17 Eylül 2011 Cumartesi

Kedi Dili - 1

Kediler çok tuhaf yaratıklar. Sanırım ben cumleyi kurmuş olan sekiz milyarıncı kişiyim. Bu cümleyi kuran herkesin mutlaka kendince bir sebebi olmuştur. Benim kurmamın sebebi de kedilerin iki dili son derece akıcı biçimde konuşabiliyor olmaları. Ve dünyanın hangi ülkesine giderseniz gidin bu dil yöreye göre değişmiyor.

Kedilerin iki dili var biri sesli diğeri sessiz. Mesela aşağıdaki resimdeki kedi size bir şey anlatmıyor mu? Susmuş, sadece bakışları ile, vücut dili bile kullanmaksızın ne kadar güvensizlik hissettiğini bakışlarından anlamak mümkün.



Kediler türdaşlarına kullandıkları bir kaç tehdit tonu istisna kalmak üzere sesli dili sadece insanlarla iletişim kurmak için kullanıyorlar. Siz hiç birbirine miyavlayan kedi gördünüz mü? Sesli dil, insanlara kendilerini fade etmek için seçtikleri yöntem. Onun dışında birbirleri ve diğer hayvanlarla anlaşmak için kullandıkları vücut dilleri ve vücut dillerinin en önemli bölümü olan kuyruk dilleri var. O kuyruklar neler söylüyor bir bilseniz.



Ben bu yazıya küçük dostlarımızın dillerine bir nebze olsun tercüman olabilmek için kalkıştım. Hoş evinde kedi besleyen, kedilerle fazla haşır neşir olmuş kişiler zaten çözmüşlerdir bile bu dili. Yine de ben bir yerlerde yazılı olarak bulunsun istedim. Böyle olunca da onların insanlar ile iletişim için seçtikleri dilden başlayalım.

Sesli kedi dili: Bu dilde mühim bir kelime haznesi yoktur. İnsan dili ile yazılı kayda almak gerektiğinde bir ya da iki heceyi aşmayan ses grupları vardır sadece. İnsana meramlarını anlatmak istediklerinde kullanırlar. Erkek kediler sahipleri ile çok fazla konuşurlar, dişi kediler erkek kedilere göre daha sessizdirler. Kedi türleri içinde siyam kedileri bir istisnadır onlar sahipleri ile başbaşa kaldıklarında en geveze kedi türüdür. Bir türlü susmak bilmezler. Erkek siyam kedileri söylediğiniz her cümleye ya da onlara attığınız her bakışa mutlaka yanıt vermek isterler.






Kediler otuza yakın farklı ses çıkarırlar ve bunların yirmi kadarı bildiğimiz "miyav" sesinin çeşitlemeleridir.

Mivv: Miyav demek üzere açılmış kedi ağzından ilk heecenin çıkmasının sebebi kedinin kendisine dikkat çekmeyi istemesidir. Kedi bir şey istiyordur ve nerede olduğunu sahibine bildiriyordur. Kapının yanında durup bu sesi çıkarıyorsa "kapıyı aç", yemek kabının yanında durup bu sesi çıkarıyorsa "açım yemek ver", su kabının yanında bu sesi çıkarıyorsa "su ver", ya da dolu yemek kabının yanında bu sesi çıkarıyorsa yemeği ile ilgili bir sorun var ya da oyuncağının yanında bu sesi çıkarıyorsa "benimle oyna" demektir. Bu sesi duyduğunuz anda kedinin nerede olduğuna bakarsanız size ne demek istediğini kolayca anlrsınız.

Miyavvv: Mi kedinin yerine işaret eder, yav ise ne istediğini gösterir. "Mivv"lerine cevap alamamış kedinin sesini yükselttiği andır. Anlamazlıktan gelirseniz zaten bir size gelip bu sesi çıkaracak bir isteğinin olduğu yere koşturup bu sesi çıkartacaktır. Israrı dinmeyecektir. hatta ısrarlı istemine cevap bulamayan kedi, sizin anlamayacağınıza inanırsa sizi cezalandırmak için en sevdiğiniz mobilyayı tırmalamaya, tül perdelerinize tırmanmaya veya en sevdiğiniz saksı çiçeğinin yapraklarını ısırmaya başlar. Bu "beni anlamadın üzdün beni al biraz da sen üzül" manasında bir sessiz mesajdır.

Mırk: Bu kedinin evde sevdiği insanlar, özellikle sahibi olarak gördüğü kimseye kullandığı bir sestir. Kedinin kendine biçtiği bir güvenli alan vardır. En kısası bir kol boyu mesafedir. O alanın içine girdiğinizde uykuda bile olsa başını hafifçe kaldırıp çoğunlukla gözlerini bile açmadan "Mırrk" sesini çıkartır. Bu "seni gördüm, yanımda olduğunu biliyorum" demektir. Eğer eve döndüğünüzde kedi size doğru gelip bu sesi çıkardıktan sonra size bir dokunup başka yere gidiyorsa bu "hoşgeldin" demektir.

Maeooovvv: Kedi mutsuz olduğunda, paniğe kapıldığında, evinde ayrılıp kafes içinde yola çıktığında bu sesi çıkarır. Ya da kucağa alınıp fazla sıkıştırılarak gösterilen ilgi ve sevgiden bunaldığında bu sesi çıkartır.

Ffffff: Kedi ağzını kokrku verecek biçimde açıp, genizden bu sesi çıkarıyorsa saldırmadan önceki son aşamaya geçmiş demektir. Gayet anlaşılır bir tehdit sesidir.

Tıkır tıkır çene sesi: Kedinin ağzı yarı açıktır gözleri erişemediği bir yere ilşmiş, vücudu iyice küçülmüş dört ayağı üzerinde çenesi yere yakın vaziyette dururken alt çenesi çok hızla açılıp kapanarak dişlerini bir birine vurmakta ve kedi bu sesi çıkarmaktadır. Ya cam kenarında kuşları izleyip atalarının avcılık günlerini hayal ediyordur ya da fazla hareketli ama uzak bir cismi yakalamanın hayalini kuruyordur.

Çok uzun tiz çığlıklar: Bunlar kedilerin birbirine kullandığı tehdit sesleri ya da cinsel ilişki öncesi birbirlerine gönderdikleri kızışma alametleridir. Bazı kediler mutsuz olduklarında da bu sesi çıkartırlar. Etrafında kimse yokken bu sesi çıkartan kedinin alışkanlıkları gözden geçirilmelidir. Hasta olabilir. Ya da bazı erkek kediler kendi sesleri çok severler, etrafta kimse yoksa biraz melodik olarak lügatlarındaki bütün kelimeleri ardarda yirmi otuz kere tekrarlar, genizlerinde yaşadıkları titreşimin keyfini çıkartırlar. Bu durumda ondan uzak durmakta yarar vardır. İzlendiklerini anladıkları anda inanılmaz biçimde utangaçlaşırlar. Yaptıklarının kötü bir şey olduğunu ve sizin onu kötü bir şey yaparken yakaladığınızı düşünürler.




Kulak verdiğiniz ve onları anlamaya çalıştığınızda bu sevimli hayvanların insanla iletişim kurma yönünde hayli başarılı olduğunu anlayabilirsiniz.

Vücut dili ve kuyrukları ile anlattıklarına değindiğimde ise bir çoğunuzun hayli şaşıracağını düşünüyorum.


Yukarıdaki resimde ürkmüş ama merakına yenik düşmeyi başaramamış bir kediyi görüyorsunuz.

16 Eylül 2011 Cuma

Kadından Don Kişot Olur mu?

Kendine ait bir ruh mimlemiş, sağolsun. Zor bir mim. İlk defa bir mimde ilk okumamda tıkandım kaldım. Konu şöyle;

"Bir günlüğüne ruhum aynı kalmak koşulu ile kadın/erkek olsam ne yapardım? Ne haltar karıştırırdım?"

Kendime kadınların kendi aralarında neler konuştuğunu gözlemleyecek fırsatlar yaratırdım sanırım. Şu halimle gidemeyeceğim yerlere giderdim, kadınlar hamamı ya da kuaföre mesela... Oralarda bana malzeme olacak bir sürü gözlem yapardım.

Hatta o ortamda kadın kadına bir mahalle kavgası izlemek isterdim. baktım kavga çıkmıyor açardım bayramlık ağzımı, ben çıkartırdım bir tane. Gözüme kestirdiğim bir tanesine dalardım saç saça başbaşa. Maksat anı olsun, tecrübe hanem olsun. Bir kenarda dursun. belki bir gün lazım olur.

Ya da ne bileyim güzellik yarışmasında dereceye kalıp orada dünya barışı ile ilgili düşüncelerimi açıklamak, bu güne kadar söylenmiş en saçma lafları söyleyerek sunucuyu dumura uğratmak, lafı ağzına tıkmak, sonra da o ağzını torba gibi büzmek isterdim;

"Size abi demek istiyorum, hem ben sizi hep bir abi olarak görmek arzusunda olsam el ne karışır?" derdim.

"Benim için varsa yoksa dünya barışı, hem zaten değil mi ki dünyada ölümden başkası yalan, elbette bir gün ağlıyorsak bir gün güleceğiz, zaten kırık kalpler durağında inecek var. Kul kurar, kader gülermiş, bazı düşlerin sonu mutsuz bitermiş. Ama kadere inat insanoğlu hayal kurmaya, yazgım değişir diye inanmaya devam edermiş" derdim. Söylediklerimin şarkı sözü olduğundan habersiz tüm insanlık hayranlıkla bana bakakalsın isterdim. Hızımı alamayıp şaşkın bir şebeğe dönmüş sunucunun elindeki mikrofonu kaptığım gibi:

"Senin yerinde olsam, ufak ufak uzarım burdan... Sevene zulmedeni ezer geçerim. Sevene zulmedeni yakar geçerim" diye sıyırmış biçimde tehditler savurarak devam eder, hatta bu şarkımı remixletir tüm bir yaz ortalığı fırtına misali inleterek cümle alemi yıkar geçerdim.

Yok öyle sevene zulmetmek arkadaş. Bundan böyle sevene zulmeden karşısında beni bulur. Ben ne yapacağımı biliyorum o zaman. Bu böyle biline! Nah şuraya bir çizik! Artık burama kadar geldi.

Güzellik yarışmasında rezalet çıkartmak kesmezdi beni. Kadın Don Kişot olurdum bu sefer. Donna Quijote diyelim şuna hatta. Değirmenlere sağlı sollu girişirdim.

"Neye dellendin bacım?" diye sual edenlerin karşısında göğsümü gere gere, dimdik dikilip

"Hayat şartlarından bilader" derdim.

O zaman belki bana hak verir, "Vay be ne delikanlı kadın, anasını satayım" diyerek yanımda yer alır. hatta benimle bir olup değirmenlere saldırırlardı. Birlikten kudret doğarmış derler, alaşağı ederdik ali kıran baş kesen tüm değirmenleri.

Öyle bir donna olsam takardım elbette peşime hepsini. Şoför Nebahat gibi olurdum, Fosforlu Cevriye gibi olurdum yeminle. Seçerdim içlerinden yağız bir delikanlıyı, dünya ahiret yavuklum ederdim oracıkta. Başka dilbere bakacak olsa ikisinin de gözlerine çekerdim kızgın milleri. Bilirlerdi zordur benim sevdam. İntikamım acı olur diye için için ürkerledi bana ihanet etmekten..

Sanal olmayan dünyadaki ismim zaten diğer cinse uyumlu. İsim konusunda sorun çıkmazdı ama şu naçizane blogumun adı bir günlüğüne, zombalak Tv dizisinden de hafif ilham kaparak, Vladimirgül'ün Derdi Ne? olurdu o zaman.

Vay be hemşiremin derdi beni şimdiden sardı.

Vladimirgül'ün kapısını çalardım usulca. Çekingen ayak sesleri gelirdi içeriden. Kapı aralandığında ay parçası gibi, mahzun cemali görünür, eğer neşeli ise ortamı aydınlığa boğardı, kederliyse en derin kederlere cümlemizi sürüklerdi. Kapının açılmasıyla bir de bakardım ki her yer karanlıklar içinde. İçeride çalmakta olan gramafondan "Makber" şarkısının ilk nağmeleri dökülürdü.

Selamı sabahı es geçerdim. "Bacım niye dertlisin?" derdim ona.

Yanaklarından sımsıkı bir makas alırdım. Boynunu büküp çekingen bakışlar atardı yıllardır sofada heyula misali dikilen eski portmantodaki raflara asılı duran sararmış dantelalara ve bilhassa oturma odasının baş köşesine kurulmuş çeyiz sandığının kıyısından baş gösteren farbelalara. O böyle baktı mı bileklerimi keseyim, kan kaybından oracıkta öleyim ve cesedimi kanalizasyon kanallarına atsınlar isterdim. Ama şımarmasın diye bu hislerimi ona sezdirmezdim.

O ise gözümün içine baka baka yanıt babından, iç çekerek "Yok bir şeyim" diye mırıldanırdı.

Yanakları kızarırdı aniden. Huyuydu yalan söylemeyi beceremezdi. Ne vakit yalan söylemeye kalkışsa yanakları al al olurdu. Tombik yanaklarındaki pembelikler az sonra gözlerinden boşanacak ikindi yağmurlarının habercileriydi aslında. Munisliği öyle nalet bir şeydi ki, bilmelisiniz.

"Bunlar güzel günlerimiz ablam" ya da "E, anlat haydi neymiş şu derdin biz de bilelim. Açılırsın" derdim.

"Derdini söylemeyen derman bulamaz" diye bir beylik laf daha ederdim.

Ağlayacak gibi oldu mu janjanlı büstiyerimin üst kısmına, iki göğsümün ortasına, o bölgeyi daha diri ve iri göstersin diye özel biçimde katlayıp, kıstırdığım oyalı mendili tek hamlede çıkartır, ona doğru uzatırdım.

Gözlerimi bilmiş bilmiş kısarak, "Al kurula gözlerini kız, gören duyan da bir mevzu var sanacak" derdim.

Yaza yaza bitiremediği dertlerini güzelce bir çırpıda konuşturur, ferahlasın diye belki bir de acı kahve ısmarlama girişiminde bulunurdum. Köşedeki çay ocağından sımsıkı iki süvari sipariş ederdim.

"Evladım iki süvari bize! Nohutlusundan verme pişman ederim yedi ceddini" diye çemkirirdim pencereden, hem de "i"leri insanı deli çıkaran bir biçimde bağırarak.

"Ay o nasıl lakırdı, bağırmasana kuzum çocukcağıza" diye itiraz edecek olurdu bana.

"Sen karışma, Anna Karenina" diyerek paylardım hafif yollu. Hoşuna gidderdi bu sahiplenici tavrım. Çocuk gibi utangaç kıkırdardı.

"Anna Karenina'ya mı benzetiyorsun beni?" diye sorardı, kedi yavrusu gibi.

"Allah sonunu benzetmesin" derdim.

Gibi bir diyalog yaşarken biz, çat kapı kahvelerimiz gelirdi. Bir tane ona, bir tanesi de bana. Bilirsiniz acı kahve ile hatır, niyaz ilişkisini. İçine minnacık mercankösk dalı batırılmış kahvelerimizi höpürdeterek içerdik. Keyfimiz yerine gelirdi. Sonra süvari bardağında da olsa kahve falına bakardım. Baktım o da kesmiyor bir de tarot falı açardım. Fal açarken heyecan olsun diye sakızımı patlatır, masadaki vazodan aldığım bir gülü upuzun, abanoz karası saçlarımın arasından geçiriverdiğim gibi kulağımın üzerine takkadanak takardım. Yüzümde kıpkırmızı ve geniş bir gülümseme yayılır da yayılırdı. Bembeyaz dişlerim, ile gülümsememin en ucuna, yani yanağımın sol kenarına tanrının kondurduğu simsiyah ben ile müthiş bir tezat oluştururdu. Gülümsemi gören oracıkta vurulur, bana olan aşkından divaneye dönerdi. Bir daha da iflah olanını göremezdiniz.

Ve daha neler neler.

Siz beni o zaman görecektiniz asıl.

Zor bir şey insanın başka cinse bürünmesi. Gözlem için büyük fırsat ama. 24 saatin her bir tanesini de türlü tecrübe birikimi için kullanırdım eminim.

Zor bir mimmiş. Kimler cevaplamak ister?

hiç sordunuz mu kendinize: "Bir günlüğüne ruhum aynı kalmak koşulu ile erkek olsaydım ne yapardım?" diye.

Peki ya siz...



Siz hiç sordunuz mu kendinize "Bir günlüğüne ruhum aynı kalmak koşulu ile kadın olsam ne yapardım?" diye.



Fotoğraf için 7. Oda'ya teşekkürler, nihayet resme uygun bir konu bulundu.

15 Eylül 2011 Perşembe

Bir Şairin ve Bir Bestekarın Sırrı

Murathan Mungan dikkatimi ilk kez öykü kitapları ile çekmiş daha sonra şiirleri ile beni yakalamış bir yazardır. Önceleri onun yeni kitaplarını okumak bana büyük keyif verirken, son yıllarda onun yazdıklarını okumanın bana aynı keyfi vermediğini farkettim. Ama sanırım artık sadık bir okuyucusu olduğum için her yayınlanan kitabını satın alarak, okumasam bile diğer Mungan kitaplarının arasına koyuyorum. Sanırım ondan soğumama düz yazılarında kullandığı, ders verir gibi, her konuya kesin yanıtlar arayan neşesiz üslubu oldu. "Höt höt höt", "Bu, budur. Başka da bir şey değildir" benzeri ifadeler bence yazar ile okur arasındaki mesafeleri açan ifade tarzı oluyor. Mungan'ın bu okur ürküten anlatım tarzını bir müddet Özen Yula'da sergiledi. Hem yazılarında, hem de twitter ortamında. Ama Twitter gösterisinin rengi sonradan anlaşıldı. Amaç twitterda okuyanları kelimelerle yaylım ateşine tutup manasız bir mana denizinde boğduktan sonra eş, ahbap, dost dergisinde; yazar öyle değerli, öyle duygu ve mana sahibi cümlelerin sahibi ki twitterdaki cickciklemeleri bile öyle böyle değil biri dünyanın en şahane cümlesi babından bir atmasyonel kafa ütülemesinin öznesi olmak imiş. Samimiyetsizliğin dik alası işte. Sonra ne oldu beğenirsiniz. Dergideki yazı yazınlanınca hazret twitterdaki hesabını komple kaldırdı. Ara ki bulasın.

Sanırım dik dik yazılıp, dan dan kafaya vurulan cümleler dikkatli okurun, yani ciddi okurun hazedeceği, sindirmeyi arzu edeceği cümle türlerinden değil. Ben her bir meslek sahibi için şöyle bir düşünceye sahibim; bankacı, doktor, avukat, karpuz satıcısı, kalorifer tamircisi, imam ya da ev hanımı kategorilerinde gündelik faaliyet sergileyen bir insan mesleğinin teknik detayını öyle bir özümsemiş olmalı ki kendi alanına giren mevzuyu konuya zır cahil kimselere bile onların anlayabileceği kadar sadeleştirerek aktarabilmeli. Bu husus bence yazarlar için de geçerli. Sadeleşmeyip, karmaşıklaşmak narsistliğin nahoş belirtilerinden bir tanesi. Hoş sığlığın boyun seviyesine geldiği ülkemizde kimse bu hususlara dikkat çekecek değil elbette.

Murathan Mungan uzun yıllar boyunca devam eden bir projesini geçtiğimiz aylarda okuyucusuna sundu. Kitabın dağa tırmanmak gibi olduğu söyleniyor: Önceleri hayli zahmetli, tepeveye vardıktan yani zirveden büyük resmi gördükten sonra ise, dağdan inmenin hayli coşkulu ve nefes kesen cinsinden olduğu anlatılıyor. Yüzlerce sayfayı iç sıkıntısı ile okuyup finaldeki coşkuya kendini hazırlayacak okur sayısı malesef pek az ülkemizde. Finaldeki dağ rüzgarının bir benzerini erkenden yakalamak için kitabın sayfaları hızla çevirip - sayfalar hızlı çevrildimi bir nevi rüzgar çıkar malumunuz - şöyle bir göz gezdirerek okumuş olduğunu düşünüyorum bir çok okurun ve kitap eleştirmeninin. Neden mi? Öncelikle yazar, gündelik hayatta çok sık kullanılan bir kelimeyi kitapta bilhassa kulanmadığını kendisi ifade etti. O sık kullanılan kelime yerine o kelimenin yerini alabilecek diğer kelimeler sıraları geldiğinde metne hizmet etmişler. Benim anlamadığım bunca eledebiyat eleştirmeninden bir tanesinin de, hala çıkıp "işte o kelime budur" diyememiş olması. Demek ki dikkatle okuyan okuyucu sayısı çok az ülkemizde.

Onu okumaktan eskisi kadar keyif almıyorum demiştim. Yanlış anlaşılmasın, bu yazarı sevmem demedim. Mungan'ı ve kurgusunu geliştirme yöntemini severim. Hep sevdim. Kitap okumak, yani satırların anlamını çözmenin peşine düşmek, iflah olmaz kitap kurtlarının en büyük zevklerindendir. Mungan da bunu iyi bilir ve şiirin yanı sıra, roman ve öykü kitaplarında da, ancak dikkatli bir gözün yakalabileceği kelime oyunlarını hep yapar. Herkesin bildiği "Yalnız Bir Opera" şiirinin içinde yer aldığı "Yaz Geçer" kitabı yazarın bu özelliğini yine yazarın ta kendisi sayesinde kavramama vesile oldu. O kitabı o kadar çok defa satın alıp o kadar çok kimseye hediye ettim ki. Kitapta yazılan yer alan "yaz geçer, iyi gelir kelimeler" mısrasını o kadar kez okudum ki, okuduğumuz kitapların bize iyi geldiğine en acı çektiğimiz mevsimi bile acımızın farketmeden atlatmamıza neden olduğu anlamını çıkarttım o ifadeden. Meğer benim sezdiğim sadece görünen anlamıymış. Bir kitap fuarında yeniden satın aldım Yaz Geçer'i ve kuyrukta sıramın gelmesini sakince bekledim. Sıra bana geldiğinde, yazar kitabı elimden aldı ve ilk sayfasının içine şu kısa ancak kitabın bütün almanını benim için bir hamlede değiştiren şu ifadeyi yazdı "Vladimir'e.... Yazınca da geçmeyen ile....". O andan sonra o kitap benim için bir başka kitap oldu. Yazmak ve kelimeler, kelimelerin farklı anlamları bir anda kafamda yerlerini bulmaya, bulamayanlar ise aramaya başladı.

Mungan yazılarında kitap sevdalılarına böyle ufak işretler bırakmayı seviyor. Okuyucu elinde tuttuğu kitabın minik şifrelerini çözdükçe yazarla arasında daha yakın bir bağ oluşutuğunu düşünüyor. Şairin Romanı'nın tek sırrı o kullanılmamış kelime değil elbette. Yazarın seneler önce yazdığı Omayra isimli şiir kitabında her bölüm bir takım rakam grupları ile eşleştirilmiştir. Hatta kitabın en son sayfasında da gizemli bir sayı yer alır. Bu sayı gruplarının ilki ya da ilk ikisi o bölümde yer alan şiir sayısını geriye kalan sayılar ise o bölümde yer alan dize sayısını gösterir. Kitabın sonundaki rakam da kitaptaki şiir ve dize sayısının bir nevi icmali görevini üstlenmiştir. Şairin Romanında yer alan Şairin Levhaları bölümündeki sayılar Omayra da yer alan sayılar ile aynıdır.

Ben şu anda bu kitabı baştan sona okumaya hazır hisssetmiyorum kendimi. Sadece bir kısmına göz gezdirebildim. Ama biliyorum ki bir gün okuyacağım. Sadece zamanını bekliyorum.

Craig Armstrong - The Negotiator, "Intro Theme" ile Sezen Aksu'nun "Unuttun mu beni?" şarkısının arasındaki benzerlik beni benden aldı başka diyarlara götürdü. Ülkemizin en güçlü bestecileri 90'lı yıllarda yapılan filmlerin müziklerinden ağır biçimde esinlenip altına imza atıyorlarsa yuh olsun artık dedirtti. Oysa ne çok sevmiştim bu şarkıyı yaz başında. İki beste arasındaki fark bir türk tarafından sahiplenilmiş olanında sözsüz kısımlarda tıngırdatılan gitar melodisi. O da aslında nedense ilk başında beri hiç yabancı gelmedi, bir kaç kovboy filmi zilesem nereden alındığını bulmak mümkün aslında. Bu şarkının altına "bir film müziğinden esinlenerek bestelendi" yazılması kimsenin incilerini dökmezdi sanırım. Neyse ülkemizde rezil olma müessesesi hiç çalışmadığı için kimse ayıplarını neredeyse 50 yıldır üstlenmiyor. Bir güzel susuluyor.

Edebiyat ve müzik dünyası böyle işte hiçbir sır uzun süre sır olarakkalamıyor, dünya küçüldü insan okuduğunu ya da duyduğunu kolay kolay unutmuyor. Kimileri iyi hatırlanıyor kimileri de kötü.


Murathan Mungan ile ilgili olarak meraklısına linkler;



Bıyığın Böylesine de Pes Doğrusu !

Tamam anladık her yere bıyık da bu kadarı biraz fazla olmuyor mu? Ayıp yahu!!

13 Eylül 2011 Salı

Küçük Şeyler

Seneler boyunca görmediğin bir insanla karşılaşırsın.
- "Nasılsın? İyi misin?" diye sorarsın
- "İyiyim" der.
- "Ne var, ne yok?" sorusu gider gelir karşılıklı.
- "Hiiiç, ne olsun? yanıtı yankılanır ayaküstü.

Halbuki ayak üstü söylemeye değer bulmadığın aslında çok önemli şeyler de yaşanmıştır arada. Hatta bir çırpıda akla gelmeyen bir sürü küçük şey olmuş bitmiştir her ikinizin de hayatlarında.

Mesela;
- TV izlerken, karşısında uyuya kalmak.
- İnternetten yemek sipariş etmek.
- Vapur yaklaşırken, hemen iskeleye atlamak.
- Şeftali reçeli yemek.
- Hep aynı kitabı okumak, bitirince yeniden başlamak.
- Yolda durup bir eylemi, ya da eylemsizliği izlemek üzere bakakalmış insan kalabalığına karışıp kayıtsızca izlemek. Gördüklerine dair yorumlar yapmak. Öyle olmadı böyle oldu diye fikrini empoze etmeye çalışanlara; "Görünen köy kılavuz istemez" demek.
- Misafir edildiğin her sofrada sunulan her yemeğin tarifini almak.
- Şehirdeki bütün parklara en azından bir kez gitmiş olmak.
- En yakın arkadaşının arkandan dolaplar çevirmesi, seneler sonra bunu anlamış olmak.
- Davet edildiğin bir yemekte zehirlenmek.
- Duş alırken şarkılar söylemek.
- İnsanlar sana yalan söylerken gözlerinin içine baktığın anda yalanı anlamana rağmen anlatılanları dinlemeye devam etmek.
- Ayaküstü sohbet ettiğin kişi arkandan dedikodunu yapmamasını garantilemek için koktyel bitinceye kadar dibinden ayrılmamak.
- Yanında bir davet boyu dineldiğin için seni dedikoducunun arkadaşı sanmaları.
- Bilmediğin halde kahve falı uydurmak.
- Buna rağmen... Sonradan çıkma ihtimali var diye yanındaki kimseye rüyalarını anlattırmamak.
- Rüyada gördüğün bir kişiyi gerçek sanmak.
- Gerçekten yaşadığın bir olayı rüya sanmak.
- Çekirdek yemek konusunda muazzam bir hız kazanıp serileşmek. Bu eylem esnasında çıkarttığın sesin farkında olmamak.
- Terliklerin arkasını sürüye sürüye yolda yürümek. Çıkan sesin insanları deli etmesi.
- Ve bir sürü vesaire daha....

Büyük şeyler hep oluyor da işte böyle böyle küçük şeyler de var hayatta. Anlatabiliyor muyum?

10 Eylül 2011 Cumartesi

Gece Vardiyası – Stardust Collective Remix

Ay Vakti Vardiyası

Ay büyüdüğü vakit bambaşka bir hayat başlar bu şehirde. Herkes “karanlık işte” der geçer: Oysa bambaşka aydınlanır her şey. O karanlıkların içinden çıkan ışıklara bakıp da görmeyenler beni şaşırtıyorlar. 

Karanlığı seviyorum. Hava kararmaya başladı mı, beni bırakın dışarıya. Sabahın ilk ışıklarına, gün ışıyıncaya kadar dışarlarda dolanayım. Başka bir şey istemem. İstemedim de zaten. Tastamam böyle oldu. Karanlık benim için; ay demek, yıldız demek, hayaller, düşler, huzur, sukûnet, gizem, gerçek, meltem ve hayat demek, hatta inanır mısınız ışık demek. Ona isimler vere vere karanlığı yaşayan bir insan oldum nihayet. Çünkü o özgürlük demek. Huzur için hayata tavizlerim ve sukûneti sevebilmek için kaderime iade ettiklerim ile gereken her türlü bedeli ödedim. Artık düşler benim. Düşlerimde bir türlü anımsamayı beceremediğim geçmişe ait çehreler var. Neden hiç hafuzamda kalmıyorlar? Tanıdık suretler beni neden yalnız bıraktılar?

Askerdeyken mi girdi karanlık kanıma, bilmiyorum. Gencecik delikanlıydım daha. Hayatı askerde öğrenir derler erkekler için. Yok canım. Ne öğrendik orada. Silahı sök, silahı temizle, yeniden birleştir, nöbet tut ve ölme. Ölmemeyi nasıl öğrenir insan? Hayat bir şans ölüm ise şansının bittiği yer, koskoca bir talihsizlik. Sınıra yakındık, yıldızlı bir karanlık vardı. Soğuktu, rüzgar yoktu. Işık karanlığı boydan boya yırtmak için hazırolda bekliyordu. Gündüz birden olacaktı. Ama azıcık daha vardı. Ahmet’le dehşet dolu bir nöbet daha geçirmiştik. Bir kaç gündür rüzgarsızdı karanlıklar ve bu hareketsizlik iyiye alamet değildi. Gözümüz açık tutmamız bir an bile dalmamamız gerekiyordu. Cebimde son sigaram vardı. Ahmet’e sordum:

- Sende sigara var mı?

- Yok

Son sigaramı ikiye bölüp yarısını ona attım. Sigarayı alınca kibritini öyle bir çaktı ki gözleri apaydınlık oldu. “Ne büyük hata” diye düşündüğümü anımsıyorum. Büyük hataydı çehreni apaydınlık ortaya çıkarmak. Kuytuda duruyorduk gölgelere saklanmıştık halbuki.

Başımı arkamdaki toprağa dayadım. Ahmet elini ışığına siper edip gizleyerek sigarasından derin bir nefes çekti ve her zamanki gibi yeni doğmuş kızını anlatmaya başladı. O zamanlar evlenmek ve bir kız evladına sarılmak bana çok uzaktı. Bilmiyordum tabi askerden döner dönmez aşık olup evleneceğimi. Kızından ne zaman bahsetse gönül teli titrerdi Ahmet’in. “Bir gün benim de olur mu acaba?” diye düşünürdüm o böyle konuştuğunda. Oturduğum yerden ifadesini seçemiyordum ama gözlerinin dolu dolu olduğunu tahmin ediyordum. Tam o sırada karanlığı bir ıslığımsı bir rüzgar böldü. Belli belirsiz ama artık tanıdığım tehlikeli bir rüzgar. Sanki bir şey vurdu Ahmet’in bulunduğu yere.. “Bir şeyin yok ya?” diye fısıldadım. Kıpırtı bile gelmiyordu Ahmet’ten, silahıma sarılıp öte yana ateşe başladım. Ateşim karşılıksız kaldı. Karagahtan koşarak karıncalar gibi başımıza toplandılar. Tek bir atış yapılmıştı. Ahmet’in yanına gittim. Miğferinde bir delik açılmıştı çehresi kan içindeydi. Sabah olunca üstündekileri çıkardılar. Ceplerini boşalttıklarında üç paket sigarası olduğu ortaya çıktı. Sigarası olduğunu benden gizlemiş olmasına hiç kızmadım. Onun ölümü beni çok etkiledi. 

Askerden dönünce evlendim. Hemen bir çocuğumuz oldu. Karımı da çocuğumu da çok sevdim. Ayşe ile Emel. Onlar için öl deseler ölürdüm de sonra birden değiştim. Susmayı dinlemeyi çok sever oldum. Yaşayanları ve çürüyenleri anımsar oldum; bütün hüzünleri yani. Biricik eşim ve sevgili Öykü’mün adlarını anarken bile içim cız ediyor hala. Ama yürüdüm çıktım evden. Ben evi, evliliği, gündüzü değil hayalleri, meltemi, yıldızları istiyordum. Kalsaydım hepimiz daha mutsuz olacaktık. En çok Emel’im üzülmüştür, çocuk ne de olsa. Ama alışırlar. Herkes alışır. Hayat böyle. Önce acır, için yanar. Sonra alışırsın. Yedi sene geçmiş. Yedi senedir hep bu ışıklardayım, yedi senedir hep yollardayım.

Özgürlüğü kendi mülkiyetine aldığını sanmak ne kadar komik aslında. İmkansız. Onu bilenler iyi bilir. Ortası yoktur, ya hiç birşey yahut herşeyini bilirler. Sen karanlığa değil o sana ışıkları ile sarılır. Karanlık da bana sarıldı, bir daha bırakmadı. Yıldızlar görünecek gibi oldu mu koyuluyorum yollara.

Evlendikten sonra öğrendim ki yıldızlar gökte gezerken, uykumda konuşuyormuşum. Sanki rüya nöbeti tutar gibi gürültü çıkarıyormuşum. Hanım söyledi. Yedi sene önce kapıyı çekip çıktım evden. Taksi şoförü olmaya karar verdim. Artık karanlıkta uyuyunca o sınır nöbetlerini tekrar tutmak istemiyordum. Arkadaşımın gözümün önünde vuruluşunu bir daha, bir daha görmek o kadar zordu ki. 

Gündüzü unuttum artık, sadece vurdumduymaz gürültülerini tanıyorum. Ay vakti ile gündüzün müziği bile o kadar farklı ki. Gündüzler hayat dolu, canlı, cıvıltılı, koşuşan insanlar, enerji yüksek. karanlıkta olanlar daha farklı, daha karamsar bazen, gürültüler de enerji de farklı. 

Kapıyı çarparak evden son kez çıktığım gerçeğini anımsıyorum bazen. Karım TV seyrederken uyuyakalmıştı, üzerini battaniye ile örttüm, uyanır gibi oldu. Biraz bekledim. Saçlarını belli belirsiz okşarken kulağına fısıldadım: “Ben senin saçının bir tek telini bile incitirsem çaresiz kalırım, ama gitmem lazım, affet beni” Saçlarından son bir kez öpüp arkamı döndüm. Çok kolay bir kaç adım attım sokağa doğru, ama aslında zordu ayrılmak.

Durakta bazen gündüz vardiyasına yazıyorlar adımı. Hiç istemiyorum. Hemen yalvar yakar karanlıklara yazdırıyorum kendimi. Işıklı yollarda sürmenin tehlikeleri de var biliyorum, ama huzursuz uykulardan bıkmıştım. Uyumamak daha iyiydi. Bu şehrin her bir karışını adım adım, santim santim ezbere öğrendim sonunda. Ay’ı, yıldızların ışıklarını seviyor, o ışıkları gördükçe artık gizem saatlerinde uyumadığıma seviniyorum. Uykularıma, düşlerime giren hareketleri artık işitmek istemiyorum.


"Taksi Remix Kolaj" - D.M.




Öyküye dair bir teşekkür yazısı:

Lô-La'nın verdiği ilhamdan hareket ederek bir öykü yazdım, Gece Vardiyası. Sonra beraber bir oyun oynadık, 18 kişi katılmıştı bu öyküyü tam burada yayınlayacakken 19. oyuncumuz da geldi. Öykünün ilk halinde yer alan 10 kelimeyi yani; Vermek, sahiplenmek, sesler, eskiler, anılari üşüşmek, korku, kızım gece, yüz kelimelerini çıkardım. Ve bu kelimelrin yerine;.Kunegond, D., Aynır (Küçük Hala), Eren, Beenmaya, Hazan, Kara Kitap, Fahimbey, Emili, Pisikopati, Çiğdem, Egemavisi, Şule, Ne Yazdı Ne Yazamadı, Tabiat Ana, Tutsak, Beyaz Lale, Kamikaze, Üç Ünlü İçinde Bir Ünsüz'ün verdiği kelimeleri koyarak hikayeyi yeniden düzenledim. bazı cümlelerin ve bazı paragrafların yerini değiştirdim. Üç tane soru ilave ettim ki o sorular da oyunculardan gelmişti. Hikaye kelimlerin yer değiştirmesi ile biraz farklı hale dönüştü, tıpkı şarkılara yapılan remixler gibi bu da bizim kollektif remiximiz oldu. Bana güvenip, zaman verip katılan herkese çok teşekkür ederim. Sevgiler. , 





9 Eylül 2011 Cuma

Gece Vardiyası

Geceyi seviyorum. Hava kararmaya başladı mı, beni bırakın dışarıya. Sabahın ilk ışıklarına gün ışıyıncaya kadar dolaşayım. Başka bir şey istemem. İstemedim de zaten. Tastamam böyle oldu. Geceyi yaşayan bir insan oldum. Gece için hayata geri verdiklerim, geceyi sahiplenebilmek için kaderime iade ettiklerim ile gereken bedeli ödedim. Artık gece benim.

Gece bambaşka bir hayat var bu şehirde. Herkes skaranlık zanneder oysa bambaşka bir aydınlanıyor herşey. O karanlıkaların içinden çıkan ışıklara bakıp da görmeyenler beni şaşırtıyorlar. 

Geceyi sahiplenmek ne kadar komik aslında. İmkansız. Geceyi bilen bilir. Sen geceyi değil gece seni sahiplenir. Gece beni de sahiplendi. Gece oldu mu koyuluyorum yollara.

Gündüzü unuttum artık, sadece seslerini tanıyorum. Gece ile gündüzün sesleri bile o kadar farklı ki. Gündüzler hayat dolu, canlı, cıvıltılı, koşuşan insanlar, enerji yğksek. Gece sesleri farklı daha karamsar, daha farklı gürültüler, enerjisi de farklı. 

Askerden dönünce evlendim. Hemen bir çocuğumuz oldu. Karımı da çocuğumu da çok sevdim. Ayşe ile Emel. Onlar için öl deseler ölürdüm de sonra birden değiştim. Susmayı dinlemeyi çok sever oldum. Eskileri anımsar oldum. Gündüz bir şeyleri anımsamak zor, gece anılar birer birer üşüşüyor. Biricik eşim ve sevgili kızım adlarını anarken bile içim cız ediyor hala. Ama yürüdüm çıktım evden. Ben evi, evliliği, gündüzü değil geceyi istiyordum. Kalsaydım hepimiz daha mutsuz olacaktık. En çok Emel’im üzülmüştür, çocuk ne de olsa. Ama alışırlar. Herkes alışır. Hayat böyle. Önce acır, için yanar. Sonra alışırsın. Yedi sene geçmiş. Yedi senedir gece, yedi senedir hep yollardayım.

Askerdeyken mi girdi gece kanıma bilmiyorum. Gencecik delikanlıydım daha. Hayatı askerde öğrenir derler erkekler için. Yok canım. Ne öğrendik orada. Silahı sök, temizle, yeniden birleştir, nöbet tut ve ölme. Ölmemeyi nasıl öğrenir insan? Hayat bir şans ölüm ise çansın bittiği yer, talihsizlik. Sınıra yakın bir geceydi. Soğuk, rüzgarsız bir geceydi. Işık geceyi boydan boya yırtmak için hazır olda bekliyordu. Gündüz birden olacaktı. Ama azıcık daha vardı. Ahmet’le korku dolu bir gece daha geçirmiştik. Bir kaç gündür sessizdi geceler. Sessizlik iyiye alamet değildi. Gözümüz açık tutmamız bir an bile dalmamamız gerekiyordu. Cebimde son sigaram vardı. Ahmet’e sordum:

- Sende sigara var mı?

- Yok

Son sigaramı ikiye bölüp yarısını ona attım. Sigarayı alınca kibritini öyle bir çaktı ki bütün yüzü apaydınlık oldu. “Ne büyük hata” diye düşndüğümü anımsıyorum. Büyük hataydı yüzünü apaydınlık ortaya çıkarmak. Kuytuda duruyorduk gölgelere saklanmıştık halbuki.

Başımı arkamdaki toprağa dayadım. Ahmet elini ışığına siper edip gizleyerek sigarasından derin bir nefes çekti ve her zamanki gibi yeni doğmuş kızını anlatmaya başladı. O zamanlar evlenmek ve bir kız çocuğuna sahip olmak bana çok uzaktı. Bilmiyordum tabi askerden döner dönmez aşık olup evleneceğimi. Kızından ne zaman bahsetse sesi titrerdi Ahmet’in. Oturduğum yerden yüzünü görmüyordum ama gözlerinin dolu dolu olduğunu tahmin ediyordum. Tam o sırada karanlığı bir ıslık sesi böldü. Belli belirsiz ama artık tanıdığım bir ses. Sanki bir şey vurdu Ahmet’in oralarda bir yere. “Ahmet bir şeyin yok ya?” diye fısıldadım. Ses gelmiyordu Ahmet’ten, silahıma sarılıp öte yana ateşe başladım. Ateşime karşılık veren olmadı. Karagahtan koşarak başımıza üşüştüler. Tek bir atış yapılmıştı. Ahmet’in yanına gittim. Miğferinde bir delik açılmıştı yüzünün sağ yanı kan içindeydi. Sabah olunca üstündekileri çıkardılar. Ceplerini boşalttıklarında üç paket sigarası olduğu ortaya çıktı. Sigarası olduğunu benden gizlemiş olmasına hiç kızmadım. Onun ölümü beni çok etkiledi. Evlendikten sonra öğrendim ki geceleri uykumda konuşuyormuşum. Sanki gece nöbeti tutar gibi sesler çıkarıyormuşum. Hanım söyledi. Yedi sne eönce kapıyı çekip çıktım evden. Taksi şoförü olmaya kara verdim. Artık geceleri uyuyunca o sınır nöbetlerini tekrar tutmak istemiyordum aslında.Arkadaşımın gözümün önünde vuruluşunu bird aha bir daha görmek o kadar zordu ki. 

O kapıyı çarparak evden son kez çıktığım geceyi anımsıyorum bazen. Karım TV seyrederken uyuyakalmıştı, üzerini battaniye ile örttüm, uyanır gibi oldu. Biraz bekledim. Saçlarını okşadım belli belirsiz. Kulağına fısıldadım: “Ben senin saçının bir tek telini bile incitmekten korkuyorum, ama gitmem lazım, affet beni” Saçlarından son bir kez öpüp arkamı döndüm. O kadar zordu ki ayrılmak. 

Durakta bazen gündüz vardiyasına yazıyorlar adımı. Hiç istemiyorum. Hemen yalvar yakar geceye yazdırıyorum kendimi. Gece sürmenin tehlikeleri de var biliyorum ama her gece her gece huzursuz uykulardan bıktım. Uyumamak daha iyi. Bu şehrin her bir karışını adım adım, santim santim ezbere bilirim. Geceyi, gecenin ışıklarını çok severim. O ışıkları gördükçe artık geceleri uyumadığıma seviniyorum. Uykularıma, düşlerime giren gece seslerini artık duymak istemiyorum. 



Bu öykü için ilham veren Lô-La’ya teşekkür ederim.
"Taksi Kolaj" - D.M.