31 Ocak 2008 Perşembe

Hüzünlüyüm Sadece... Gözlerimdeki Nemler Çığ Gibi... Nedenini Sormayın... Anlatılmaz...

İnanki ağlamadım
Hüzünlüyüm sadece
Gözlerimdeki nemler çığ gibi
Yağar böyle her gece

Böyle başlayana bir şarkı vardır, hatırlarsınız çok fazla olmadı hayatımızdan çıkalı. Selim Öztaş diye biri yazmış bestelemiş. Muazzez Ersoy'un kanırtan sesinden popüler olup, Hakan Taşıyan yorumu ile jilet sallamak isteyenlere meze olmuş, ardından her tür düğün dernekte çalınır ve bağrışılır olmuştu. Şöyle devam ederdi.

Güz gülleri gibiyim
Hiç bahar yaşamadım
Ya sevmeyi bilmedim yıllarca
Ya sevince geç kaldım
Ben nedense bu şarkıdan hiç hazetmedim. 2000 li yılların başıydı. Dördüncü katta oturan komşularımızın evinden uyanık oldukları saatte bu şarkı taşar, karşı apartmandan yankılana yankılana bize geri dönerdi. Dairenin sakinleri bebek bekliyordu. Bütün bir yaz bu şarkıyı dinleye dinleye "Kesin çocuğun bir tarafında güzgülü lekesi olacak" diyordum. Kadın aş ermiyor sadece bu şarkıyı istiyordu.

Şimdi delicesine
Sevmek istesem bile
Sonbahar sisi çökmüş üstüme
Sevincim buruk yine

Beklenen gün geldi çattı, kadın hastaneye giderken arabada Güzgülleri şarkısı çalıyordu. Nurtopu gibi bir kızla döndüler hastaneden. Sonradan öğrendik ki kızın adını GÜZGÜLÜ koymuşlar. İsmi çok yadırgadım. Nedense çok tuhaf geldi. Ömür boyu bu isimle anılmak nasıl bir duygudur tasavvur edemedim. İsim hep itici geldi bana. Kız büyüdükçe yarım yarım kelimelerle sokaklarda bu şarkıyı bağırır oldu. Doğumgünlerinin apartman sakinleri için alışılmadık ritüeli bu şarkının son volümde çalınması oldu.
Güz gülleri gibiyim
Hiç bahar yaşamadım
Ya sevmeyi bilmedim yıllarca
Ya sevince geç kaldım
Güzgülü bu sene ilkokula başladı.
Dün istanbul'dan dönmeden önce sabah programlarından birinde, Yazgülü Aldoğan isimli bir magazin gazetecisi konuk olmuştu, habire konuşuyordu. İsmini duyunca Güzgülü ismi bir nebze olsun mantıklı gelmeye başladı. Yazgülü isim olduğuna göre Güzgülü de olabilirdi pekala. Kızın ismi sevimsizliğini kaybetti.

Yarasa Adam

Herkes birden kahkahaları koyverince, alt dudağı aşağıya kıvrıldı istemeden, iyice ağlamaklı oldu. Yıllardır Yarasa Adam kostümünü hazırlamak için uğraşıyor kanatlardaki mekanik açılıp kapanma düzeneği ile geceyarılarına kadar uğraşıyordu. Başladığında orta okulu yeni bitirmişti. Bitirdiğinde koskoca bir adam olmuştu. Elbise ve kanatları geçen hafta denemiş ve başarılı olmuştu. Yamaç paraşütüyle süzülür gibi tepeden aşağıya kuş misali inmişti.


Kızının yaşgünü için sürprizi sona saklamıştı. Elbiseyi giyip çatıdan aşağıya bıraktı kendini. Yine süzüldü, kanatlarını oynata oynata istediği yere konduğu için çok mutluydu. Beklediği kızının hayranlık çığlıklarıydı. Oysa herkes kahkahalar içindeydi. Gülmekten gözlerinden yaşlar geliyordu izleyenlerin. O da başladı gülmeye.

30 Ocak 2008 Çarşamba

Gülçin Bataklıkta

Çalışıyoruz, didiniyoruz arada soluk almak için senelik izne çıkıyoruz. Ben çok uzun süre izin kullanmayacak denli işkolikliğe kendimi kaptırdığımdan daha çıkılacak mevsimler boyu sürebilecek senelik izin stoğum var. İş hayatında uzun yıllar harcayıp çıkılmadık izinler için kimseden "aferim!!" (Evet "M" ile kasten üstelik) alınmadığını idrak ettim edeli her fırsatta bu izinlerimi bozdurup bozdurup harcıyorum.
İznimin bir bölümü İstanbul'da geçti. Orada, çok güzel vakit geçirdim. Bunlardan geçtiğimiz cumartesi günü çok güzeldi. Sırasıyla Semra, Değer bey ve eşi Ülkü Hanım ile tanıştım.
Cumartesi sabahı, erken başlayan sabahıma başladım. Ben sabah uyumayı sevenlerden değilim erkenden kalkarım ve gün daha uzun olur. Saat sekizde uyanıp ev ahalisi toplanarak kahvaltımızı ettikten sonra Gülçin'i "arasam mı, uyanmış mıdır?, ayıp mı olur bu saatte" gibi vehime kapılmış bekleşirken telefon çaldı, Gülçin aradı. Meğer o da erkenden kalkarmış sabahları. Aynı bekleyişi o da yaşamış. Tarif ettiği yere gittim, heme buluştuk. Ve beraberce DVD ve CD satın alma harekatına giriştik. Harekat diyorum çünkü ne bulursam satın alma durumum söz konusuydu. "Dönüşte yerim kalmazsa kendime bir çanta daha alırım" düşüncesi ile fazla birşey alırım endişesini kafamdan silip atıncapek bir rahatladım. Altı aylık DVD stoğumu yaptıktan sonra, Zihni'de tanesi 10 YTL 3 tanesi 20 YTL bölümündeki CDlerin içine bir ucundan ben bir ucundan Gülçin balıklama daldık. Bu arada telefon çaldı buluşmayı planladığımız Sem bizi arıyordu, buluşacağımız yerde yer yokmuş, bunun üzerine Gülçin onu da zihniye çağırdı. Biz tam çıkarken Semra geldi. Tanıştık, beraber, methini bloglarından duyduğum yere öğlen yemeği için gittik. Laf lafı açtı.


Sonra Taksim'e yola çıktık, yolda Feridun Düzağaç'ın albümünü dinledik. Güzel bir albüm olmuş: İstatistik yapasım tuttu, albümdeki şarkıların yüzde sekseni çok sağlam. Özellikle 2. şarkıya bayıldım, oradaki yıldızlardan dökülen "La la" lar başkasının şarkısında rahatlıkla alkış magneti olmak üzere sakıza dönüşebilecekken şarkının mimarı çok sade geçiştirmeyi başarmış.
Derken Nazım Hikmet ile ilgili sergiye rotamızı çizen bizler, arabayı parketmek için İstanbul'un yeraltı dehlizlerinden bir tanesine kendi kendimiz emanet ettik. Yerin yedi kat dibine inişimiz adeta arzın merkezine seyahat gibi turlaya turlaya sürdü. Direksiyonda ben olsam sinirlerim bozulur hemen bırakır gider ya da manasız biçimde aksileşirdim. Gülçin peygamber sabrı göstererek tevekkül içinde dakikalarca yer aradığı yetmez gibi gelen telefonlara bile son derece sakin siniri alınmış, gayet munis biçimde yanıt verdi. Günün takdirini benden kazandı. (Takdir ettiğimi ona söylemeyin. Bilmiyor. Aman şımarmasın). Arabayı, benim kaprislerime, "orası olmasın şurası olsun", "bak ortada kaldık ne demezler sonra"larıma rağmen sükunet içinde parkettikten sonra yedi kat yerin dibinden merdiven, asansör tekrar merdiven çeşitlemesi ile günışığına hasret biçimde kurtuluveriyoruz.
Derken Sergi yerine geliyoruz, Semra ve Gülçin gayet hanım hanımcık, tıkır tıkır geçiyorlar kontrol cihazlarından. Ben geçemedim. Üzerimden bütün teçhizatımı teker teker çıkartıp her geçişte kontrol cihazının yeniden itici bir eda ile ötmesi üzerine kontrolden sorumlu genç irisi görevli benim kimliğimi istedi. Kimlik istenmesi sergi ile ilgili bütün şevk ve alakamı söndürdü. Manasız biçimde aksileşmedim ama hafiften sinirim bozuldu. Terörist miyim diye kendi kendimeden kuşkuya düştüm. Semra ile Gülçin de benim yüzümden sergiyi gezemediler.
Bunun üzerine "Pera"daki sergiye gittik. Çok güzeldi. Tablolar mükemmeldi, "Kamplumbağa Terbiyecisi" resminin orijinalini de gördüm ya artık gam yemem. Sultanların resimlerinde genellikle sağa bakıp soldan profil verdikleri gibi bir gözlemde bulundum. Sonra fotoğraf sergilerinin olduğu katları gezdik, orada ilginç fotoğraflar çektik. Fotoğrafların fotoğrafını çeken Gülçin benim mükemmel bulduğum resmi hala göndermedi bana. Gülçin sen beğenmedin ama o resim çok güzel bence.
Sergi gezerken soluklanacak bir yer aradık, sonra Gülçin bizi güzel loş ışıklı, sakin müzikli, gerektiğinde fashion TV'ye göz atabileceğimiz bir mekana götürdü. Güzel vakit geçirip bolca lafladık.
Oradan doğru Gülçin'in Teyzesi ve Eniştesini ziyarete gittik. Çok cana yakın, samimi insanlar. Duvarlardaki tablolar beni etkiledi. Birbuçuk saat kadar oturduktan sonra duvardaki bir resmin içindeki kedileri farkedince gözüm oraya takıldı kaldı. Kedilerimi özlemişim. Resme dikkatli baktıkça içindeki kedi sayısı mucizevi biçimde artıyordu; "yatan kedi", "oturan kedi", "resmin dışına hamle yapacak kedi" derken sayıyı altı kediyi bulunca hesabı karıştırdım. Değer Bey'e bir bataklık anımız olduğundan bahsettik. O anlatmamızı istedi. Gülçin ile neredeyse bir ağızdan "yazalım anlatmayalım" dedik.
O gün tanıştığım üç kişiyi de çok sevdim.
Ertesi gün dört arkadaş toplandık, güzel bir kahvaltı masaında ve sonrasında çok güzel vakit geçirdik. Nuri Alço'nun köpeğinin ismini kendi aramızda üç tahmin yürütüp üçüncüsünde bulduk. Ne miydi tahminlerimiz; Tecavüz, ilaçlı gazoz, gazoz. Sonuncusu doğrusuymuş. Gülçin bize laf yetiştiriken televizyondan kapmış hemen.
Lafı ne çok uzatıyorum ben.

İşte o meşum bataklık:




Geçtiğimiz yaz sonuna doğru Gülçin Arkadaşımız Elizabeth ile tatile çıkacaktı, önce İzmir'e geldi. Pazar günü Bodrum'a gideceklerdi, cumartesi günü boştu. Cumartesi sabahı buluştuk, Foça'ya gitmeye karar verdik. Tabii ki iki nokta arasındaki en kısa yol otoyol olmadığı bizim de canımız kolaylıkla sıkıldığı için önce Elizabeth'in gelecek tahmin uzmanına uğramaya karar verdik. Ben olağan falımı daha bir hafta önce baktırıp, bana verilen iplere gereken dualarımı edip suları talimata uygun yerlere boca ettiğim için tekrar falcı görecek tarafım kalmamıştı. Arkadaşlarım GTU'yu ziyaret ettiler. Ziyaret uzun sürdü, ben arabada kendimden geçmişim, bir mp3 player dolusu şarkı dinlemişim. Falcı'dan çıktık Foça'ya vardık, arkadaşımız Joy ile buluştuk. Deniz kenarında bir yerde patates, gazoz söyledik ve başladı tesadüflerin insan hayatındaki yeri, akdeniz kasabalarının gizli geçmişleri, zaman öldürmenin muhtelif formülleri üzerine derin bir konuşma. Masanın etrafında bir kedi gördüm. Başladım kediyi izlemeye. Tam bir savaşçı kedi, sevgiye aç, ama bir sürü badire atlatmış, kuyruğu kesik, ayağı aksıyor ve bir süvri dişi noksan. Ama bakışları ile cevap veriyor, adım adım yaklaşıyor. Kediyi besledim biraz. Karnı doyunca uyudu sandalyelerin altında. Tam sıkıntıdan sandalyeden düşüyordum ki, denize girmeye karar verdik.
Ohhh..
Nereye gidiyoruz. Tahminin yukarıda gördüğümüz "Çanak" isimli yere. Çok severim orayı ve denizini. Yolda oraya gitmediğimiz anlaşıldı. Oranın arkasındaki yere gidiyormuşuz. "Ama orası eskiden bataklıktı" diyorum. Dinleyen yok. Meğer Plaj olmuş. Bir gün öce tören ile açılmış. İçimden "Bravo" diyorum, "Bataklığı adam etmişler plaj olmuş".
Efendim gidiyoruz plaja yayılıyoruz şezlonglara. Konuşuyor konuşuyor konuşuyoruz. Ben denize girmeye karar veriyorum. Suya yürüyorum. Denize giremiyorum. Bataklı gitmiş çünkü mıcır dökmüşler. Pek bir güzel olmuş. Ayaklarım narin olmamakla beraber su içindeki mıcır üstünde yürüyemeyecek denli hassas. İskeleye gidiyor oradana kendimi suya bırakıyorum. Su çok güzel, adetim olduğu üzere ayaklarımı hiç dibe değdirmeden yüzüyor, geri geliyorum. Deniz çırpıntılı. Ağzını açsan su kaçacak gibi. İskeleye dönüyorum. "Aman o da ne?" dibe ayağım değince, bataklığın hiçbir yere gitmediğini ayaklarımın dibinde olduğunu algılıyorum. Düşünün ılık denizde ayaklarınız soğuk, yapışkan, kaygan tuhaf bir şeye değiyor, içinden otlar çıkıyor ara ara. Çıkmaktan vazgeçip bağırıyorum. "Arkadaşlar!! gelin su çok güzel". Joy ve arkadaşı kalıyor, Elizabeth ve Gülçin geliyor. Gülçin ikilinin secur olanı. Merdivenlerden iniyor suya. İner inmez ayaklarını dibe dayıyor. Gözgöze geliyoruz. Basıyor kahkahayı. "Gülme diyorum su yutarsın bak" Sessiz anlaşma hemen imzalanıyor. Liz'e hiçbir şey sezdirmeyeceğiz. O denizin harika, dibinin kumluk olduğunu sanacak. Ama ayaklar o acaip yapışkan şeye değerken rol yapmak çok zor, gülüp duruyoruz. Gülmekten karnımıza ağrılar giriyor. Liz gülüşlerimizden kuşkulanmasın diye ciddi şeyler konuşalım istiyoruz ama sinirimiz daha çok bozulup kahkaha atıp su yutuyoruz.
Nihayet Elizabeth suya giriyor - yoksa iniyor mu demeliyim? - İnmek kolay ama o ilk saniyeler önemli yüzü değişiyor. "Siz mahsus yaptınız" diyor. Hep beraber gülerek sudan çıkıyoruz.



Bataklıktan çıktıktan sonra üzerlerimiz değiştiriyor, Joy'un evinin orada vedalaşıyor, denize "hoşçakal" diyoruz. Birbirimizin denize nazır resimlerini çekip duruyoruz.
Yukarıda Gülçin, Elizabeth'e poz verdirtirken resimlendiğinin farkında mı acaba?

19 Ocak 2008 Cumartesi

Vladimir Attı mı Tam Atar

Gülçin'in yazısından ilham geldi, epeydir ihtiyacım vardı. Atmaya pek bayılırım ama son zamanlarda hayli zamdır bir şeylerden kurtulmaya kıyamadığımı farkettim. Düşünsene 2001 Ocak ayından itibaren, "Sinema", "Roll", "Chip" dergileri tarih sırasında yıllara göre kutulara doldurulmuş duruyor. Kaç gündür evden çıkarken kutu kutu atıyorum. Atmadan önce kutuların içindeki dergilere göz gezdirerek sabah kahvemi içiyorum. Bazı dergilerin arasından ufak ufak notlarım çıkıyor, ufak ufak resimler yapmışım, onlar çıkıyor. Onları da bir güzel atıyorum.

Seneler önceki atmalarım aklıma geliyor, ilk okuldan beri bütün defterlerim ve kitaplarım duruyordu annemin evinde. "Olur mu böyle saçma birşey?" bir anda attım.

Yine yıllar önce yazdığım bütün şiirleri attım, yıllar önce yazdıklarım o atış anımda hiç güzel gelmedi bana, defterler dolusu yazıdan, seçtiklerimi toplayıp bir ufak kutuya sakladım sadece. Bunun dışında kutu kutu kağıt sobayı boyladı.

Dergilerin arasından ufak tefek karalamalarım çıkınca üzülüyorum biraz, resme yeteneğim var. Çok güzel resimler yapardım eskiden. En son resmimi yarım bırakmıştım. Neden bıraktım hatırlamıyorum. Resim yapmak istemedim. O son resim annemin evinde duvarda asılı 80 cm/50 cm ebadında bir natürmort belki de yarım kalmış olmasının verdiği hava bu. Ama o resim bende yazdıklarımın uyandırdığı atma isteğini uyandırmıyor. Baktıkça "ne güzel resim bu" diyorum, "keşke resim yapsam yine". Ama üşeniyorum.

Atmak daha kolay. At gitsin Vladimir!!

Perde Perde

İzindeyim ya ağırdan alıyorum her bir şeyleri. Dün sakal traşı olmaya üşendim, dışarıda da bir işim vardı, dur dedim oraya giderken yolda kesin bir berber bulurum traşımı da orada olayım. Bir berber bulmakla kalmadım içeride bir tek müşteri ile berber kalfası vardı. Dışarııdan biraz derme çatma görünmesine rağmen içi hayli temiz ve aynalı bir yerdi. "Oh sıra bana hemen gelecek" diye düşünürken dükkanın sahibi - asıl berber - içeri girdi. İçeride tuhaf bir ter kokusu vardı. Orta koltuğa geçtim sağımdaki müşteri siyahlı yeşilli tuhaf bir kazak giymişti. İçerideki kokunun bu müşteriden geldiğini mesafe yakın olunca hemen anladım. Tuhaf bir ter ve kimyasal madde karışımı kokuydu, içerisi çok sıcak olsa bu koku kesinlikle rahatsız ederdi. Kendimi berberin ellerine bıraktım, kat kat havlular, derken sıcak havlular, yüze kremler ve ardından sıcak sıcak köpükler.... Allah'ım ne güzel, ne rahat, tam o sırada tv kanalında Zeynep Casalini'den Nilüfer başlamaz mı? Nasıl mutluyum...

.... Derken..


Önce "Carrrtt!!!" diye bir ses, ardından "AHhhhhHHhhh!!!!" diye canhıraş bir çığlık, yanımdaki müşteriden. Aramızda bir berber bir berber kalfası dönüp dikkatli bakmamla görmem bir oldu. Adamın kazağı siyahlı yeşilli değil, adam kazak giymemiş, siyahlar kılları, vücucudun hayli cömert biçimde kaplamış önü arkası omzuz her yanı siyah, yeşiller de aralıklarla yapıştırılmış yeşil renkli ağda. Huzurum anında kaçtı. Ne cart sesleri ne canhıraş haykırışları dindi.


Adam arada, "Mustafa çok acıttın bu sefer" diyor,



Mustafa ne yapsın? - Berber dükkanındaki en zor durumdaki adam o - "Abi gelmedin uzun süre katlanacaksın mecburen" diye bilmiş bilmiş konuşuyor.


Ben görmemek için gözümü kaçırdıkça görüyorum. Berber dükkanı çepeçevre ayna ile kaplı, nereye baksam başka açıdan simsiyah kıllı bir adam görüyorum, zayıf bir genç adam da bu kıllı adamın üzerinden yeşil yeşil dilimler çekip alıyor, o aldıkça adam bağırıyor ve yine soruyor:


"Mustafa uzun zamandır gelmedim diye acıyor değil mi?".


Mustafa cevaplıyor: "Evet abi kılların kısa olaydı böyle acımazdı"


Adam "Ah benim eşek kafam gelecektim onbeş gün önce" diyor.


Gözlerimi kapatıyorum. Şarkıyı dinliyorum, ahlamalar eşliğinde. Gözümü açıyorum, Berber soruyor:


"Abi bir perde daha geçeyim mi?"


"Bu perde de ne olaki?" diye düşünüyorum. "Peki" diye yanıtlıyorum.


Yüzüm tekrar köpükler içine gömülürken, yandaki adamın mücadelesi başka safhaya geçiyor. Ağdalı yerler soyulmuş, şimdi elektrikli traş makinesi ile geçiyorlar aralardan.


Çığlıkları kesilince adamın neşesi yerine gelmiş ardarda sıralıyor, arada Mustafa da yetiştiriyor kendi repetuarından.


Adam:"Anasını satiym kılının santimetrakaresi dolarla satılsaydı ben çoktan dolar milyarderi olurdum. Ama beş para etmiyor"


Mustafa: "Abi senin gönlün zengin"


Adam: "On kilo hafifledim şerefsizim"


Mustafa: " Eve gidince duş al abi daha da hafiflersin, gözeneklerdeki kılar da akar gider"


Adam:"Nasıl oldum Mustafa?"


Mustafa: "Cildin bebek kulağı gibi oldu abi"


Traşım bitiyor, Mustafa'nın mücadelesi hala devam ediyor.

17 Ocak 2008 Perşembe

Bari Teyze Deseydi

Senelik iznimi kullanıyorum, okulu kırmış çocuklar gibi hissediyorum. Şuradaki birkaç işi halledip İstanbul'a gideceğim. Şimdi insanların işte olduğu sakin sokaklarda yürümek, sonra bir devlet dairesine girip sakin sakin oturuken aniden parlayan devlet memurlarını izlemek için vaktim var.
İstanbul ile İzmir'i kıyaslayamıyorum. Kıyaslarsam galibi İstanbul çıkacak biliyorum. Büyükşehir görünümlü bir köy burası, binalar, yollar, alışveriş merkezleri minyatür boyutlarında. Sadece öfkemiz gerçek iriliğinde, kabalık, başkalarını yola sokma, hakaret etme isteği elle dokunulacak kıvamda.

İstanbul'da da gezmeyi dolaşmayı seviyorum, iş saatlerinde de tenha olmayan yollarında işte aynı böyle dolaşıyorum.

Senelerce önce yine İstanbul da İstiklal caddesinde gezerken farklı bir sesin Karlı Kayın Ormanı şarkısını söylediğini duydum, sesin geldiği dükkana yaklaştım. Ses iyice berraklaştı. Yıllardır severek dinlediğim bu güzel şarkıyı artık Bülent Ersoy hanımefendi icra ediyordu. Hemen aklıma; diva'nın "ben ordan geçerken biri amca, dese, gir içeri" mısralarını nasıl seslendireceği suali geldi. Merakıma yenik düşüp içeriye girdim, Bülent Ersoy sesini titretiyor hatta belki de kayıt anında stüdyoda gerdanını kırıyordu. Tansiyon yükseldi, önemli an geldi, sanatçı amcalı kısmı atladı söylemedi. Aman nasıl üzüldüm. "Bari teyze deseydi" diye düşünerekten, plakçıyı omuzları inik, başı önde terkedip kalabalığa karıştım.

İstiklal Caddesi'nden yürüyüp geçerken böyle garip ses deneyimlerini yaşamak da mümkün.

İzmir daha sakin.

.....

Sahi neden teyze demedi?

14 Ocak 2008 Pazartesi

TESLA: Unutturulan Bir Deha, Bir Filmin Hatırlattığı Adam

Nikola Tesla, 10 temmuz 1856, Hırvatistan’daki Smiljana köyü’nde doğdu. Babası papaz, annesi ev hanımı idi, annesi okuma yazma bilmemesine rağmen pratik zekası ve ev aletleri ile ilgili yaptığı ufak tefek icatlar sebebiyle halk arasında bir tür mucit olarak tanınırdı. Annesi Nikola’nın dahi adayı olduğunu düşünüyor, babası onun bir papaz olmasında ısrar ediyor, genç Nikola’nın kalbi ise mühendislik mesleği için çarpıyordu. Israrı ve annesinin desteği ile baba ikna edilince, Prag Ünivesitesi’nde fizik ve matematik eğitimine başladı.

Genç Tesla, bütün logaritma cetvelini ezberlemişti. Aynı zamanda yabancı dil kurslarına da devam ederek anadili Sırpça ve çok iyi bildiği Almanca’ya ek olarak İngilizce, Fransızca ve İtalyanca öğrendi. 1880 yılında Prag’daki eğitimini tamamladıktan sonra Budapeşte’de yüksek lisans yapmaya başladı. Yüksek lisans esnasında alternatif akımın özelliklerini profesörüyle tartışacak düzeyde konusuna hakim oluşu ile dikkat çekiyordu.


Yüksek lisans sonrasında Paris’te bir telefon şirketinde çalışarak, doğru akım motorları ve dinamolar üzerine hatırı sayılır bilgi edindi. Bu şirket için çalışırken döner makineleri koruyacak, regülatörler ve kontrol cihazları icat etti. 1882 yılında, elektrik endüstrisinde devrim yaratacak olan, “dönen manyetik alan” ı buldu. Daha sonra alternatif akım elektrik sistemleri tasarladı, su gücünün kullanılmasından esinlenerek, hidroelektrik santralleri kurarak büyük bir enerji elde etmeyi planladı. Niagara Şelalesi’ni elektrik üretiminde kullanmanın mümkün olabileceğini konuşmalarında dile getirdi.


1884 yılında New York’a gitti. Amerika’da hayalini kurduklarını gerçekleştirmek için aradığı şans eline kolay geçmedi, Edison ile tanıştı büyük bir heyecan ile bulduğu alternatif akım sistemini açıkladı, ancak Edison kestirip attı, bunun vakit kaybından başka bir şey olmadığını söyledi.


Amerika’daki ilk yılında, parasızlık ve açlıkla mücadele ederken amelelik yaptığı günler oldu. Daha sonra bir firma sahibi anlattıklarına ilgi göstererek kendisine bir laboratuar kurdu. Tesla burada tasarladığı bütün sistemlerin planlarını hazırladı. Cornell Üniversitesi profesörlerinden W. A. Anthony, yaptığı testlerden sonra Tesla’nın icat ettiği motorun en iyi performans gösteren doğru akım motoruna eş yeterlilikte olduğunu açıkladı. Patent bürosuna giderek alternatif akım ile ilgili tüm kısımları tek bir patent altında tescil etmek istese de sonunda, 1887 yılında yedi ayrı, 1888’de yirmiki ayrı patent aldı. Fikirleri o kadar enteresandı ki, bu kadar çok patenti kısa sürede aldı. Ardından Avrupa patentlerini de aldı.


Tesla New York’da bir konferans verdi ve çok gösterişli bir sunum ile alternatif akım sistemlerinin tanıtımını yaptı. Dünyanın bir çok ülkesinden gelen mühendis telle yapılan elektrik akımlarının önündeki tüm engellerin bu yeni sistem ile ortadan kalktığını gördü. Fakat bu konferans, Edison ve General Electric’i endişelendirdi, bu yeni sitem onların yatırımlarının eskimiş olduğu anlamına geliyordu. Ancak George Westinghouse, Tesla ile tanışarak ona alternatif akım patentlerinin tamamı için bir milyon dolar ve satışlarından pay vermeyi teklif etti. Anlaştılar. 1890 yılında, Niagara şelalesinden elektrik gücü elde edilmesi için bir komisyon toplandı, üretilen elektriğin iletilmesinde eski sistemlerin yeterli olmayacağı anlaşıldı, aktarma esnasında büyük güç kaybı olacağı ortaya çıktı.


Nikola Tesla, 7 ocak 1943 tarihinde New York'ta öldü. Devrim niteliğindeki icatları, büyük şirketler tarafından, kendileri zarara uğratabileceği, bütün yatırımlarını bir anda silip yokdebileceği için sürekli bastırıldı.


Amerikan hükümeti tesla'yı sürekli kontrol altında tuttu ve öldüğünde bütün notlarına amerikan hükümeti tarafından el konuldu. Dünyanın her istediği bir yerinde yer sarsıntısı yaratabilme, iklimlerin kontrol altına alınabilmesi, istediği yere ateş topları gönderebilme onularında yapmış olduğu araştırmalara dair deney sonuçları ve belgelerin hepsi ortadan kayboldu.


The Prestige isimli filmde Tesla rolü, David Bowie tarafından. Tesla, bu filmde kişiliğinin eksantrik yönü ile yer alıyor.