3 Şubat 2011 Perşembe

Uykusu Gelen Kedi

Kedilerle bir miktar olan herkes onların uykuyu ne kadar çok sevdiklerini, günün onsekiz saat kadarını uykuda geçirdiklerini bilir. Uyanıkken çeviklikliği ile insanı şaşırtan, hatta kendi boyunun kaç katı mesafeye zıplayabilen, oyunculuğu ile kedi dostlarını kahkahlara boğan bu hayvanı uykuda izlemek de keyif vericidir.

Kedi besleyenlerin onların uyurkenki hallerini gözlemleme şansını yüksektir. Güvenli ortamda uyuyan kediler, sokaktaki kediler gibi yattıkları yerde kıvrılıp kalmazlar, yayıldıkça yayılırlar, gerindikçe gerinirler. Rüya gördükleri zaman kulakları, bıyıkları, patileri her biri ayrı bir yönde ve biçimde oynar. Rüyasında muhtemelen koltuktan koltuğa atlayıyor, tırmanmasının ebediyyen yasak olduğunu bildiği perdelere tırmanıp, oradan abajurlara atlıyordur ya da gözünüzün bebeği difenbahyalara tırmanıp oradan yemek masasına pike yapıyordur yaramaz.

Benim siyah kedi TV karşısına geçip film izlemeye niyetlendiğimi anladığında, yani filmin ilk dakikaları başlayıp da benim bir müddet oradan kalkmayacağımı anladığında kardeşi ile uyukladığı kendi koltuğunu birakıp benim oturduğum koltuğun kenarına gelir ve gözlerini bana diker bakar. Bu "kucağına çıkabilir miyim?" demektir. "Gel" dediğimde hemen kucağıma zıplar. Hırıldaya hırıldaya patileri ile karnımı ezip, kıvrılır ve film bitinceye kadar orada kalır. Uykuya dalmadan çenesini okşamayı bıraktıysam eğer kafasını kaldırıp gözlerimin içine bakar. Ne kadar okşasan az gelir ona. Durmamı istemez. Uykusunda sıkıldıkça pozisyon değiştirir. İlk başta iri bir tüylü top gibi yuvarlanmışken dakikalar ilerledikçe, uzar uzar karnının açık renkli tüylerini yayar da yayar. Rüya gördüğü zamanı bilirim kedimin. Bir yerlerde hoplayıp zıpladığını bilirim rüyasında.

Kedi kucağımda değilse bazen filmlerin ortasında uyuklama ihtimalim oluyor, ama o uyurken ben uyumuyorum. İyi de oluyor hani.

Sokaklarda gezerken uyuyan kedi görmek zor. Ama aşağıdaki güzeller güzeli miniği uyuklarken yakaladım. Ait olduğu bahçenin duvarına kurulmuş, dışarıdan gelebilecek tehlikelerden bihaber, uyku ülkesinin bahçesinden içeriye düşmek üzereyken yarı aralık gözleri ile bana belli belirsiz bakar vaziyette yakaladım onu. O andaki hali artık fotoğraf makinemin içinde. Bir kaç ay oldu, kediler hızla büyür ilk aylarında. Şimdi kimbilir nerededir?

Fotoğraf: Uykusu Gelen Kedi - D.M.

Zimmer & Reznor

Lafa dalmadan önce bir şey sormak istiyorum ilk olarak. Lütfen aşağıdaki soruda verilen linki izleyerek açılan sayfada karşınıza çıkacak olan kırmızı butona bir defa dokunun ve çıkan sesi duyduktam sonra eğer hala benden nefret etmediyseniz geri gelin lütfen. Size anlatacaklarım var.


Duydunuz ve hala buradasınız.

Teşekkür ederim.

Böyle bir başlangıç yapmak istemezdim ama geçen yıl izlediğim en güzel filmler listemin en tepesine gelip kurulmuş ve bir daha 2010 yılında geri dönüp de film izleme imkanım olmadığı için hep o tepedeki yerinde kalacak olan film hakkında elim erip de yazmamıştım vaktinde. Inception güzel film, ama filmde beni en çok etkileyen unsur daha filmin başlaması ile birlikte duıymaya başladığımız görkemli müzik oldu. Inception filmi Hans Zimmer'in yazdığı o müziği olmasa, zekice yazılmış senaryoaun görsel gücüne rağmen ihtiyacı olan görkemli etkiyi asla yakalayamazdı. Bakar bakar uykumuz gelirdi, ama aniden yükselen müzik en ilgisiz insanın bile uyumasına fırsat tanımıyor, öte yandan bu müzik olmazsa izlerken izlerken bir an gelir; Leo Di Cap'in aksan değiştirme takıntısına takılabilirdiniz. Blood Diamond filminden beri aksan taklit edebilme hünerine sahip olduğunu zanneden ve her sahnede bunu sergileme peşine düşen oyuncu ne yazık ki aynı film boyunca aynı aksanı devam ettirmeyi başaramıyor. Leo tam aksan değiştirecek gibi oluyor müzik alıyor başını zaaaannnnk diye yükseliyor. Şaka bir yana, filmin müziği güzel, albümünü hemen edinip bir kaç kez dinledim.

Hans Zimmer ilgimi ilk kez The Millenium isimli bir belgeseli izlerken çekti. Ben öyle bir belgesel kanalı programını başından sonuna kadar izleyebilmeye muktedir olmuş bir insan değilim. Ama dizinin müziği beni etkiledi, müziğe takılı kaldım. Hemen albümünü edindim. O zamanlar New Age dalgası henüz yeniydi, baymamıştı daha. Hoş Zimmer'in o diziye yaptığı müzik tam New Age de sayılmaz. Otantik sesleri bir çok müzik projesinden önce kullanmakla bir ilki başarmış ve doğru bir seçim yapmıştı müzisyen. Daha sonra Gladiator'un müziği ile adını tanımayan kalmadı diyelim.. Besteci olarak çalıştığı filmlerden bazıları şunlar; Rainman, Driving Miss Daisy, Green Card, Days of Thunder, Bird on a Wire, Thelma & Louise, True Romance, As Good As It Gets, Hannibal, The Ring, The Last Samurai, Matchstick Men, The Pirates of the Caribbean 2-3, The Da Vinci Code, Angels & Demons, Batman Begins ve The Dark Knight. Nasıl bir tür popüler sinema tarihi gibi adamın kariyeri.

"Inception"da müzik bence filmdeki önemli karakterlerden birisi. Zimmer'a olan saygım ise film gösterime çıktıktan ve müziği beğeni toplayıp üzerine konuşulur hale geldikten sonra fazlasıyla arttı. Adam "Anlamıyorum hala nasıl olur da hiç kimse filmdeki en önemli temayı Edith Piaf ile özdeşleşmiş non je ne regrette rien şarkısından aldığımı anlamadı" dedi. Hakikaten de her iki müziği ardarada dinlediğinizde benzerlik şaşırtıcı ama asıl şarşırtıdı olan açıklama gelmeden önce kimsenin bu alıntıyı anlamamış olması.

Uzun süredir bir film müziğinden bu kadar etkilenmemiştim. Artık böyle bir film müziği seneler sonra karşımıza çıkar diye düşünüyordum ki, fazla beklemeden güzel bir film müziği yakaladım.

The Social Network, filmi izledim ama pek sevmedim. Kötü film diyemem ama David Fincher'ın son üç filmini fazla etkileyici bulmadım, hoş şıklıklar peşinde koşuyor ama yaratıcılık anlamında bir tıkanma yaşadığını düşünüyorum. Filmi oflaya puflaya izlerken aniden müziği kulağıma takıldı o andan itibaren filmi değil de müziği takip etmeye başladım. Kimin müziği olduğunu anlamak için finali bekledim. Tabi ya, Trent Reznor. Atticus Ross ile bir işbirliği içinde film müziğini yapmış. Bu filmin albümünü henüz edinemedim ama Nine Inch Nails albümlerimi dinlemeye sardırdım bir müddettir. The Fragile'ın en sevdiğim NIN albümü olduğunu hatırladım, rafından indirdiğim günden beri ara ara dinler vaziyetteyim.

Trent Reznor'un ritm duygusunu severim. Şaşırtıcı ses denemeleri yapar müziğinin olmadık yerinden olmadık bir ses çıkar, sürprizlidir. Müzikte sürprizi seviyormuşum demek ki.

Bir daha ne zaman çıkar böyle film müzikleri inşallah çok beklemeyiz.


Resim: "Inception" filminden;
Leo Di Cap tedirgin bir anında,
elin rüyasında,
elini kolunu sallaya sallaya başıboş gezinirken.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Yazıldı Ve Söylendi

TV ekranlarında şahit olduğumuz neşeli halini severdim, lisede çılgın genç kızlar vardır ya hani nerede olursa olsunlar her daim etraflarında bir kahkaha bulutu ile gezerler. Neşeleri bulaşıcıdır. Üniversite aşamasında liseli çılgın kız kalmaz. Çünkü liseli çılgın genç kızın ömrü bir kaç yıldır. Lise bitti mi biter o neşenin hükmü. Defne benim için hep liseli çılgın genç kız kalma mucizesini gerçekleştirmiş bir insandı. Hayranlığım ya da yaptıklarını takip etmişliğim olmadı. TV ekranında denk geldiğimde bakardım öyle. Yerinde duramayan bir hali vardı. Bir sonra yapacağı esprinin kahkahalı ışıltısının gözlerine yayılışını izlemek hoşuma giderdi. Neşesi sahici insanları seviyorum. Bu devirde hala; aşırı neşenin aslında çok derinlerdeki bir kederi örttüğünü düşenen romantiklerindenim.

Öldü. Şimdi 32, 33, 36'sında öldüğü yazılıp söyleniyor. Ben kırklarından önce ölen herkes için ayrı bir üzüntü duyuyorum. "Evinde ölü bulundu" diye başlık atılıyor, bir başka yerde evinde değil Ahmet Altan'ın oğlunun evinde ölü bulundu deniliyor. Bir başka gazete ise "İşte ölmeden önceki son twittleri" diyor, son yazdığı mesajları yayınlıyor.

Ölmeden önceki son twitlerini bulup çıkartan gazetecilik eforu yani bunun için kıçını yumuşak koltuğundan oynatmadan tıkır tıkır çıkartan gazeteci de, o satırları yayınlatmaya kendinde hak gören, uygun bulan gazete yönetimi de kadıncağızın ölmeden önceki son nefesini duymak isterler miydi acaba? Paraya dönüştürülebilecek bir şeyse isterlerdi elbette.

Herşeyin karşılığı paraya dönüştürülüp bedeli hesap ediliyor. Medyanın tüm derdi kaç paralık haber yakalandığı, bu haberin başlarına dert olmaması ve ileride patron beyin iş bağlantısı ihtimallerine halel getirmemesi kaydı ile herşey mübah. Artık öyle böyle değil tiraj kaygısı.

Neşeli, alabildiğine neşeli genç bir insan öldü. O neşenin neyi örttüğünü bilmiyoruz elbette.

İşte olan biten bundan ibaret.

Defne Joy Foster

1 Şubat 2011 Salı

Elmalı Biftek

Yemek yapma konusunda bir kaç sene öncesine kadar tamamen bir kara cahildim ancak zorunlu haller mutfakta başımın çaresine bakabilecek duruma getirdi beni. Çalıştığım dönemlerde az malzeme ile çabuk hazırlanabilecek öğünler daha pratik gelse de el yatkınlığı kazandıkça farklı deneylere girmekten kaçınmadım. Benim güzel yemekten anladığım, güzel bir sunum, hoş bir lezzet ve en önemlisi sofradan kalktıktan sonra mideyi yormayan ve yemek saatinden saatler sonra bile ağızda hoş bir lezzet bırakan yemeklerdir.

Her tarif harfiyen uygulansa dahi her hazırlayanın eli ona farklı bir lezzet katıyor bunu öğrendim. Yemek pişirmek aslında kimya formüllerini uygulayarak deneyler yapmak gibi bir şey. Cesur olmak, gerektiğinde gözü karartmak, dur şunu da ekleyeyim deme konusunda kendini özgür bırakmak çoğu zaman hoş sonuçlar verebilir. Ama malzemeleri iyi tanımak, ne ile ne birleştiğinde kötü ya da iyi tadlar ortaya çıkarabilir onu az çok kestirebilmek gerekir.

Şimdi gelelim başlıktaki elmalı bifteğimize, dört kişiye sunulabilecek bu yemeği hazırlamak için gereken malzemeler şunlar:

- Arzu ettiğiniz biçimde hazırlatacağınız dört dilim biftek.
- Küçük 1 beyaz lahananın yarısı,
- 1 adet büyük havuç, ya da 2 adet orta boy havuç
- 1 adet iri yeşil elma (Granny Smith)
- 2 çorba kaşığı elma sirkesi
- 2 çorba kaşığı sıvı yağ
- 2,5 su bardağı et suyu (Kasaptan alacağınız iri bir kemik parçası ile hazırlayabilirsiniz, ya da 1 adet et suyu kübü ile hazırlanabilir, tavsiyem kemik ile hazırlamanız yönünde)
- 1 orta boy soğan.

Bu yemeği hazırlarken arzuya göre kullanılabilecek malzemelerimiz ise şunlar; (Kullanmamak yemeğin lezzetinde önemli değişiklik yapmıyor çünkü baskın lezzeti az miktarına rağmen elma olacak)

- Tuz kullanıp kullanmamak ya da miktarını belirlemek tamamen yemeği pişirenin keyfine kalmış.
- 1 avuç tavada kavurup pembeleştirilmiş kaju, .
- Yemeği yeşil rengi ile görsel bakımdan zenginleştirmesi için çok az miktarda maydanozun yaprağı.

Bu yemeğin tüm malzemeleri eş zamanlı olarak iki tava ve bir tencere kullanılarak hazırlanıyor.

Öncelikle et suyumuzu hazır ediyor ve kaynar durumda tutuyoruz. Ben suyun yağlı bölümü kullanmıyorum yoksa ağır olabilir. Lahanayı ince ince kıyıyoruz. Havucumuzu rendeliyoruz. Yemeğin pişeceği iri tavamıza yağı koyarak kızdırıyor, üzerine piyazlık doğradığımız soğanı atıyoruz. Yalnız dikkat, soğanlar pembeleşmeyecekler. Bu aşamada malzemelerimiz seri biçimde atacağız. Soğanlar tam ölür gibi olduklarında ortadan ikiye bölüp çekirdeklerini çıkardığımız ancak yeşil kabuğu duran aynı piyazlık soğan gibi dilimlemiş olduğumuz elmaları tavaya ilave ediyor ve bir iki karıştırıp, derhal havuç rendemizi üzerine atıyoruz. Havucun ardından lahanamızı atıp hiç karıştırmıyoruz. Üzerine elma sirkemizi döküyor, tuzumuzu atacaksak bu aşamada atıyor, kapağı kapatıp sebzeler suyunu bırakıncaya kadar kadar bekliyoruz.

Bu arada biftek dilimlerimizi diğer tavada mühürlüyoruz. Bu işlem esnasında yağ kullanmak ya da miktarını belirlemek tamamen arzuya kalmış. Mühürlemenin tam olması ve etin suyunun muhafaza edebilmesi için iki yüzünün de ikişer dakika kızgın tavada pişirilmesi yeterli. Daha fazla ateşte tutmak lezzetinden alır.

Etlerin işlemi bitince sebze tavasındaki malzemeleri çok hafif alt üst ediyor fazla karışmamasına dikkat ediyoruz. Etlerimizi sebzelerin en üstüne yatırıyor, hazırladığımız et suyunu usulca karışımın içine döküyoruz. Kapağını kapatıp kısık ateşte su seviyesi azalıncaya kadar pişiriyoruz. Yaklaşık 30 dakika sonra mükemmel bir şekilde pişmiş etlerimiz hazır olacak. Çok iyi pişmiş sebzelerimiz de yemeğimizin sosu vazifesini görecek. Servis yaparken tabaklara gelişigüzel atacağınız kaju ve maydanoz ile süsleyebilirsiniz.

Elmanın tadı diğer sebzelerin tadınıı örtüyor, ve hoş bir buruk lezzet ortaya çıkıyor. Yemekte meyva kullanılması fikri sakın ola itici gelmesin, ön yargılarınızı silip kış ayları bitmeden mutlaka deneyin. Afiyet olsun.

31 Ocak 2011 Pazartesi

Alim Olmak Gereksiz

Yıl başladı ve ilk ayı bir çırpıda geride kaldı. Zaman su gibi akıyor, "Az bir dur, yavaş ak" desem beni dinlemeyeceği öylesine aşikar, öylesine aşikar ki o kadar olsun. Eşeği bağlasan da insanı salsan da üzerlerinden zaman hızla ve adil biçimde geçiyor. Zamana direnmekteki kifayetsizlikleri hemen hemen eş olan insanoğlunu hayvanoğlundan ayıran temel özelliklerden bir tanesinin insanların çevresinde olup biteni farkedebilmesi olduğunu düşünüyorum. Hayvanlar farketmiyorlar mı peki? Onlar da farkındalar, iki cümle için tüyü yeterince bitmemiş öksüz ve yetim hayvanın kalbini mi kırayım şimdi, neme lazım. Lafı bu yönde uzatırsam toparlamam zamandan çalar. Ben iyisi mi sadede geleyim: Hızla akan zamana karşın ben neler farkettim bu ay?

Kıskanmak:
Stadyumda protesto edersen seni kameralar ile tespit edip o takımın maçlarına bir daha almama hakkı varmış onu öğrendim. Gel adam gibi seyret, gıkını istenmedik biçimde çıkarma emi yavrucuğummuş yaklaşımın özü, onu öğrendim bir kere. O hengame içinde kimsenin dikkatini çekmeyen bir detay aklımın kenarına yazıldı: Bir stadyum dolusu kişiye yani onbinlerce kişiye ölmüş bir adamı gayet tiz ve itici bir sesle şikayet eder tonlarda konuşmak eşbette kışkırtma sayılmıyormuş. Kopan fırtınaları sen yaratmamış oluyormuşsun, durum tamamen kıskanç seyirci edepsizliği sayılıyormuş.


Kapatmak:
Afrika'nın kuzeyindeki ülkelerde yaşayanların akılları başlarına birer birer gelmeye başladı. Despotluğa tahammül sınırlarının kıyısına gelmiş halklar hemen birbirlerini örnek almaya başladılar. Mısır Bey - "zuhahahah-haaa!!!" diye gülerim buna işte - interneti şakkadanak hepten kapattı. Böylelikle bu işe bir nebze olsun dur demeye getiriyor sanırsam. Göreceğiz gözümüz döndüğünce. Wikileaks acaba bir kişinin başının altından çıkmayacak denli büyük bir komplo muydu? Dünyayı saracak yeni bir hareketin başlangıcı mıydı bu sızım sızım sızıntı bunu henüz bilemiyorum.

Atıştırmak:
Çerez kelimesini arama motorlarında taradığınızda karşısınıza; "Bilgisayarınızda daha önceki işlemlerinizin bıraktığı izlere dair zımbırtasyona çerez diyoruz biz, yerseniz burdan yakın" açıklaması geliyor. Oysa çerez kelimesinin ilk anlamı da başka, apartıldığı dil ingilizcedeki cookie'nin karşılığı da başka. Çevir gitsin cevvalliği ile bir uyuzun dilimize sokmayı başardığı uydurma bir kelime de asıl kelimeyi öldürmüş işte. Sanal dünyada çerez deyince kuruyemiş de, atıştırmalık da hatırlanamıyor.

Yasaklamak:
Sigara içmeyen etmeyen, kapalı yerlerde sigara içilmesinden hayli gıcık kapan, faraza böyle yerlerde bulunduğu vakit; eve geldi mi, ilk olarak üstünü başını kendi kendini yolarcasına soyup soğana çeviren, ikinci olarak duşa dalıp çıkan, üçüncü olarak da tertemiz kıyafetlere bürünerek adeta bir nevi acilen üç aşamada kabuk değiştiregelen bendenizin ta kendisi; kapalı yerdeki sigara yasağından hiç mi, hiç haz etmemiştim. Zorlan değil ya? Bilakis bunun başka marka çorapların örülmesine gebe olmasından endişe duymuştum. Endişe etmem yersiz bir evhamdan ibaret değilmiş şükürler olsun. Sergi açılışında alkollü içki servis edildi diye ziyaret edenleri ve galeri sahiplerini tam teçhizatlı biçimde ziyaret ederek önlerine çıkanı bir güzel sopadan geçiren; ben diyeyim "TVRI; Yani The Victimized Residents Incident" siz anlayın "Mağdur Çevre Sakinleri Olayı"ndan çok değil bir kaç ay sonra içki tüketimi ile ilgili düzenleme yapıldı. Elin içki içmesinden mağdurella çevre halkı, artık daha fazla mağdur olmayacak, buna sevinebiliriz. Zaten ağır tahrik varmış, öyle diyorlar.

Nasıl yani?

İçki içtikleri yetmiyor gibi kaldırım kenarında da dinelmişler.

Ah ne feci! Ne kışkırtıcı! Ne mağdur edici! Ne n'olur gel beni döv beni daveti çıkartıcı! Adeta kendilerini zorla dövdürtmek istercesine davranan bir şuursuz galeri müdavimi güruhu daha desenize.

Al takkeni, ver külahımı geriye: O zaman, zamanı geldiğinde oylar en mağdurundan son kullanıcısına doğru akar, akar, akar elbette. "Çok istiyorlarsa aksırıncaya tıksırıncaya kadar içsinler kimsenin yaşam tarzına müdahale edilmiyor", "Hayat içki ve seksten ibaret değil" nevinden açıklamalar yapıldı da rahatladık Allah'a şükür.

Öğrenmek:
Çok sayın bir devlet görevlisi kendisine uzatılan mikrofona "Hatalarımızdan ders alıp öğreniyor tekrarlanmasın diye icabına bakıyoruz" dedi. Haberlerdeydi. Şaka mı yapıyor diye gözlüğümü güzelce geriye ittirip, ait olduğu yere yerleştirmek suretiyle bir kez daha baktım. Sırf haberler duygu sömürüsüne ya da kamera şakası programlarına döneli çooook uzun zaman oldu diye, şaka zannetmekle feci bir biçimde yanılmışım. Meğer çok ciddi değil miymiş beğenirsiniz. Hatalardan öğrenme lüksümüzün hala var olmasına sevindim. Yani kafesteki denek hayvanlarına zehir enjekte edip, sonra da "Ay bu da öldü, üstelik daha ne kadar da sevimliydi" dedikten sonra, sıradaki sevimli denek hayvanına bir başka zehirli şırıngayı sokup çıkartıp ardından can çekişmesini göz yaşı dökerek izleyebilmek için bir paket kağıt medili zulalayıp, yan gelip yatarak öğrenmek gibi yani.

Proaktif olmanın zamanı gelmemiş demek ki. Yüksek yüksek mevkilerdekiler hata yapıp, hatalardan öğrenirken, o hataların bedelinin insanlara ödettirildiğinin bilincine varmamışız daha, oh be yüreğime su serpildi, ya o bilince varmış olsaydık.

Konu; Boşandığı erkeğin kendisini öldürmesinden korkan vatandaşımızın koruma istemesi.
Hata: Böyle bir korumanın gereksiz bulunması.
Bedel: Korunma ihtiyacı duyan vatandaş öldürülmek sureti ile tek celsede ödedi.
Öğrenilen: Gereken hal ve durumlarda vatandaşın korunması.
Verilen tepki: "Hadi yaaa??"

Çoğalmak:
Padişahlarımızın uçkuruna dair bir TV dizisindeki sahneler sayesinde RTÜK bir günde bir yılda aldığından fazla ihbar almış. Ne duyarlı halkız anlayın artık, yüzlerce yıl önce olan bitene bile kayıtsız kalamıyoruz. Hiç olmasın - dahası, nasıl mümkünse artık - hiç bitmesin istiyoruz. O dönem olan biteni o dönemin şartları altında değerlendirmek mi? Allah'ım böyle eziyet gösterme. "Yapılsın edilsin tamam da dile getirmek neyin nesi oluyor?" yaklaşımı her devrin karşı durulmaz türk klasiği oldu. Sahiden de körler ve sağırlar sürüsü halinde birbirimize nazireler düzüyoruz. Her şey öyle değil mi? Yap konuşulmamak kaydı ile gizle. RTÜK Başkanı hakkında iddialar alıp yürüdüğünde ilgisiz kalan halk şimdi duyarlılık gümbürtüsü kopartıyor. RTÜK seviniyor bir yılda aldığımızdan fazla ilgiyi bir günde toparladık diye. Hatırlanmak güzel şey elbette. RTÜK için sevinmemek mümkün mü? Halkımız yaşı gereği hassas işte, yakın geçmişe kulaklarını tıkıyor, uzak geçmişte olanlar dile getirildiğinde, gerektiğinde çemkirebiliyor. Senaristin cevabı iyiydi: "Polenle mi çoğaldı yani bunlar?"Afrika'ya mı yerleşsek n'apsak.

Cebire yahut matematiğe yatkın olanlar şimdi diyeceklerimi aniden idrak edeceklerdir; yılın 1 bölü 12'si böyle bitti, geriye kalanını tahmin etmek için alim olmayı gereksiz buluyorum.

Tablo : Jacques-Louis David - Sokrates'in Ölümü - 1787

Üç İsimli Kız

Kızın üç ismi vardı; ve kumral, omuzuna kadar uzamış saçları ve buz gibi bakan, buz mavisi gözleri. Ortalamanın biraz üzerindeki boyu ile tenefüse çıkarken ses değişiminin tam ortasındaki yaşıtı erkeklere yukarıdan baktığını, kendisini diğer öğrencilerden; erkek ve kızlardan ayrı bir yere koyduğunu sınıfımıza ilk girdiğinde buz gibi bakan gözleri ile anında çarpıladığı sınır hatlarının ortasına çekilip, mağrur bakarak, mesafesini hepimize sadece ve sadece bakışları ile hissettirmişti. Ankara'dan İstanbul'a tayin olan ebeveynleri bu okul değişikliğinin sebebi olmuştu.

Üç ismi vardı, bir tanesi putları andıran bir şeydi. Bir kaç kez o konuda sınıf içinde şaka yapılsa da hiç duymazmış gibi davrandığı için onu isminden yaralamak mümkün değildi. Sınıfın cin gibi haylazları başka mevzilerden saldırmaya devam ettiler. İlk sömestre yarılandığında hiç kimsenin onu incitmeyi başaramayacağı anlaşılmıştı. Hiç kimseye dönüp bakmıyor, diğerleri yok gibi davranıyordu. Aynı sırayı paylaştığı kız öğrenci ile, bazen, dudaklarını fazla kıpırdatmadan konuşuyordu. Çok fazla değil, gerektiğinde o da. Ne kendisi ne de ailesi hakkında çok fazla bilgimiz yoktu. Onu tanıyıp ona yakınlaşacak kadar kimse bilgi edinemiyordu.

Dersleri ilgi ile izliyordu. Sınavlarda başarılıydı. Edebiyat dersleri ile diğerlerinden biraz daha fazla ilgilendiğini hatta sevdiğini farkediyorduk. Edebiyat öğretmenimiz sınıfa girdiğinde ona bir başka bakıyor, gözlerini hocanın gözlerinden ayırmıyordu. Hocamız egzantrik bir kadındı. Hal ve tavırları ders dışındaki saatlerde öğrenciler arasında alay ve taklit konusu olsa da saygı duyduğumuz bir öğretmendi. Çoğumuza ömür boyu eşlik edecek edebiyat sevgisini o aşılamıştı. Kadın sadece okumamızı istemiyor, yazmamızı da istiyordu. Ne olursa; günce, günlük, öykü, anı, şiir, ne istiyorsak onu yazmamızı istiyordu, bize yazma ödevi veriyordu. Haftanın son dersinde içimizden seçtiği kişileri kafasındaki bir sıraya göre kaldırıyor, okuduklarımızı yüzünde tebessüme benzeyen bir ifade ile pür dikkat dinliyor, öğrencinin okuması bitince bizlerin yazı hakkındaki düşüncelerini soruyor, yazıyı yazan arkadaşı da, yazma anında kafasından geçirdiklerini sınıftakiler ile paylaşmaya özendiriyordu. Bizler için ilk başta zor gelen bir eylem olmasına rağmen hepimiz alışmıştık artık. Öğretmenimizin kafasındaki sıra bize ne kadar karmaşık gelse de yıl sonunda herkese birbirine denk sayıda okuma hakkı verildiğini görüyorduk.

Çoğumuz o yaştaki halimizle kendi başımızdan, ya da yakınlarımızın başından geçenleri, evdeki kediyi, köpeği, alrabalarımızı, arkadaşlarımızı, genellikle başımızdan geçen ya da duyduğumuz komik olayları yazardık. Üç isimli kıza uzun bir müddet sıra gelmedi. Sınıftaki herkes onun ayağa kalkıp elinde defteri ile bizlere neredeyse tam anlamı ile kapattığı kapılarını defterinin sayfalarına yazdıkları ile aralayıp kendisini, ilgi duyduklarını, sevdiklerini, sevmediklerini anlatacağı zamanın gelmesi beklentisi içindeydik. Yazdığını biliyorduk. Okuma seanslarından önceki teneffüste defterinde noktalama işaretlerini son bir kez kontrol ettiğini, bazı yerleri telaşla silip yine aynı telaşla düzelltiğini sıra arkadaşından öğrenmiştik.

O hafta sonu kar yağmıştı. İlk kar hepimizin hevesle beklediği bir olaydı. Okulumuzun uçsuz bucaksız bahçesinde kartopu oynamanın zevki bir başkaydı. Pazartesi sabahı herkes çantasını bir kenara atıp doğru deniz tarafındaki bahçeye kartopu oynamaya inerdi. Karın düştüğü haftanın son edebiyat dersinde hoca üç kişiyi kaldırdı. Yazılanlar üzerinden konuşuldu. Sonra bizimkine seslendi hocamız: "Gel bakalım seni hiç dinlemedik ankaralı kızımız" dedi.

Kız soğuk olmasına yine soğuk ama bu kez biraz mahçup yürüyerek sıraların ortasındaki bir bölmede durdu, defterini açarak okumaya başladı. Ankara'yı ve yağan karı ne kadar özlediğini anlatıyordu. Kar olmadan geçen bir kışın onu üzdüğünü ama bir gün mutlaka kar yağacağını bildiğini, ilk karın gece düşeceğini düşündüğü için akşamları tilki bayılması gibi uyuduğunu, arada gözlerini aralayıp perdelerini sonuna kadar açtığı odasından sokak lambasının ışığına bakarak kar yağıp yağmadığını kontrol ettiğini yazmıştı. Geçtiğimiz cumartesi akşamı hava durumunu okuyan sunucunun o akşam İstanbul'da kar beklendiğini söylemesi üzerine o gece uyumadan ilk karı beklediğini söylüyordu. Buraya kadar yazdıkları kısa kısa cümleler ile, hepimizin yazdıkları kadar çocuksu ve sınıftakilerin kıkırdaşmasına debep olan şeylerdi. Gülüşmelere kaşlarını çatarak cevap veriyordu kız.

Sonra birden karı beklerken camdan dışarıda gördüğü eski bir binayı farketti. Alman yapımı eski bir apartmanı tasvir etmeye başladı. Binayı tarif eden satırları okurken kızın yüzünde hoş bir utangaç kırmızı belirdi önce; sonra ilgisiz, soğuk ses tonu neşeli bir hal almaya başladı. Gözleri mutluluk dolusu kısılmıştı. Binanın çatısını üzerinde taşıyan kaidenin etrafındaki heykelleri anlatırken sınıfta çıt çıkmıyordu. Hepimiz o heykelleri sanki kendi gözlerimizle izliyormuşçasına tepeden tırnağa dikkat kesilmiştik. Taştan yapılmış binayı da detaylarını da, baktıkça korkutucu gölgelerinin oynadığını zannettiği binayı aşkla anlatıyordu kız. Sonra düşen ilk kar tanesinin içini nasıl mutlulukla doldurduğunu anlattı. Pencereyi aralayıp başını dışarıya çıkardığını, ağzını açarak kar tanesinin dilini ıslatması için beklediğini, yüzüne kar taneleri serpilirken gözlerini kapattığını, gözleri kapalıyken yüzüne değen kar tanelerinin içini sevinçle doldurduğunu, çünkü yüzünü usulca okşayan soğuk İstanbul gecesinde sanki zaman ddurmuşçaına telaşsız gökten yere doğru süzülen kar tanelerinin yüzünde bıraktığı soğuk izlerin bir anlığına kendisini doğup o yaşa kadar büyüdüğü şehire geri götürdüğünü ve uzun bir süre sonra ilk kez o gece kendisini gerçekten evinde hissederek uyduğunu anlatarak sözlerini bitirdi.

Çoğumuzun yazdıklarının aksine etkileyici bir yazıydı, güçlü bir anlatımı vardı. Hepimiz etkilenmiştik. Çocuk kalbimiz her şeyin saf haline daha yakındı, iyiliğe de kötülüğe de aynı derecede yakındık. O ana kadar merakla beklediğimiz an gelmiş ve kızın İstanbul'da olmaktan acı çektiğini anlamıştık. Acı çekebiliyor olması onu birdenbire bizlerden biri yapmıştı. O da bizler kadar et ve kemiktendi. Bizler ona alıştıkça o da bizlere alıştı.


30 Ocak 2011 Pazar

İstanbul Ortaya Karışık

Bu sabah güne İstanbul ile başlamak istedi canım. Oniki adet İstanbul'u anlatan şarkıyı bir araya toplayıp takriben beş dakika kadar çalkalayınca ortaya karışık bir İstanbul çıktı. İstanbul bahane, aslında neredeyse hepsi bir gönül kırıklığına isim koymaya çalışmış. Fazla derin düşünmeye gerek yok sözlerde göz gezdirirken aşağıdaki linkten müziği dinlemenin vaktidir.

İstanbul Ortaya Karışık

İstanbul geldim bak
Merhaba vefakar dar sokak
Şahit yer ve gök yüzü
Tuttum sana verdiğim sözü

Anlat İstanbul
Üzüldün mü Yorgun musun?
Hala çok mu içiyorsun anlat

Tüketilmiş yaşanmamış
Hediyelik hayatlar, ah bu evler,
Pencereler bu kapılar, sokaklar
Hüzün gibi, sevinç gibi,
Eskitilmiş zamanlar

Sen gidersen İstanbul beklemez
Gelirsin gidersin İstanbul farketmez
Acı çeker özlersin İstanbul üzülmez

Bir ateş buldum, yandım yakıldım
Esti geçti rüzgarına kapıldım
Bir o yana, bir bu yana yıkıldım
Hayallerim vardı çaldın İstanbul

Anlat İstanbul
Aşkın başından mı aşkın?
Her masalı bilir misin anlat

Anne sözü dinler gibi masum ağladım bu sabah
Günler dayanılmaz oldu senden uzak olunca
Martılar mahsun oldu onlar bile ağladılar

Mevsim rüzgarları ne zaman eserse o zaman hatırlarım
Öper beni annem yanaklarımdan güzel bir rüyada
Sanki sevdiklerim hayattalarken hala

Ah burda olsan çok güzel hala
İstanbul'da sonbahar

İstanbul'da bir barda bir bardak şarap yanımda
Seni özlüyorum kaçsam da buralara

Çok uzun gemiler geçiyor boğazdan
Boğazımda düğümlenir adın
Uzaktan bakınca sanki yaşamak güzel
İçime sormam içime sormam, soramam

Bir akşam masası, iki kişiyiz, sen ben
Gidiyorsun hiçbir şey söylemeden, birden
Kadıköy’de bir yağmurlu bahçeden

Yıllar külleniyor, izi kalıyor aşkın
Yüreğim kurtulsa da yangından, alevden
Yana yana kül olayım, unutup yine sevdalanayım
Geçmem bir daha Kadıköy’den

Ne acı ne acı insan kendine ne kadar yenik
Bulunmadı ihanetin ilacı yürek koca bir karadelik

Bir sevgilim var benim düşlerimden ibaret

Önce kuş olduk uçtuk semaya
sonra vurulduk düştük sevdaya
Yandık ateşten korlar misali

Sonsuzluğa uzansam bile
Yıldızlar değse elime
Bir hilal görsem
Hatırlarım hep seni İstanbul

Susma susma
Haydi anlat İstanbul






Endi & Pol - İstanbul, Mirkelam - İstanbul'da, Mazhar Fuat Özkan - Bu sabah yağmur var İstanbul'da, Teoman & Nil Karaibrahimgil - İstanbul'da sonbahar, Sertab Erener - İstanbul, Ayse Sicimoglu & Ayhan Sicimoglu - Istanbul Pas Constantinople, Gülay - Aşk (İstanbul kanatlarımın altında), Levent Yüksel - Anlat İstanbul, Ezginin Günlüğü - Kadıköy, Mirkelam - İstanbul, Sertab Erener - İstanbul, Feridun Düzağaç - Yeniköy, Hüsnü Şenlendirici & Sezen Aksu - İstanbul İstanbul Olalı