22 Şubat 2010 Pazartesi

Adalet

Kaç gündür adalet kelimesini anlamlandırmaya çalışıyorum. Düşünmekle adalet kelimesini karşılayacak eşanlamlıları bulmak da zor, kavram olarak adalet kelimesinin içini doldurmak da.

Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde “adalet” kelimesinin karşısında şunlar yazılı;
Hak ve hukuka uygunluk, hakkı gözetme, doğruluk, türe.
Bu işi uygulayan, yerine getiren devlet kuruluşları.
Herkese kendine uygun düşeni, kendi hakkı olanı verme.

TDK’nun sözlüğünde yazdıklarına bakınca günlük hayatta da mevcut “Ah keşke olsa, karşısına geçip baksak doya doya” diyesi geliyor insanın. Doğruluk, hak, hakka uygunluk, herkese kendi hakkının verilmesi özlenilen, beklenilen değil de nedir? Herkesin özleyip beklediği böyle bir adaleti dünya üzerinde bulmak zor, bazı atasözleri ve vecizeler ne diyor adalet ve adil olmak üzerine:

- Zayıf daima adalet ve eşitlik ister, halbuki bunlar kuvvetlinin umurunda değildir. – Aristoteles.
- İyi olmak kolaydır, zor olan adil olmak. – V. Hugo.
- Geç kalan adalet adaletsizliktir. - W. Savage Landor.
- Adaletin kuvvetli, kuvvetlilerin de adaletli olmaları gerekir. – Pascal.
- Adaleti çiğneyen devlet adamlarını cezalandırmayan milletler çökmek zorundadırlar. – Hadis-i Şerif.
- Bir saat adaletle hükmetmek, bir sene ibadet etmekten daha hayırlıdır. – Hadis-i Şerif.
- Devletin hazinesi adalettir. – Konfüçyus.
- Adalet dünyadan kalktığı takdirde, insan hayatını değerli kılacak bir tek şey kalmaz. _ E. Kant
- Adaletsiz rejimi, adalet ile yıkınız. – Gandhi
Bu sözlere ne demeli, sadece Kant'ın ismine takılıyorum o da İngilizce çağrışımı kavgada bile söylenmez ya ondan işte.

Adaleti gözleri bağlanmış, sol elinde bir terazi, sağ elinde bir kılıç olan kadın figürü ile temsil ediyorlar. Gözlerinin bağlanması tarafsızlığına, terazi adaletin dengeli dağıtılmasını, kılıç kuvveti temsil ediyor sanırım.

Biz de adaletin dağıtılması biraz uzun zamana yayılıyor sanıyor sanırım.Uzun yıllar boyu süren, bitmek bilmeyen davalara bakınca insan bu şekilde düşünüyor.

Vatandaş adalet zengine de fakire de eşit biçimde dağıtılsın istiyor.

Suçsuz olduğunuzu ispat etme görevi size düşüyor ve uzun süre bunu ispat etmeye uğraşıyorsanız bu işte bir yanlışlık seziyorsunuz.

Kendi halinde bir vatandaş olarak oturmuş sıradan bir günü yaşarken bir kimse, bir nedenle o gün sizin için bir plan yapabilir. Tarihi not eder bir kenara ve altı ay dolmadan savcılığa gidip o gün sizin yapmadığınız bir iş ile sizin hakkınızda suç duyurusunda bulunabilir. Olaya şahit olarak o anda orada olmayan kimseleri gösterebilir. Savcı bu iddialar üzerine sizin ve olaya şahit olduğu iddia edilen kimselerin ve suç duyurusunda bulunan kişinin karakolda ifadelerini aldırabilir ve o ifadeleri okuyup dava açıp açmamaya karar verebilir. Dava açıldıysa şayet sizi mahkemeye çağırabilirler. Olmadığını bildiğiniz ama tam da hatırlamdığınız bir güne dair bir yıldan uzun bir süre sonra hakim karşısına çıkıp masumiyetini ispat etmek zorunda kalabilirsiniz.

Diyelim şanslıydınız, biraz hatırladınız, birkaç hafızası kuvvetli şahit buldunuz, hatta diyelim çok şanslıydınız ve elinizde şikayette bulunulan anda ne yaptığınıza dair net bir video kaydı vardı. Elinizdeki görüntülü delil ve şahitleri inceledikten ve ilk duruşmadan sonra aylar, belki de yıl geçtikten sonra suçsuz olduğunuzu ispatladınız. Aleyhinize şahitlik etmiş olan kişiler ve sizi suçlayan kişilerin yalan ifade verdikleri ve size iftira ettikleri mahkeme kararı ile tespit oldu.

Bunun üzerine gidip orada olmadığı halde varmış gibi yalan ifade verenler ve sizin aleyhinize suç duyurusunda bulunmuş kimse için manevi tazminat davası açtınız diyelim. Üzerine yine aylar, celseler geçti ve sizi suçlayan da dahil olmak üzere, yalancı tanıklar için açtığınız davayı kazandınız ve iftiracılar için para cezası kesinleşti.

Uzun upuzun uğraşlar sonunda suçsuzluğunuzu ispatlayıp, yalancıların cezalandırılmasını olay bile olmayan günden yıllar sonra sağladınız.

Yani cebe mangırları koydunuz.

Yaşanan onca şey adaletin tecellisi gibi gelir mi size?

Yaklaşık iki yıl önce çok basit bir değişiklik için tek celselik bir mahkemem oldu. Beklerken, şahitlerimle birlikte gözlemlediklerimiz çok ilginç olaylardı.

Aile mahkemesi ile aynı kattaydık, bir boşanma davası görülüyordu yan mahkeme salonunda. Boşanma davasıymış, ismi okunan genç bir kadın başı önde, kapının sağında ve solunda oturanlarla her hangi bir temastan kaçınarak koşar adım kapıya yöneldi. Oturanlardan elli yaşlarında bir kadın ayağa kalkıp, genç kadının kolunu tutarak hırsla fısıldadı “ne yılanmışsın pis orospu”. Tam koridorun ortasında ve gireceği mahkeme kapısının önünde olduğum için netlikle duydum fısıltıyı, genç kadının yüzü birden döküldü. Koşarak içeriye girdi ve kapı arkasından kapandı.

Adalet nedir, ben tanımlayamıyorum. Zor geliyor. Üçüncü sayfalara yansıya binlerce acının nasıl dindirildiğine yanıt kendim bulamıyorum. Hayatın ise insanlara adil davranmadığını belli bir yaşa gelmiş, çok el üstünde tutulan bir milyoner yavrusu olarak büyümemiş bir çok insan gibi ben de biliyorum.

Çoğu insanın dünyada aramaktan vazgeçtiği kavramdır diyebiliyorum adalet için.

İşte o kadar.

19 Şubat 2010 Cuma

Bu Kabuslar Neden Cemil?

Fazla rüya gören bir insan değilim, nadir gördüğüm rüyalarım ise film gibidir kolay unutmam, sabahları yatıktan başımı kaldırmaktansa o anda izlediğim nadir seyirliğin sonunu ne olacak merakına yenik düşerim. Rüyam nadirdir ama, tok karnına ne zaman yatsam, ful mide üzerine mutlaka bir kabus görürüm. Gerçeğe çok yakın bu halüsinasyonlar sebebi ile tok karnına uykuya teslim olmamaya özen gösteren bir tipim işte.


Cüneyt Arkın’ın baş karakterini canladırdığı 1975 yapımı Cemil isimli filminde, kabuslarla boğuşan adama eski karısı sorar:

“Bu kabuslar neden Cemil?”

Adam cevap verir: “Her şey beni huzursuz ediyor, bozuk düzen... Nereye elimi atsam bir kötülük, bir çirkinlik çıkıyor. Hepsini düzeltmek istiyorum, düzeltemiyorum. Neden küçük kızlar orospudur, neden onları öldürürler, neden hapishaneler var; çözemiyorum bir türlü.. Anlıyorsun değil mi?"

Bu sözlerin üzerine ne denir ki, yutkunmasını içine atar kadın.

Umur Tümay Aslan bu meşhur sözü kitabına başlık olarak seçmiş, alt başlığı ise “Yeşilçam’da erkeklik ve mazlumluk”, Yeşilçam’daki erkek karakterler üzerine bir inceleme. Okumaya değer bir kitap.


17 Şubat 2010 Çarşamba

Serdar Ortaç'ı Kıskananlar

Serdar Ortaç 90’ların türk pop musiki harekatı esnasında hayatımıza girdi ve o gün bu gündür hayatımızdan çıkmadı. Yazdığı şarkılar çok satıyor. Sahnesi çok iyi. İzleyicisi eğlenmelere doymuyor. Meslek lisesi torna tesfiye bölümünden mezun olduğunu söylemeyi seviyor. Yabancı sevgilileri ile plajlarda, bar çıkışlarında boy boy resimlerini görmesek nezle mi oldu acaba diye ürküyoruz. Meğer olmamış hemen seviniyoruz. Nezle görmemiş sesini duymadığımız bir radyo kanalı namevcut olduğundan onunla sürdürüyoruz hayatımızı.



Bu denli ve bu kadar zamandır onu ve onun yazdığı şarkıları söyleyenleri dinler olduğumuzdan geçen gün meraklandım ya bu adam neler yazmış diye bir merakla internette dolanıp rastladığım ilk birkaç şarkısının sözlerini incelemeye karar verdim. Kararımı uyguladım, sabrı olanlar buyursunlar, işte sonuçları;


Acıları bitiremedim
Gururuma yediremedim
Sana bu son sözüm son kararım
Yine de seni ben de bitiremedim



Neymiş neymiş? Anlatmaya çalıştığı kadarı ile Bir acıları bir de “sen” diye samimi biçimde hitab ettiği kimseyi bitirememiş. Bitiremediği iki şey var yani. Acıları bitirememiş, gururuna yedirememiş, son kararını son sözleri ile söylemesine rağmen “sen”i o bile (dahi) bitirememiş. Gel de için paralanmasın, melodi oynak ama sözler iç burkucu. Dinle dinle sonra için burkuk gez bayırı. Dinlerken bel, kalça, ve gerdan üçlüsünün her bir tanesini farklı yönlerde titretmek şartı ile içinizin burkulmamasını başarabilirseniz ne ala. Belki ayak bileğiniz burkulur. Bilemem, dikkat etseydiniz.




Adam gibi yürekli ol, çık karşıma bak yüzüme,
Yalandı de, unuttum de, aldattım de, bağır yüzüme.
Senin kokun, senin dokun, senin tadın yetmedi de,
Sokaktaki köpek kadar, gururlu ol, bağır yüzüme




Bu mısralar kavgada söylenmez, söylenmemeli de. Karşısındakini resmen kışkırtmaya çalışıyor, gel çık karşıma paçan sıkıyorsa der gibi hali var ilk mısrada ancak ikinci mısrada işler sarpa sarıyor. “Beni sevdiğinin yalan olduğunu söyle” diyor sanki, buraya kadar tamam. Sonra “unuttum de” olmamış. İlla “unuttum de” denecekse “aldattım de” bölümünden sonra söylenmeli ki anlam kazansın. Yoksa “ seni sevmiyordum, ve seni sevmediğimi unuttuğum için oldu bunlar, hadi baaayyyy” der gibi kaçıyor ama aldatma eyleminden sonra denirse, “Serdar’cım kusura bakma seni aldatmışım ben bile hatırlamıyorum nerde ne zaman kimle aldattım, aldatanların yalancısıyım” gibi oluyor ki affedilebilir bir şeydir bir kimsenin bir diğerini aldattığını unutması. Ama burada bitmiyor tabi, sanatçı karşısındakinin bütün bu fırtınalı hissiyatın yüzüne bağırılmasını istiyor, ki burada “acaba duymuyor mu da böyle istiyor” diye düşündüm bir an. Bence kulaklarını yıkatsın bir de öyle denesin dinlemeyi, o duymuyor diye karşısına sustalı diktiği aldatıcılar bağırsın iyi valla.



Takip eden mısrayı ben hatırı sayılır bir jeofizisyen olmama, bilimsel teori ve terimlere alışık olmama rağmen yenir yutulur oradan idrak yollarına yollanır bir lokma olarak bulamadığımı itiraf etmeliyim. Şimdi ne demek Allahınızı severseniz, Senin kokun, dokun, tadın yetmedi? Anlamaya çalışıyorum, bir noktaya geliyor takılıyorum. Senin kokun yetmedi, daha koklasam koklamalara doymam der gibi hoş bir koklaşmaşinaslık özlemi seziliyor. O da tamam. Senin dokun yetmedi ne demek ya? Ne işin var elalemin dokusu ile. N’apıcaksın alemin dokusunu. Ben onu bunu bilmem arkadaş burada bir oral seks kokusu sezdim. Kötü niyetli deyin isterseniz ama burada imadan da öte bir şeyler var. Geçelim fazla üstünde durmadan, gelelim tadın yetmedi ye, tamam yalamaya da doymamış, damakta tad kalma hadisesi bariz bu bölümde. Sonra da diyor ki gurusuz şey gel yüzüme bağır sokaktaki köpek bile senden gururlu.



Uzun lafın kısası sanırım, burada top yekün bir aldatılmış aşık ağlaması söz konusu. Şimdi aşık aldatılmış, gel çık karşıma, yüzüme bağır, önce aldattığını sonra da unuttuğunu söyle, ben senle girdiğimiz her türlü pozisyonu, içli dışlı halleri özledim ona göre, köpek kadar gururun olsa çıkar bağırdın karşımda, çabuk gel gururlu ol diyorum sana demek istiyor. Ben tam çözemedim bu yüzgöz olmuş ilişkinin feleğin çemberinden kaç taklada geçtiğini.



Ağlama, ağlama
İçinde kalsın.
Ayrılık insanlar için,
Ve sen de insansın...



Bu mısralara da ne demeli, bu nasıl nasihattir, bu nasıl emirdir, bu nasıl bir saptamadır. İnsansın ayrılacaksın, ağlaman gerekirse içine atıceksin dercesine bir haller, bir diklenmeler.



Bu gece pause ama zaman çabuk akıcak
Bu tarzın okey senin için dizi kopacak
Aman tanrım kimisi sarışın, kumral
Aman tanrım öteki benimle yola çıkan



“Yabancı dilden kelime koyalım, dil biliyor desinler” şarkısı bu. Bu gece pause ama zaman çabuk akıcek, OK. “Tarzın okey” derkenki İngilizcedeki “okay”i diyebilmeye eli varmamış sanırım, dizi kopsun diyor. Diziyle ilişki demek, belki de düzinelerce. Vay be, neredeyse inanılır gibi. Sarışınla, kumrallar arasında hop hop hoplarken bu sarışın ve kumrallarda olmayan vasıflara sahip bir tanesi gönlüne düşmüş. Anlaşıldı, bir şifreli konuşma var burada. E o zaman fazla kurcalamayalım o sarışın kumral afetlerde olmayan vasıftakinin nasıl bir fazlalığa sahip olduğunu.



Kelimeler çok yada beni anlatamıyor
Bu benim aşkım sensiz hiç çekilmiyor
Je t'aime illede je t'aime
Emret uğruna dağları aşıp gelem
Je t'aime mecburen je t'aime
Emret önünde diz çöküp aşka gelem



Bu da “hep mi İngilizce konuşacağız alın size çatır çatır sular seller, ardından gelsin deryalar gibi Fransızcalar şarkısı”. Bu şarkıya şapka çıkartıyorum ama ses uyumu uğruna anlam bütünlüğünün feda ediliyor olması sebebi ile hit olamamış bir parça sanırım. Pek kulağımda yer etmemiş. Bütün şarkılarda hep bir anlam ve hep bir anlam daha varken, anlam örgüsü fazladan zayıflayınca demek hit olamıyormuş onu da öğrendik. Bu arada “kelimeler ya çok ya da beni anlatamıyor” arasındaki neden sonuç ilişkisine, mantık bütünlüğüne ayrı bir şapka çıkartıyorum.



Serdar Ortaç bize daha uzun yıllar boyunca anlamlı şarkılar yapsın, hayatımıza anlam katsın, biz gerdan titretelim yıllar su gibi aksın

.

Şimdi şu güzel yurdumuzda neden doğru düzgün bir şarkı yapılmaz, neden U2, Blur, Rolling Stones, Cranberies, Everthing But The Girl gibi gruplar çıkmaz, Mina, Eros Ramazotti, Patricia Kaas, George Michael, Seal, Adam Lambert gibi şarkıcı ve müzisyenler çıkmaz diye düşünelim. Bunların her biri her bir albümünde yeni bir sound inşa etmeye çalışıyorlar, asla bir önceki albümdekne benzemeyelim diye uzun uzadıya inzivaya çekiliyor, stüdyoya kapanıyorlar. Neden uyduruk, zıttırık şarkıları insan önüne çıkarmaktan şeytan görmüş kadar ürküyorlar? 10, 20, 30 sene önce yaptıkları albümdekine benzeyen vokal sesini çıkarmaktan aciz değiller? Nedenini söyleyeyim onlar gerçek sanatçı. Şöhretleri ve kazançları arttıkça, plak şirketlerine daha fazla söz geçirebiliyorlar. Bu söz geçirme de saçma sapan kapris yapma değil, adam gibi kendilerini geliştirme ile ilgili.



Öyle şarkılar var ki ülkemizde, kim söylerse söylesin bu bir Sezen Aksu, Yıldız Tilbe, Serdar Ortaç, Kayahan şarkısı diye şıp diye tanınabiliyor. Bu kadar formüller üzerine kurulu bir müzik sektörü olunca, dinlediğimiz sesler de tekerrürden ibaret elbette. Heyecan verecek, doğru düzgün adam da, eser de gerçek sanatçı da az sayıda. Olanlar da asla teşvik görmüyor.



Neyse efendim, bu bahsettiğim gerçek sanatçılar ve ismini sayamadığım yüzlercesi daha ülkemizde asla o kadar fazla satamıyorlar. Bu fazla satamayanların hepsi fazla satabilen Serdar Ortaç’ı kıskanıyorlar. Serdar Ortaç’ı kıskananlar bölümüm sol sütunda, podcastler halinde yayın hayatında, linklere tıklayarak karşınıza çıkan sayfada “play” tuşuna basarak dinleyebilirsiniz. Hayırlara vesile olsun. Sevgiler, saygılar,

16 Şubat 2010 Salı

Pandorum - Pandorsun - Pandor

Geçtiğimiz yıl sinemacılarımızın es geçtiği filmlerden bir tanesi de “Pandorum”. Şu sinemacılar dediğim neyi izleyip, neyi izlemeyeceğimize karar verip bize kadar getirenler ve pek saygıdeğer sinema eleştirmenleri. Türkiyede para kazanan film şirketleri için anlaşmalar sonrası seyirciye sunup kar ettikleri seyirlikler bizim sevip bağrımıza bastığımız filmler. Sinema ile kar odaklı olmak dışında başka ilişkileri varsa bilemem. Film eleştirmenleri de meslek olarak seçtikleri bu alanda mutlaka para kazanan kimseler. Hal böyle olunca biraz da filmlerden anlamalarını istiyor benim gibi sıradan seyirciler. Gelelim Pandorum’a, artıları ve eksileri olan bir film ama yıllar içerisinde etrafına çok sayıda sadık izleyici toplayarak kilt film olacağı kesin. O zaman dile gelir bizim sinema bülbülleri ama benim onları bekleyesim yok.

Pandorum’u herhangi bir türe dahil etmek gerekirse bilim kurgu/korku filmi yakıştırması yapılabilir. Bizim sinemacıların bir başka es geçtiği “Antibodies” isimli rahatsız edici filmin Alman yönetmeni Christian Alvert tarafından yönetilmiş.

Kapkaranlık uzay gemisinin ufak bir bölmesinde bir adam, daracık bir tüpün içinde ayakta durur vaziyette yatırıldığı derin uykudan acı çekerek uyanır. O kendine geldikçe biz rahatsızlık hissetmeye başlarız. Adam uzamış sakallarını kesip, üniformasını giyerken mürettebattan mekanik ve teknik mühendisi olduğunu ve adını öğreniriz: Bower (Ben Foster). Yolunda gitmeyen bir şeyler var belli. Uzay gemisini apaydınlık olması gerektiğini biliyoruz. Bu gemi olanca devasalığına rağmen kapkaranlık ve sessiz. Arada korkunç sarsıntılar olur, gemi ve yolcusu tepeden tırnağa titrer. Sarsıntılara onlar kadar korkunç gürültüler eşlik eder, yankılanarak kesilir gürültüler.

Derken diğer tüp açılır, içinde acılar içinde bir başka adam dışarıya düşer. O hazırlanırken adını öğreniriz: Payton (Dennis Quaid). O da gemi personelinden, pilot, elleri titriyor. Adları dışında bir şey hatırlamıyorlar. Bir görevleri olduğunu biliyorlar ama gürültüler ve geminin halinden geminin işler vaziyette olmadığı, nerede olduklarına dair onlara bilgi vermediği anlaşılıyor.

Bu iki mürettebatın hatırladığı flashbacklerden ve filmin açılış yazılarından Elysium adı verilen bu yıldız gemisinin bir tür Nuh’un gemisi olarak dizayn edildiğini ve MS 2174 yılında yola koyulduğunu öğreniyoruz. 100 yıldan uzun bir süre seyahat etmesi planlanan geminin rotası Tanis isimli gezegene çevrili. Nüfusu 24 milyarı geçmiş, savaşlar ve kirlenmeden ötürü ömrünün sonuna gelmiş dünyamızdan yaşanabilir olduğu tespit edilmiş Tanis’e giden gemide 60.000 insan ve o anda dünyada yaşamını sürdürebilen canlıların hücre örnekleri var. İnsanlar ölmekte olan gezegenimizden geriye kalanları tek umutlarına yetiştirme peşinde. Yüzyılı aşkın yolculuk süresince önlerine çıkan engelleri aşabilmeleri için uçuş ekipleri oluşturulmuş. Sıra ile uyanıp bir yıl uyanık kaldıktan sonra diğer ekibi uyandırıp görevi teslim ederek tekrar uykuya yatmaları gerekiyor. Bower ve Payton 5. ekipteler anca onlara görevi teslim edecek kimsenin olmadığını hatırladıkça fark ediyorlar.

Bower geminin içinde karanlıklara gömülerek kendisini bekleyen sonun ne olduğunu bilmediği bir yolculuğa çıkıyor. Hedefi reaktörü reset edip yeniden başlatmak. Böylelikle gemiyi olması gerektiği biçimde işleyen hale getireceklerini düşünüyorlar.

Yazının bundan sonrası filmi izlemeyi düşünenler tarafından kesinlikle okunmamalı.

Bower reaktöre ilerlerken karşısına geminin tehlike altındaki yolcu ve görevlilerinden bazılarını görüyor, bir kaçı ile yoluna birlikte devam ediyor. Karşılarındaki en büyük tehlike ise yolculuk esnasında geçen zamanla birlikte evrime uğramış insanlar. Çok güç kazanmışlar ve normal insanlardan kat kat hızlılar. Yaşayabilmek için görev süresi gelince tüplerinden çıkan insanlarla besleniyorlar.

Bower yoluna giderken Payton ise farklı deneyimler yaşıyor. Pandorum; uzun süreli uykuya yatırılmış insanlarda görülen bir psikolojik rahatsızlık. Hastalarda önce el titremesi ardından burun kanamsı gözlemleniyor. Bu kişiler şiddetli paranoya içindeler, herkesi kendilerine karşı bir tehdit olarak algılıyorlar ve gerçeğe çok yakın halüsinasyon yaşıyorlar. Kelimenin anlamını öğrendiğimiz andan itibaren o ana kadar izlediklerimizi sorgulamaya başlıyoruz. Ve yolculuğun umulanın yaklaşık yedi katı sürdüğü bilgisini ediniyoruz.

Bundan sonra olanlar da tempoyu düşürmeyecek biçimde heyecanlı, finalde yaşanan sürpriz ise her şeye değer nitelikte.

Filmin artıları;

Çok sağlam bir senaryosu var, izlerken bir sonraki sahnede ne olacağını bilmiyorsunuz. Zaten filmin afişi de “bir sonra olacaktan korkun” cümlesini içeriyor. Finale geldiğinizde büyük mantık hataları yapılmadığını görüyorsunuz. İzlerken gerilimin giderek tırmandığına şahit oluyorsunuz. Benim bir filmde aradığım en önemli özellik, filmi izledikten sonra üzerine süre düşünebiliyor olunması, ki bu filmi izleyip de üzerine düşünmemek olanaksız. Üstelik yetmişli yılların bilim kurgu romanlarını anımsatan bir atmosferi yakalamışlar.

Filmin eksileri;

Oyuncu seçimi bence yanlış; Ben Foster iyi bir oyuncu ama daha tanınır biri olmalıydı, Dennis Quaid ise çok tanınır bir oyuncu uzun süre filme sesi ile eşlik etmesinden o karakterin çok büyük ve finale yakışır bir arıza çılaracağını filmdeki duraklama noktalarında düşünmeden edemiyorsunuz. Payton’ı daha az tanınan bir kimse oynamalıydı. Tabi bunların hepsi bütçe ile alakalı. Çok daha küçük bir stüdyo filmi yapacakken film ile ilgilenen başka bir şirketin çıkması da projeyi oluşturanların şansı bence. Geminin bilim subayı kadınn sadece çekirge ile beslenip yaratıklarla dövüşüp burnu kanamadan kurtulacak kadar çevik ve fit olabilmesi ufak bir mantık hatası gibi geldi bana. Ayrıca Bower'ın geminin havalandırma kanalları içinden geçerek diğer bölmeye atlaması da inanılır gibi değil. Yüz küsur yıl uzayda seyahat etmesi planlanan bir gemiye bu denli elle yırtılabilen plastikler yakışmamış. Bu eksilerine rağmen film benim için en iyi bilim kurgu filmlerinden birisi olmaya devam edecek. Bu filmin Alien’ın bir kopyası olduğu çok konuşuldu ve bu söylenti filmin önünde bir engel olarak yükseldi, filme haksızlık edildiği kanısındayım.

İçerdiği olumlu yönlerin fazlalığı sayesinde bu filmin en azından bilim kurgu severler arasında kült filme dönüşeceğini düşünüyorum.

15 Şubat 2010 Pazartesi

Şeytan'ın Belkemiği

"Bazı sırlar ortaya çıkmamalı" diyor Meksikalı sinema aşığı yönetmen Guillermo del Toro "El Espinazo Del Diablo" isimli filminde. Bu 2001 yapımı İspanyolca film daha çok İngilizcedeki “The Devil’s Backbone” karşılığı ile anımsanıyor. Şeytan’ın Belkemiği korku filmi olarak tanıtılmasına karşın aslında 1939 yılının iç savaşın ortasındaki İspanya’sında geçen iyi anlatılmış bir dram.


Cumhuriyet direnişçisi olan babası, Küçük Carlos’u, nerede olduğu belli olmayan, adeta hiçliğin ortasındaki bir yetimhaneye götürerek onu bırakır. Yetimhane’ye terk edilen küçük çocuk babasının öldüğünü bilmez, filmin ilerleyen bölümlerinde bizler şahit oluruz bu ölüme.

Eski bir binada yaşamaya mecbur kalmış küçük çocukların sorumluluğunu Dr. Casares ve yardımcısı Carmen’dedir. Ayak işlerine bakan Jacinto küçük çocuklara kin duyar gibidir. O da aynı yetimhaneye terkedilmiş, büyüyünce de orayı terk edememiştir. Yetimhane’nin avlusuna düşen patlamamış bir bomba içeride yaşayanlarca kanıksanmıştır ama her an patlamaya hazır dimdik durmaktadır.


Eski binadaki yetişkinlerin her birinin ayrı bir planı vardır, kimse kimsenin ne yapacağını bilmemektedir. Ve yetimhanenin hüzün yüklü koridorlarında korku ile dolaşan filmlerde daha önce görmeye alışık olmadığımız bir küçük çocuğun hayaleti: Santi. Çocuk yürüdükçe alnının sol tarafındaki bir yaradan akan kan suya karışır gibi havaya akar. Kanaması dinmez Santi’nin, çünkü her hayalet gibi geride çözümlenmemiş bir meselesi vardır. Sorun ortaya çıkıncaya kadar iki dünya arasında gidip gelmeye ve bu dünyada kanamaya devam edecektir.

Hayalet eninde sonunda çocukların çoğunun öleceğini bilmektedir. Dr. Casares sürmekte olan savaşın seslerinin yaklaşması üzerine çocukları alarak yetimhaneyi terk etmesinin en iyi hamle olacağını düşünmektedir.

Yatılı okula yeni gelen çocuğun dışlanması havasında başlayan filmde gerilim yönetmenin ustalığı sayesinde giderek artıyor ve finale yakın doruğa ulaşıyor. Masumiyetin kötülükle çaresizce mücadelesine dair bu filmden benim aklımda kalmaya devam edecek sahneler şunlar;


- Carlos bir gece yarısı yatakhaneden gizlice çıkar, avluya, bombanın yanına gelir. Bomba’dan ona hayaleti göstermesini ister. Bombanın üzerindeki bir kağıt uçarak onu hayaletin yanına götürür. Carlos’un kalbi duracak gibi olur. Kanayan hayalet çocuk karşısındadır. Sinta’nın dudakları aralanır…. - Jaime isimli bir çocuk resim defterine Santi’yi resmetmiştir. O sayfayı gören Carlos, Jaime’nin söylemekten korktuğu bir şeyler bildiğini anlar.
Pan’ın Labirenti’ni izlerkenkine benzeyen bir sinema tadı almak için izlenilmesi gereken bir film, Şeytan’ın Belkemiği.

Ülkemizde az sayıda salonda gösterilmiş ya da festivaller dışında gösterim şansı bulmamış filmleri "Kült Kedisi" etiketi altında anımsayacağım bundan böyle.

12 Şubat 2010 Cuma

Ay'a da Gidelim Osman

Kadın çok mutluydu, sevgilisinin yanında yüreği hop hop ediyordu. Kah dudaklarını kulağına yaklaştırıp üflüyor, kah boynunu gıdıklıyordu. Adam yalandan kızarmış gibi yapıyordu. Ama hoşuna gidiyordu. Direksiyon hakimiyetini kaybetmedikçe umurunda değildi dünya.

“Bugün seninim, bugün işe gitmek yok” dedi genç adam. “Nereye gitmek istersen söyle, bugün istediğin yere yalnız seni götüreceğim” diye ilave etti.

Kadın kahkahalarla gülüyordu. Çok mutluydu.

Kadın: “Nereye istersem götürecek misin beni, Osman?” diye sordu.
Adam: “Evet” dedi “Nereye istersen”
“Aya da gidelim Osman” dedi kadın.

Radyoda saykodelik bir oyun havası çalıyordu. Parmakları ile ritm tutuyordu kadın. Yağmurdan sonra yansıyan gün ışığı bayram yerine çevirmişti geçtikleri yolları. Camlarda bile güneş ışığı yansıyordu sarı taksideki sevgililerin üzerine.


* * * * *


Ajda Pekkan’ın her biri ayrı güzel 10 şarkısından ibaret 1987 albümü Süper Star 4 yeniden raflarda. Şarkılar güzel di güzel olmasına ama hepsini bir araya koyduğunuzda albüm etmeyen bir çalışma olmuştu zamanında. O şarkılar yan yana geldiğinde kimyası mı tutmuyordu nesi eksikti bilmiyorum. Şimdi oturup dinlediğimde tek şarkıdan ibaret zamane pop albümlerine on çekiyor.

Perihan Mağden suskunluğuna son verdi. Bir oturuşta okunan, Mağden köşe yazılarındaki imzası haline gelmiş kelime oyunlarına hiç dokunmadan sade mi sade bir roman sunmuş okuyucusuna. 90’lı yılların başlarından, bir gazetenin üçüncü sayfasından taşımış iki gencin hikayesini. Aşk mı, kader birliği mi, yoksa isyan mı siz karar verin Ali ile Ramazan’ın anlattıklarını okuduktan sonra.

Sade’nin Soldier of Love albümü iyi olmuş, kadının tek kusuru on yılda bir albüm yapar hale gelmiş olması.

Efendim; “Aya da Gidelim Osman” Dinar Bandosu’nun albümü, pskiodelik-deşik türünde müzik yapıyor adamlar, edinmekte ve bir kulak gezdirmekte yarar var.

6 Şubat 2010 Cumartesi

Tarihin Elinde Rubik'in Kübü Oldum

Bu ülkede yaşıyorsanız çıldırmamayı öğrenmeniz gerekiyor. Geçen hafta ülkemizde olanlardan bir kısmını derledim, ileride bakar bakar gülerim belki de bakar bakar ağlarım bilmiyorum zaman neler gösterecek. İ-ki-bin-on yılının Şubat ayının ilk beş gününde şunlar olmuş güzeller güzeli ülkemizde, Allah nazarlardan saklasın, tü-tü-tü;

Parkta 3 yaşındaki kızı öptüğü için kızın ailesi tarafından sapıklık yaptığı, cinsel taciz uyguladığı gerekçesi ile hakkında suç duyurusunda bulunularak, dava açılıp, mahkemeye . çıkarıldığı gün erkek sanık 2,5 yaşındaydı. (yazı ile; iki buçuk).

Yüce milletimizin saygıdeğer Milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde iletişim kurabilmek için konuşmaktan daha farklı bir yöntem seçtiler. Daha sonra da birbirlerini suçladılar.

Dijital telefonların daha kolay dinlenilebilirliği konusundaki iddialarda kulak birliği eden milletvekilleri huzursuz olmaktansa Meclis’teki telefonlarını söktürmeye başlamışlar. İyi de olmuş. Telefondan dinlenirim diye korkup konuşmayan milletvekilindense, telefon gitti, nasılsa dinlenmem deyip konuşan milletvekilimizin olması daha iyi bir gelişme.

Van’ın Özalp ilçesinde yirmi yaşındaki Fatma Uçan kendisini istemediği biriyle evlendirmek isteyen babası Seyfettin Uçan’ı evdeki ruhsatsız tabanca ile vurdu, babasının hafif yara aldığını görmeden kendisini odasına kilitledi. Kapının önüne gelip iyi olduğunu söyleyen babasının ve yakınlarının tüm çabalarına rağmen odadan çıkmayan Fatma Uçan, kafasına dayadığı tabancanın tetiğini çekerek intihar etti. Sonuç; bir ölü, bir yaralı.
Aşağıda üç farklı başlık var lütfen bunların hepsini aynı cümle içinde geçiriniz:
- Bülent Arınç.
- Meclis Başkan Vekili.
- Oda basmak.

Danıştay; 29 Mart Yerel Seçimleri öncesinde Tunceli’de Sosyal Yardımlaşma Dayanışma Vakfı aracılığı ile halka ücretsiz beyaz eşya dağıtan dönemin Tunceli Valisi, şimdinin Giresun Valisi Mustafa Yaman Beyefendi hakkında soruşturma açılması talebini kabul etmiş. O seçim ne zamandı yıllardan hangisindeydik anımsayanlar hala vardır her halde.

Sayın Başbakanımız sigara yasağına atıfta bulunarak “bunun sulusuna da kurusuna da karşıyım, o kadar da açık konuşuyorum” demiş. Şahsi olarak karşısında olmaklar bu denli dile getirilmezdi, o da oldu. Kurusu sigara, yaşı içki oluyor efendim. İçenler düşünsünler, bir zahmet oturup içmemeyi örensinler.

Bunlar sıradan bir hafta içinde benim okuduğum sıradan olaylardan. Başka ülkelerde bunlardan her hangi bir tanesi skandal olarak nitelendirilebilirdi. Bir daha olmaması için önlemler alınabilirdi. Bizler kanıksadık, bunların yinelenmemesi için bir çaba olduğunu iddia edenler belki vardır, ama tekrar edecek. Çünkü tarih tekerrürden ibaretmiş. Hatalarından ders almasını, hatalarını tekrar etmeyecek biçimde düzeltmesini bilmeyen kalabalıklar için kötü tabi bu mükerrer hata, kaza, cefa ve rezaletler.