5 Ocak 2012 Perşembe

Anne Sözü Dinler Gibi Masum

Sokak kedilerine ne olur hepimiz biliriz. Onlar ölüme mahkum minik dostlardandır. Çoğu insana görünmez olurlar, görebilenlerden kimisi çığlık çığlığa abartarak korkar onlardan, tüyü döküldüğü için nefret objesidir kimileri için. Kediyi gördüğünde tırnağını çıkartan, vahşileşen çok insan vardır. Sevenleri de vardır ama sayıca azdır. Zor bir hayat sokak kedilerinin ki. Ama devri daimi aynı, bir kaç ay süren mutlu bebeklik dönemi. Sonra yalnız geçen kısa bir ömür.

Dün bir pet-shopa uğradım, içeride bir kadın vardı elindeki poşete sarılmış bir gazete kağıdı vardı. Kağıdın kenarından bir kedinin tüyleri görünüyordu. Dükkan sahibine dert yanıyordu kadın. "Bu hafta üçüncü bu, sokaktali kedileri besliyorum ama komşularımdan birisi benim beslediğim kedileri öldürüyor, Ne yapmam lazım?" diye soruyordu. Yaz aylarında evimin bahçesine ben ve bir kaç komşum küçük kaplarda su koyarken o su kaplarını kediler gelmesin diye devirenleri biliyorken bu sorunun cevabını o an ben de çok merak ettim. Merakla baktım dükkan sahibinin yüzüne, kadın da aynı merakala sorusuna bir cevap bekliyordu. Ne yapılabilir ki, insanın bol olduğu yerde insanın değeri yokyen, sokak hayvanlarını zehirleyen, başını taşla ezen insanları bu hobilerinden kim, nasıl vazgeçriebilir? Kadına şiddet sorunu sadece ceza ile çözmeye aklını yoran bir ülkeden insan hayatını da hayvan hayatını da ciddiye alan bir sonuç beklenilebilr mi?

Sokak kedisi doğar, biri başını taşla ezmezse, bir erkek kediye mama olmaz da paçayı kurtarırsa, yaramaz ve sevimli bir çocuk olanca sevimliliği ile kuyruğunu kesmezse, gözünü oymazsa, şanslıysa bunlar kardeşlerine de olmazsa bir müddet kardeşleri ile birlikte annesinin kollarında, çiçekli bir bahçenin yollarında yaşar gider. Annesi ona çöp kovasından dişe dokunur gıdaları çekip almasını, tehlikeli insanların gözleri önünden kaçarak hayatta kalmanın yollarını öğretir. Bir kaç ay süren bebeklikten sonra; yavru kedi büyüyüp kokusu değiştiğinde anne kedi için yavrusu yabancı bir kedi olmuştur artık. Evladını reddeder, yürür gider. 

Anne kedi nasihat eder, masum ve minik kedi öğrenir. Aklında tuttuklarının hayatta kalmasına yardım edeceğini bilmeden öğrenir. .



Fotoğraf: Nasihat - D.M.


4 Ocak 2012 Çarşamba

Sorcerer

Sinema tarihinde beğeni toplamış filmlerden çok daha fazla sayıda beğenilmemiş, anlaşılmamış, hatta ahmak sinema eleştirmenleri gibi coşup abartacak olursak; nefret toplamış, tiksinti uyandırmış filmlerin olduğu bilinir. Ancak bazı filmler ilk gösterime çıktığında başarısız olarak adlandırılsalar bile seneler sonra sinemaseverler tarafından yeniden keşfedilip heyecanla karşılanıyorlar. 

Sonradan külte dönüşen bazı filmlerin ilk gösterimlerinde başarısız olmalarının bir çok nedeni var elbette. Sorcerer'da bunlardan bir tanesi. gösterildiği dönem başarısız olma nedenlerine geçmeden önce filmin öncesine bakalım. Henri-Georges Clozuot'un 1950 yılında çektiği "La Salaire de la Peur" ( DVD'si ülkemizde bir kaç sene önce yayınlandı) tüm dünyada hakettiği ilgiyi bulmuş, tansiyonu yüksek etkileyici bir macera filmi. Howard W. Koch 1958 yılında bu filmin amerikan uyarlamasını çeker. Söz konusu uyarlama "Hell's Highway" ve "Violent Road" isimleri ile bilinen ses getirmemiş, unutulmuş filmlerden olur. 1971 yılında The French Connection filmi ile genç yaşında en iyi yönetmen Oscar Ödülünü almış olan William Friedkin, 1973 yılında yönettiği The Exorcist ile aldığı ödülün tesadüfen elde edilmediğini bir kez daha kanıtlar. İlerideki yıllarda yönetmenliğini yaptığı filmlerden bazıları Cruising, To Live and Die in L.A., Jade, The Hunter, Rules of Engagement, Bug, Killer Joe'dur. The Exorcist'den sonra bir yeniden çevrim yapmak ister ve önce Clouzot'u ikna eder, daha sonra stüdyoyu ikna edebilmek için ücretinden önemli miktarda feragatde bulunur. 1977 yılında filmini çeker. 


Yirmi dakika süren başlangıç bölümü hariç film ismi belirsiz bir Güney amerika ülkesinin ücra köşelerinde geçmektedir. Çekimler Dominik Cumhuriyetinde, dağlarda, ormanlarda yapılır. Aksiyon, gerilim, tehlike, patlama sahneleri  maket kullanılmaksızın olabildiğince gerçeğe yakın biçimde çekilmiştir. 


Dünyanın farklı yerlerinden gelen dört farklı kanun kaçağı adam Nikaragu'ada kaçak olarak yaşamakta ve bir petrol arama şirketinde çalışmaktadır. Şirketin 200 mil ötedeki kuyularında çıkan yangının söndürülmesi için nitrogliserin kullanarak seri patlamalar yapılması gerekmektedir. Petrol şirketi bu dört kişiye bulundukları kasabadaki patlayıcıları alarak yangının olduğu yere iki kamyon ile nakletmeleri halinde ödül olarak para ve ülkede yasal olarak yaşamaları için gereken izinleri alacaklarını söyler. Hayatlarından kopup çamurlar içinde, dünyanın ücra köşesinde beş parasız, sefil bir yaşam süren dört kişinin bu öneriyi kabul etmekten başka çözümleri yoktur. Kabul etmeleri halinde önlerinde gidilecek yüzlerce millik asfaltsız derme çatma bir yol, aşılacak balta girmemiş bir orman, nehirler, dik bir dağ vardır. Kabul ederler ve yola koyulurlar. Nitrogliserinler en ufak sarsıntıda patlayabilecek kadar tehlikeli olduğu için hedeflerine ulaşabilmek adamların tahmin ettmiş olduğundan da tehlikelidir. Neden iki farklı kamyon ile yola çıkartıdıklarını anladıklarında yolun sonunda hayatta kalma şanslarının ne olacağını sorgulamaya başlarlar. İki kamyon ve ikişer yolcusu yolun belli bir noktasında tekrar seçim yaparak iki farklı güzergahtan ilerlemeye devam ederler. Gelelim filmin ismine; Sorcerer karanlık güçlere hizmet eden bir tür büyücü demek. Filmdeki "sorcerer" ise "kaderin ta kendisi" ve insanları önlerine farklı seçenekler koyarak sırayla sınıyor. 

Konusu son derece basit olmakla birlikte filmdeki gerçeklik duygusunun da etkisiyle filmin içinde kaybolmamak mümkün değil. İkinci yarısında, diyalogların azaldığı, hatta hiç konuşmanın olmadığı anlarda, tehlikenin doruğa çıktığı anlarda alınan sinema tadına doyum olmuyor. Özellikle finale yakın köprü sahnesi bundan sonra çekilmiş bir çok aksiyon filmine ilham vermiş olmalı. Ufacık bir hatanın olması filmdeki gerilimin bir anda komediye dönüşmesi demekken, gerilim düzeyi hep tırmanıyor. "Az sonra ne olacak" endişesi filmin başından sonuna kadar içinizde. Tangerine Dream'in insanı yormayan ancak filme hizmet eden müziğinin de bunda payı olduğu farkediliyor. İzlediğim en güzel William Friedkin filmi buydu diyebilirim. 


Gelelim filmin başarısız olma nedenlerine. Öncelikle film 121 dakika, ilk 20 dakikalık bölümünde hiç ingilizce konuşulmuyor. Amerikan seyircisi filmin çekildiği dönemlerde alt yazılı film izlemeye alışkın değil, o yüzden bu kadar sabredip de filmin geri kalan bölümünde verilenn sinemasal ödülü almaya niyetli olmadığından film hakettiği izleyiciyi bulamıyor. Öte yandan Star Wars IV ile hemen hemen aynı tarihlerde gösterime çıkması için olsa olsa şansızlık denilebilir. Filmin Amerikan piyasasındaki hüsranından sonra yapımcı firma filmi kırparak 93 dakikalık bir versiyon oluşturuyor. Bu filmin başlangıcındaki 20 dakikanın kesilmesi demek. Bu versiyon dört tane kim olduğu belirsiz kişinin çamur içinde bir kasabada ortaya çıkması ile başlıyor. Böyle olunca da onları bulunduları o çukura neyin ittiğini kimse anlamıyor. En önemli olanı da filmin orijinal finalinde başlangıca bağlanan yerlerin de filmden çıkartılmış olması. Avrupa ve daha sonra dünya piyasalarına verildiğinde izleyici karşısında 28 dakikası kırpılarak kuşa dönmüş kimin ne olduğunun belirsiz kaldığı bir film buluyor. 


Sorcerer - 1977
Yönetmen: William Friedkin
Senaryo: Gerges Arnaud'un romanından Walon Green
Müzik: Tangerine Dream

Oyuncular:
Roy Scheider
Bruno Cremer
Francisco Rabal
Amidou

Meraklısına Linkler;


3 Ocak 2012 Salı

Kullanılmış İnsanlar, Eski Oyuncaklar

Çocukken hepimizin oynamayı çok sevdiği oyuncaklar olmuştur mutlaka. 

Benim hatırladıklarım; 

Oyuncak bir arabam vardı, yere hızla sürtünce içinden kıvılcımlar çıkardı, 

Kurularak çalışan bir motorum vardı, suda giderdi, adını "çatlatan" koymuştum. 

Bir de mor renkli bir zürafam vardı, boynunu bacaklarını bükerek enteresan şekiller vermek mümkündü. 

Çok sayıda oyuncağım vardı ama en çok hatırladıklarım bunlar. Eskilmelerine rağmen yıllarca sahip çıkmış ve atıllmalarına kıyamamıştım. Yıllarca oynadığım bu oyuncakların ne zaman hayatımdan çıktığını ise anımsamıyorum. Oysa çocukluğunu sokaklarda geçirmiş, soğuk havalarda eve mecbur kalınca da yien gerçek oyuncaklarla oynamış şanslı nesilllerden biriydim. Oyuncaklarıma sadık sayılmalıydım. Bu üç oyuncağımı çok sevmeme rağmen ne zaman evden çıkıp gittiler onu anımsamıyorum. Belki de ben evden çıkıp gitmişimdir. Ama bir şey var ki bu oyuncaklar yok oldular. Birilerine verilemeyecek kadar yıpranmış, tamiri mümkün olmayacak denli örselenmiş, boya ile kurtarılamayacak kadar süngüden düşmüşlerdi son hatırladığım halleriyle. Büyük bir ihtimalle sıradan bir bahar temizliği esnasında sokaktaki çöp tenekesini boylamışlardır. Konudan mesul evin reisi o oyuncakları anımsamıyor bile. Bizim için önemli olan nesneler, başkaları için anımsanması güç minik birer teferruattan başka şey değil aslında. Öte yandan hayatı da, edebiyatı da zengin kılan bazı insanların anımsamak istemediği minik detaylar.

kimi insanlar diğer insanları kullanmayı çok severler. Ayaktasınızdır;

- "Hazır ayaktayken, mutfaktan..."

diye seslenirler. Kimisi böyle seslenmek için ayakta olmanızı bile beklemez, oturuyorsunuzdur.;

- "Hazor ayaktayken, musandıradan..."
- "Ayakta değilim beç Oturuyorum"
- "Kıracak mısın şimdi beni?"

Minik bir detayla kırmak istemez kalkarsınız ve gider ne isteniyorsa getirirsiniz. Adam kullanmaya alışmış öyle tipler vardır ki bir iş yapmazlar. Yapmaya kalktıklarında hiç bir iş elllerine yakışmaz zaten. Ama ne yapar ne eder her işlerini a'sında z'sine kadar başkasına yaptırmayı başarırlar. Başka birine yaptrılabilecek işlere asla kendi ellerini sürmezler. Başka insanlara asla faydaları dokunmaz, yaralı parmağa faydası olacapını bilseler işemeyi zul addederler. Yemin edersiniz bir daha bir şey istesin yapmayacağım ağzının payını vereceğim diye. Yeminizi yutaresınız çok defalar. Yıllarca işini görmüşsünüzdür o kişinin. Taa, buranıza kadar gelmiştir. Kalabalık içinde her zamanki umursamazlığı ile sizden bir şey ister. Artık iyiden dolmuş, patlamaya iyice hazır hale gelmişsinizdir. Sakin hallerinizi elinizin tersi ile ittirir bir anda canavara dönüşerek "Seni de, senin işini yapanı da.. " diye saydırmaya başlarsınız. Kulanmaya alışkın insan pişkindir de "A ne var bunda sinirlebnecek anlamadım" diyerek en masum pozunu takınır. Öfke ile kalktığınız işte zararlı siz çıkarsınız, kullanılan pozisyonundan geçimsiz, dengesiz, heyheyli deli "level"ına bir anda atlarsınız. Bunlar minik kulanılışlar, Oysa insanları daha büyük kullananlar da var.

Ömrünüzü yerler, ömrünüzden ömür çalarlar, siz delice bir iyiniyetle karşınızdaki mutlu olsun diye habire kendiniz kul köle edersiniz. Her istediğini verir, yaranamazsınız. O istemeden, leb demeden leblebi koyarsınız önüne, beğenmezlikten gelir yan cebine koyar. Çok uzun zamandan sonra bir gün oturup düşünürsünüz ben ne yapıyorum böyle diye. Hönkürmeye başlarsınız. Kendinizi kullandırtmaya karşınızdakini alıştırdığınızda siz dur diyesiye kadar kullanır sizi. Dur dediğini anda kullanım tarihiniz sona erer. O an unutulursunuz. Çıkarsınız hayatlarından. Kullanamayackları adam ihtiyaçları yoktur. 

Kullanılmış insanlar ile eski oyuncakların kaderi aynıdır. Bilirsiniz bunlara sonunda ne olacağını...


Fotoğraf: Kullanılmış İnsanlar - D.M.

2 Ocak 2012 Pazartesi

En Mutlu Gün

En mutlu gün-en mutlu saat
gözlerimin gördüğü göreceği,
En parlak ışıltısı gücün ve gururun


Resim: BuzzFeep.com

Kolay Değil

Pınar Kür bir yazısında toplumuzdaki yozlaşmanın en önemli sinyallerinin kolay olanın, ucuz olanın baş tacı edilmesi olduğuna dair bir açıklamada bulunuyor. Zor olanın, uzun süren emekler sonunda elde edilenin görmezden gelinmeye çalışılması ise bu geriye dönük yolculukta varılacak son durak olsa gerek. Gerçekten de kolay olana haddinden fazla değer veriliyor olması utanç verici. Kolay olan, yani elde edilmesi zahmetsiz olan ne kadar da elverişli değil mi? Ancak esas olan kolayca elde edileni hedeflemek, ya da yapmak olmamalı. Çoğu insan, hayat boyunca belki bir kaç kez yakalayabileceği seçeneği sırf zor olduğu için en önce geri çeviriyor. Rahatını ön plana alıyor. Mesela, sabah daha erken kalkmaktansa ayağına kadar gelen bir olanağı geri çevirebiliyor. O an derinlemesine analiz edemediği, ya da konforundan yapacağı en ufak fedakarlık ihtimalinin verdiği telaş ile görmezden geldiği seçenek belki bir kaç yıl sonra hayatının en önemli pişmanlığına dönüşebiliyor.

Çoğu insan kolaya sahip olmayı seviyor, yıllardan beri önümüze itelenerek benimsettirilmeye çalışılan değerler de kolay olanın erdemmiş gibi kabul edilmesini sağlamaya yönelik. Kolayı erdemleştirmiş sanal bir dünyada yaşıyoruz. Oysa kolay hayatın özüne aykırı. Hayat her zaman kolay değil, Zor anları da var. Zorları, zorlukları olan hayatın içinde kolaya saptığınızda, zahmetsiz ödüller edinmeye hazır hale geldiğinizde en ufak tökezlemede çekeceğiniz yoksunluğun hissedilen acısı olması gerekenden daha ağır olacak. Kolay uçacak buharlaşacak, zor olan anımsanacak.

Bir çok insanda birileri tarafında bir şekilde keşfedilme isteği var. Hangi özlelliğinden, hangi çalışmalarından ötürü farkedilmek istendiğinin yanıtı çok basit. Yok böyle bir hazırlıkları. Sadece farkedilme ön plana çıkma ve kolay olana kapağı atma hayali sahip oldukları. Zahmet elbette gerekmiyor. Orijinal olmak yerine, eş ahbap dost konejanından bir pozisyona kapak atmaktan ttutun da, sağdan soldan hırsızladığının taklidini yapanlar giderek daha popular hale geliyor. Yaratıcı olmanın primi yok. Yaratıcı olduğunu düşündüğümüz bir çok şeyin aslında kötü taklitlerde ibaret olduğunu okuya, geze, gore farkediyoruz. Farkedilince bir skandal patlamıyor. Başka toplumlarda utanç kaynağı olabilecek her tür olaydan, bu dolaylarda herkes, yani mağdur edenlerin tümü,  her zaman minik ya da gerekirse irice bir polemik alevlendirerek yine “kolaylıkla” sıyrılabilmekte. Kolayın bizi getirdiği getirebileceği nokta burası, ileriye değil, geriye,

Kolay olan bize onlarca yıldır aşılanıyor, o yüzden dört beş nota kullanılarak (fazlasına gerek yok) yapılan deli saçması, .çocuk oyuncağı besteler ile kafamızı ütülüyorlar yıllardır, o yüzden başka ülkelerde yayınlanmış, ülkemizde çıkmamış kitaplardan konu aşırıp önümüze itekliyorlar, yabancı filmlerden arakladıkları sahnelerden film oluşturuyorlar. Samimiyetsizlik kolay algılanıyor da, kolay değer olalı çok uzun zaman oldu. Geç kaldık artık. Kimsede rezil olma kapasitesi yok. Kolay elde edenler inkarlarına herkes inansın istiyorlar. İnanıyor da insanlar bunlara. Yıllarca bir çok ünlü grubun bestelerinden pop-rock şarkılar ürettiler, original olduklarına inanmamızı istediler. Artık çok gezen mi çok okuyan mı bilir tartışmasına gerek yok. O da kolay artık. Oturduğun yerden bir çok şeyin kaynağına erişebiliyorsun kolayca. O yüzden belki erişimi zorlaştırma denemeleri dönüyor bir kaç yıldır. Geçen gün düşündüm son yüzyıllarda hiç bir türk filozofu çıktı mı, bir türk düşünürü çıktı mı, özgün fikirleri ile dünyaca tanınan bir ekol oluşturduk mu diye? Ben yanıt bulamadım, felsefe kosundan bilinçli biçimde her türk kadar uzakta kaldım. Mevlana, Yunus Emre. ya sonra? Hangi konuda tıp tarihine geçecek kaç adet keşfimiz var acaba, bilim dümyasına ne gibi armağanları oldu türk bilim adamlarının merak ediyor insan. Merakla yanıt bulunmuyor. Kolay olanın, minik akademik ayak oyunlarının bizi alıp getirdiği nokta burası. Onlarca üniversite diploması veren yer var, peki üniversite eğitimi veren yer kaç tane var?

Hayat zorlukları da olan bir zaman dilimi, Kolaya hazırlıklı hale getirildik. Deprem kuşağındayız, afetler atlatıyoruz, hala insan hayatını ciddiye alan bir tek ciddi önlrmimiz yok. Neden kimsenin aklına mahalle organizasyonları kurma fikri gelmiyor. Bir afet anında insanların çaresiz felç olmuş gibi kalakalması yerine yedekli olarak bir takım ara isstasyonların oluşturulması ve afet anında mahalle sakinlerinden oluşacak bu birimlerin göreve geçmesini niye kimse organize etmeyi akıl etmiyor. Kolaycılıktan hep, değil mi? Zaten çok olan daha kolay harcanırmış, bu durumda, bu nüfus bolluğunda en kolay harcanan insane oluyor elbette.

Hayat güzel, ancak zorlukları da var, zorluklarına rağmen yaşamaya değer, hepimiz biliriz. Ama yaşam standardımızı bir seviye yukarıya atlatabilmek için hep kolayına kaçmak yerine biraz da kolaycılıktan kaçmamız gerekiyor. Adımlarınızı atarken, seçeneklerinizi değerlendirirken kolay olanı seçtiğinizde unutmayın ki en iyi seçeneği kaçırmış olacaksınız. Sözüna sadık kalmakta güçlük çekenlerin ülkesinde birilerine sadık olmayı seçmek yapılabilecek en büyük hatadır. Kolayı seçerken sadakati seçip seçmediğinize de dikkat etmelisiniz ayrıca.

Her şeyi ile kolay olan, güllük gülistanlık bir yaşam elde etmeyi düşünüyorsanız öncelikle bunun için emek vermelisiniz. Zoru seçmekten korkmayın, zahmete katlanın, unutmayın zorlukların arkasında bugün sahip olduklarınızdan daha güzel bir hayat var. 



Kolaj: Kolay Değil - D.M.

1 Ocak 2012 Pazar

Anımsama Atakları

Günaydın. Sabah olmuş, ocak gelmiş, yeni yıl gelmiş. Hepsi de hoş gelmiş. 

Yılın ilk sabahındaki sessizliği seviyorum. Yollar, sokaklar boş değil ama boşa en yakın hallerindeler. Tanıdık yerlerdeki bu dİnginliği, sessizliği seviyorum. Günü uzun yaşamak için sabah erken kalkanlardanım. Öğleden sonra ışıkları beni biraz fazla ruhsuzlaştırıyor. Canım bir şey yapmak istemiyor o saatlerde. Sabahlar iyi. Hele böyle sessiz sabahlar. Sessiz sabahlarda dışarıya çıkıp dolaşıyorum, sessizlik en çok eskileri anımsamaya iyi geliyor. Durduk yerde, elli kere gördüğüm, yüz kere baktığım bir otobüs duurağı, gazetede bile almadan ömünden geçtiğim bir gazete standı, kırılmış bir ağaç dalı sanki ilk kez görüyormuşum gibi eskiye dair bir anının kapısını açıyor sessizlikte gözüme değidiği zaman. Bu sabah da öyle oldu, kçşedeki tekel bayiinin önünde geçip denize doğru yürüken çok eskiden yaşadığım karlı bir sabahı anımsadım.

Evden çıkmış, kartopu oynamıştık kuzenlerimle. Benim için İstanbul'un ilk ayları. Havadaki rutubetin keskinliğine ayazı meşhur bir taşra şehirnden gelmiş de olsam alışamamışım daha. Ve her yer kar. Kar ne kadar da bizim dağımızdaki kara benziyordu. Bizim neşeli koşuşturmalarımıza rağmen ortalık tuhaf biçimde sessizdi.

Sessizlik muazzam bir şeydi. Başka sessizliklere benzemiyordu karın üzerinde gezen sessizlik. Hatırlanacak fazla bir şey yok o sabaha dair. Elde örülmüş eldivenlerimiz kar topu oynamaktan ıslanınca soğuğu fazla hisseder olmuştuk. Parmaklarımız acımıştı. Eve dönünce anneannem - nine derdik ona -  bize hazırladığı sütlü kakaodan vermişti. Fincanı sımsıkı kavrayınca elimizin soğukluğu geçmişti. Soğuk, arkasından sıcak. O sabaha dair hatırladıklarım bunlar. En önemlisi sesszilik. Sessizliğe saygı duyorum, zor buluyorum, buldum mu kaçırmıyorum. Ama içimdeki zıtlıklar arka arakaya sıralanıyor yine de, bunu en iyi ben biliyorum. Sessizlipi severim, sayarım ama fazlasına gelemem. Hayatın sesleri, gürültülerini de sessziliğe olduğum kadar sadık biçimde bağlıyımdır. 

Evet ocak gelmiş. Hoşgelmiş. 

Ata306, Bookworm, İlk kar, Antiparadigma, Baggio, Boncukçu, RuE, Zehrina, Bengi Özkan, Pınar Pare, Seda, İsmet Telci, İsmisendesaklı, Derbay, Hakan Akkuş, Semi'nin mutlu elleri, reyhane, Sera, Nini ve Cemre gelmişler, hoş gelmişler, safalar getirmişler.