17 Eylül 2009 Perşembe

Banliyö Rüyaları

Mad Men yeniden başladı. Merakla izliyorum, ilk iki sezon izleyicisinin sabrının sınırlarını zorlar ama sonunda da izleyecek sabrı gösterebileni ödüllendirir nitelikteydi. Mad Men ellilerin sonunda başlıyor ve altmışlarda devam ediyor, o dönemin argosunda reklam sektöründe çalışan kişilere bu isim veriliyor. Dizi; ufak bir reklam ajansında çalışan bir grup kişinin hayatları, gizli hayatları, o dönem reklamını yaptıkları ürünler ve işini yaptıkları şirketlerle ilgili, arka planda ise o dönem olan olaylar her zaman var. O yıllara ait her bir detay olabildiğince otantik görünümü ile seyirciye sunuluyor. Yaşam tarzı, kadın erkek ilişkileri, kadının toplum içinde o dönemki yerine dair tespitleri oldukça şaşırtıcı. Dizideki karakterlerin hepsi sıradan insanlar, ne çok zeki, ne mükemmel iyi ne de çok kötüler. İzleyicilerine özdeşleşebilecekleri bir özellik sunmuyorlar, sıradan ve bazen de itici tipler. O yüzden tarafsızlıkla izliyorsunuz.

Üçüncü sezonun dördüncü bölümü, "Suburban Dreams" 13 Eylül 2009 tarihinde yayınlandı. Enteresan bir bölümdü, sinema filmi ile dizi film arasındaki sınırları ortadan kaldıran, her bir sahnesi, üzerinde uzun uzadıya çalışılmış, tekrar tekrar izlenecek bir bölümdü. Çünkü bu bölümdeki hiçbir şey sadece görüldüğü gibi değildi. Her şey ikinci izleyişinde daha farklı anlamlara bürünüyordu. İki kez izlediğimi itiraf ediyorum. Kırkbeş dakika bile değil, oturdum iki kere izledim.

Bu bölüm Haziran 1963’te geçiyor, ırkçıların Medgar Evers’ı katlettikleri günlerde.

Betty hastanede, tekerlekli iskemlede kayıt işlemleri için götürülürken yerleri temizleyen bir adam görüyor. Ona “baba” diye sesleniyor. Kimse dönüp bakmıyor, kimse seslendiğinin farkında değil. Kimsenin fark etmediğini görünce kendi kendinden şüpheye düşüyor.

Betty, ameliyat masasında yatıyor. Koluna takılmış olan seruma uyuşturucu damlatılmaya başlamasıyla beraber, ameliyathanedeki telaş içindeki sesler uzaklaşıyor. Betty, yemyeşil elbisesi ile banliyödeki mahallesinin çok temiz, terkedilmiş bir modelinde yürüyor. Narkozun etkisinde gibi değil dizinin ilk başladığı günlerdeki kadar mutlu ve ışıltı saçıyor. Parlak renkteki çimenler ve ağaçlar arasında gözlerini Mad Men’in sadık izleyicilerine dikerek yaklaşırken seyirci ile arasına ağaç dallarından birinden sarkan iplik gibi bir ağ inerek giriyor. Betty ağı yakalıyor, avucunu açtığında yemyeşil bir tırtılın usulca yürüdüğünü görüyoruz.
Betty'deki yeni dönüşümün işareti mi? Güzel kelebek tırtıla mı dönüşecek?

Betty ile tanıştığımızda; eski bir model ve amerikan rüyasının tam ortasındaki iki çocuklu, mutlu bir ev kadını. Kocasının önüne gelen her kadın ile, her fırsatta beraber olduğunu bilmiyor. Onca mutluluğunun içinde kafasını kurcalayan bir sorun var. Ne olduğunu öğrenmek için profesyonel yardım alıyor. Betty hep endişeli, mutlu iken bile soğuk ve mesafeli. Eski ev arkadaşı ile seneler sonra karşılaştığında o buzdan maskenin altında çok daha farklı birinin olduğuna dair ilk işaretleri alıyoruz. Ne kadar kararlı olduğunu kocasının ilk tedbirsizliğinde anlıyoruz.

Betty, uyuşturucu etkisinde seyretmeye devam ediyor. Az önce yürüdüğü kaldırımdan kendi evine giriyor. Mutfak ile kiler arasında az önce hastanede yerleri temizleyen adam var. Adam yerdeki kanı temizliyor, kafasını kaldırınca adamın Betty’nin iki hafta önce ölen babası Gene olduğunu görüyoruz. Betty sorduğu soruya yanıt olarak “annen daha iyi bilir” yanıtı alıyor. Mutfak masasının yanındaki annesine soruyor. Annesi ayakta duruyor bir eli, kısa süre önce öldürülmüş Medgar Evers’ın omzunda. Zenci adam başını ellerinin arasına almış önündeki tabağa bakarak susuyor. Anne kızına alaycı bir şekilde bakıyor. “Betty, çok konuşanlara ne olur biliyorsun” diyor.

Birkaç saat sonra hastane odasında elinde yeni doğmuş bebeği ve yanında kocası, bebeğe bakarak “adı Eugene” diyor.

Ölüm, hayat, geride kalanlar, yeni doğanlar, mutluluk, mutsuzluk üzerine kırk küsur dakikaya çok şeyi insanın gözüne fazla sokmadan sığdırmayı başarmış bir dizi bölümü. Üstüne bir alay konuşmaya değer kısacık bir film gibi olmuş bu bölüm.


Resim "Vanity Fair"den

16 Eylül 2009 Çarşamba

Sorular Çok Basit

Aslında herşey çok basit.

Bir şeyi basit biçimde algılamak çok zor.

Diyelim işverensiniz, ya da bir yerde şef, müdür, süpervizör, direktör, şan hocası falansınız. Emrinizde çalışıp işlerinizi yürütenler var, astınız, elemanınız olarak onlardan iş üretmelerini, basiretli davranmaların ıbekliyorsunuz.

Sorum şu; "Sürekli yalanlar söyleyen, hata yaptığı ortaya çıktığında önce inkar edip sonra suçu başkalarının üstüne yıkan, asla sorumluluk almayan, iş bilmezliğini gizlemek için sürekli başkalarını kötüleyen, dedikodu çıkarmaktan çekinmeyen, çevresindekilere karşı kaba ve kırıcı üslupla konuşmaktan çekinmeyen bir elemanınız/personeliniz/astınız olursa ne yaparsınız?"

Yanıtınızı verdiniz mi?

Güzel. O halde. Şimdi; yükseklere bakalım, yükseklere... Çok ama çok yükseklere. Oralarda bizim işlerimizi yapma görevi ile bulunanlara.

Şimdiki sorum şöyle; Yalan söylediklerini, sorumluluğu sudan ve havadan yani bomboş bahanelere yüklediklerini, gizli kapaklı iş çevirmeye kalkışıp bu ortaya çıktığında önce inkar edip ardından "biz öyle yapmak istememiştik" diye çark ettiklerini, sorumlulukları anımsatıldığında kırıcı ve ağır üslupla konuştuklarını düşünüyor musunuz hiç?

Yani arada sırada da olsa....

Indiana Jones'un Karısı

Kocasına gıcık oluyor, uykusunda çıkardığı seslere bile zor tahammül ediyordu. Bazı akşamlar gürültüye uyandığında yanında yatan bu bıyıklı, her tarafı kıllı adamla nasıl olup da evlendiğini düşünüyor kendine kızıyordu. Evlendiklerinde 22 yaşında yakışıklı bir delikanlı olan adamın ne çabuk bu göbekli, sırtı, omuzları kıllı adama döndüğüne şaşıyordu. Bazı sabahlar kendisini oturma odasındaki divanda uykudan uyanmış buluyordu. Kocasının uyurken dişlerini gıcırdatmasına ve bir de skandal ortaya çıktığından beri tutkuyla Gülben Ergen’in istenmeyen anlarının görüntülendiği o meşum video kayıtlarını ele geçirmek için giriştiği sonu gelmez kaset avcılığına sinirleniyordu. Komşular İndiyana Cons adını takmışlardı adama, ne kadar aşağılayıcıydı eşinin bu isimle anılması. Kaset peşinde geçen anlarını ballandıra ballandıra anlatmaya başladığında kadının genzinden ağız boşluğuna ekşi bir tad yükseliyordu. “sus yoksa boğazını sıkacağım” diye içinden bağırıyor, sağ elini yumruk yapıp ojesi gelmiş tırnakları avucunun içine bastırıp kendi canını bazen kanatıncaya kadar acıtıyordu. Böyle anlarda Indiana Jones'un karısının gözlerinden alevler fışkırıyordu.

38 yaşındaydı ama taş çatlasın 29’undan dan fazla göstermiyordu. Boy aynasına baktığı zaman gözlerini artık kalınlaşmaya başlayan belinden kaçırıyor ama on sene öncesinin pantolonlarını giymek isteyip de başaramadığında artık kotrolden çıkmış biçimde kilo aldığının farkına varıyordu.

Kadın, üstelik kendi kocası olan adamın bir başka kadının bir erkekle sevişmesi anının gizlice kaydedildiği ve gerçek olup olmadığı bile şüpheli, sözde bir kaydın bulunması peşinde yıllar harcanmasından tiksiniyordu.
“Kaset deme bari şuna visidi de”,
“İçimize fenalık getirdin, yakışıyor mu bak koskoca adam oldun”,
“Artık kapat şu konuyu rezil etme bizi daha fazla” diyordu her gece kocasına.

İki sene öncesine kadar TV karşısında uyuyor diye çıkartırdı ev içi muhaberelerinin çoğunu. Ama artık o da reklam arasında az kestireyim deyip dizinin sonunu kaçırıyor, kocası “uyan artık” dediğinde, “ben uyumuyorum ki” diye inkar ediyordu. Bazen TV karşısında kendi horultusuna uyanıyor, sanki boğazını temizler gibi yapıp horlamasını saklamaya çalışıyordu. Ağustos ayında şeftali reçeli yapmak bir tutku haline gelmişti, kavanozlar dolusu reçel dolaplarda sıra sıra diziliydi. Bu kavanoz üç sene öncesinin şu kavanoz dört sene öncesinin mahsulü diye misafirlerine açıklama yaparken aniden utanmıştı kendisinden. Şeftali reçeli yapma ritüelleri de kavga konusuydu, kocası şeftalinin kabuğuna dokunamayanlardandı. Çocuk gibi soyar beslerse adam bayılırdı zevkinden dört köşe olurdu. Ama şeftali soyarken başkasını görmeye tahammül edemezdi. Vapur yaklaşırken kocası en önden atlardı. “Sen İndiayana Cons olmaya iyi kaptırdın” derdi kendisi beş dakika kadar sonra iskele çıkışında yürürken. Kocası “Sen de Misis Cons’sun fena mı?” diye sorardı. Dern bir iç çekişinden sonra kısa bir süre susardı kadın.

Akrabanın, eş dostun apartman komşularının alay konusu olmuşlardı çoktan. Yolda eski ahbapları ile karşılaştığında dört hamle sonrasını gören satranç oyuncuları gibi olmuştu. Adeta geleceği okuyordu karşılaşma anında sorulan sorular konusunda. Bir tanıdık ile karşılaştığında ilk soru mutlaka “Nasılsın iyi misin?”, ikinci soru ev halkının sağlığına dair, üçüncü soru “daha daha nasılsın?” oluyordu. Bazen ikinci ile üçüncü soru yer değiştiriyor ama dördüncü soru karşısına kim çıkarsa çıksın aynı oluyordu. Eski arkadaşlar, okuldan arkadaşlar, akrabalar, uzak akrabalar, bazen ne ismini ne de yüzünü hatırlayamadığı olsa olsa bir düğün töreninde karşılaşılmış bir daha hiçbir yerde denk gelinmemiş uzak tanıdıklar, hangisi olursa olsun dördüncü soru değişmiyordu. Oğlunun ana okulundan arkadaşının annesi ile karşılaştığı gün çok şaşırdı. Ana okulundan sonra hiç görüşmemişlerdi çocuklar artık yedinci sınıfa gittiklerine göre yedi yıl olmuş düpedüz. Kadın dördüncü soruyu sorunca sağ elinin tırnaklarını o kadar sert geçirdi ki avucuna, hen gözlerinden yaş geldi hem de “Ayyyy” diye, yüksek perdeden çığlığına mani olamadı. Dördüncü soru; “kaset bulundu mu?” oluyordu. Kaset maalesef bulunmamış oluyordu.

Bilgisayarı sevmiyordu, evin içinde davetsiz bir misafir gibi görüyordu onu. Oğlu internetten yemek siparişi vermeyi öğretmişti ona, bazen pizza söylüyorlar TV karşısında hep beraber yiyorlardı. Pizza da kilo aldırıyordu ama iki haftada bir yenilen pizza da tam kilo aldırmazdı değil mi? O yaz oğlu birden boy atmış neredeyse babasının boyunu yakalamıştı. Boyu da uzayınca simsiyah saçları, kapkara boncuk gibi gözleriyle iyice babasına benzemeye başlamıştı, "huyu benzemese bari" diye aklından geçirirken yakalamıştı kendini manavda reçellik şeftali seçtiği bir gün. Eve geldiğinde suçlu gibi bakmıştı oğluna. Oğlu "Anne, Indi geldi, kasedi bulmuş galiba" deyince yüreği ağzına gelmişti. "Hindi gibi ne o öyle? Baba desene adam gibi" diye azarlamıştı oğlanı.

Keyifsiz günlerinde uzaktan gelen bir tanıdık gördü mü ya derhal önceden planlamadığı bir sokağa sapıyor, sapılacak sokak bulamadı mı ilk gördüğü dükkana dalıyor ya da hiç olmadı kaldırım değiştiriyordu. Yolda karşılaşmaların önüne geçmek mümkündü ama apartman komşuları ile karşılaşmanın önüne geçmesi mümkün değildi. Merdivenlerde karşılaşamak için ya koşarak geriye kaçması ve kendini eve kilitlemesi ya da merdivenlerden gerisin geriye dönüp sokaklarda gezmesi gerekiyordu. Dödüncü soruyu apartman boşluğunda henüz savuşturamamıştı. “İndiyana Cons kasedi buldu mu?” diye yarım yarım sormuştu en son karşı komşusunun beş yaşındaki kızı.

Kasedi soran kişi kendi yaşlarındaki bir kadınsa, sorunun altında “kadın olaydın kocan başka kadınların sevişme kasetlerini izlemezdi” alt cümlesini okuyordu. İki misli sinirleniyordu. Bir kere kocası o kasedi izlememişti hiç, ikincisi o kasetin varlığı bile kuşkuluydu. Yine de soran kadının kaşına kirpiğine bakınca, daha soru gelmeden kadının aklından geçeni okuyordu. “Kadın olsaydın kocan başka kadınları izlemeseydi”. Erkeklere ise yaşına bakmadan sinirleniyordu “abla bişey lazım olursa ara” demişler gibi geliyordu. “Kocan hayali kasetlerdeki kadınların peşine düşmüş seni ihmal etmiştir, bunca yıllık komşuyuz, bir işaretine bakar” demeye getirdiklerini zannediyordu.

Kadının aklına şu meşhur kaset konusuna; ne daha ilk başından beri aşırı tepki göstermiş olduğu ve kocası dahil herkesin onu sinirlendirmek için takılmaya devam ettiği, ne de zaman içerisinde bunun herkes için bir alışkanlık haline geldiği gelmiyordu. Indiana Jones'un karısını kimseler rahat bırakmıyordu.





15 Eylül 2009 Salı

Dün, Bugün, Yarın.. Ve Korkarım Daima..

Seneler önce İstanbul'a şiddetli bir yağmur yağmıştı, doksanlı yılların tam ortasına gelen bu afette ülkenin bir çok ünlü isminin faaliyet gösterdiği gösterişte görgüsüzlük sınırı tanımayan binalar, üzerine inşa edildikleri derenin yatağında sel sularına yenik düşmüştü. Seneler geçmiş, bu zaman zarfında tekrar yağmur yağarsa ne yapılacağına dair önlem düşünülmemişti, daha çok ya deprem olursa üzerine yorum yapıyordu önemli çeneler.

-&%+^!=&%-&%+^!=&%-&%+^!=&%-

DÜN


İstanbul'da şiddetli yağmur bekleniyordu. Beklenen sular beklendiği gibi aynı yere geri geldiler.

-&%+^!=&%-&%+^!=&%-&%+^!=&%-

Normal günlerde işyerine yürüyerek giden işçileri yağmurlu günde bir panel van ile aldırdı bir tekstil firması. Tam şirketin bahçesine girmişlerdi ki, sel suları bir anda işyerinin bahçesine doldu. Aracın ön tarafında oturan üç kişi kendilerini dışarı atarak kurtulmayı başardılar. Arkadaki kapalı kısımda oturan yedi işçi kadın sularda boğularak öldüler.

İkitelli Basın Ekspres Yolu'ndaki dere ve Bağcılar'daki Tavukçu Deresi taştı. Bağcılar ve Başakşehir'de çok sayıda ev ve işyerine sular doldu. Havaalanı'na ulaşımı sağlayan Basın ekspres yolunda sular altında kalan yüzlerce araç ve araçlarının üzerine çıkan yüzlerce kişi kurtarılmayı beklemeye başladılar.

Sel ile dağmadağın olan İkitelli, Bağcılar, Küçükçekmece ve Başakşehir'de yoğun yağışla birlikte su altında kalan ev işyerlerinden yağma olayları başladı. Bazı kişilerin özellikle zücaciye ve beyaz eşya dükkanları ile bu tür eşyaların bulunduğu depolara girerek porselen tabak, ütü, ısıtıcı ve benzeri ürünleri çaldıkları görüldü.

Köprüler yıkıldı, vatandaşlar araçlarında sel sularına kapılıp öldüler.

BUGÜN

Selimpaşa'da incelemelerde bulunan Bayındırlık ve İskan Bakanı Mustafa Demir, "Son yüzyılın en yüksek yağışını aldık. Yağışın hafta sonuna doğru tekrar artma riski var. Büyük bir afet, büyük altyapı hasarları var" dedi. Vatandaşların mağduriyetlerin giderilmesinin görevleri olduğunu vurgulayan Demir, ''İmkanlar, yasalar çerçevesinde Hükümetimiz, Sayın Başbakanımızı bilgilendireceğiz bu çalışmalarımızdan dolayı. Hükümetimiz her zaman en seri şekilde vatandaşımızın yanındadır, yaraları sarma noktasında vatandaşların mağduriyetlerini gidermek, zaten varlık sebebimiz...'' dedi. Demir, hayatını kaybeden vatandaşlara Allah'tan rahmet ve ailelerine baş sağlığı diledi. Bakan Demir, ''Altyapı hasarlarını giderirsiniz, mağduriyetleri giderirsiniz ama kaybettiğiniz canı geri getiremezsiniz. bu konuda çok üzüntülüyüz'' diye konuştu.


-&%+^!=&%-&%+^!=&%-&%+^!=&%-

Öte yandan İstanbul Valisi Muammer Güler, yağmalama olaylarını yalanladı.Vali Güler, ''Oradan çıkan malın da kimse tarafından alınması söz konusu değil. O konuyla ilgili arkadaşlarımız çalışıyorlar'' dedi.


-&%+^!=&%-&%+^!=&%-&%+^!=&%-

Ceza hukukçusu Doç. Dr. Yılmaz Yazıcıoğlu, İstanbul’da selin ardından yaşanan yağma olayları ile ilgili olarak “Her ne kadar buna ‘yağma’ diyorsak da bu Ceza Kanunu’nda ‘nitelikli hırsızlık’ suçu olarak düzenlenmiş bulunuyor. Çünkü burada malları almak için cebir ve şiddet kullanılmıyor. İnsanların içine düşmüş olduğu doğal afetine etkilerinden, insanların buna karşılık veremeyeceği durumdan yararlanarak bir hırsızlık durumu var. Bu suçu TCK’nın 142. maddesi düzenliyor." dedi.

-&%+^!=&%-&%+^!=&%-&%+^!=&%-


Beraber ve solo eserlerde aşağıdaki makam Türk halkına uygun görüldü;

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan:

"Derenin intikamı ağır olur. Şu anda olan da budur. "

Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım:

"Kendi elimizle Allah’ın yarattığı doğayı katlediyoruz. Kamu idaresinin ihmali olduğu kadar vatandaşın da var. "


Çevre Bakanı Veysel Eroğlu:

"Bu hakikaten bir tufan belirtisi. Buna ne Amerika’da ne Türkiye’de alınacak önlem yoktur. "

İstanbul Valisi Muammer Güler:

"Altyapıda bazı sorunlarımız yok değil, ama bu yağış çok güçlü altyapıların bile dayanamayacağı nitelikte. "


İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş:

"İnsanoğlunun doğayı hoyratça kullanmasının faturası. Buzullar erimeye başladı, ekolojik kıyametten bahsediliyor. "

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay:

"‘Silivri’den neredeyse Gebze’ye kadar bütün bu alanı İstanbul saymak da ne kadar tarihen doğru, ne kadar şehircilik açısından doğru?’ Bu sorgulanmalı. "


-&%+^!=&%-&%+^!=&%-&%+^!=&%-


Selden sonra, seli gören, Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü "Şiddetli Yağış ve Selden Korunma" başlığı altında sel esnasında yapılması gerekenleri halka duyurdu. Duyuruya göre yapılması gereken ancak cahil halk tarafından yapılmamış olanlar şunlardı:


1- Kulaklarınızı, gözlerinizi açın;


Son meteorolojik durumla ilgili güncel bilgiye sahip olun. Sel uyarılarını radyo ve TV'dan takip edin. Meteoroloji'den telefonla bilgi alın. Selleri tahmin etmek onları tetikleyen olayların türü ve doğasına bağlıdır.


2 - Unutmayın;


Kısa süreli yoğun yağış ani sele, uzun süreli yağışın nehirlerin taşmasına neden olacağını unutmayın.


3 -Hazırlıklı Olun;


Selden önce evde değerli eşya ve önemli belgeleri yüksek yerlere kaldırın. Varsa afet ilk yardım çantasını yanınıza alın. Zarara yol açabilecek ya da zarar görebilecek eşyaları içeri alın. Su kaynakları kirlenebileceğinden, yedek içme suyunuzun olduğundan emin olun Suyun evi terk ettiği her yerden içeri de girebileceğini hatırlayın. Kum torbaları temin edin.


4 - Aman Dikkat!!!


Selin kullanabileceği ark, hendek, vadi ve kanyon gibi yerlerden uzak durun, açık alandaysanız en yüksek cisim siz olmayacak şekilde tepeye çıkın. Sel sırasında "Güvende olun" Yüksek yerlere çıkın. Asla sel suyu içinde araba kullanmayın, ölümlerin %80'inin araç içinde olduğunu unutmayın. Aracınızı selden etkilenmeyecek bir yere çekin. Sel suyu, akıntı ya da nehirlerde yürümeye çalışmayın. Hızla akan 15-20 cm derinlikteki suyun bir insanı devirebileceğini akıldan çıkarmayın. Ev yada işyerinizi boşaltmanız gerekiyorsa elektrik, doğalgaz vb.. kapatın. Çok gerekli olmadıkça yolculuğa çıkmayın.

5 - Geçmiş olsun, Yarabbi Şükür;

Selden sonra "Tedbiri elden bırakmayın" Binalardaki yapısal hasarı kontrol edin. Karanlıktaysanız mum değil el feneri kullanın. Sel suyu ile temas etmiş bütün gıda malzemelerini konserve dahil atın.

YARIN

İstanbul Meteoroloji Bölge Müdürü Mustafa Yıldırım, İstanbul açısından yağışların etkisini pazar günü kaybedeceğini söyledi. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, düzenlediği basın toplantısında Ankaralılara ilginç bir uyarı yaptı:


“Özellikle dere yataklarında oturanlar ve bodrum katlarında sık sık evini su basanlar bu 2 gün çok dikkatli olmalı. Gece yarısı aniden sağanak halinde gelebilecek yağmur ciddi sıkıntılar yaratabilir. Sel sularının geçeceği yerlerde bulunanlar, araçlarını dere yataklarına değil, yüksek yerlere park etsin.” diyen Sayın Gökçek, Ankaralılara sele uykuda yakalanmamalarını tavsiye ederek, “Eğer ciddi bir tehlike bekliyorlarsa bir üst katta komşuda falan kalmalarında fayda var” şeklinde konuştu.

VE DAİMA...

1999 depreminden sonra Türkiye'nin dört bir yanından deprem yöresine gıda, giysi, barınak yardımları gönderilemeye çalışıldı, bir çok vatandaşımız da işini gücünü bırakıp bu yöredeki zor durumdaki kurtulanlara yardım edebilmek için oraya gittiler. İnsaniyetin ölmediğini görmek olayın tüm acı verici boyutlarına rağmen hüzünlü bir mutluluk veriyordu insana.

İyilik sever insanların yanısıra bir çok fırsatçı da yaşadıkları şehirlerden yanlarına aldıkları ekmek, peynir ve şişe suyunu orada son derece fahiş fiyattan sattılar. Öte yandan organ mafyasının depremden sağ kurtulabilenler üzerinde son derece başarılı operasyonlar gerçekleştirdiği, cesetlerin ise asla bulunamadığı söylentileri yayıldı.

Yağma ve talanı yapanlar, insanlık dışı eylemleri gerçekleştirenler malesefe içimizde yaşıyor, felaket anında buraya ışınlanmıyorlar.

Resimde yardımsever, çalışkan, dürüst vatandaşlarımızı mutlu bir anlarında görüyoruz.

-&%+^!=&%-&%+^!=&%-&%+^!=&%-

Canını seven tepelere çıksın ey aziz türk halkı!!!

8 Eylül 2009 Salı

Marika'nın Göz Yaşları

Bir varmış, bir yokmuş....

Marika isimli New York'ta yaşayan bir amerikan vatandaşı varmış. Annesi de, babası da dünyaya İstanbul'da gözlerini açmışlar. Marika'nın aile tarihinde bir leke varmış. Annesi ve babası ufacık bir çocukken doğdukları ülkeden, çıldırmış bir eylül ayında sürülüp Yunanistan'a gitmişler. Ana vatanlarında türkçeleştirilmiş soy isimlerini öz vatanlarının diline çevirmiş her ikisinin ailesi ama Yunanistan onları dışlamış hep başka topraklardan gelmiş yabancılar olarak görmüş. Marika'nın annesi de babası da aynı yollardan geçmiş öz vatanlarından da kendi kendilerini sürgün edip bu sefer Amerika Birleşik Devletlerine göçetmişler. Amerikan vatandaşı olmuşlar. Kader Marika'nın anne ve babasını bir kez İstanbul'da bir kez de Philedelphia'da karşılaştırmış. İkinci karşılaşamalarından sonra ayrılmamışlar.

Marika, dört kardeş'in en küçüğüymüş. Üniversiteyi bitirdikleri yaz dört kardeş, anne ve baba anavatan bildikleri ülkeye gelip gezmişler. Yüreklerinin bir köşesinde hep İstanbul'un kaldırımlarına konan kuşların sesi varmış. Edebiyata gönül vermiş Marika ilk romanını Türkiye'de yazmak için çıkmış yola. Iliadis ailesinin izlerini toparlamakla meşgulmüş İstanbul ve İzmir arasında.

Marika ve arkadaşları bir akşamüstü Miko'daymışlar, şarap içerken barda çalan müziğin yunanlı tınıları şaşırtmış onu. Hem ardından Kordonboyu Balıkçısı'na gitmişler aynı akşam. Yunanlıları denize döktükleri yerde Sezen Aksu konseri olacakmış bir kaç gün sonra. Sezen Aksu ile Haris Alexiu'nun beraber verdikleri konserler anılırken gözleri gülmüş. "Haris annemle babamın sevdiği bir şarkıcı biraz uzak bir müzik türü bana" demiş.

Beraber gülmüşler, anlatmışlar. Güzel bir geceymiş, serin bir Eylül akşamıymış. Hesabı ödeyip kalkarlarken Kordonboyu Balıkçısı'nın garsonu üç tane eski İzmir resmi hediye etmişler Marika'ya. Siyah beyaz resimlere bakarken gözlerinden yaşlar yuvarlanmış Marika'nın.

7 Eylül 2009 Pazartesi

Haberlere Dikiz

Televizyon kanallarında haber bülteni adı altında izleyiciye yutturulanlardan bir tanesi bile haber niteliğinde değil. Sanki geri zekalıların beynine nakşetmek istercesine, sunucunun okuduğu saçmalığın arkasında mütemadiyen aynı görüntünün tekrarladığı laf salatası bunlar. Salatanın olağan yolculuğu mutfakta başlayıp, masaya uğradıktan sonra, sindirim organlarından geçip tuvalette son buluyor. Bunların halka layık gördüğü salata, yolculuğunun sonuna gelmiş salata. Daha haber diye okunmadan sindirilmiş pis kokulu imalatı vatandaşın üzerine bombardıman gibi okuyor da okuyorlar. Haber diye yutturulan pisliklerden Show TV haberlerine gülüyorum, sabah saatlerinde izleyicisini saygısızca hiçe sayan programı sunan kişi kesinlikle haber bölümünden derhal ayırılıp aynı kanalda bir komedyen yapılmalı. Türkiye'de olan biten gerçek gündeme dair yanılıp da bir haber kırıntısı önüne konulacak olsa elleri ile iki yandan masayı kavrayıp "asacaksın bunlardaan beş yüztanesini bak bir daha oluyor mu?" edası ile efeleniyor. Bazı kanalların sahipleri ya da ortakları gayrimenkul alanında büyük yatırımlar yapmışlar anlaşılan aylardır satamadılar yaptıkları evleri her haber bülteninde de reklam yapılmazz ki. RTÜK bu haber görünümlü reklamları sineye çekiyor. Ne güzel. RTÜK bizi ağıza götürülen sigara ve alkollü içki şişesi görüntülerinden, yolda yürürken arka planda gözüken marka görüntülerinden korusun. Haberin ortasında gizli reklammış kim ne karışır?

Bir de haberlerin ortasında alttan yazı geçiyor, çocuk istismarcıları hadım edilsin istiyorsanız evet, hadım edilmesin diyorsanız hayır yazıp XXXX'e mesaj gönderin diyor. Bu da komisyonlu bir iş, haber bülteni vatandaşa görüşünü sorup para kazanıyor bir yandan.

Yasalarda çocuk istismarcıları ile ilgili bir düzenleme yapmak üzere heyet kuruyorlar heyetin ortaya çıkardığı fikirlerin getirdiği nokta bu, hadım etmek, eğer diploması varsa onu iptal etmek. Çok iyi düşünmüşsünüz vatandaşı ıslah etmek seçeneklerinizin arasında olmasın mesleği varsa onu da alın elinden sokağa atın, beyinsizler sürüsü.

Ben en çok türk CNN'ine gülüyorum, orijinal CNN yöneticilerinin akalına gelmeyecek biçimde magazinsel bir hale büründü.

Ya halk haber sevmiyor ya da birileri halk olan bitenden haberdar olmasın diye haber bültenlerini haberlerle ilgisi olmayan laf bombardımanına dönüştürmeyi seçiyor.

5 Eylül 2009 Cumartesi

Kalça Mankeni

"The Taking of Pelham 1 2 3" yaz günlerinda kolay izlenen bir seyirlik. Sonlara doğru esas oyuncu Denzel Washington'un, karısı ile yaptığı, "film güzel bir macera oldu ama hanimiş bunun aile değerlerini yüceltelim" bölümü dışında filmin diğer bölümleri ile uyumsuz kaçmış başkaca bir bölüm yok. Denzel Washington bir tür rüşvet olayına karıştığı için metrodaki üst düzey görevinden alınıp bir kabine koyulmuş seyahat halindeki metro trenlerinde sorun varsa oturduu yerden makiniste ulaşarak durumu kurtarmakla görevlendirilmiş. Sürekli inkar ettiği rüşvet olayı açıklığa kavuşuncaya kadar kızağa alınmış yani. John Travolta'nın canlandırdığı karakter ve arkadaşları New York metrosunda bir aracı içindeki yolcular ile rehin alıp 1 saat içinde 10 milyun USD getirilmesini aksi takdirde süre bitiminde yolcularu 1 er dakika ara ile para getirilinceye kadar öldürmeye devam edecekler.

Filmin sonlarına doğru John Travolta'nın canlandırdığı karakterin ağzında Denzel Washington'un aldığı laflar ile çözümlemey ve kim olduğuna dair ipuçları elde etmeye başlıyorlar. Verdiği ipuçlarından biri de yıllar önce çok iyi para kazandığı bir dönemde bil "kalça mankeni" ile hafta sonu bir partiye katılmak üzere İzlanda'ya uçak ile gitmiş olmaları. Aniden "yahu filmde bir tane göğüs bir tane kalça bir çıplak vücut yok kalça mankeni ile bu açığı mı kapatacaklar acaba dedim" kendi kendime. Tabi filmin alt yazısını çevirenin uydurması zaten kalça mankeni diye bir şey yok. Türk seyircisini "tüm bir film boyunca metronun kapkara tünellerini seyrettiniz alın size birazdan istediğiniz kadar kalça göstereceğiz" hissiyatına büründürmeye ne hakkınız var? Ne güzel macera filmi izliyoruz. Travolta da, Washington'da kendi dillerinde kalça mankeni anlamına gelecek bir tek kelime etmiyorlarken üstelik nedir bu atmasyon? Çevirmeninizde sözlük mü kalmadı yoksa? Adamlar "elf model" diyor, yani elf gibi, dal gibi, zayıf, güzel, sapsarı saçlı anlamına geliyor dedikleri. Elf ne zamandan beri kalça oldu?

Aynı çevirmene yüzüklerin efendisini çevirtselerdi nasıl olurdu ama, orta dünyada kafanı ne taraf çevirsen karşına kalça çıkıyor, hem de triloji. Emmanuelle serisine dönerdi mübarek. Yazarının öbür dünyada gözleri, kulakları, ruhu şenlenir miydi onu bilmiyorum ama, Türkiye'deki "Yüzüklerin Efendisi" seyircisi izleyicisi sayısında patlama yaşanırdı.

Film dediğim gibi finaline doğru baş karakter ile eşinin yaptığı "eve gelirken 2 galon süt getir muhabbeti anında bir 30 saniye kadar bayıyor ki o kadar süre baymak baymak sayılmaz. İzlemesi kolay, kendine baktıran bir film işte.

Yüzüklerin Efendisi de nasıl bir filmdir, izleyenler merakla bekledi her sene bir sonraki bölümü n gösterime girmesini. Bir de o filmi izlerken ruhu sıkılanlar var, çok az sayıda ama, az ve de öz sayıda. Ben de aynı yönetmenin King Kong filmini izlerken sıkılmıştım hiç bitmeyecek sanmıştım ama bittiği için de az şükretmedim. Kadir kıymet bilirim, şükretmesini de bilirim. (Geyik başlatan sözler bunlar. Başladı mı bitmeyen sözler. Eyvah kısır döngüye giriyorum. Looplarsam biri bana gelsin... Ferhat Göçer senden de bu şarkından da nefreTH ediyorum lan)

Film konusu şöyle dursun, evdeki cdleri mp3 çevirip çevirip saklamaya cd leri de satmaya karar verdim vereli. Türk müziğinin neden doğru düzgün bir adım ileri gidemediğini neden adam gibi bir arşivimizin olmadığını, cd lere ilk geçildiği yıllarda en dandik avrupa ülkesi bile eski albümlerini cd ortamına aktarmışken bizimkilerin daha yeni yeni, arada 30 yıl fark var dikkatinizi çekerim farkettim. 1990 lı yıllardan itibaren günümüze kadar olan türkiye baskısı cdlerde tarih yok. Bir kaç tane albümün istisnası var, bir kaç albümün ismi seneyi barındırıyor, bir ara bandrollere yılı belirten bir kaç işaret koymuşlar o kadar. Bu müzik işine yıllarını vermiş adamlar bu kadar mı kalın kafalı olur? Yazsana albümün bir tarafına yapıldığı seneyi. Albümün başrolündeki Jön/artiz/şantöz sereserpe poz vermiş yedi düveline, kuaförüne, ayağına deniz kestanesi battığı vakit pansuman yapan eczacı yamağına kadar teşekkürle donatmış cdyi bir tane sene/yıl/tarih işareti yok. Çok arşivlersiniz müziğinizi. Demedi demeyin sonra.

Kıllanan adam modumdayım anlaşıldı.

CD ve tabi daha önceden kaset. Ürünleri ambalajlamasını icad edenler bu icadın türklerin eline geçeceğini hesaba katmamışlar tabi daha bir çok icad gibi. Cdleri bir jelatinliyorlar, açmak için belli bir teknik geliştirmezseniz çok uğraşır zor açabilirsiniz. CD elinizde ambalajlı vaziyette siz açamadığınız için üstünde zıplayarak sinir krizi geçirirsiniz rahatlıkla.

Bir de dışını kartondan yapmanın maliyeti düşürdüğünü keşfetti ya Ercan Saatçi tipli uyanıklar, o kadar kalitesiz mi olur bir cdnin zarfı? Hiç mi yabancı örneklerini alıp bakmadınız elinize? Hiç mi Avrupa, Amerika görmediniz? Oralara kendi sektörünüzle ilgili araştırma yapmak üzere giden bakan peşine it sürüsü gibi takılmadınız? Gittiniz gitmesine de heyetçe otele odalarına kapanıp bedava sandığınız porno kanallarını izlemekle geçti inceleme gezileriniz. Bir insan kendi mesleği ile ilgili kafa patlatır ya.. Nedir bu çektiğimiz sizin gibi zevksiz, köy kurnazı müzik prodüktörlerinden çektiğimiz, müziğin kalitesine değinmedim bakınız ben dış görüünüşle ilgili ve yüzeyselim şimdilik.





Konu ile ilgisi olsun diye kalça mankeni resmi aradım ama bulamadım onun yerine bunları buldum, bu ayakkabılar nasıl bir engizisyon eziyetidir ya? Daha da kıllanmayacağım. Söz.