deneyi” adı verilen bir deney yapılıyor. Amaç algıda seçiciliğin görmemizi ne ölçüde etkileyebileceğini test etmek. Aynalar ile çevrilmiş bir sahada basketbol oynayan iki takımın kısa süreli müsabakası filme alındıktan sonra deneklere izletiliyor. Deneklerin görevi topun kaç kez yere değdiğini saymak. Maçın ortalarında sahaya bir goril girerek oyuncular arasında gelişigüzel koşuşturuyor, arada gözlerini kameraya dikip göğsünü yumrukluyor. Goril kılığına girmiş bir öğretim görevlisinden başka biri değil bu. Müsabaka bittiğinde deneklerden topun yere değme sayılarına dair gözlemleri alınırken, başka bir şey görüp görmedikleri soruluyor. Yarıdan fazlası sahada bir de goril olduğunu duyunca çok şaşırıyor, dahası inanmıyorlar. Filmi tekrar izlediklerinde koskocaman gorili nasıl gözden kaçırdıklarına hayret ediyorlar.

Yaklaşık on sene kadar önce bu deney tekrar ediliyor. Aynasız bir sahada, beyaz formalı takım ile siyah formalı takım basketbol maçı yaparken kaydediliyor. İzleyicilerin görevi bu kez beyaz formalı takım oyuncularının kaç kez topa dokunduklarını saymak. Aralarında geçmişte yapılan goril deneyini bilenlerin sayısı yüzde elliden fazla olmasına rağmen, gorili görebilenlerin sayısı hayli az. Sahadaki gorilden bahsedilince izleyenler yine inanmıyor, filmi tekrar izlerken gorili görerek şaşırıyorlar. Bu yeni deneyi yapan bilim adamlarının bir de oyunu var izleyicilere, basket maçı esnasında sahada dolaşan tek yabancı sağa sola ataklar yapan goril değil. Bir de şemsiyesinden destek alarak zorla yürüyebilen yaşlı bir kadın var, sahanın bir ucundan diğer ucuna ağır aksak yürüyor. İkinci izletim sonrasında deneklere sahada dikkatlerini çeken başka bir gariplik olup olmadığı sorulduğunda, yaşlı kadını gören sayısının çok az olduğu ortaya çıkıyor.

Neye bakıyorsak onu görüyoruz. Sahadaki topu saymaya odaklandığımızda, oyuncuların etrafında dolaşan koskocaman, hareketli goril de zorlukla yürüyebilen yaşlı bir kadın da gözden kaçabiliyor.  

Arkadaşımın dediği saçma sapan travmaların ağırlıklarının hissedildiği günler geride kaldı. Artık bakmaya odaklı yıllardayız. Herkes bakıyor, bakanların çoğu bir taraftan da kendisi görülsün istiyor. Görülme isteğinin önemini ilk fark eden kişi Andy Warhol. Herkesin bir gün 15 dakikalığına meşhur olacağı kehaneti ona ait. Paylaşım sitelerinin yaygınlaşması, facebook, twitter, instagram gibi adresler sayesinde bu kehanetin çoktan hayata geçtiğini söylemek mümkün. Herşey çok çabuk yayılıyor, aniden unutuluyor. Vecizeler birbiri ardına patlıyor. Aslında verdikleri mesaj çok açık: “Bana bakın”, “Bana bakın”, “Ben de buradayım”, “Benim de diyeceklerim var”. En çok zıplayanın en fazla dikkati çektiği sanal düzlemde  ne kadar ömrü olabilirse o kadar ömrü var vecizelerin.

“Bana bakın, bana bakın” beni “beğenin”e dönüşüyor. Bakıyor ve bir tuşa basarak “beğen”imiz yerleştiriyoruz. Beğenmekten sonraki adımımız belli, unutmak. Beğen ve unut. Bu kadar kısa, net ve acımasız.

Fotoğrafla mı başladı her şey yoksa TV kanallarının yaygınlaşması ile mi, kesin olarak söylemek güç. Ancak reklam görselliğine takılı kalmış bir toplum içinde yaşadığımız kesin. Dikkati dağınık, algısı körelmiş bir insan kalabalığıyız artık. Bakıyor, görmek istediğimizi görüyor ve görebildiklerimizi derhal unutuyoruz. Başka türlü olmamız beklenmemeliydi zaten. Tüketim toplumunun beslendiği görsellik algılamamızı zedeledi. Anlık, tüketilebilir, geçici, yerine yenisi konulabilir nesneleri arzulamaya yöneltiliyoruz sürekli. Bak, gör, arzula, sahip ol, yerine yenisini koy ve unut.

Sanat bakmayı gerektirir. Müzelere, sanat galerine gidilip sanat eserlerine bakılır. Bakmayıp da ne yapacağız değil mi? Bir sanat eserine baktığımızda onda hayatın bizi tırmandırmış olduğu nokta kadarını alabiliriz. Sanat eserinden görebileceğimiz, kendimiz kadardır. O eserin bizi bulunduğumuz basamaktan bir adım yukarıya taşıma şansı olabilir. Görebilen gözler için sanat eseri insanın kendisi ile vedalaşması da olabilir, çünkü bir daha o eserle karşılaşmadan önceki halimiz olamayız. Hayatın bizi getirdiği nokta “Bunda ne var, ben daha güzelini yapabilirim” de dedirtebilir. Tamamen o eserle karşı karşıya kaldığımız ana kadar biriktirdiklerimiz ile ilgili sanat eserinde görebileceklerimiz.   

Reklamlar da bakmayı gerektirir, üstelik onlara bakmak için yerimizden kalkmamıza bile gerek yok. Oturduğumuz yerden, her an üzerimize üzerimize gelenlere bakın: saç dökülmesine son, daha iri göğüsler, pırıl pırıl saçlar, paranızı bankamızda altına çevirin, altınlarınızı bankamıza getirin, eskisini getirin yenisini götürün, mutluluğu rezidanslarımızda yakalayın, tatile çıkın, uçun, bize gelin, dondurma yiyin, yüz kremi sürün, hassas dişler, mobilyalarınızı değiştirelim, tüketin, tüketin, borca girin yine tüketin.  

Reklamlara bakınca ne görüyoruz? Marka isimleri? Şöhretli İnsanlar? Zengin hayatlar? Güzel, seksi insanlar? Zayıf insanlar? Para? Şaşaa?... Hepsi? Sayı üç aşağı beş yukarı çoğaltılabilir. Maruz bırakıldığımız, görmemiz beklenen, ufkumuzu belirleyen klişeler bunlar. Bak, görülmesi isteneni gör, yerine yenisi konuluncaya kadar bakmaya devam et, yenisi gelince unut. Görmemiz gerekenleri belirleyenler, reklam şirketlerinde sinema yönetmeni olma hayalleri kuran bir grup bulunduğu yerde olmayı istemeyen, işinden nefret eden, başka bir şeye dönüşmeyi, ön plana çıkıp daha çok görülebilmeyi arzu eden insan.  

Bak, gör, unut refleksi içinde hayatımızın etkilenmemesi mümkün mü? Gözlerimizin önünde birbiri ardına cereyan eden felaketler, savaşlar, şiddet, şiddet mağduru kadınlar, on binlerce insan ölümü. Sürekli bunlara bakınca önemini yitiriyor bazı şeyler değil mi?  Anlam önemini kaybediyor. Bak, gör ile unut komutlarının arasına üzül komutu da giriyor.

Görünmez Gorilleriz aslında her birimiz, görülebilme, dahası beğenilme umudu ile zıplıyor, kendi göğüslerimize yumruklar atıyoruz. Bakıyoruz, içinde bulunduğumuz durumu  göremiyoruz.

Görebilmenin bu kadar zor olduğu bir dünyada bakmaya odaklanmak hazin değil mi sizce? 



Kolaj: Yedi Adam Bir Kişi -D.M.

Meraklısına Linkler:

9 Ocak 2013 Çarşamba

İlk Edebi Tartışma

Yer: Büyük Harfler Meclisi

Tarih: Kesin değil. İçeriğe bakılırsa latin alfabesi ve cebirin keşfinden sonra ancak internetin kullanılmasından yüzyıllarca önce denilebilir…

Büyük Harfler, Meclis’te toplanmış, kendi aralarında havadan sudan sohbet ediyorlardı. Laf lafı açıp, konu aralarında en önemli harfin kim olduğuna geldiği anda sesler yükseldi; sohbet alevli bir tartışmaya dönüştü. A hem ilk harf olduğunu hem de iki ayağının olduğunu ileri sürerek diğerlerini hepten reddetti. Bu da yetmezmiş gibi tek ayaklı oldukları için I ve İ harfleri ile alay etti.
İ “Tek ayağım var ama, Allah’a şükür senin gibi kafasız değilim, tepemde bir de kafam var.” diye diklendi.
Bu cevap üzerine, A’nın alı al, moru mor oldu. İ’yi o güne kadar en yakın dostu ve sırdaşı olarak görmüş olan I kederlendi. Dibinden bir an olsun ayrılmayan arkadaşının kendisine “Kafasız”  diye laf çarpıttığını zannederek içine kapandı, karardı, karardı.
J, birden söze dalarak belden aşağı vurmaya başladı.
“Kuyruğum sizin kafalarınızdan da güzel. Güzelliğimle hep fark ediliyorum o yüzden en önemliniz benim” derken sesi cilveli çıkıyordu.  
H de; A’yı kinayeli biçimde hedef alarak,
“Benim hem iki ayağım hem de iki kolum var, üstelik ayaklarım küçük harfle yazıldığımda bile yerinde duruyor, küçük harfle yazıldığı zaman sürünenler utansın” dedi.
“Sizinle konuşanda kabahat, bir daha ağzımı açmamaya and içiyorum” diyebildi titreyen sesi ile A. Konuşmanın ciddiyetten uzaklaştığını gören O, taşı gediğine koyma fırsatı yakaladığı için memnun biçimde;
“Şuradan bir yuvalanırsam hepinizi yere serer, kendim ayakta kalırım. Boşuna tartışıyorsunuz, kim ayakta kalıyorsa o en önemlidir” dedi.
O’nun konuşmasının son kısmında geçen o harfini kaçırmayan Ö, ona doğru bilmiş bilmiş baktı.
Y bir anda celallendi; tartışmaya zekice saptamasıyla son vereceğin, zannederek;
“Hepiniz laftan ibaretsiniz, oysa ben cebirde de vazgeçilmezim.” Demişti ki, o ana kadar kendi alemine dalmış görünen D yüksek perdeden  gülmeye başladı.
Alfabenin geri kalan harfleri içerlemişlerdi, göbeğini tuta tuta gülen D’ye bakıyorlardı.
“Niye gülüyorsun” diye sordu az evvel ettiği yeminini unutan A. D bir anlığına gülmeyi kesti, vakur bir eda ile cevap verdi; 
“İçinizde bir tek ben gülebiliyorum. Bu meziyetim yüzyıllar sonra çok daha iyi anlaşılacak, işte o zaman en önemli harf ben olacağım,  bu yüzden halinize gülüyorum” demesiyle, derin bir sessizlik kapladı büyük harflerin meclisini.

Harfler o gün içlerindeki en önemli harfi seçemedilerse de kirli çamaşırlarını bir bir ortaya döktüler, içlerinde birbirlerine karşı biriktirdikleri ne varsa hepsini kustular.

İşte harflerin boy ölçüştüğü o gün ilk edebi tartışma yapılmış oldu. O günden beri de hep yapıldı…

Kimileri kazandı…

Kimileri kazandıklarını zannetti…



Kolaj: Ahşap Alfabe - D.M.


8 Ocak 2013 Salı

Telaş mı? Pu, ha, ha! Yok Öyle Bir Şey

Bankacılık ettiğim günlerde, yıllardır bankacılık yapıyor olmayı marifetten addedip, böbürtü sesi yayan beyinsizlerden illallah dediğim anlar olmuştu. Huyumdur övünen insandan haz etmem. Kör değiliz ne mal olduğunu bize bırak, biz keşfedelim değil mi? Meşhur sözdür "Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz" denir, hangi meslekten olursa olsun sahibinin sesinden kendi kendine düzülen methiyeleri dinler bulduğumda  anlarım ki işkembeyi kübradan savuruyor, mangal başına yel vermeye oturtsan kül bırakmaz bu, hepsini savurur dışarıya.  

En komik bankacılık anılarımdan bir tanesi de çok feci mühim bir makamda salak gibi işimi layıkı ile yaparken başıma gelmişti. 
Bir not: (Bankacıysan işini layıkıyla yapmayıp, yapar görünüp yaydırmak istikbalinin lehine avantaj kazanmak için şarttır.) 
İkinci bir not: (İkide bir böyle saplamalar yapıp konuyu dağıttığımın fevkalade bilincindeyim, zira yazıyı şuurum açık olarak yazıyorum, dağınık gelirse arada, özür dilerim) 

Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel güzide ilimizin ilk alışveriş merkezlerinden bir tanesi içindeki yeni şubemizin açılış törenini şereflendirecekti. 
(Ne güzel dedim değil mi?) 
Tören, Sayın Cumhurbaşkanımız ile aynı havayı yaklaşık iki, bilemedin üç dakika kadar solumamıza yetecek kadar kısa planlanmıştı. İki çift manalı söz ile başlayacak, şube kapısına gerilmiş iki renkli kurdelanın kesilmesi ile ona erecekti. Şubede görevli kimseleri günler evvelinden bir telaş almıştı. Bankacının dilinde telaş varsa bilin ki o iş yatar. Çünkü telaşa düşmeyi başaramaz, sadece dilde bir telaş, oradan oraya koşar, meşgul görünür, fırsatını buldu mu arazi olur çoğu. Telaş etmeyi akıl edemeyip orada kalanındansa medet ummak ise Serdar Ortaç'ın derinlikli bir eserinde dediği gibi asrın hatası olur. Bankacı gerçekten telaş etse, işi bitiriverecektir. Telaşları rol icabıdır, empati yapar görünerek, sempati toplamaktan medet umarlar. Günler süren telaş asla hayra alamet olmamıştır, ilelebet de olmayacaktır. Bunu çok iyi bildiğim için açılış günü yaklaştıkça şubeyi arayıp şu üçlüyü unutmamalarını sıklıkla tekrar eder oldum: 
"Gümüş tepsi, dantel örtü ve makas"  
Bu üç sihirli objeyi her tekrarımda "Endişelenmeyin müdür bey hepsi tastamam" yanıtını aldıksıra bu defa ben telaşa düşer oldum. Zira bankacıların çoğu - sözüm iyi bankacılardan dışarı ki; on, bilemedin on bir tane görmüşümdür hepi topu, onlar hariç - "tamam" dedi mi, hele aynı cümle içinde bir de "endişelenmeyin" dedi mi bilin ki bir arızanın çıkması garanti altına alınmış demektir. Meşum gün gelesiye kadar tekrarlarımı sürdürsem de "acaba nasıl bir enayiliği garantiye aldı bu cin(s) ekip?" diye eni konu meraklanır olmuştum. Sıkıntım öyle artmıştı ki, son gece rüyamda alış veriş merkezinde gezdiğimi gördüm. Ben gezerken hoparlörlerden Sayın Cumhurbaşkanımızın güzel sesini duyuyordum, o güzel ses beni sürekli azarlıyordu. Sağa sola, döne döne sabahı zor ettim. 

Şubeye geldiğimde açılışa yarım saat kadar bir zaman vardı. Tüm ekip "özgüven tamamdır" pozunda yaylanır durumdaydılar. Sihirli objeleri sorar tonlarda sıraladım: 
"Gümüş tepsi?" dedim.
Var manasında bütün şube başlarını salladı.
"Dantel örtü?"
Var manasında yine başlarını salladılar. Günlerdir aynı soruyu sormamdan sıkılmışlardı azıcık. 
"Peki o zamaaaannnn.... Makas?"
Var manasında başlarını sallarken birbirlerine sorar gözlerle baktılar bu sefer.
"Madem üçü de var o zaman getirin göreyim"  dedim. 
Herkes bir anda dört bir yana telaşla kaçıştı. 
Bankacının telaşına dair neler hissettiğimi daha önce söylemiştim. Hal böyle olunca, "Çabuk gelin hangi birisi noksan söyleyin bana" dedim. Etrafıma toparlanıp, birbirlerinin gözlerine bakakaldılar. İkinci müdür rolünde poz kesen çalışan "Makas" diye fısıldadı. Sesinde öz güvenin kırıntısı kalmamıştı. Mahçup mahçup sordu, "N'apıcaz şimdi müdür bey?" Alaylı alaylı süzdüm, süzme özgüven bulutunu, durumun ciddiyetini anlamadı pozuna bürünmeyi pek sever bir de bu çakalların büyük kısmı. Sustuğumu görünce "Sizde makas var mı?" gibi bir suale daha kalkıştı. 
"Çocuklar" dedim "Günlerdir şu saydıklarımı temin etmemekle elinize ne geçti çok merak ediyorum. Ama sorup da vakit kaybetmeyeceğim. Ancak bende makas var mı, napacaksınız şimdi gibi sorular sorarak vakit kaybetmenizi anlamıyorum. Biz şu anda, hep beraber, şube de dahil olmak üzere, bu şehrin en büyük alışveriş merkezinin içinde değil miyiz? Aklınıza neden hemen koşup gidip kırtasiye reyonundan en azından bir kağıt makası satın almak gelmiyor." Lafım üzerine bütün telaşları geçti. Bir tanesi gidip makas satın aldı. Sayın devlet büyüğümüz ise kurdÂleyi kazasız belasız keserek, şubemizi açtı ve programına devam etti. 

Ben tabi çok uzun yıllarımı bankacılar arasında geçire geçire onların her tür süzmeliğine, özünden tanık olma mertebesine eriştiğim, hele müşterilerle temasların da eksik olmayışı sayesinde bir çok işletme türünün işletme hatalarını gözlemleme şansına sahip olduğum için artık, beynimin idrak katmanlarında alık alımlama sensörü var. Alığı kaç yüz elli metre öteden olsun şıp diye tanırım. Buna rağmen kafayı sıyırmamış olmam ilahi takdirden başka bir şey değildir, sakın ola kıskanmayın. İyi bir şey değil.  

Geçelim bankacıları, şimdilerde yazan insanlaşmaya bir kıyısından bulaşıp kendi isminin önüne koskocaman harflerle YAZAR kelimesini yazmış olanlar ile köşesinden vakit geçirmeye başladığımdan beri de telaş konusunda bu meslek grubunun da bankacılardan pek aşağı kalmadığını gördüm. 

Mesela imza gününde acaba yayınevi untur mu diyerek kendi isimliğimi yanıma alıp da imza gününe gittiğimi gören bir şaire hanım halime önce kıskıs güldü, ardından ne benim ne de kendi isimliğim denilebilecek objelerin ortalıkta olmadığını görünce, "ne titizsiniz sözleri" ile durumumu garip karşıladı. Ben isimliğimin ardındaki naçiz cismim ile otururken o nerden bulduysa, bir gazetenin boş kenarına ismini karaladıktan sonra oturakaldı. Derken bir başka yazar geldi yanımdaki sandalyeye foss diye oturdu. Bir kasılmalar, bir havalar, bir şunu bana uzatır mısınlar. Böyle havaya ben de kayıtsız kalamam, benden istenen şeyi feriştahı gelse uzatmam, hava basma moduma yükselir bir daha da inmem o gün o moddan. Hazretin ilk okuru gelince havası söndü. Meğer imza gününe gelirken, yanına kalem almayı akledememiş. Benim önümdeki renk renk kalemlerden birine uzandı sormadan, etmeden. O saniye eline vurdum. (elbette nazikçe)
"O kalemler italik, başka kalem bulun"
"Nasıl yani"
"Kaligrafi kalemi onlar, benim elime ayarlı"
Bu sözlerim üzerine yüzünde böbreklerinden jeton düşürüyor gibi bir ifade ile boşluğa bakıp kalışı çok hoşuma gitti, ne yalan diyeyim. 

Nasıl, gıcık mıyım?

Evettttt! Hem de yeri her geldiğinde.

Kendini yazma kategorisine atmışlarla ilgili, unutmazsam yarın da, komik bir iki gözlemimi paylaşacağım, bankacılar konusunda ise bir yazsam novelladan hallice olur. Bugünlük bu kadar. 



En dip not: Tabi ki çok iyi bankacılar ve çok iyi yazarlar var, mesleğinde iyi olmanın ön şartı özünde de iyi bir insan olmak. Sözlerim süzmelerin mallıklarınadır. İyi insanlar her meslek grubunda var. İyi ki onlar var. 

6 Ocak 2013 Pazar

Olmayan Filmlerden Kareler

(Film Kareleri Serisinden, No:13)

Cindy Sherman her tür klişeyi fotoğraflamayı seçmiş bir fotoğraf sanatçısı, model ve film yönetmeni. Klişeler serisini bitirdiğinde 69 fotoğraftan oluşan "film kareleri" serisine başlıyor. Seriyi oluşturan fotoğrafların isimleri yok, her biri ayrı bir numaraya sahip. Sherman Bu seride daha önce hiç çekilmemiş filmlerden sahneleri canlandırıyor. Yarattığı mizansenin ortasına geçip model olarak poz veriyor. Bu fotoğrafların hiçbirisinde erkek model yer almıyor. Sahneleri yaratırken kimi zaman arka plana yansıttığı görüntüleri kullanıyor. 1979 yılında filmlere dair klişeleri de tüketince, bu seriyi sona erdirmiş olsa da hala onun ölümsüzleştirdiği film karelerinden esinlenip olmayan film karelerini hayata geçirenler veya onun karelerini birebir farklı modeller ile resimleyenler var. 

Bu hayali film karelerini izleyenler kendi zihinlerinde oluşan farklı imgesel çağrışımların ayırdına varmaya başlıyor. 


Meraklısına Linkler:

3 Ocak 2013 Perşembe

Kıyı


Hayat; işte
o büyük kabul

bir ön koşul olabilir
ve belki bir ihtimal
faili meçhul bir hayat kurabiliriz:

Cıvıl cıvıl
nüfusların kavuştuğu
Mikroptan arındırır gibi gökdelenlerle
delik deşik edilmeyen
            Üzerine titrenen,
fethedilmeyen

Bir deniz
Bir kıyı


Gazetelerden karalayarak, yazıların içinde gizlenmiş şiirleri çıkarmaya devam ediyorum. Bu yılın ilk iki şiiri 30 Aralık 2012 tarihli Radikal İki'deki bir makaleden çıktı: "İlk Yalan"ı dün paylaşmıştım. Bu da ikincisi: "Kıyı"
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1114486&CategoryID=42

2 Ocak 2013 Çarşamba

İlk Yalan

Ve haliyle ilk inkar
Üzerinde kıvranılan büyük utanç,
Yumuşak karın

Silinen dünyanın dört yanına dağılmış
İç içe geçen makyaj gibi
Yok edici bir iktidar
Bir taahhüt ki 
yürek yakan, bir başına acılar coğrafyası

            




Gazetelerden karalayarak, yazıların içinde gizlenmiş şiirleri çıkarmaya devam ediyorum. Bu yılın ilk iki şiiri 30 Aralık 2012 tarihli Radikal İki'deki bir makaleden çıktı: "İlk Yalan", 
ikincisini daha sonra yayınlarım onun adı: "Kıyı"
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1114486&CategoryID=42

Hislerim Beni Yamultmaz

Yılın ilk günlerini, bilhassa sabahlarını pek severim. Sokaklar tenha, neredeyse bomboş, trafik yok denecek kadar az olur. Bunlardan daha güzeli sokaklarda bir günlüğüne de olsa hüküm süren sessizliktir. Dün de böyle bir sabahtı işte, üstüne bir de güneşi ekleyin. Dün huzurlu bir gündü. 

Geçen yıl aldığım ama kitaplıktaki yerlerini bulamamış kitapları doğru yerlerine konuşlandırabilmek için önce ne kadar kitap varsa yere indirdim, ardından eskisi yenisi bir güzel olması gerektiği gibi dizelendi. Kitaplardan bir kısmının ilk cümlelerini de alt alta dizip blog yazısı yazdım. Şimdi kitaplarımın hepsi öncelikle yazar alfabetik sırasında, yazarlara ait bölümler de yayınlanma tarihine göre sıralanmış vaziyette yan taraftan ve sırtımdan bana göz süzer vaziyetteler. 

Bir arkadaşım Tzchibo mağazalarında eski kasetlerinde kayıtlı olan sesleri bilgisayarına aktarabilecek bir düzeneğin satıldığından bahsetti dün. Ben daha önce benzeri bir işi müzik setini bir kablo ile PC'ye bağlayarak bir miktar gerçekleştirmiştim. Harici hard diskimin ömrünü geçtiğimiz günlerde tamamlaması ile bütün kaset ve plak kayıtlarım elimden uçmuş vaziyette olduğu için fikir aklıma yattı. Hard diskimdeki materyal ulaşılamaz hale geldiğinde tepkisiz kalıp sükunetimi korumuş olmam ise şu anda hiç aklıma yatmadı. İyi mi?

Akşam haber bültenlerine göz gezdirince 2013'teki icraatlerden en azından bir tanesinin ne olacağını tahmin etmek kolay oldu. Hangi kanalı açsam spiker içki içmenin ne kadar kötü bir şey olduğundan ve yılbaşı gecesi içip içip kavga çıkartarak kendine ve çevresindekilere zarar verenlerden bahsediyorlardı. Sanırım alkol tüketenleri 2013 yılı içinde birbirinden daha şirin keyfe keder uygulamalar ile zapt-ı rapt altına almaya çalışacaklar. Hislerim beni yamultuyor olamaz. Hele asla ve asla yanıltıyor olamaz.  



1 Ocak 2013 Salı

İlk Cümleler


İstanbul’da yaşıyor olmakla, İstanbul’da ölüyor olmak arasında fark kalmadı dedi, hiç tanımadığım bir kadın. Muazzam servetimi Paul McCartney ve Linda Eastman’a borçluyum. Yazarlık hayatım bana sözcüklerden çekinmeyi öğretti. Fikir bir anda beyinde patlar ve seni bir anda çok iyi olduğuna inandırır. Her zaman aynı şey oluyor. 

Bugün size bu satırları duygusal bir ihtiyaçtan ötürü karşılıklı konuşabilmek için yanıp tutuştuğum için yazıyorum. Beni tanıyanlar, öyle teknoloji ve internet işleriyle büyük bir ilgim olmadığını bilirler, şahitlerimdirler.

1953’te, Stalin ve Dylan Thomas’ın öldükleri yıl doğdum.  Kocaman bir bahçede büyüdüm. Adımı söylediğimde Arapça anlamını da açıklar, son hecesi yanlış söylendiğinde utanırdım. Uzun süre Akropolis’ten uzak durdum.  

Edebiyat metinlerinin insan zihni üzerindeki güçlü etkisini ilk kitap okumam sırasında hissetmişim. Babamın beni Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı’na ilk kez götürdüğü günü hala anımsıyorum. Handan’la kendi adını taşıyan romanın sayfaları arasında buluşmamızın üzerinden çok yıllar geçti. 

Geçtiğimiz yüzyılın ortalarında, iki genç bilim adamı, dünyayı değiştirmesi gereken deneyler yaptılar, ama  değişen bir şey olmadı. Steven Spielberg beş yaşındayken babası onu “The Greatest Show on Erath” isimli Cecille B. De Mille’in bir sirki anlatan filmine götürdü, ama çocuk babasının film dediğini değil de “sirk” dediğini duydu.  Steven Soderbegh Salt Lake City Uluslararası Havaalanı’nda uçaktan inip, Kuzeydoğu’da, otuz mil ötede Park Cİty’de yapılan Birleşik Devletler Film Festivali’ne doğru giderken, tarih 21 Ocak 1989’u gösteriyordu ve yirmi altıncı yaş gününü yalnızca yedi gün geride kalmıştı. Family Plot filminin açılış jeneriğindeki tek isim Alfred Hirchcock’unki dir, yani bir kez olsun olması gerektiği gibidir. 

Bunun hiç başına gelmeyeceğini, gelemeyeceğini, dünyada bunlardan hiçbirinin başına gelmeyeceği tek insan olduğunu sanırsın, sonra tıpkı herkese olduğu gibi hepsi teker teker senin de başına gelmeye başlar.

Bir sabah kalktım ve arabamı park ettiğim yerde bulamadım. Bir gün müdürüm beni odasına çağırdı. Bir bahar günüydü, parkta dolaşıyordum. O gece düşümde, kocası albaylıktan emekli kırk yaşında bir kadın olduğumu gördüm. Kendimi gece karanlıkta, hiç tanımadığım bir evde buldum. Ne sokağı, ne de mahalleyi görebiliyordum. Haber bültenlerine göre son yirmi senenin en sert kışı yaşanıyordu. Hint köyünün ötesinde, ıssız bir sahilde taze ayak izlerine rastladım.  Siyah üstüne kırmızı – biraz şarap rengine kaçan – doğalla stilize arası bir gül; yapraklarını kenarları koyu bir siyahla belirlenmiş. Siyah file çoraplarım, derin sırt dekoltem, kırmızı rujum… İri küpelerimin halkalarına asılmış kemanın ezgilerine takılıp kalmışım. Kentin iyi bir semtinde, hafta içi akşamlarında bile yer bulmanın zor olabildiği bir lokantasındayız.

Bütün olanlardan sonra, bazen  onu;  sokakta, ya da bir pencereden bakarken yahut bir kafeterya da bir kitaba gömülmüş gördüğümü sanıyorum.

Pencerelerin öyküleri yaşamın tüm sırlarını içinde saklar.

Fırının kapağını açıyorum. Aşk hikâyeleri yok artık. 

Bu öykü geç gelen yolculara asla kapı açmayan bir otobüs şoförüne dair. Eğer dinlersen duyabilirsin.

Eskiden, çok eskiden, yeryüzündeki hayat tanrılar tarafından salıncak misali sallanırken, kuş uçmaz kervan geçmez bir dağın eteklerinde, başka yerdeki hayatlardan bihaber insanların yaşadığı küçük bir köy vardı.
İki çocuk, ıssız ovada…
Karanlık yolda dümdüz ilerliyorlardı.
Çok misketim var benim.
Zerrin’in kendine özgü bir gülüşü var.
Ona bir zamanlar yalnız kalmayı seven bir kızla olduğunu söyledi.
Açık denizde dev dalgalarla boğuştukları aylarca süren fırtınalı deniz yolculuğunun sonunda o sabah,  Anakara’nın güneybatı körfezine özgü yumuşak rüzgârın o tanıdık kokusuyla uyandı. Sık bir ormanın ortasında bir şato, yolculukları sırasında aniden gece bastırdığı için yollarına devam edemeyen kimselere – şövalyelerle soylu kadınlara, saraylı soylularla sıradan yolculara – barınak oluyordu. 

Yıldızların altında uyandı.
Ölümün tahtında oturuyorsun.
Altmış yaşını aştınız yaşlanmak canınızı sıkıyor mu?
Çağdaş bir yazar hakkında hükme varmak her zaman güçtür.
Her ölüm bir başka ölüm müdür?
Kediler fare, sıçan ve kuşları imha etmekteki ustalıklarıyla ünlüdür.
Sağlam bir gözün görmesi için ne gereklidir?
Başkalarının acılar çekmesi onlara yetmediğinde, bir de gözlemlemek istediklerinde zaman geldi.
            “Ne yapalım efendim? “ diye sordu fıçı göbekli, boyalı saçlı andropoz bombası.

Kaseti en başa sar.


2012 yılında epey kitap okumuşum. Okuduklarımdan bir kısmını elden çıkarmayı başardım. Kalanların bir kısmından ilk cümlelerini seçip alt alta yazdığımda yukarıdaki sayıklamayı andıran metin çıktı.