30 Haziran 2008 Pazartesi

Kazın Ayağı

Hafta sonu bir sebepten İstanbul’daydım, gitmişken film stoğu edindim. Hava sıcaktı, bir ara vapura bindim. Sıcakta ben çok su içerim, ya siz? Vapurda gidiyorum buz gibi suyu tam dikicem kafaya, böylelikle tam bir tam-fondip yapacağım suyun markası gözüme ilişti: “Hayat”. O sırada kulaklıklarımda Carla Bruni başlamaz mı mırıl mırıl “those little things” Hiç şaşırmadım çünkü kendimim o şarkıları oraya atan. Neyse efendim Hayat suyunu içerken, Carla Bruni’yi dinlerken hayata dair tespitlerimi yaptım ben de.

Hayatta her şey “İstemek” ve “Vermek” üzerine dönüyor bir kere. Çeşitlendiriyoruz bunları. Şöyle ki;

- Verebileceğinden çok olanı istemek.

- İstemeden vermek.

- İstemek, (gizlemek.)

- İsteyince verilmemesi

- İstenmeden çok vermek.

Bunlar kendini iyi hissetmeme nedenleri. O yüzden başkaları ile ilgili hiçbir beklentim yok. İstemiyorum, istemek bile istemiyorum. Ne halleri varsa görsünler.

Hayatta hep başkasından bekleyenleri sevmiyorum, çaba karşıdan gelecek diye bekleyenleri istemiyorum. Çünkü sanırım fazla çaba gösterdim daha fazlasını gösteremeyeceğim. Ha bir de; “kurallarım var yalan söyleyemem” (bu ne nefret şarkıdır yıllardır içimde saklı kalmış)

Bu çeşitlemelerimi çok beğendim. Aferim bana.

Bakın aşka da uyuyor.

İki kişi birbirini sever, biri daha çok sevgi verir öbürü alır, sonra aldığı kadar sevgiyi geri vermez. Diğeri sevgi denkleminde geride kaldığını fark edince, kırılır, huylanır, tedirgin olur. Sevgi yara alır zedelenir, sevenler örselenir. Örselenmiş seven ne yapmaz? Mantıklı düşünemez bir kere. Aslında bu duruma düşmüş bir sevenin ne yapmayacağını bilemem ama ne yapabileceği konusunda kafamı hayra yorulamayacak biçimde yorabilir ve ürettiğim en zihni sinir projeleri ortalığa saçabilirim.

Diyelim ki az sevilen kimse bir kadın. Kendini bu aşkın başında umduğu kadar sevdiremediğini fark ettiği vakit; adamın bütün kravatlarını makasla biçebilir, hızını alamaz tabi hemen ardından adamın en değerli gömleklerini de en Salı pazarı ürünlerini de bir güzel divana yayıp makasla kesip, biçip sanatını konuşturabilir. Bu gömlekleri açıverdiğinizde karşınıza el ele tutuşmuş UNICEF çocukları siluetleri çıkabilir. Adamın CD koleksiyonunu mutfakta irice bir tencereye koyup kısık ateşte hepsini birlikte eritebilir. Çalınmaz hale getirebilir. Bunlar en yüzeysel acı verme taktikleri. Benim en sevdiğim intikam alan kadın ise “She Devil” filmindeki Roseanne’dir. Meryl Streep de çalan kadını iyi oynamıştır laf aramızda. Film kitabı kadar cesur değildir intikamlarda, en azından dur durak tanımaktadır. Kadın adamı terk etmeden önce liste yapar, erkeğinin sahip olduğu bütün olumlu özellikleri yazar. Sonra teker teker o özellikleri hedef alıp yok eder.

Gelelim erkeklere.

Kendini hayal ettiği kadar sevdirememiş kimse bir erkek ise; o kadar gaddar, ve kinci olabilir ki, artık ömür boyu bir kaçma kovalamaca başlatabilir sevgi oklarına hedef olan kimse ile arasında, olduk olmadık yerde kıskançlık gösterileri yapıp kadına hayatın zıp-zindan edebilir. “Sen beni benim kadar sevmezsin ha al sana kahpe” Ondan sonra gelsin yüze kezzap atmalar, sokakta yerlere yatırıp polisin gözü önünde bıçakla kesmeler. Abartmıyorum kameraların önünde olmuş hadiseler bunlar.

Bakın denklemim aşka da cuk oturdu.

Ne anlatıyordum ben?

“Sevgi anlaşmak değildir nedensiz de sevilir, bazen küçük bir an için ömür bile verilir”

Maalesef şarkıdaki gibi değil Özdemir’cim. Güzel demişsin, üstelik çok da romantik ama, kazın ayağı öyle değil..
Nasıl mı peki?
Nah işte böyle!!!..

Edit:

Vücuduma sahip olabilirsin ama elbiselerime asla.

Çok ciddiyim - hatta daha da ileri gideyim - bu benim yeni hayat felsefem oldu.

(Bu da sonradan aklıma geldi nereye ekleyeceğimi bilemedim, bari burada dursun)

Bedeli ne olursa olsun, nükteli ve hazır cevap

Eskiden klasik romanlar, olduğu kadar gerilim, korku, macera kitapları da elimden düşmezdi, tam bir kitap kurduydum. Sahibi olduğum ve okuduğum kitap sayısının binbeşyüzü geçtiğini – tek tek sayarak – keşfedince paniğe kapılıp neredeyse bir servet ödeyip edindiğim eldeki kitaplardan derlediğim bir miktarını Migros poşetine doldurup sahafa götürdüm.

Sahaf için sıradan bir gün başlıyordu, yani içerisi yeterince sigara bulutluydu. İstemeye istemeye önce bana, sonra poşete, ardından tekrar bana kısık gözleri ile bilmiş bilmiş baktı. Pek bir saygıdeğer Sahaf Bey’in sigaradan sararmış bıyıklarının örttüğü dudaklarından dökülen sözleri önce yanlış anladım sandım. Gönlünde kendisini sahaflıktan insan sarraflığına terfi ettirmiş adamcağızın, yanımda götürdüğüm sevgili kitaplarıma cesameti bana eşlik etmekte olan poşetten biraz daha irice 16’lık tuvalet kağıdı bedelini uygun görmesi beni hayal kırıklığına uğrattı. O an kendimi uğursuz bir seçimin eşiğindeki Sophie gibi hissettim. Büyüklükleri nerede ise aynı olabilirdi belki, ama ilkokuldayken sorulan dünyanın gelmiş geçmiş en zevksiz sorusundaki denklemi içinde bulunduğum duruma o anda uyguladım: Kitapların olduğu poşet tuvalet kağıdı dolu poşetten daha ağır çekti. Mantıklı adamım vesselam hal böyle olunca kitapları bu adama yok pahasına bırakmaktansa, herhangi bir çöp kutusuna terketmek aklıma daha yatkın geldi. Çöp kutusuna seyirtmiştim ki “dur ya, bu kitapları eşe dosta ver okusunlar” diye düşündüm. O günden sonra bir kitaplığı boşaltana kadar o dönem hayatımda olan insanların kitap delisi rolünü üstlendim. Her gün birer poşet dolusu kitabı yeni sahibine teslim ettim. İlk başlarda yüreğim parçalanıyordu. Ama üç poşet sonra alıştım, evde yer açılması hoşuma gitmeye başlamıştı bir kere.

Sonradan da aldığım kitapları kısa sürede elimden çıkarmaya devam ettim. İkinci kez okumaya değmeyecek kitapları evimde tutmamaya çalışıyorum.

Bu bir poşet dolusu lafı neden mi ettim? Çenem düştü çünkü. Geçenlerde güzel bir kitap okudum onu size önermek istiyorum. Kitapları evden postalamaya başladıktan sonra okuma zevkimde de değişikilik oldu, artık tarih kitapları ve biyografiler daha çok hoşuma gidiyor. Kimileri yaşlanma belirtisi diyor bunun için ama ben kabul etmiyorum.

Gökhan Akçura “Bedia Muvahhit: Bir Cumhuriyet Sanatçısı” isimli kitabında bir hayatı bizimle paylaşıyor, okumanızı öneririm.

Bedia Muvahhit, ülkemizin ilk Müslüman tiyatro oyuncusudur. Sahneye çıktığı yılları düşünürseniz, 1897 doğumlu bir genç kız, yeni cumhuriyetimizin ilk yılarında hem sahne heyecanını yenmeye çalışıyor hem de ”ilk Müslüman kadın oyuncu” olarak sırtına yüklenen ağırlığı taşımaya çalışıyordu. Genç omuzlara yüklenen bu ağırlığı çok güzel taşıdı. Gerek tiyatro gerekse sinemada, başarılı sanat yaşamında sergilediği tavır ile her zaman hayranlık uyandırdı. Bedia Hanım hazır cevaplığı ile de uzun yıllar boyunca bazı insanların korkulu rüyası olmuş, bu özelliğinden beslenen bir çok hikaye kulaktan kulağa dolaşmıştır.

Holywood’da Bette Davis kısaca “bitch” denilen kadın profilini filmlerinde ve özel yaşamında daima sergilemiştir. Her zaman hazır cevap, nükteli, zeki, burnu iyi koku alan, bildiğini söylemekten bedeli ne olursa olsun kaçınmayan, güçlü kadın. Onunla ilgili bir hikaye şöyledir. Bedia hanım şöhretinin zirvesinde olduğu dönemde bir kuaförde saçlarını yaptırmaktadır. Kırklı yaşlarında, hoppa, sarışın, fazlaca zeka belirtisi göstermeyen hali vakti yerinde bir kadın Bedia Hanım'a sırnaşır.
Kadın: Bedia hanım hayranınızım, bütün oyunlarınızı izledim.
Bedia Muvahhit: Teşekkür ederim hanımefendi
Kadın: Ben de tiyatrocu olmak istiyordum ama ailem "orospu olursun" deyip mani oldu.
Bedia Muvahhit: Ah, kıyamam, peki sonra nerede oldunuz?
Lafı oturtmak diye buna denir işte.

Bir de Erol Evgin’e seksenli yıllar facialarından olan vatkalı ceketi sebebiyle takılması vardır; “Erol’cum, canım, ceketini giyerken askıyı çıkarmayı unutmuşsun hayatım, omuzların pek heybetli görünüyor” Tabi bu espri eskimiştir ama yapıldığı dönem için hayli yenilikçidir.

26 Haziran 2008 Perşembe

Günün Çorbası

Lokantalardaki yemek listelerinde mercimek çorbası ya da yayla çorbasının hemen altında bütün gizemi ile yer alır. Garsona sorarsınız "ne çorbası bu?" diye, önce tereddüt edip "ben bir içeriye sorayım" der genelde. Bu tereddüt sayesinde çorbadan vazgeçmek için son şansınız olabilir iyi düşünün. Vazgeçmez de seçerseniz, eğer güzel bir domates, mantar veya sebze çorbasına veyahutta dünya güzeli bir soğan çorbasına denk gelme fırsatını yakalayabilirsiniz.

--------------kişisel anılarımdan alıntı--------------

Sene, geçen yüzyılda bir zaman dilimi yer Ankara, vakit akşamın ilk saatleri.

Seminer için gittiğim Ankara'da akşamın makul bir vaktinde yemek yiyecek bir yer aradık ve sonunda bulduk. 6 kişiyiz, 3 erkek 3 kadın. Menüdekileri sırası ile sorup, mevcudiyetini her sorguladığımız yiyecek için garsondan "yok" yanıtını alıyoruz. Sonunda “garson tipimizi beğenmedi o yüzden "yok"tan başka bir laf etmiyor galiba “şeklinde ortak bir kanıya vardık, biz masanın etrafında oturan aç insanlar.

Bayan arkadaşlardan birisi son şansını denerken gözleri umutla ışıl ışıldı; "Günün çorbası var mı peki?" diye sordu. Garsonun yanıtı yine "yok" olunca, aynı arkadaş "O zaman siz bana dünün çorbasını getiriverin bir zahmet" dedi. O an garson hariç hep beraber kopmuşuz. Derken bizi lokantadan attılar.

Bu arada aynı esnada lokantada bir sünnet düğünü olduğunu ve sünnet olayının içindeki abartılı makyaj/tuvaletli kadının kulağına çalınan kendisi hakkındaki yorumlarımıza istinaden çıngar çıkartmaya yeltendi yeltenecek tavırlara büründüğünü müşahade edecek kadar bir gözüm kayıvermiş bulundu etrafa.

--------------kişisel anılarımdan alıntı--------------

Evet işte Günün çorbası diye birşey var, ama dünün çorbası var mı onu bilemiyorum. Varsa yapanın ellerine sağlık yoksa da canınız sağolsun.

Ne geceydi ama. “Öndeki taksiyi takip edin şoför bey” cümlesini ilk ve son kez kullanmıştım nasıl unuturum.

6 Haziran 2008 Cuma

Ağaç Gölgesi ve Deniz Yıldızı

"Pessoa uyandı, küçük abajuru yaktı, başucundaki masanın üzerinde saatini aradı."





Antonio Tabucchi bu cümleyi yazdığında bir karaktere kağıdın üzerinde can vermeye başlamıştı bile. Okuyan kimse, yazarın içinden cümlelerin sanki bir çağlayanın yeryüzüne oluk oluk akan suları gibi döküldüğüne inanıyordu ancak Bay Tabucchi müşkülpesentti; daktiloda yazdığı her bir cümle için bazen saatlerce düşünür, gözleri yorgunluktan kızarıncaya kadar özenle seçip sıraladığı kelimelerden oluşan cümleleri avucuna alıp buruşturarak kağıt sepetine tereddüt duymaksızın atması saniyelerini almazdı. Kolay beğenmezdi Bay Tabucchi. Böyle olunca bir karakterin hayat kazanması hayli zor oluyordu Bay Tabucchi'nin ellerinde. Pessoa'ya yukarıdaki cümle ile hayat verdi. Ardından mutsuz bir adamın resmini çizdi. Yazısını yazmadan günlerce evvel mutluluğu anlatma planları yapmıştı ama elini daktilonun tuşlarına bastıkça mutsuz harfler yağmur ormanı ağacından üretilmiş bembeyaz kağıdın üzerinde kapkara bir leke gibi yayılıyordu. Hayır kötü bir görüntü değil öyle büyük bir mutsuzluk da değildi anlattığı, birazcık hüzün, melankolik bir adam, başkalarına kafasında fazlası ile yer açmış kendi kendini inciten bir adamdı. Mutluluğu anlatmak zor değildi, ancak mutsuzluğu yazmanın da hayli çekici yanları vardı.


Ben de sevgili Melih beni mimlediğinden beri mutlulukla boğuşuyorum. Yok olmadı. Mutluluğu anlatmak için uğraşıyorum. Ama sanırım şu sıra havamda değilim. Mutluluğu yazmaya elim varmıyor. Hayır yazmak istiyorum, elimi klavyeye atıyorum ama ne zaman elimi klaveye atsam ve mutluluğu anlatmaya kalksam gözümün önüne gelenler ekranda harf harf akmaya başlıyor. Başa dönüp okuduğumda çizdiğim resimde mutluluk izlerini göremiyorum. Özellikle Pessoa ne zaman elini başucundaki saati aramak üzere masaya uzansa gözümün önüne bir temmuz öğleden sonrası geliyor. Sıcak bir temmuz gününde, deniz kenarında ufacık bir köye bakan tepede bir kır kahvesi. Her yer sıcak ama ağustos sıcağı kadar bunaltıcı değil, biraz yakıcı. O kır kahvesi ise hem yüksekte hem de denizden hoş bir esinti geliyor. Kır kahvesinde oturanların yüzlerini tatlı bir rüzgar yalıyor. Kahvede oturanların gözlerinin içi gülüyor, güneş ışıkları kahvenin dört bir yanını saran ağaçların yaprakları arasından süzülüyor, masaların etrafındaki insanların gülümseyen yüzlerinde gölgeler oynuyor. Yapraklar rüzgar ile dansettikçe insanların yüzlerinden gölgeler geçiyor.


İnsanların yüzlerinden geçen gölgeleri izlemesini severim, benim kahve falım da budur işte: Sevdiğim insanların yüzlerinde gölgelerin yarattığı değişik gölgelere bakıp düşünüyorum gizlice. Ve neler olacağına dair garip bir his içimi kaplıyor. Olacakları kimselere söylemiyorum. Bir ben biliyorum. O akşamüstü kötü bir gölge düştü bir yüze, uğursuz bir gölgeydi. Uğursuzluğu o altında oturduğumuzun çınarın yapraklarının çatallı gölgesinden mi kaynaklanıyordu, yoksa güneş ışığının tepedeki bir evin camından yansıyıp ters yöne de bir gölge düşürmesinden mi emin değilim. Ama içimi kötü bir his kapladı. Mutlu bir yüzün üzerinden gölge bir gitti bir geldi. Yüzün sahibi mutluluğunun gittiğini görmedi ben gördüm.


Beni korkutan bu gölge falının hep çıkıyor olması.


Ve onlar gidiyorlar. Gidince dönmüyorlar.


Pessoa uyandı, küçük abajuru yaktı, başucundaki masanın üzerinde saatini aradı. Saatin üzerindeki rakamları seçmek için uğraştı gözlerini oğuşturdu, zannettiği kadar geç değildi, biraz daha vakti vardı.


Mutluluğu yazamadım işte, kimseleri suçlamıyorum ama belki de bir önceki yazımda sitem ettiğim kronik profesyonel mutsuzların ahı tuttu bilmiyorum. Özür dilerim. Size Sezen'den bir mısra yollayayım onun yerine olmaz mı;

"deniz yıldızının hikayesidir hayat ne kadar kurtarırsan kâr"

4 Haziran 2008 Çarşamba

Ninninin İçinden Geçen Bir Lahana Perhizi Önerisi

Güzel bir ninni vardı bilirsiniz, “Dandini dandini dastana danalar girmiş bostana…” Çocukken dinlemiş olan şanslı insanlar bu güzel melodinin eşliğinde süzülüp rüyalar ülkesine daldıkları günleri belki hatırlıyorlardır.

Uykuya dalınca hep tatlı rüyalar görülecek değil ya bazen de – hadi kabus demeyeyim - iç karartıcı, bunaltıcı, boğazınızdan yakalayıp ciğerinizi söküp alan rüyalar vardır. Uykuya dalarsınız tatlı arkadaşlık, dostluk rüyaları görmeye başlarsınız. Çiçekli bahçenizin yollarında koşarken aniden okullu olursunuz. Okullu olunca bir sürü arkadaşınız olur. Bu arkadaş denilen insanlar hayatınıza girer ve çıkarlar. Kimileri için her yeni tanışıklık bir aşk ilişkisi gibidir. Tanışırsınız, etkilenirsiniz, tüm vaktiniz onunla geçsin istersiniz, yokluğunda sesi kulaklarınızda yankılanır, güzel bir şey görürsünüz o yokken, “ah şimdi o da burada olsaydı ne derdi acaba?” cümlesi geçer içinizden.

Kanımızın ısındığı yeni tanışılmış insanın kredisi yüksektir. Ona değer verir ortam müsait olursa nerdeyse köpeği olursunuz. İşte böyle yaptınız mı aynı zamanda yanmış olduğunuzu öğrenmek hayli zamanınızı alır. Yıllar geçince öğrenirsiniz nasılsa, o krediyi biraz geç verirmeye başlarsınız ya da adamına göre muamele etmenin gerekliliği bir zaruret olarak dürtükler sizi bir taraflarınızdan gizli gizli.

İnsanlara onların size verdiğinden fazla değer vermediğinizde, onlar ile ilgili beklenti ve hayallerinizi aza indirdiğinizde mutsuz olma riskini de asgariye çektiğinizi fark etmek için ne yazık ki yılların geçmesi gerekiyor. Bunu öğreninceye kadar geçen zamanda yolunuzun kesiştiği öyle insanlar var ki, hep mutsuzdurlar. Öyle böyle değil iri bir mutsuzluktur bu, gelir gelir mutsuzluklarını üstünüze başınıza kusarlar. Dur durak tanımazlar. Saatlerin mahremiyetine dahi saygı duymazlar. Kendilerini iç dünyalarının tınılarına kaptırmış, dünya üzerinde mevcut diğer seslere kulaklarını tıkamışlardır. Hem de ne tıkamak, sanki iki eli kulakta sımsıkı kapalıyken gelebilecek en ufak tıkırtıya tahammülsüzlükten çığlığı basar vaziyette, “kulaklarımdan içeriye ses kaçarsa kendi sesim kaçsın” hevesiyle. Kusa kusa bitiremezler bu mutsuzluğu.

Çat kapı gelir, pat diye sayarlar dertlerini, dinler dinler dinlersiniz, başka seçeneğiniz olduğunu sanırsınız. Yoktur. Sıra size gelirse; “bak arkadaşım şöyle yap, buna dikkat et” gibi önerilerde bulunursunuz. Sizin önerilerinizi hiç mi hiç kaale almaz burnunun dikine gider hatta dediğinizin zıddını yaparlar. Bir müddet sonra geri gelir “sen haklıymışsın”, “keşke seni dinleseymişim” derler. Yeni dertlerini anlatırlar, yeni safralarını boca ederler üstünüze.

Siz bunun dertlerini kolye gibi dizip boynunuzun borcu timsali olarak size takmasına o en derinlerdeki amfora misali arkadaşlığın hatırına katlanırsınız. Dertlenme ritüeli bitince arazi olur bunlar. Aylar sonra birilerinden duyarsınız, iş değiştirmiş, kazancı artmış, yurt dışına tatile gitmiş, araba almış, ev satın almış, nişanlanmış ya da yeni sevgili edinerek envai çeşit mutluluğu bir kenarından yakalamış. Başına gelen güzellik düzinelerini sizinle paylaşmadığı için hafiften hüzünlenir, kendiniz aldatılmış hisseder, “bir telefon da mı edemedi” diye içlenir, salaklığınıza doymazsınız.

Karar alırsınız “başı sıkışıp gelsin bakalım ben bir daha bunu dinlemeyeceğim” diye. Sizdeki dinleme azminde azalmayı sezdiler mi “vınnnn” diye yok olurlar. Dertlerini boca edebilecekleri yeni kurban seçmişlerdir kendilerine. Derininden bir “Ohhhhh!!!” çekersiniz. Tekrar güneş doğar üzerinize, geniş gölgeli ağaçların altından geçerken kuş cıvıltılarını duymaya başlarsınız.


Artık ninnini devamını söyleme zamanı gelmiştir: “…..Kov bostancı danayı yemesin lahanayı

Arkadaşlar lahanalarımızı yedirtmeyelim.

Her daim, mutlu, dinç, güler yüzlü kalasınız.

E mi?


1 Haziran 2008 Pazar

Dutluklardan Havalanan...

Sabahları erkenden uyanıyorum. Henüz karanlıkta yola koyuluyorum. Kahvaltı namına bir şey yemeden-içmeden kötü kokan belediye otobüslerine binip şehrin bir ucundan öbür ucuna yola koyuluyorum. Otobüste, şanslıysam, yer bulduysam eğer, bindikten bir durak sonra hemen uyuyorum. Rüyamda, çocukken uyandığım apaydınlık sabahları görüyorum. Annem üzerime eğilip yanaklarımdan öperek beni uyandırıyor.
Eğer şanssızsam ayakta gidiyorum. Onca yolu bir alay hayata küskün insan itişip kakışara, hayatın bize gösterdiği acımazsızlığın tüm hıncını birbirimizden alarak gidiyoruz.
Eğer çok daha şanssızsam otobüste yer bulmuş ve uyuyakalmış ve uyandığımda ineceğim durağı kaçırmış oluyorum. Dışarının kalabalığında, omuz darbeleri ile yolumu aça aça işyerine koşuyorum. Binalar ve insanlar üzerime üzerime geliyorlar. İşe zor yetişiyorum.
Eğer daha şanssızsam, geç kalıyorum.
Eğer daha da şanssız günümdeysem, şefimiz Nevin Hanımın yılan gibi bakışları, öldürür gibi "tısss"lamasıyla beni karşılıyor; "gene geç kaldınız" diyor. Kaşlarının biri kalkıyor, öbürü iniyor, göğsü astımlı astımlı çırpınıyor, hiç kimseyi beğenmiyor, çöreklendiği köşeden sokuyor lafı.
Öğlen arası tiz kahkahaları merdiven aralarından dökülüp üzerime üzerime düşüyor. "ben bu cezayı hakedecek ne yaptım" diye düşünüyorum.
Akşam karanlığında işten çıkıyorum, karanlık otobüslerde, karanlık yüzlü insan yüzleri arasında, otobüslerin üstüne üstüne eğilen beton yığınlarının arasından geçe geçe eve gidiyorum. Herşey tıpkı bir kabus gibi. Herşey gerçek, bu kabustan uyanmak mümkün değil. Sadece uyurken mutlu oluyorum, annem sabahları önce beni uyandıyor, sonra kardeşimi. Kahvaltı etmeden önce, ayakkabı kutusunda, dut yaprakları üzerinde yetiştirdiğimiz ipek böceklerini seyrediyoruz. Bu rüyalardan uyanıp kabusumda geziyorum.
Bu sabah en şanssız günümdü. Otobüste uyuyakalmışım, son durakta indiğimde, otobüs şoförü uyduğum için bana kızgındı. Hemen indim. Başımı kaldırdım. Farklı beton binalar vardı. Şehrin farklı bir yerindeydim. Köşede beton binaların arasında tek başına derme çatma eski bir ev bahçesinde masum bir dut ağacı vardı sadece. Yok ama bu evi tanıyordum ben, yok bu dut ağacını da tanıyordum ben. Burada o kadar çok dut vardı ki eskiden, kardeşimle ben ipek böceği yetiştirirdik, babam kızardı, annem bizi dut ağaçlarının yanına getirir kendi elleri ile bize taze, körpe dut yaprakları toplardı Biz de onları bembeyaz kıpırtılı beyaz tırtıllarımıza yedirirdik.
Kabusum aralandı birden, içimi rüyalarımdakine benzeyen bir aydınlık araladı, kalbim sıcak sıcak atmaya başladı. Aniden hatırladım, buraları eskiden dutluktu.

Bu lafa da kıl olurum ne demek ya “buraları eskiden dutluktu” demek?

Aslında anlıyorum dutlukları anarak geçmişe özlemi kestirmeden anlatmaya yarayan bir kelime öbeği bu, geçmişe özlemin yanına şimdileri beğenmemeyi de iliştiriyor ucundan. "buraları eskiden dutluktu" derken “eski çamlar bardak oldu “ da diyoruz aynı zamanda biz doğayı seven insanlar. Bu türden, doğa insanlarına Güzin ve Baha'dan nostaljinin suyunu çıkartmaya müsait yanları olan şarkıyı yolluyorum efendim, en kaşar, en dutlukları yakmış üstüne beton yığınları dikmiş, betonu da azmiyle ortadan delmiş dj edası ile yan durup, göz kırparaktan.

Neden, nasıl, niçin bilmem
Bana eden bulsun demem

Rüzgar gibi geldi geçti
Buna neden belki hiçti
Sana sevgim artık soldu
Eski çamlar bardak oldu
Bana yalnız acı verdin
Sana sevgim bitmez derdin
Yalan olmaz aşktan yana
Yeni bir aşk gerek bana
Sana sevgim artık soldu
Eski çamlar bardak oldu



Aslında eski dutluklarımızın ve eski çamlarımızın ve hatta onların içinde yer bulduğu, serpilip dallanıp budaklandığı eski çamlıklarımızın akıbeti, yaşadığınız şehrin coğrafi özelliklerine göre değişik bitki, hayvan ve nesneler ile örtüştürülebilecek cümlelere ufacık bir deneme ile kolayca dönüştürülebilir:
"eskiden burada develer at koştururdu"
"eskiden buraları papatyalıktı"
"eskiden buraları söğütlüktü"
"eskiden burası ceylanların pınarı, şu köşe yaz köşesi bu köşe de kış köşesiydi" denilebilir pekala.

Dut ağaçları asil görüntüleri ile her gün bir gün daha yaşlanarak ömürlerine ömür katıyorlar ama öbür taraftan da bir çok talihsiz dut ağacı da maalesef kötü kalpli insanların pençelerinde hayatlarını kaybediyor. Bu sebeple artık eskisi gibi dutluk göremediğimiz gibi dut ağacına bile hasret kalıyoruz. Kim bilir kaç kişi farkındadır dutlukların sapır sapır hayatımızdan çıktığının, kim bilir kaç kişi farkındadır ipek böceklerinin dut yaprakları yerine mağrul yaprakları ile beslene beslene ürettikleri ipeğin kalitesinin düştüğünün. "Nerde o eski şallar, o ispanyol ipekleri, çin işleri, japon işleri ve o kırlentler, hani kuşlar ağaçlar.... " diyesi geliyor bir neslin.

Bu hayra alamet olmayan gidişle gün gelir ipek böceklerine "mağrul böceği" dersek ve hatta ipek böceklerinin üretiminden de artık ipek değil havlu üretirsek - hadi fazla kötümser olmayayım gene - bornoz üretirsek bunun hesabını kim verir bilmiyorum. Hatta gün gelir ipek böcekleri bize hesap sorarsa kimi muhatap alacak düşünmesi bile korkunç kabuslara gark ediyor insanı ağır geçmiş soğanlı, kıymalı börekli sabah kahvaltısı sonrası.
Benden ikaz etmesi yine de..

Laftan lafa atlıyorum işte böyle, kendimi Halet Rezaki gibi hissettiğim anlar oluyor. Geçen günlerden birinde manavın önünden geçerken gözlerim tezgahtaki dutlara takıldı. Beyaz duttular. Dutlara bakıp bakıp ağladım. Artık ne zaman bir manav görsem yolumu değiştiriyorum. İstediğim yerlere biraz geç varıyorum. Ama olsun...

Neyse efendim kafası karışık bir öykü kahramanı olduğum belli oldu sanırım, buralar bana dar gayrı, Nevin Hanım’ın sinirlerini daha fazla hoplatmayayım.

Bu yazıda belirtilmese de öykünün kahramanı Timurcan karakterini yaratmamda ilham veren “yukarı kayanın altında çöreklenenler” kabilesine teşekkürü bir borç bilirim.