11 Şubat 2012 Cumartesi

Harem

Sevgili Üç Ünsüz İçinde İki Ünlü artık kendi mimimi kendim yaratıyorum diyerek çok güzel bir mim göndermiş, hemen arkasından aynı mimi sevgili Deeptone da gönderdi. Her ikisine de teşekkür ediyorum. 

Mimi ilk okuduğumda çok kolaymış gibi gelse de sonradan bir zorladı beni, sanki birini yazsam başka birini ihmal ediyormuşum gibi hafiften vicdan azabı çeker gibi bile oldum. Konumuz; Eğer kişisel bir hareminiz olsa, o harmde yer alacak on kişi kim olurdu. Kolay dedim ise de baktım işin içinden çıkamıyorum bu sefer de  madem kolay görünen zorlardanmış ben de kolayına sapayım dedim. Eğer kişisel bir haremim olsa içinde şu kadınlar olurdu;

1 - Selam Ergeç
2 - Nur Aysan
3 - Öeryem Uzerli
4 - Meryem Uzerli
5 - Merve Oflaz
6 - Filiz Ahmet
7 - Ezgi Eyüboğlu
8 - Serenay Sarıkaya
9 - Melike İpek Yalova
10 - Sema Keçik Karabel

Hazır bu kadro malum TV dizisi için sete girmiş, harem entrikalarına alışmışken hazır hareme konmak da böyle bir şey olsa gerek. Benim haremim bunlardan olurdu. Ama yanıt kolay olurdu o yüzden biraz değişiklik katmakı istiyorum. Benim haremim bir hafta sonu için olurdu ve Agatha Christie'nin "On Küçük Zenci" romanındakine benzer biçimde ıssız, kayalık, ağaçlık bir adadaki devasa malikanede hayat bulurdu. U.N. Owen'dan gelen minik davetiyeler alarak çağrıldığımız gizemli adada konuklar birer birer sırra kadem basar, heyecan  had safhada olurdu. 

Yok yok, bu mimi böylecevaplamak olmaz, kolayın akaçıyorum hemn de. 

Mimde şöyle ufak bir değişiklik yapsak yine. Keyifli bir akşam yemeği için on hanımefendiyi konuk edecek olsam, ve beraber güzel yemekler, yanında hoş bir sohbeti paylaşacak olsam, konuk listemde şunlar olurdu:

1 - Penelope Cruz
2 - Rachel Weisz
3 - Alessandra Ambrosio
4 - Scarlet Johanson
5- Patricia Kaas
6 - Mina Mazzini
7 - Nilgün Belgün
8 - Bette Middler
9 - Perihan Mağden 
10 - Sezen Aksu

Böyle bir masadan vaktin nasıl geçtiğini hiç birimiz anlamazdık, çok büyük keyif alırdık sanırım. En azından ben alırdım yani 

Mimi kime göndersem? 


Kendinize ait bir haremini zolsa bu haremin olmazsa olmazı on kişi kimler olurdu? 

Yazmak ister misiniz?

Tablo: The Harem Dance - Giulio Rosali

10 Şubat 2012 Cuma

Origami: Akrep

Herkes bir çok kez origami örnekleri ile karşılaşmıştır. Kağıttan gemiler, balıklar, kurbağalar en sık rastlanan örnekleridir. Japon kağıt katlama sanatının örnekleri elbette bu basit ilk adımlar ile sınırkı değil. Karmakarışık ve muhteşem sonuçları da oluyor elbette. 


Tropiklerde Şafak Görünümü

Gecenin geç saatlerinde, süt kamyonları şehirde cirit atıyor. Şafakta tüm sokaklar, koca şehir sanki onlara aitmiş gibi geliyor. Hiç durmadan ve farlarını yakmadan caddeleri ve ara sokakları aynı hızla dolaşıyorlar. Ama içlerinden bir tanesi süt kamyonu değil. Ve belki de içlerinde en ihtiyatlısı o. Farları yanıyor, yavaş gidiyor, her sokağa sapmadan evvel sinyal veriyor. 

Kimsecikler bir şey bilmiyor. Herkes bir süt kamyonundan söz ediyor, ama kimse tam olarak hangisidir bilemiyor. Kamyonun bir polis karakolunun bodrumundan çıktığını ve  içinde bir - ya da iki, üç, ellerinde kaç tane varsa - ceset olduğu anlatılıyor. Ceset her defasında muhalif bir mahkumun cesedi oluyor ve eğer şansı vardıysa adamı hemen öldürüyorlar. Şansız olanlarına işkence yapılıyor ve akrabaları onları morgda teşhis ederken zorluk çekiyorlar.   

* * * * *

Diktatörlüğün en belalı polisi tarafından yakalanıncaya kadar, teröristlerin en ılımlısıydı. İşkence gördü, az daha ölecekti ve bu beladan sağ kurtulursa öç almaya and içti. Diktatörlük sürmediği için, bir süre sonra onu salıverdiler. Bir yolunu bulup kendisine öldüresiye işkence yapan polisin adını öğrendi (siyasi polis hep gizli tutulurdu) ve adamın gaddarlığıyla, işkence yöntemlerini geliştirmesiyle ün salmış bir albay olduğunu ortaya çıkardı. İşkence gören terörist sabırla bekledi ve rejim devrildiği zaman, tutuklular arasında albayı, kendi polisini dikkatle aradı. Albay tutukluların arasında yoktu. Büyük başlardan biri olduğu için, diktatör, genelkurmay başkanı, emniyet müdürü ve öteki avaneyle birlikte kaçmıştı. Bu bir kaçıştan çok, bozgundu ve yalnızca çılgın gözüpekler ile en yürekliler geride kalmıştı. Bunlar yakalandılar, yargılandılar ve kurşuna dizildiler. Ama hiçbir zaman şafakta değil; o tür infazlar ancak filmlerde olur. Ilımlı terörist düş kırıklığına uğramıştı, ama daha çok gençti. Bekleyebilirdi. Kendisini yakalayan adamla ergeç karşılaşacağını biliyordu. Kendini Poe'nun romanlarındaki kahramanlar gibi görüyordu ve bununla avunuyordu. 

Aynı zamanda katolik olan ılımlı terörist, eskisinden beter olan yeni rejime karşı çıkınca yumuşak bir terörist oldu. Canını kurtarmak için ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Her ne kadar kaçışı işkencecisininkine benzemediyse de, onunki de bozgundu.

Yıllar geçti ve terörist katolikliği bıraktı, kendi yurduna çok benzeyen komşu bir adada yaşamını sürdürdü. Hala ılımlı biriydi, ama kendisine işkence eden adamı hiç unutmadı: İşkence hep derin izler bırakır. Sık sık işkencecinin nerede olabileceğini düşünürdü. 

Neredeyse yirmi yıl kadar sonra, Havana'ya benzer bi rşehirde yaşarken, yayalar için ölüm geçidi diye bilinen, arabaların vızır vızır işlediği bir caddede karşıdan karşıya geçeceği sırada, kendisi gibi karşıya geçmek isteyen, beyaz bastonlu bir ihtiyar gördü. Adama seslenip durdurdu, sonra yanına koştu, 
"Size yardım edeyim" dedi. 
"Biliyorsunuz burası ölüm geçidi" 
Oysa ihtiyar bunu bilmiyordu.

Ilımlı terörist, köre yardım etti, karşıya geçip tehlikeyi atlattıkları zaman ihtiyar ona teşekkür ederek,
"Demek siz de kübalısınız? diye sordu.
Öteki,"Evet"dedi.
İhtiyar, "Siz tanır mıyım?" diye sordu.
Öteki, "Hayır" dedi.
Kör;"Ama siz beni mutlaka tanırsınız, adım Carratala" dedi.

Bu çeyrek asırdır aradığı işkencecinin adıydı. Carratala: Oysa, nedendir bilinmez, hep daha genç birini aramıştı. Şimdi ne yapmalıydı? Bu adam kim olduğunu söylemişti, ama onca zaman önce, bir başka ülkede kendisine işkence yapan bu muydu artık? Poe'nun intikam konusundaki gerçek sözlerini okumuş muydu acaba: "Kötüler... gerçek yaşamda... her zamaniii cezalarını bulmazlar." Öç alma sırası gelmişti işte. Yapacağı tek şey, ihtiyarı bulduğu yere yeniden götürmek ya da yolun ortasında bırakıvermekti. O ise, "Bu adı duydum." demekle yetindi ve politikayla ya da ayaklanmalarla ya da bir adalet uygulaması olarak görülen cinayetlerle hiç ilintisi olmayan kendi işinin başına gitti. 


Tropiklerde Şafak Görünümü - G. Cabrera İnfante
Can Yayınları - 1992
Çeviren: Seçkin Selvi

9 Şubat 2012 Perşembe

Kaşarlı Köfte

Bir müddettir, mutfakta olan bitene dair yazılarımı "Chez Vladimir" alt başlığı ile etiketlediğimin, ancak  bir hayli de ihmal ettiğimin farkındayım. Hal böyle olunca her bir yemek tarifim, uzun süredir yemek yazılarını aksattığıma dair bir açıklama ile açılıyor. Demek ki ihmalkarlığımdan ötürü vicdan azabına benzer bir hisse bürünüyor olmalıyım. Mutfakta fazla zaman harcamamak için kolay hazırlanabilen yemekler daha çok işime geliyor o yüzden elim erdiğinde denediğim pratik yemekleri buradan bir de kendimce tarif etmeye kalkışıyorum. Bugünkü yemek yazısının sebebi dün akşam pişen kaşarlı köftedir. Madem yemek pratik o halde daha fazla vakit kaıbına gerek yok, gelelelim sadede. 

Gereken malzemeler;

1/2 Kilo az yağlı kıyma,
150 Gram kaşar peyniri,
1 Orta büyüklükte soğan,
1 Tatlı kaşığı karabiber,
1 Tatlı kaşığı yenibahar,
1 Yumurta,
Kaşarın da tuzlu olduğunu dikkate alarak arzuya göre makul miktarda tuz.
Yarım demet maydanoz.
Biraz galeta unu ya da ufalanmış bayat ekmek içi,.
Çok az miktarda sıvı ya da katı yağ.

Hazırlanışı;

Derin, geniş bir kasenin içine soymuş olduğumuz soğanı rendeliyor, kıymayı, ince kıyılmış maydanozu, rendelediğimiz kaşar peynirinin yarısını, baharatları ve tuzu koyup, üzerlerine yumurtayı kırıyoruz. Güzelce yoğurup içindeki sıvıyı muhafaza edebilmesi için galeta unu ya da ufalanmış ekmeği ekledikten sonra yoğurmaya devam ediyoruz. Cam fırın kabının dibini arzu ettiğimiz türdeki yağ ile incecik sıvadıktan sonra hazırladığımız köfte hamurunu eşit biçimde yayıyor ve kalan rendelenmiş kaşarı köftemizin üzerine eşit biçimde dağıtıyoruz. Arzu edenler köftenin içine değil ama üzerine daha fazla kaşar ilave edilebilirler. 175 dereceye ısıtmış olduğumuz fırına kabımızı sürüyor ve kapağını kapatıyoruz. Köftenin üstündeki kaşarlar kızarmaya başlayıncaya kadar fırından çıkan kokuları iştahla içimize çekiyoruz.

Çabuk hazırlanan bu dört kişilik yemeği yanında pilav, patates püresi ya da dörde bölünmüş, çiftte pişirilmiş, üzerine biberiye serpilmiş patates, turp, soğan gibi sebzeler ile servis etmek mümkün. Yanında basit bir salata ile hayli lezzetli bir öğün elde edilebilir.

Köfte hamurunu hazırlarken dileyen içine; patates, havuç, brokoli gibi kış sebzelerinden istediği bir tanesini rendeleyerek katıp yemeğin lezzeti ile oynayabilir. Ya da arzu eden içine bir miktar sarmısak katabilir. Malum zevkler ve renkler herkese göre değişir, hele damak zevki hiç bir şekilde tartışılamaz bile.

Bir dahaki yemek tarifimi artık kimbilir ne zaman yazarım bilmiyorum. O zamana kadar afiyet olsun. :)



Yemek resmi çekmek ayrı bir özen gerektiriyor, ama ben resimden ziyade tabaktakileri soğutmadan yemenin derdine düştüğüm için görüntü tok karnına hiç de iştah açıcı gibi gelmedi bana.

Kelimelerin Gücü

En basit bir düşünceyi, duyguyu ya da sadece çok basit bir gerçeği ifade ederken kullandığımız kelimeleri değiştirmekle, ifade etmeye çalıştıklarımızın anlamlarını kuvvetlendirebileceğimizi hepiniz biliyorsunuz. Aylar önce minik bir öykü denemesinde bulunmuştum burada. "Gece Vardiyası" ham bir öykü fikriydi, ama sizden gelen yeni kelimeler ile "Stardust Collective Remix"e dönüştü. Basit bir öykü fikri bile bazı kelimelerde,  katılımcıların nasıl bir şeye katkıda bulunduklarını bilmeksizin yaptıkları değişiklikler ile nenredeyse tamamlanmış bir öyküye çevrildi.

"Kelimelerinizi değiştirin, dünyanız değişsin" diyor aşağıdaki video, aslında bir web sitesi için hazırlanmış tanıtım filmi ama değişimi hayli romantik bir dil ile anlatmış. 


(Bunun ne kadar güzel bir gün olduğunu ben göremiyorum. )

6 Şubat 2012 Pazartesi

Anonymous

Geçtiğimiz yaz aylarında Roland Emmerich'in bir sonraki projesinin William Shakespeare'in aslında kim olduığuna dair bir komplo teorisini ele alan "Anonymous" isimli film olduğunu öğrendiğimde sonucun neye benzeyeceğini de, tarihin nasıl pervasızca çarpıtılacağını da çok merak ettim. Zira Roland Emmerich'in kariyerine hatırlamaya kalktığnızda geçmişin de geleceğin de senaryo ne istiyorsa o biçimde ele alındığını görmek mümkün. Firavunların, dinozorların, uzaylıların, kutuplarda yaşayanların aynı filmde buluşması sadece onun filmlerinden mümkün oluyor. Ayrıca 2012 isimli filmi ile de benim şimdiye kadar izlediğim en saçma ve en sıkıcı filmine imza atmış durumda kendisi. Ancak şu da var ki çoğu film izleyicisinin burun kıvırdığı "The Patriot" filmini ele alışını beğenmiştim. Olur ya 1600'lü yılları eğer uzaylıların gözünden anlatmayacaksa ortaya fena bir film çıkmayabilirdi. 



Film daha afişinde William Shakespeare'in eserlerinin hiç birisinin onun tarafından yazılmamış olduğunu en başından söyleyerek yola koyuluyor. Hal böyle olunca bu teoriyi bırada tekrar etmek bu filmi izleyecek olanların film izleme keyfini kaçırmayacaktır. Filmin öyküsünün ortaya çıkarmak istediği sır da bu değil zaten, film ilerledikçe ortaya çıkans sırlar oldukça ilgin. ve merak uyandırıcı. 


Film günümüzde, bir tiyatro sahnesinde başlıyor, geçmişe döneceğinin sinyallerini ustaca veriyor ve tam da acaba sorusunu aklınızdan geçirmeye başladığınız anda ve tam da umduğunuz gibi yüzlerce yıl geriye gidiyor. Geriye dünüşün başladığı anda çok güzel işlenmiş, sağlam bir filmle karşı karşıya olduğunuzu ve filmin başrolünde "jurgu"nun olduğunu anlıyorsunuz. Film birbiri içine geçmiş zaman dilimlerinde oluşuyor. Kraliçe Elizabeth dönemindeyiz, gençliğini Joely Richardson, yaşlılığını aktristin annesi Vanessa Redgrave canlanddırıyor.  Ana karakterlerden birtanesinin yaşlılığı ve gençliğinin doğal yollardan birbirine benziyor olması hoş bir avantaja dönüşmüş.   




Film iktidar savaşları üzerine, kalbi kırık bir aşık, tiyatro oyunlarına tutkun kalabalıklar, halkın tiyatro tutkusunu kendi emelleri lehine bir silaha dönüştürmeye azmetmiş iktidar tutkunlarının, isyancıların tarihle uzaktan ilgili ancak yakından hiç bir alakası bulunmayan öykülerini pür dikkat izliyorsunuz. kendi içinde, anlattığı öyküde tutarsızlık bulundurmayan, gerçeklerden beslenerek kendi uydurma öyküsünü başarılı biçimde üretmiş bir film Anonymous.  



Devre dair her bir detayın özenli biçimde gözler önüne serilmiş olması,  muhteşem oyunculuklar, zaman kaymalarını sıkmayan ve yormayan biçimde filme yerleştirmiş kurgusu, kalabalıkların tek vücüut biçiçminde hareket ettiği sahneleri, özellikle Shakespeare oyunlarından sahnelerin birbirinin ğeşi sıra akıyor olması ile tiyatro severleri de sinema izleyicisini de hayli memnun edecek bir film var karşımızda. Tarihi çorba etmiş bir dönem filmi diyebiliriz, ama filmin kendi içindeki bütünlüğü zedelenmiyor. Filmin tarihi gerçeklere ihanet ettiğni söyleyenlerin "Shakespeare in Love" filmininin de tarihi gerçekleri hallaç pamuğu gibi atmış olmasına rağmen  hem izleyici beğenisini kazandığını hem de  gösterildiği sene bir çok film festivalinde ödüllere boğulduğunu hatta Oscar Ödüllerinden de öenmli yedi tanesini aldığını anımsatmak isterim. Kaçırılmaması gereken güzel bir film. 

Ola ki o döneme dair tarihi gerçekleri ve filmde kilit öneme sahip olan tiyatro eserlerinin ne olduğunu merak ederseniz aşağıdaki "meraklısına filmler" listesindeki filmleri de izlemenizi öneririm. 


Anonymous - 2011
Yönetmen: Roland Emmerich
Senaryo Yazarı: John Orloff
Müzik: Harold Kloser & Thomas Wander
Kurgu: Peter R. Adam

Oyuncular:
Queen Elizabeth I: Vanessa Redgrave, Joley Richardson
Earl of Oxford: Rhys Ifans, Jamie Campbell Bowers
William Shakespeare: Rafe Spall
William Cecil: Dacid Thewlis

Meraklısına Filmler:
Elizabeth, Shekkar Kapur, 1998
Elizabeth: The Golden Age Shekkar Kapur, 2007
Shakespeare in Love, John Madden, 1998
Richard III, Richard Locraine, 1995
The Tragedy of Macbeth, Roman Polanski, 1971
Hamlet, Franco Zeffirelli, 1990

2 Şubat 2012 Perşembe

Farketmek

Büyük şehirlerde yaşayanların büyük çoğunluğu günlük rutin güzergahlarının üzerinde evden işe, işten eve otomatik pilota devredilmiş bir uçak gibi devinir vaziyette. Bu git gelleri yaşarken etraftaki saçmalıkları ya da çirkinlikleri görüyor belki de umursamıyorlar. Ben de böyleyim, olumsuzlukarı görüyorum da burnumun dibindeki güzelliklerin önünden gözlerim kapalı geçiyorum. 

Güzel, ama gözlere görünmeyen nesneleri farkedebilmemiz için ya olağan yaşamımızdan bir süreliğine uzaklaşıp yeterince zaman geötikten sonra geriye dönmemiz, bir zamanlar alışık olduğumuz yerelere bir yabancının gözleri ile bakmamız gerekiyor, ya da bakış açımızı değiştirecek bir doğa olayına şahit olmamız gerekiyor; mesela karın yağması bunlardan bir tanesi..

Kar yağınca şehrin göbeğinde ama şehre benzemeyen minik ve güzel doğa parçalarının burnumuzun dibinde olduğunu bugün kaçımız farkedebildi acaba? 


Kar Fotoğrafları - D.M.