31 Aralık 2010 Cuma

Mutlu Yıllar

Bittiğine mutlu olduğum bir yıl oldu. Bittiğinden emin olmak için bile olsa dönüp arkama bakmayacağım bir yıl olarak geride kalacak sanırım. Çift yıllar oldum olası iyi gelmez bana, her seferinde sinir bozan bir olay mutlaka olur. Bu yıl rekor kırdı. Ardarda geldi herşey, her konuda ayrı bir taarruza uğradım. 2010 yılına girmeden bir kaç ay önce gördüğüm bir rüya zaten karşıma dikilecek engellerin özeti gibiydi. Yıl gelmeden kara gölgesi 2009'un son aylarında üzerime olanca ağırlığı ile düşmüştü bile. Tedbirliydim, başıma her yeni halt geldiğinde biliyordum zaten geleceklerini. O yüzden adımlarımı da hızlı ve kararlı biçimde attım. Şu an itibariyle oturup saysam beş tane saçma sapan olayla hayatın beni imtihan ettiğini görüyorum. Dursunlar bir kenarda. Tecrübe hanemize tecrübe katmış olduk. İnsanlar ile ilgili ilk izlenimlerimin ne kadar doğru olduğunu görmüş oldum. Bundan sonra ilk görüşte ruhunu okuduğum hiç kimseye bir tane bile kredi yok. Tanıştığım vakit o an aklımdan nasıl geçtiyse o kişi aynen öyledir. Lüzümsuz insanlara değer verip vakit harcamak gereksiz çaba kaybı. Neyse işte böyle. Bitti mi sahi bu yıl? Bitmemiş.. Ama bir kaç saati daha varmış öyle diyorlar. Geçer o zaman bence. Eli mahkum.

Bir arkadaşım düş gibi bir yıl geçirmemizi diliyor, ne kadar güzel bir dilek değil mi? Güzel hatırlanacak düş gibi bir yıl geçirmenizi diliyorum ben de. Tüm sevdiklerinize mutlu, huzurlu, sağlıklı güzel bir düş gibi gelsin yeni yıl.

Sevgilerimle..

23 Aralık 2010 Perşembe

Bombala Ve Kurtul

Evdeki PC beni deli edecek. Blogger haricindeki her yere girebiliyorum. Blogger sayfalarini ziyaret edebiliyorum ancak kendi kontrol panelime kendi bilgisayarimda giremiyorum. Kendi bilgisayarim disinda girebilecek bilgisayar da hep bulunmuyor. Telefondan girip sonunda kor olup cikmak da mumkun ama kalsin karinca gibi harflerle ugrasamam. Sadece yorumlari oradan onaylayabiliyorum. Post yazmak mumkun degil. Kafayi fazla takmiyorum ama denemedik yol kalmadi desem abartmis olmam. Her yolu denemek ve cozum bulamamak hayli yipratan bir deneyim oldu zaten.

Bombalasam diyorum hepten kurtulsam. Omrumun geri kalanini bir internet kafede gecirsem.

25 Kasım 2010 Perşembe

Saraylı

Oya&Bora ya da ilk yıllarında Grup Denk olarak örovizyon macerası uğruna bir araya gelmiş ikilinin aslında fena sayılmayan şakıları vardı. Bora Ebeoğlu'nun bet sesini albümdeki solo şarkılarda duyuma hevesine ve esinlenmeden bir kaç gıdım daha fazla yabancı şarkıları andıran külliyata rağmen arada fena olmayan özgün işleriyle 1997 yılındaki albümlerine kadar hayatlarını sürdürdüler.

İki hafta kadar önce Topkapı Sarayını elimde video kamera ile japon turistler gibi gezip ilgimi cezbeden teferruatı kaydederken dilimde Oya & Bora'nın Saraylı şarkısının nakaratı ile kendi kendimi eyendirmekle meşguldüm bir taraftan.

Aşkımın önünde kimse duramaz
Kafayı taktım sana bana gül biraz
Gözlerim gözüne çarpıldığında
Eridi kalbim o an bağlandım sana


Bu saraylara müzelere bu ara bir sık gider oldum, hikmeti "müze kart"ta gizli. 20 TL bayılıyorsunuz ve 36 gün boyunca yurdumuzun resmi müzelerine bila ücret dalabiliyorsunuz. Hal böyle olunca İstanbul bir kazansa ben ve kameram kepçe misali dolan babam dolan, karıştırıp duruyoruz her taşın altında ne gizli diye bakma merakı da doğuştan.

Merak kediyi öldürdü der o gıcık ingiliz milleti, kedi olmadığım için bu dolanımı bol merak turlarımda beni bekleyen bir tehlike olduğunu sanmıyorum.

Topkapı Sarayı'na bir önceki gidişim kadar kalabalık. Özellikle öbek öbek turist grupları car car bağrınan türk turist rehberleri insanın kulaklarından, kulaklarından giremediklerinde gözlerinden içeri bolca antipati boca ediyorlar. Öylesine bir itiş kakış hali. Saray değil salı pazarı mübarek. Ben kuytu köşelerdeki otu, börtüyü detay olarak kullanmak üzere kaydediyorum.

Ne yer ne içersin kimlerle gezersin
Meraklıyım hayır dersen
Beni çok üzersin eyvah..


Böyle ota, kozalağa konan çimeni didikleyen kuşları çekiyorum, arkadaki yüzlerce yılık ağaçların uzun dalları arasında yol bulan güneş ışıkları fonda tuhaf ışık hüzmeleri oluşturuyorken falan. Saraylı ile karşı karşıya geldim.

Saraylı Topkapı Sarayı'nın mesken tutmuş bir sokak kedisi. Hayli arkadaş canlısı, insanlara alışkın. Çağırdığınızda koşup geliyor, çömelirseniz patisini dizinize koyup yüzünü size doğru çevirip gözlerinizin içine bakıyor. Tertemiz bir kürkü var. Bu bahçedeki kedilerin hepsi bakımlı, iyi besleniyor olmalılar, mutlu ve oyuncu duruşlular. Saraylı da mutlu. Kuyruğunu soru işareti gibi kıvırıp gözlerinize bakıyor bir müddet. Belli ki oyun oynamak istiyor. Vdeo kameranın muhafazanın kenarındaki askısı ile oynatıyorum bir müddet. Derken beni bırakıp çimenlerin üzerinde hoplayıp zıplamaya başlıyor.

Saraylı'nın yüzü için "Opera'daki Hayalet" desem hani cuk diye oturacak. Yüzünde siyah renkler hakim ama burnunun yarısı siyah, yarısı beyaz. Bu tezat renkler hoş bir "V" harfi oluşturuyorlar. Sağından görseniz başka solundan görseniz başka kedi olduğunu zannedebilirsiniz. Ama değil bir vücutta saklı iki kedi sanki. Hakikatten de öyle, kah neşelenip kuyruğunu kovalıyor, kah oturup etraftaki kedileri ve insanları süzüyor.

E tabi koca saraya kedi sevmeye gelmedim elbette, "baş baş" yapıyoruz Saraylıya.

Kalk gidelim de saraylı
Bak dikiz aynam kalaylı
Gel bir gel bir gel bir gel koynuma
Minderi kendinden yaylı


Bir kedinin resmini çekmek cidden zor istediğim pozu elde edemeden bir sürü resmini çekiyorum Saraylı'nın. İçlerinden birini seçip buraya koymak için karav vermeyi beceremiyorum. Seçtiğim dört tanesini olanca photshop beceriksizliğimle de olsa bir araya getirip dördüz bir kedi ailesi üretmeyi başarıyorum.

Fotoğraf: 4 Poz Saraylı - D.M.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Sarmısaklı Kraker Kokteyli

Allah bir boğaz vermiş, biz de can boğazdan geliyor demiş mazeretimizi bulmuşuz. TV karşısında insanın bazen içi geçiyor uyuyakalıyor hal böyle olunca atıştırılamdan da durulmuyor. Hazır atıştırmalıklardan gövdeye indirip bir alay ne idüğü kafa kurcalayan kimyevi madde katkılı gıda maddesine ve onun haşırtı üreten torbalarınamaruz kalmaktansa tıpış tıpış mutfağın yoluna koyuluyoruz.

Filmimiz "Ejderha Dövmeli Kız" eh bunun 1'i var, 2'si var, 3'ü var. Düpedüz Milenyum Trilojisi. Triloji dendi mi benim için akan sular durur. O trilojiyi izleyişim boyunca etrafıma kıtlık zamanı muhasara altında kalmışcasına yetecek kadar atıştırmalık toparlamazsam huzursuz olurum. Demek ki kalorisi, karbonhidratı az birşeyler hazırlamak şart bu trilojinin hatırına. O zaman ne yapabiliriz? Buldum: Sarmısaklı Kraker Kokteyli!!!

Bu akdeniz damak zevkine uygun atıştırmalığı hazırlamak için gereken malzemeler şunlar:

2 farklı torba dolusu türde kraker
5 diş sarmısak
1 tatlı kaşığı kırmızı pul biber
1 tatlı kaşığı kekik
1/2 tatlı kaşığı karaiber
2 çorba kaşığı zeytinyağı

Sarmısakları soyup incecik hale getiriyoruz. mininiminnacık sarmısak parçaları, pul biber, kırmızı biber, kekik, zeytinyağını ufak bir kasede iyice çırpıyoruz. Fırın tepsisine önce küçük şekilli krakerleri döküp hazırladığımız karışımın yarısını bunların üzerine fırın fırçası ile sürüyoruz. Yağlanıp baharalanmış krakerlerin üzerine bu sefer çubuk krakerleri sıralayıp kasedeki kalan karışımı çubuk krakerlere aynı biçimde sürüyoruz. 200 derecede ısıtılmış fırına tepsimizi sürüyor ve krakerler hafif kahverengimsi, pembesi bir hal alıncaya kadar bekliyoruz. Beklerken o canım kekik ve sarmısak kokusu evi sarmaya başlıyor, bu kokuları teneffüs edierken ağzımızın suları akıyor. Etrafa hiçbir şey belli etmeden bekliyoruz. Krakerlerimiz güzelce kızarınca fırından alıp geniş bir kasenin içine boşaltıyoruz. Yanımıza krakerlerimizi, Zero-Cola'mızı, yağı azaltılmış bir kutu yoğurdumuzun içine az nane ekleyip karıştrarak yanımıza alıyoruz (icabederse krakerleri yoğurda banar yeriz nolur nolmaz). Zerolanmış Cola'ya yağı azaltılmış yoğurda bakılacak olursa ve de dostlar alışverişte görürse rejimdeyiz güya.

Geçiyoruz TVnin karşısına ucundan başlıyoruz bu kokusu ile baş döndüren hafif acılı kraker yığınımızı kemirmeye. Afiyet Osun.

Buyrun Buradan Bakın !!!

Ekim ayının son günlerinden beri internette dolanan bir iddia var, Charlie Chaplin'in The Circus isimli filminin 1928 yılında ilk gösterimi yapılmak üzere iken sinema salonunun dışında gezen tombik bir hanımefendi hem haldır haldır yürüyüp, hem de cep telefonunu kulağına yaslamış harıl harıl laf yetiştirmekle meşgul vaziyeteyken görüntülenmiş. Bu kayıt da söz konusu filmin DVD'sinin ekstralar bölümünden gözünden hiçbir şey kaçmayan cin mi cin bir izleyici tarafından keşfedilmiş.

Görüntü bir anda video paylaşım sitelerinin en çok hit alan dosyalarından bir tanesi olmakla kalmayıp; bir çok blog, forum ve haber sitesinin üzerinde en çok geyik yapılan konusu haline geldi. Kimileri kadının benliğini cep telefonunun içinde bulmaya çalışan, çabaladıkça daha çok kaybolan günümüz gençlerinin ilk atalarından bir zaman yolcusu olduğu iddiasıda. Kimisi bunun o dönem işitme kaybına uğrayanların kullandığı duymayı güçlendiren bir cihaz olduğu görüşünde. Bazıları da herşeyi illaki akıl sınırlarına yaslandırmazlarsa dünya ayaklarının altından kayıp gidiverecekmişgillerden, bunun DVD satışlarını parlatmak için yayın haklarını elinde bulunduran kuruluş tarafından icat edilmiş bir pazarlama cevvaliği ve de aklı evvellliği olduğu görüşünü destekliyorlar.

Ama ben ne diyorum; "görünen köy kılavuz istemez". Ben gördüğüme inanrım arkadaş. Buyrun burdan bakın:




23 Kasım 2010 Salı

Marie Antoinette'in Suçu Ne?

Tarih anglosaksonların tuhaf espri anlayışı üzerine şekileniyor ve Marie Antoinette Suçsuz. Aslında neresinden başlayacağıma henüz karar veremdiğim bir konu bu. Ama yazmazsam önce üşenip, ardından boşverip, derken kısa süre içinde unutuyorum ve uçup gidiyor böyle güzide konular zihnimin berrak bölgelerinden karanlık kenarlarına doğru. Sonra bir daha hatırla hatırlayabilirsen.

Öncelikle şu ingilizlerin espri anlayışında zere kadar hazetmediğimi belirteyim. Fransızların ülkemizi kendi dillerinde Turquie olarak adllandırmasının ardından, bu kelime okunduğu zaman duyulan sesin kendi dilindeki hindi kelimesini andırması üzerine ve Osmanlı'nın alay edilecek hale düşerek tarihin tozlu sayfalarına itilmiş olmasının kendisine verdiği hazla ingilizin biri ülkemizi kendi diline Turkey olarak tercüme etmiştir. Ne kadar komik. Biri lafı gerisinden anladı, üzerine espri inşa etti diye onlarca yıldır Turkey aşağı, hindi yukarı. (Fransızca da "grec" kelimesinin hem "yunanlı" hem de "hırsız" anlamına gelmesi yunanlıları çılgına çevirmiş ne yapıp ne edip fransızların dillerinden sözlüklerinden bu kelimeyi çıkarmasını sağlamışlardı seneler önce. Ama nerede bizde böyle bir dirayet.)

İngilizin espri anlayışından nasibini alan bir biz değiliz elbette, avusturyalı bir prenses Marie Antoinette zamanı geldiğinde zamanının usullerine göre bir mantık izdivacı yapmış, sırası geldiğinde Fransa kraliçesi olmuş ardından da boynu giyotin altında ortasından ikiye ayrılmıştır. Kafası hasır sepete, vücudu dizleri üzerinde. Kadına verilen bu insanlık dışı ceza yeterli görülmemiş olsa gerek kendisinin etmediği bir laf da onunla anılır olmuştur; "Ekmek bulmazsanız pasta yiyin!".

Bu sözün fransızcası "Qu'ils mangent de la brioche" gelin görün ki, ingilizin diline düşünce olmuş olan, bu sözü "Let them eat cake" olarak çevirmeyi uygun bulmuş herifin teki. "Brioche", "cake"e dönüşünce edilen lafın anlamı tamamen değişiyor. Nasıl mı? Cake ingilizcede pastaya verilen isim, ancak fransızcada brioche denilen nesnenin pasta ile alakası yok. Bu lafı n biraz sonra açıklayacağım asılolarak edildiği vakit Fransa'da kanunlar uyarınca ekmek fırınlarında iki çeşit ekmek üretiliyor birisi normal ekmek diğeri ise brioche adı verilen yumurtalı ekmek. İkisi de aynı fiyata satılıyor. Ekmek bulamadığını haykıran insanlara "gidip pasta yesinler" demekle "Brioche yani diğer ekmekten yeseler ya" demek arasında büyük bir empati farkı var.

Marie Antoinette'in bu sözü ettiğine dair kayıtlı bir belge yok, bilakis Fransız devriminden bir yıl kadar önce Avusturya'daki ailesine yazdığı mektuplarda un kıtlığı çeken halka ne kadar üzüldüğü onlara nasıl yardımı dokunacağını bilemediğini anlatmakta.

Jean-Jacques Rousseau'nun 1769 yılında yayınlanan "İtiraflar" isimli kitabında geçer bu ifade. Bu tarih Marie Antoinette'in evlenmek üzere Fransa'ya doğru yola çıkışıdan tam bir yıl öncedir. Hatta yazar, M. Antoinette daha on yaşındayken kaleme aldığı mektuplarda da bu hikayeyi anlatır. Rousseau; yaklaşık yüz yıl kadar önce bir ispanyol prensesin bu sözü söylediğini yazmıştır, bu prenses de sonradan Fransa Kralı XVI. Louis'in karısı olan Kaliçe Maire-Therese'dir.

"Let them eat cake" sözü de bir güzel dünyayı sarmıştır, Marie Antoinette'in kesik boynundan aşağıya doğru yafta gibi sallanmıştır. İngilizin espri anlayışı yüzyıllardır değişmemiştir.


22 Kasım 2010 Pazartesi

Hoş Bir Mim

Kitap kurtlarının cevaplarken mest olup adeta bayılacağı bu güzel mim Aydan Atlayan Kedi'den geldi.

Açık seçik ve net biçimde anlaşılır kuralları olan mim şöyle;

"Kitaplığınızın karşına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın aldığınız ya da hediye gelmişte olabilir anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin.
Mim Kuralları:

1 - Mimlenenler mimi cevaplamak zorundadırlar, mim bozulamaz.
2 - Mimin bozulması teklif dahi edilemez.
3 - Mim yalnızca 3 kişiye gönderilebilir.
4 - Karşılıklı mimlemeler yasaktır.
5 - Mim, her bir blog için sadece bir kez cevaplanabilir.
6 - Mim kurallarının ilk 6 maddesi değiştirilemez."

Şimdi böyle trak trak maddeler sıralandı mı ben de bu kurallara uyarım arkadaş. İtaat benim genlerime işlenmiş bir ince iş. Yalnız gelin görün ki şöyle bir sorunum var son aylarda İstanbul'u mesken tuttum, İzmir'de kendim evim yerine annemin evinde kalakalıyorum. Annem eski kitap kurtlarından ama bir gün ona gelenler gelmiş 800 civarı kitabını karşı komşuya "Al senin olsun, sıkılınca okursun" diyerek vermiş. Hoş bu konuyu tasvip etmediğimi söyledim, ama söylediğimde iş işten geçmişti zaten. Kitapların verilmesine karşı değilim elbette ama kitap sevgisinden eser olmayan bir kadına yüzlerce kitap verdiğinizmi sonrasında ne olacağı malum; ya en yakındaki çöp kutusuna ya da eski kitap alan yere kilo hesabıyla ışınlanırlar. Neyse efendim. Durum böyle olunca benim seçim yapacağım kitap saysı fazla değil. Olanca kitabı yerlere saçtım. Anaaa ne göriym, evde kalan kitap ırkının çoğu kediler hakkında değil miymiş. Bu kedi deliliği husuusnda kime çektiğim anlaşıldı sanırım. En üstteki kitabı seçtim, açtım 55. sahifesini. Buyun bakalım:


Sokak kedilerini zaman zaman toplayıp kafeslere kapattıklarını, sonra da zehirleyip öldürdüklerini duymuştu bir yerlerden. Bir de televizyonda bu konuda kedilerden yana bir film seyretmişlerdi sahibiyle birlikte. "Sokaklarda gezersen, seni de böyle yakalar götürürler" demişti sahibi. Pek inanmamıştı, ama sokağa kaçma isteği de azalmıştı o günden sonra. "Demek ki Teko'yu kötü adamlar annesiyle birlikte yakalayamamışlar. Peki o zaman neden bir daha eve dönmemiş? Kederli yüzlü kadın öyle yazıyor resmin arkasında. Ben olsam ne yapardım? Sahibimi götürseler kalır mıydım bu evde, yoksa kaçar mıydım?" İçi korkuyla ürperdi. KOskoca bir dünyanın ortasında yapayalnız hissetti kendini. Teko'ya ilk olarak kızmadı. Hatta sevgiyle düşündü onu. "Şimdi nerededir? Ne yapıyordur? Ya annesi? O nerelerde acaba? Tutup kafeslere tıktıkarı kedileri sonra gaz odalarında ya da zehirleyerek öldürüyorlarmış. Televizyndakini film seyerederken gördüm. Teko'nun annesini de acaba?... Oh! Hayır. Olamaz. KEndi kendilerine yapamazlar bunu insanlar... Aslında gülmeyen, sadece dudakları ile gülümseme taklidi yapan kadın, - Teko'nun annesi - fotoğrafın arkasına o yazıları yazdığından b yana çok çok yıllar geçmiş. Neredeyse ortalama bir kedi ömrü..."

Oya Baydar'ın Kedi Mektupları isimli romanının 55. sayfasında yazılı olanların bir bölümü bunlardan ibaret. Bendeki Can Yayınları'nın 1992 baskısı.

Yalnız olay hoşuma gitti. İzmir'e gittiğimde kitapları açıp açıp hepsinin ellibeşinci sayfasına göz gezdirmek, ya da bir başka gün hepsinin bir başka aynı numaralı sayfasına bakmaktan ibaret bir nevi kitap falı beni bekliyor.

Mimin kurallarından biri de bunu üç bloggera iletmek tabi, unutmayalım sevgili arkadaşlarımızı da bu oyuna davet etmeyi. Vampircik sözlükten arkadaşlarım Tulkas ve Pastafaryan ile Lunaparkta Yaşamak mimledim sizleri. Kolay gelsin.