1 Mart 2011 Salı

Bloguma Dokunma

Çok zaman önce değil, 2009 yılının son aylarında Digiturk kanallarından Lig TV’nin elinde yayın haklarını bulundurduğu maç yayınları blogspot üyelerinin bazıları tarafından izinsiz gösteriliyor diye mahkemeye başvurmuş ve mahkeme kararı ile tüm ülkenin blogspot.com adresine erişimini engellettirmişti. Bu şirketin yasalardaki noksanlıktan yararlanarak onbinlerce kişinin izlemeyi ve paylaşmayı seçtikleri internet sitesine engel çekip onları bu zevklerinden mahrum etmeye hiçbir hakkı yok. Kabul ediyorum insanların Digiturk yayın hakkını elinde bulundurduğu kayıtları izinsiz paylaşmaya da hakları da yok. Ama bunu yapan zaten kaç kişidir. Söz konusu şirket kadrolu eleman çalıştırıp internet sitelerini taratabilir ve kendine ait kayıtları tespit ettirerek bu yayınları izinsiz paylaşan kişilerden bu kayıtları çekmesini isteyebilir, yanıt alamazsa blogspot ile temasa geçip blogspot üyelerinin, daha üyelik başlatmanın ilk şartı olan “okudum ve kabul ediyorum” yazısını seçerek onay verdiği sözleşme maddelerinden “copyright violation” ile ilgili kısmı işletmelerini isteyebilirler. Bu durumda blogspot o üyeler hakkında gereken neyse onu yapar, yapmazsa uluslararası mahkemelerde Digiturk hakkını rahatlıkla alabilir. Ama tabi bu süreç mantık süzgecinden geçtiği için mantığın gerektirdiği kadar vakit alır. Onun yerine bizim yasarlın boşluğundan yararlanıp onbinlerce kişiyi rahatsız etmek daha kolay.

Cumartesi günü internet hizmeti aldığım Superonline’ı arayarak blogspota erişimde sorun yaşadığımı bunun bir açıklaması olup olmadığını sorduğumda bana deli muamelesi çektiler. Sanki ben uyduruyormuşum gibi hissetiirmeye çalıştıkları için telefona çıkan görevliyi bir güzel kalayladım. Sonuçta bir şey hallolmadı. Meğer Superonline Blogspot’a erişimi engelleme kararını hayata geçiren ilk servismiş.

Önümüzdeki günlerde sadece Blogspot’a değil Goggle hizmetlerinin bir çoğuna ulaşmakta zorluklar yaşayacağınızı biliyorsunuzdur zaten. Google Maps, Documents, vs. ne varsa unutun, unutmadan önce de üzerlerine bir bardak buz gibi suyu afiyetle için.

Tabii bu arada ikide birde buralarda böyle mağdur edilmek de ayrı bir sıkıntı, bir sürü arka yoldan buraya dolaşıp giriliyor ama ileride bu olanak da kalkarsa diye başka bir alternatif bulmak lazım. Sağlıklı bir blog hizmeti alabileceğimiz başka site önerisi olanların her türlü paylaşımına açığım.

Digi Bunu Hep Yapıyor

Bu yasaklama hadisesi ikinci kez oluyor ve ben bundan çok rahatsızım. Digiturk üyeliğimi işte bu sebeple iptal ettirdim, tüm akrabalarımdan ve tanıdıklarımdan da bu kanalla ilişkilerini koparmaları için temasa geçtim. Onbinlerce insanı zaten kısıtlı sayıda olan düşünce paylaşım sitelerine erişimden alıkoymak çağdaş bir zihniyeti benimsemiş bir televizyon şirketinin işi olamaz.

Sizlerden ricam lütfen söz konusu şirketi protesto ediniz. Tüm blogspota erişimi kapatmanın seyircilerden biri küfür etti ya da sahaya bozuk para attı diye.stadyum kapatmaktan, içindeki kitaplardan biri sakıncalı diye tüm kütüphaneyi ateşe vermekten, ağaçlardan biri devrilecek diye tüm ormanı kundaklamaktan ne farkı var? Digiturk imajını mahvetmek için emin adımlarla ilerliyor, paşa gönülleri bilir.

Kendilerini buradan tebrik ediyorum.

Onlardan bir tek Şey istiyorum: BLOGUMA DOKUNMA!!!!


28 Şubat 2011 Pazartesi

İstanbulum

Bugün İstiklal Caddesindeki D&R’a gitmeseydim, en üst kattaki gezi kitapları bölümüne gidip de uzak doğu ile ilgili seyahat kitaplarının peşine düşmeseydim, uzak ya da yakın ne de orta doğu ile ilgili bir seyahat kitabı bulmadığım için hayal kırıklığına kapılmasaydım; İstanbul ile ilgili kitapların bulunduğu raflara bakmayacaktım ve haliyle “İstanbulum” isimli seriden daha çok uzun süre haberim olmayacaktı. Ama oraya kadar gittim ve İstanbulum serisine elimi attım. Kucağıma yirmi kadar kitabı alıp bir koltuğa gömüldüm ve oturduğum yerde saatlerin nasıl geçtiğini anlamadım.

İstanbulum; 2009 yılında başlamış İstanbul için yazılmış koskocaman bir aşk şiirine dönüşmüş büyük bir proje. Seriyi Heyamola Yayınları, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın katkıları ile hazırlamış. Yola koyulurken hedeflenen İstanbul’un kırk ayrı semtini kırk ayrı yazara anlattırmakmış. Her bir eserde ayrı bir semtin tarihi, mihenk taşları, önemli noktaları anlatılırken yazarların özel hayatlarına dair anılarını da paylaştıkları birer anı-gezi kitabı ortaya koyulmuş. Ellili, altmışlı yılların Yeşilçam filmlerinin lezzetine benzer bir tadı yakalamak mümkün satır aralarında. İstanbul çok büyülü ve romantik bir şehirmiş geçmişi özlemle anan satırlara bakılırsa. Serinin kitapları Ekim 2009’dan beri teker teker yayınlanmakta. Satın aldığım kitaplardan bir tanesinin numarası 59 olduğuna göre kırk sayısına ulaşmak projeye hayat verenlerin soluklarını kesmemiş anlaşılan. Bu sene bu seriyi ne yapıp ne edip tamamlamak şart oldu benim için.

Önümdeki kitap yığını içinde seçmesi hayli güç işti. Benim başlangıç için seçtiğim üç kitap şunlar oldu:

- Azıcık Cihangir – Haydar Ergülen,

- Taksim, Bir Şenliği Yaşamak – Mahir Öztaş,

- Pendik’li Yıllar, Sine-Masal Anıları – Mesut Kara

Pendik’i okurken kendi çocukluğumdan bazı fotoğraflar gözümde canlanır gibi oldu, işte o gazla hızımı alamadım ve yazıyorum. Bu seriye hak ettiği ilgiyi göstermek anılarında İstanbul’a yer vermiş herkesin yüzüne tatlı ve huzurlu bir gülümseyişi yerleştirecektir mutlaka. Benden söylemesi.


26 Şubat 2011 Cumartesi

Alo Ne Var Be?

Eskiden çalıştığım işyerinin çok trajikomik bir özelliği vardı. Şirketin üst yönetimindekiler, çalışanlarının telefonda kurumsal kimliklerine uygun bir biçimde konuşmasını isterdi. Bunu o kadar çok isterlerdi ki yıllar boyunca eğitim ile ilgili departmana “Kurumumuz çalışanlarının telefonda konuşma adabı” benzeri başlıkta çok sayıda kitapçık hazırlatıldı, bir diğer departmana kuruma özgü intranet ortamından erişilebilecek “Telefona işte böyle cevap vermeliyiz” başlıklı, bol diyagramlı, bol açıklamalı, bol örnekli sayfalar hazırlatıldı. Bir başka departman telefona cevap veriş tarzı ile ilgili “İşte bu yanlış”, “Ama doğrusu da şöyle” nevinden kısa filmler hazırlattı. Çok sayıdaki çalışana bu tanıtım filmleri ve kitapçıklar kucak kucak dağıtıldı. Bu amaçla yüzbinlerce dolar tutan bütçeler har vurup harman savruldu. Üst yönetim çalışanlar telefona doğru düzgün yanıt versin istiyordud uzun lafın kısası, ama nerede? Çalışanların böyle bir emeli ya yoktu ya da balık baştan kokar misali tepeden tırnağa kemikleşmiş adam olma konusundaki isteksizlik tenlerinin altına işlediğinden kimse doğru olanı örnek almıyor, üzüm misali birbirlerine kulak kabartmak sureti ile kararı kararıveriyorlardı.

Uyulması istenen kural aslında çok basitti. Telefon çaldığında cevap veren kişinin ilk önce biriminin adını söylemesi ardından ismini ve ünvanını söyleyerek kendisini tanıtması ve hemen ardından “size nasıl yardımcı olabilirim?” sorusunu yöneltmesi gerekiyordu. Çok güzel değil mi? Bence de ideal bir konuşma biçimi. Ama gelin görün ki uzun yıllar çalıştığım kurumda bir adet Allah’ın kulunun böyle bir telefon görüşmesi gerçekleştirdiğini görmedim, duymadım, bilmiyorum. Personelinin telefonda adam gibi konuşmasını her tür yolu denemesine rağmen öğretemeyen kurum müşteri teması olan birimlerdeki telefonlara otomatik olarak verilen kayıtlı karşılama mesajlarında ise tam anlamı ile çuvalladı. İnsanlara öğretmediler ama karşılama mesajları istedikleri gibi olabilirdi en azından değil mi? Yanıldınız. Karşılama mesajlarını dinlemeye başladınızm ı kurumun ismini söyler ve sizin o anda hangi birimi aramakta olduğunuzu asla söylemez. Telefonu açan kimse zaten böyle bir bilgi vermeye programlanmayı reddettiği için siz her zaman nereyi aradığınızı bilmeden saöça sapan bir diyalogu sürdürmeye zorlanırsınız. Aradığınız yeri bilmeden, karşınıza çıkanı bilmeden, karşınızdakinin keyfine ve insafına terk edilirsiniz.

Çalıştığım kurumun genel müdürlük birimleri ile ülkemizin tamamına yayılmış birimleri arasında müthiş bir kopukluk vardı. Genel müdürlük birimlerinde çalışanlar kendilerini ülkeye yayılmış olan birim çalışanlarındakilerin hepsinden daha yukarıda görür, ikili münasebet anında onları hakir gördüklerini daima hissettirmeye çalışırlardı.

Bir iş için aramak mecburiyetinde kaldığınızda rakip kurumun genel müdürlüğünü aramışçasına aracılık etmekte olduğunuz müşteri her ne kadar genel müdürlüğün de müşterisi olsa, işinizi yokuşa sürmek için ellerinden geleni yaparlardı. (Yokuşlardan yokuş beğen) Kurum çalışan sayısının üçte birini genel müdürlük birimlerinde çalışanların oluşturduğu göz önüne alınırsa, hayli büyük ve adı konmamış biri çekişmenin yıllardan beri sürüyor olması aslında korkutucuydu da. Ancak en yakın rakibi ve emsalinin iki katından fazla personel çalıştırmasına rağmen yıl sonunda elde edilen sonuçların rakiplerinin altında ya da hemen hemen eş değer olmasını da gayet güzel açıklıyordu bu artık kanıksanmış ve katılaşmış iletişim direnci.

Genel müdürlük birimini aradığınızda telefona cevap veren kimse kadınsa; sesi banyodan yeni çıkmış üzerine ancak bornozunu almaya vakit bulabilmiş, ıslak saçlarından su damlaya damlaya telefona cevap vermek zorunda bırakıldığı için hayli öfkeli bir “Alo” sesi öterdi ahizenin sizden tarafa olan kenarında. Cevap veren kişi erkekse, hayli nobran, holigan tavırlı bir asabiyet ile “Ne var be?” tonlarında çemkirirdi. Ülkeye yayılmış birimlerin çoğundaki yöneticiler kendilerini aşağılayan bu seslere şirinlik sergilerdi. Benim gibi birkaç kişi sadece, “Kimsin sen?”, “Ünvanın ne?”, “Benim soracağım soruya cevap verecek kapasitede misin sen?” sualleri ile karşı atağa geçerdi. Ama neresinden baksanız, kendi telefonunu çaldırıp ondan iş istediniz diye sizi daha en başından düşman bellemiş bir kimse ile iletişim nereye kadar sürebilir varın hesap edin.

Ülkemizin uzun yıllardır tanınan ve kurumumuz ile iş yapan bir müşterisi ile içinde bulunduğu durumda uygun yaklaşımları sergilemeyi başardığım için uzun soluklu bir işbirliği yapmak üzereydik. Müşterinin talebini yazılı olarak genel müdürlük birimine iletmiştim, ancak talebe yanıt alamıyordum. İlgili birimin müdürünü arayıp vereceğimiz yanıt konusunda zamanla yarışmakta olduğumuz hatırlattım. Adamcağız son derece şuursuz biçimde yapılan teklifi çok komik bulduğunu söyledi. Kendisine neden komik bulduğunu sordum. Anlattı. Ben de; “Sahiden de komikmiş. Şirketin genel müdürü şu anda yanımda oturuyor diyafondan dökülen yorumlarınızı duyunca o bile güldü”.dedim. Bu sözleri duyunca öyle bir panikledi ki. Hemen ilave ettim; “Ben size iş olsun da durduk yerde yorulun ya da gülün diye buradan teklif üstüne teklif yollamıyorum, ülkenin en eski kuruluşlarından biri bizimle iş yapmak istiyor ve koşulları da orada yazılı işte, üstelik adamlar benim olduğu kadar sizin de müşteriniz, hatırlatırım” dedim. “Ayrıca yanımda konuğum otururken sizin komik bakış açınızı onlara yansıtmamayı bilecek kadar profesyonel olduğumu düşünüyorum, yani korkmayın esprinizi benden başka işiten olmadı” diye ilave ettim. Bunun üzerine adam çok hızla hizaya girdi, müşterinin işi görüldü. Ancak çapsız insanları kilit noktalara oturttukları için ve her birim müdürü benim gibi kestirmeden gitmediği için bir çok işbirliği buna benzer telefon görüşmelerinde sırf genel müdürlükte oturan adam kapris yaptı diye başlamadan sona erdi.

Velhasıl ülkemizde büyük şirketlerimizin bazılarında telefonda konuşma konusunda profesyonellik aramayın, çünkü yok.

Not: Aylar önce yazdığım bir yazıya bir arkadaş yorumda bulunup genç arkadaşlara öğüt vermiş, ülkenin en önde gelen şirketlerinde çalışın, ezilmeyin nevinden görüş buyurmuştu, eksik olmasın. Benim çalıştığım şirket dünyanın ilk beşyüz şirketi sıralamasında her zaman yerini bulan bir kurumdu. Beynimdeki kıvrımlar hala bombeli, kabarık ve kıvrık Allah’a şükür, böyle olunca da büyüklük ile çalışma ahlakı ve prensiplerin güçlülüğünün eş oranlı olmadığını kavrayabilme kapasitem gücünü muhafaza edebiliyor. Şirketler uzun yıllara yayılmış iç dinamikleri ile de büyük kalabiliyorlar. Görüntü hayli modern olsa da kapalı kapılar arkasında dönen Bizans entrikaları ülkemizde hayat bulan yöetim tiplerinde maalesef hala etkin.

23 Şubat 2011 Çarşamba

Söz

Sözünü tutabilmek bir erdemdi bir zamanlar. Şimdi çok daha büyük bir erdem. İnsanlar sözler veriyor, sözler tutulmuyor sonra. Sözler çok, tutulanı pek yok. Birinin diğerini bir anda satması sıradan işlerden. Sözlü darbeler acı vermiyor böyle olunca. Sözlerin hükmü de yok, kıymeti de.

Otobüste gidiyorum.

Adamın teki, hayli ağır şiveli, "k"leri genizini zorlayarak çıkıyor. Bağırıyor elindeki telefonun bir ucundan.

- Biz şuralıyak abi, ayıp ettin bizim sözümüz senettir, biz delikanlı adamız.

O “şuralıyak” denilen yerden olanlardan çok tanıdım. Hepsinin de telefona bağıran adam ile aynı şivede delikanlılıktan dem vurmasını aynı tonlama ve kelime sıralaması bile aynı biçimde olmak kaydı ile kaç defa duydum. O ladar çok duydum ve o kadar çok defa verdikleri sözü tutmadıklarına şahit oldum ki o küçük yerleşim birimi benim için ülkemizin insanına en güven duyulmaması gereken yerlerden birisi oldu en nihayetinde. Bu kadar ı patırtı koparılıp söz verilir ve bu patırtının sonunda sözünü tutmamaktan hiç mi utanmaz bu adamlar?Şehri, kasabası hangisi olursa olsun insanların söz vermesine dayanamıyorum. Verilen sözlerin tutulmayacağını bilecek kadar çok yaşadım galiba.

Güven öyle sözle, yemin billahla tesis edilmiyor. Söylediklerin ve yaptıklarının uyumunu sağlayabiliyorsan kişiliğinin kıymeti artıyor.
Ama ne gam. Delikanlıyık değil mi? Söz veren verdiği sözü tutmayan. Sözünü tutmadığının yüzüne vurulnasını kaldıramayan adamların sayısı o kadar çok arttı ki.

Var mı hala bir değeri sözlerin?

Neden sözler hala var?


21 Şubat 2011 Pazartesi

Anlayışa Dikiz

Geçen hafta türk kadını ve erkeğinin aşağılanması haftasıydı. Hastalıklı zihniyetlerin normal olanı anormal olarak algılatmaya çalışma denemelerinden bir tanesine daha imza atıldı bu vesile ile. Adamın biri, "Dekolte giyerde tacize uğrarsan, taciz suçuna ortak olmuş olursun" cinsinden bir sayıklamada bulundu. Adamın biri demek hafife almak olur. Bu sözleri utanmadan arlanmadan zırvalayan kişi düpedüz bir profesördü. Akademik kariyer sahibi bir erkeğin suçlunun suçuna kılıf aramaya çalışmasıysa tiksinti vericiydi. Sonradan lafı çevirdi falan, "Tecavüz kelimesini hiç kullanmadım" şeklinde dediklerini iyiden sulandırdı. Zeki sınıfından sayılıyor ya kelime oyunları yaptı. Yok efendim sözleri çok doğruymuş kendisi ile aynı fikirde olan cümle zevat telefon açıp bunu tebrik etmiş güzel sözleri için Telefonu açanlar belki de memleketteki cümle sapıktı nereden bileceğiz? Ne demek bu ya, kadın açarsa erkek azar üstüne atlar yani ha? Ben bacak gördüğümde ya da göğüs dekoltesi gördüğümde kimseye tacizde bulunma isteği duymuyorum. Ben ve benim gibi normal adamlar mı anormal oluyoruz taciz etmediğimiz için. Hayvan sürüsü müyüz biz normal erkekler? Hoş hayvanlarda dekolte sezdiğinde dişisinin üzerine atlamıyor durduk yere. Üstelik hayvanın dişisindeki meme sayısı bile daha fazla.

Kadını yalnız kıstırdığında gücün yetiyorsa bin ensesine mantığının bu yüzyılda işi nedir? Erkekleri gözlerine ilişen herşeyi eline mi almalıdır? Herkesin eli kolu kendine ait olmayan ile dolup taşmaz mı o zaman? Matbaa ülkemize üçyüzyıl kadar geç girdi diye olanca gerizekalının ahkamlarını dünlemek zorunda mıyız? Hiç anlamıyorum. Sana ne açar, kapar, takar, takıştırır, Açtıysa elllemen mi şart? Ezberle gördüğünü, git pipinle oyna aklına getirdikçe. Hem öyle bir yerden vuruyor ki, kadın açtıysa suça ortaktır diyor ilahiyatçı profesör. Demek ki ilahi işler dünyevi konularda adamın gözünü hayli döndürmüş.

Bu ülkede kadın olmak da, çocuk olmak da, erkek olmak da sapık zihniyet ve sapıklara çanak tutan zihniyet yüzünden son derece zor. Her tür zemin insanların cinsel ikiyüzlülüğü yüzünden son derece kaypak bir kere.

Görünüşte evli, barklı, halim, selim iyi aile babaları gelinlikli kadınlara tecavüz eder öldürür, yüzlerce erkek bir olur ilköğretim öğrencisi kızı sıradan geçirirler. Orada da mı dekolte vardı. Ya bebek tecavüzlerine ne diyecek bu ilahiyatçı profesör, bebek de mi tacize ortak? Kundağında mı dekolte vardı onun da?

Bu rezilce gaf henüz kapanmadan ikincisi yazılı olarak çıktı karşımıza. Devlet Demir Yolları'nın hazırlattırdığı "Rail Life" isimli dergüde deniyor ki "Erzurumlu kadınlar bu trene binip artist olmak için İstanbul'a gelirler, türlü maceradan sonra çam altına yatırılırlar. Sonra da artist olamayaıp kız gittim kadın döndüm misali bir şey olmamış gibi evlerine geri dönerler" Bravo.. Bu hangi saplantılı sapkın sapığın zihniyetinin ürünü acaba? Konuya hassas biçimde yaklaşan sayın bakan yazıyı kaleme alan memurun defterini dürmek sureti ile kapı önüne koymuş. Peki yok mu bu derginin bir editörü, baskıya girmeden önce ne cibiliyet ve de niyette yazılar yazıldığının muhakemesini yapacak aklı cinsel uzvuna kaçmamış bir sorumlusu?


17 Şubat 2011 Perşembe

Kıskanan Kedi

Park adı verilmiş önüne envai insan ismi eklenmiş minik alanlarımız var şehirlerimizde. Koskocaman sahiden park gibi parklardan bahsetmiyorum. Üç beş apartmanın ortasında bir apartman dikmeye yetmeyecek dar alanlarda bir iki ağaç, ortada bir salıncak, bir tahteravalli, bir de ittirildiğinde dönebilen tuhaf silindir biçimli oyuncak, adı kum havuzu olan ama içinde kum bulunmayan, ağaç diplerinde rahat rahat oturulamayacak şekilsizlikte bir kaç bankı bulunan parklardan bahsediyorum. Bu parkların keyfini nadiren çocuklar sürüyor ama genellikle de kediler.

Kediler ağacın tepesinde, gölgesinde, bankında, kıyısında, köşesinde. Arada köpekler gelse de parkların asıl nüfusu kedilerden oluşuyor. Kediler, her birinin ayrı karakteri olduğunu biliyoruz biz kedi dostları. Kedilerin bir başka baskın özelliği de kıskançlıkları. Minik çocuk kıskançlığı gibi zararsız, "ben burdayım beni unutma" diyen naif bir ksıkançlık bu. Parktaki kediye iki gün kuru mama verdim, üçüncü gün diğer kediye pisi pisi diye seslenince nasıl kıskandı. anlatamam, ama fotoğrafta gösterebilirim. Arkadaki kedi, kıskanç kedi.


Fotoğraf: Parktaki Kediler - D.M.

16 Şubat 2011 Çarşamba

Zevkli Bir Oyun

Öykü ya da roman okurunun en büyük hatası, sevdiği yazarın satırlarında kendi şahitliklerini ya da kendi başından geçenleri anlattığı düşüncesine kapılmasıdır. Ama kurgu karakterler yazarın kafasının içinde yarattığı belki yıllar boyunca üzerlerine ekleye ekleye detaylandırdığı kişilerdir. Onlar yaşayan kişilerden daha gerçek biçimde ete kemiğe bürünebilir bazen. Bir başını eğiş, başını eğerken saçının alnına dökülüşü, alnındaki çizgilerin endişe ile kırışmış olması gerçek yaşamdan alınmış fotoğrafik alıntılar biçiminde okurun gözünde canlandırmasına yardımcı olabilir. Karakterin iç sesi ise yazarın o karakterle olan yolculuğunda şekillenir, derinlik kazanır. Yazar bazen çok uzun süre, bazen de kısa bir sürede zihninde şekillendirdiği karakteri kağıda/ ekranına taşımaya başladığı andan itibaren ise o karakter alır başını gider. Artık yazarın değildir. O özgür bir bireydir. Bir maceranın içinde bırakılmıştır, Yazarın kafasında şekillendirdiği diğer karakterler ile karşılaşmaya, yazarın ona uygun gördüğünü zannettiği ancak yazarın dahi sonunu bilmediği yazgısını yaşamaya hazırdır. Yazar yarattığı karakterlerin bazen nerelerden geçeceğini bilebilir ama o da yazarken birer kurgudan ibaret kişilerin aklından geçenleri, tepkilerini resmedebilmek için oradadır.

Ben yazar değilim, ama işten güçten fırsat buldukça yazma denemelerine girişen bir serüvenciyim. Bir müddettir çalışmadığım için bu serüven hayatımda biraz daha fazla yer kaplamaya başladı o kadar. Aslında bir internet oyunu, bir tür mim ile başlayan "Çiçek İsimli Kadınlar" minik öykülere başladığımda bir telefon konuşması anında aklıma düşen bir karakter vardı. İsmi, Gül. Bu güne kadar burada yayınlamadım. Gariptir Gül'ün tüm öyküsünü o telefon konuşması esnasında bir çırpıda anlattım. Uzun sürmüş yaralı bir ilişkiyi bitirmiş olmanın verdiği bir yorgunlukla herşeyden uzakta aylar geçirip çevresinden uzaklaşmak, kendiyle başbaşa kalabilmek için uzaktaki bir ülkeye gitmişti Gül. Yanında iki tanıdığı daha vardı ama o ikisinin gözü birbirinden başkasını görmüyordu. O gezide tanıştığı birisi ile enteresan bir oyun yaşadı. Çiçek isimli kadınlar öykü serisinin içine sığmayacak denli uzun öyküyü üç kez yazdım. İlki neredeyse bir saate yaklaşan o telefon görüşmesi esnasında.

Gül karakterini çok sevdim, onu o telefon konuşmasındaki gibi bırakamazdım. Gittiği ülkede nereleri gezip gördüğünü anlayabilmek için o ülkeye dair kitaplar okudum. Okudukça Gül'ün ayakları yere basmaya başladı. Öyküyü 2008 yılında yazdım. Ama Gül'ü tek başına bırakamazdım. Başka çiçek isimli kadınlar olmalıydı yanında. Bir kısmını buradan, blogumdan kısa öyküler olarak sunduğum herbiri geçmişe dair gölgeleri olan ve kadınlardı. Kimisi bu gölgeler ile başa çıkabiliyor kimisi ise denemiyordu bile. Sonra devam ettim o kadınları işlemeye birbirleri ile ikili, üçlü görüşüyorlardı zaten sonunda bir yemek masası etrafında buluşturmayı başardım onları. O masanın etrafında toplanınca kadınlar, anladım ki öyküler öykülükten çıkmış, roman olmuş resmen. Gerçek hayatta sevdiğiniz arkadaşlar, yakın arkadaşlar olur, onları birbirleriyle tanıştırdığınızda çok iyi anlaşacaklarını düşünürsünüz. Bu düşüncenin başarıya ulaştığı çok azdır. Her nedense yakın dostlarınız birbirleri ile anlaşamazlar. Roman kahramanları için de öyledir. Çiçek isimli kadınlar da o masanın etrafında eteklerindeki taşları dökmeyi başardılar. Yazın kahramanlarının yazarları ile benzer, ortak geçmişleri olmaz ama başlarından gerçek hayattakileri andıran hayali olaylar geçebilir, bu olaylar karşısındaki tepkiler belki okuruna tanıdık gelebilir. Bir mimle başladığım Gül'ün öyküsünü sona erdirmeye geçen haftalarda aldığım şahane bir mim ikna etti beni. Üç yıl önce yazdığım, ama bırakamadığım, bir mim ile oyun gibi başlayan öykü başka bir mim ile sona erecek inşallah.

"Gönderilmemiş Mektuplar"da, sevdiği kıza mı bir hayale mi mektuplar yazdığını muallakta bıraktığım "Asteğmen Charlie" ve onun ilgi duydukları ile de hiçbir alakam yok. Bana tamamen yabancı bir dünya ama onu da kafamda bir kaç ay taşıdıktan sonra bir gecede oturup yazmıştım. Ankara'da etnografya müzesini gezerken bir asker gördüm. Burada bir asker neler düşünür diye düşündüm. O düşünce peşimi bırakmadı. Onu yazdım. "Gönderilmiş Mektuplarda"ki Nazan karakteri de çok saçma biçimde çıkıp gelmişti bir gün karşıma. tetikleyen söz ise alabildiğine saçma "Herkesin e-maili var, benimse İsmail'im var" sözünden hareket ettim. Eskiden yakın arkadaş olan kişiler seneler sonra birbirleri ile bir e mail trafiği yaşasalar ne olur diye düşündüğümü hatırlıyorum. Sonra bir de "Her Hakkı Mahfuzdur"daki Hakkı karakteri. Hakkı'nın ilk sözleri çocukken bayıldığım bir romanın baş karakterinin ilk sözlerine benziyor, "Mercan Adası"ndaki Ralph'ın sözleri. Aynı zamanda lise yıllarındayken tanıştığım bir arkadaşımın bir sınıf dolusu yeni yetmeye ilk sözleri. Arkadaşımdan ilk sözlerini ödünç alarak yazdım. O sözleri yazılı olarak karşımda görür görmez hiç tanımadığım Hakkı denilen karakter karşımdaydı işte. Ömrünü Gönen'e sığdırmış oradan hiç kurtulamamış bir erkek. O kendini zahmetsizce yarattı. Kafamda pek taşımadım. Ama birdenbire karşıma çıkıp ete kemiğe bürünmesi hoşuma gitti, öyküyü gereğinden fazla uzattım o heyecan ile. O öykünün içinden kendim olarak karşıdan karşıya geçerken kendimi her filminde gösteren Alfred Hitchcock gibi hissettim. Öykünün içinden geçmeyi "Gönderilmiş Mektuplar"da iyice azıttım, Vladimir olarak finali işgal ettim resmen.

Bir dönem, ilk hali ile Sims oynardım. Ağlayabilen, gülebilen, aşık olabilen ve nihayetinde ölen, öldüğünde hayaleti yaşamış olduğu yerlere ziyarete gelen bu animasyon karakterleri ile öldürebildiğim kadar vakit öldürdüm. Oyuna hevesim kolay dindi. Daha sonra Sims 2 oyununu da denemişliğim var. Kurgu karakterler yaratıp onları bir yaşam macerasının içine bırakmanın bana zevk veren bir oyun olduğunu düşünüyorum. Umarım kısa bir heves değildir bu.