28 Ocak 2010 Perşembe

Şu Köşe Kış Köşesi

GÖRÜNTÜLER

Kış geç ama ani bastırmıştı, şehire kar yağıyordu. Bütün insan yapımı binalar, araçlar, yollar ve insandan paçasını kurtarmayı başardığını zanneden doğaya ait nesneler hep birlikte karlar altında kalmıştı. Kar, kentteki bütün yaşam izlerini felce uğramıştı adeta. Örtülerin altındaki şehrin tenha bir köşesinde üç adam ve arada sırada beliren üç bulanık görüntü vardı. Bu üç kişinin dışında insanlar da vardı, hepsi evlerine çekilmiş, perdelerini kapatmış içeride duruyorlardı. İnsanın olduğu her yerde yasaklar vardı.

Her şeyi net görmemize izin vermeyen bir kışın tam ortasındaydık.

KÖŞE

Kendi halindeki adam:
Hava güzeldi, kar yağıyordu. Ağaçları, yeri, tepeleri her yeri sarmıştı kar. Soba geçmesin diye biraz kömür ekledim. Camdan bakınca karda giden adamı gördüm.

Kendinde olmayan adam:
Kendimde değildim. Akşam içkiyi fazla kaçırmıştım. Ne zaman kırmızı şarap içsem böyle olur zaten. İçiyorum içiyorum, tatlı bir uyku bastırınca zıbarıp kalıyorum. Artık ertesi gün ne zaman uyanırsam başımda koskocaman bir ağrı. Uykumda bile başımın ağrıdığını fark edebilirim aslında. Saat dörde geliyordu. Tuvalete gittim. Aynada kendime baktım, midem bulanmaya başladı. Bulantıya neyin iyi geldiğini biliyordum ama evde kalmamıştı. Genelde elma da iyi gelirdi, var mı diye bakmaya mutafa gittim. “Aaa!! Kar yağmış” diyerek cama koştum. Cama burnumu dayayınca buhar oldu. Buharların parmağımla dağıtınca kuşu andıran bir resim oluştu. Camda açılan boşluklardan karda giden adamı gördüm.

Karda giden adam:
Kar yağıyordu geldiğim yoldan yürüyerek geriye döndüm. Sanki giderkenki ben değildim, dönerken. Kalbime bir ağırlık çöktü. Giderken soğuktan öleceğim sanmıştım. Ama dönerken soğuğu fark edemedim bile. Demek ölmek dedikleri böyle bir şeymiş diye aklımdan geçti.

Kendi halindeki adam:
Dışarısı çok soğuktu, içeride tişört üstüne ince bir kazakla oturuyordum, havanın soğuk olduğunu şuradan biliyorum: Balkona çıkıp kömür almıştım, soğuktu resmen. Yanımda yarısı yenmiş elma romanıma dalmıştım. Elma buz gibiydi, sayfayı çevirdikçe kütür kütür ısırıp yiyordum ne güzel. Ta ki karda giden adamı görünceye kadar.

İnsan bu soğukta dışarıya mı çıkar? Yürüyüşü de bir tuhaftı. Üşür gibiydi. Hatta bir derdi var gibiydi. Bu kadar uzaktan derdi de nasıl kondurdum adama? Bembeyaz örtülerin üzerinde yürüyen adama dertli olmayı yakıştırdım karda yürümesi yetmez gibi.

Kendi halinde olmayan adam:
Adamın derdi mi var? Deli mi yoksa? Bu havada ölsem çıkmam dışarıya? Başım ağrıyor zaten? Sehpanın üstündeki kutudan beyaz uzun şeylerden çıkaracaktım ki kutu ve içindekiler bulanık görünmeye başladı. Sanki buzlu camın arkasında beyaz mı gri mi olduğu belli olmayan şeyi ağzıma götürüp bir kenarından yakıp içime dumanı çektim.

Karda yürüyen adam:
Bu derdi bana kim yakıştırdı bilmiyorum. Aşık olacağım varmış besbelli. Buz tutmuş kalpli kadının yanından geliyorum. Giderken dışarıdaki soğuğu fark etmeyecek kadar içimin üşüyeceğini bilmiyordum. Bilsem de giderdim ama, bu soğuğu onun için hisetmem gerekiyorsa hissetmeliydim. Hiç çıkmayacak bu soğuk sanki içimden.

Kendi halindeki adam:
Adamın karda gidişi tuhaf geldi. Bu gidiş gidiş değil diye espri yapardım normalde ama etrafta benden başka gülecek kimse yok boşa espri yapmak istemedim. Yolunda gitmeyen bir şey olmalı diye düşündüm. Sıcak günleri özledim.

Kendi halinde olmayan adam:
Çivi çiviyi söker hesabına göre bir şişe şarap mı açsam kendime düye düşündüm önce. Sonra seslensem şu adama beraber içer miyiz düşüncesi geçti aklımdan. Soğukta nereye gider bir insan, evde oturmak varken?

Karda yürüyen adam:

Soğukta evde oturmak varken gittin, boyunun ölçüsünü aldın işte. Şimdi dertlenip duracaksın boş yere. Otur yolun kenarında don daha iyi ömür boyu bu başarısızlığı çekeceğine.

Kendi halindeki adam:
Camda durup yolda giden adamı seyretmek tuhaftı yeterince. Zaten hava da kararmak üzereydi. Perdeleri çekip bir ışık daha yaktım, müziğin sesini açıp Ane Brun’a kulak verdim, “to let myself go” çalıyordu. Adamın hali bir tuhaftı, bana ölümü hatırlatan bir şey vardı o adamda. Masanın üzerinde tütüp giden eskiden adını söyleyebildiğimiz s harfi ile başlayan, eski şeklinin nasıl olduğunu anımsamadığımız o bulanık görünümlü şeyi alıp ağzıma koydum derin bir nefes çekip dumanını dışarıya bıraktım.

Kendi halinde olmayan adam:
Camda durup o adamı seyretmekten sıkıldım, içeriye girdim. Twitter’a girip şunları yazdım: “Bu karda yürüyen bir adam var, canlı cenaze gibi gidiyor, düştü düşecek” Başım çatlayacak gibi ağrıyordu, TV yi açıp koltuğa uzandım. Bulanık nesnenin yerini küller almıştı artık çok net görünüyordu.

Karda giden adam:
Durdum ve gökyüzüne baktım. Kalbi buz tutmuş kadının bu hediyesini ömür boyu taşımayacaktım. Telefonumdan numarasını sildim hemen. Omzumu dikleştirdim. Yürüyüşümü değiştirdim. Hızla yürümeye başladım. Bir ıslık tutturdum; “zor kadın” kendiliğinden döküldü üşüyen dudaklarımdan, nota nota çalmaya başladım. Soğuğu hissedebiliyordum tekrar, ardından burnumun ucu donma alametleri gösterdi. Koşmaya başladım. Temiz hava ciğerlerimi yakmaya başladı, ciğerlerim başka bir şeyi özlüyordu. Yolun sonundaki evin köşesinde kardan adam vardı. Yemin ederim ağlıyordu. Göz yaşları donmuştu. Köşeyi dönüp cebimden o minik kutuyu çıkardım. Bulanık görünüyordu son zamanlardaki gibi. İçinden bir bulanık çekip keyifle tüttürmeye başladım. Nefesimi verdim dumanlar kapladı etrafımı. Köşe görünmez oldu.


ve ÖRTÜ

Zaman ve kar geçiyordu şehrin üzerinden, kar ve zamanın örtemediklerini de insanlar bir punduna getirip gizliyorlardı. Görüntüyü bulandıran örtüyü kaldırıp altına bakmak kimselerin işine gelmiyordu.


Not: Bu öyküde sanal yasaklama yapılmıştır, işimize gelmeyen yerler bulandırılmıştır, araya reklam gizlenmiş ve bolca yalan söylenmiştir, lütfen yazdıklarımın bir kelimesine bile inanmayınız.

25 Ocak 2010 Pazartesi

Şu Köşe Yaz Köşesi

Kentin bu köşesini çok seviyorum.

Engin denizlerin üzerinden alıp başını gelmiş özgürlük gibi tertemiz ve serin hava, Ağustos ayı ikindisinin başıboş gezinenlerin üzerinde bıraktığı o yapışkan isteksizliği bir nefeste alıp götürüyor. Denize doğru bakarken sırtını neredeyse yüzyıllara dayamış olmanın verdiği güven ve huzur karışımı duyguyu başka yerde kolay hissedemiyorum. Sarayburnu böyle bir yer işte. Mavinin en güzelini yer yüzünü ve gökyüzünü örterken görebileceğiniz, şehrin serin elinin yanağınızda hissedebileceğiniz mutluluğa benzer bir yer. Sonra ikindi ile birlikte güneşin pastel tonları dökülmeye başlar önünüze, mavi daha güzel görünebilir mi diye düşünürken boğazı geçen vapurların camlarından gözünüze yansır bir an için güneş, usul usul rengi değişir denizin ve gökyüzünün.

Her şeyin ortasında ama her şeyden uzak kalınabilecek bir yer.

Bazen lazım.

Resim için M.M.'a teşekkürler.

22 Ocak 2010 Cuma

Nasıl Çekelim?

Kenarından tutup çekelim, ağırsa her birimiz bir kenarından tutup yardımlaşa yardımlaşa çekelim derim yukarıdaki soru bana gelse. Ama yok öyle konuya lap diye dalmaca, lafı uzatasım var şimdilik.

Bir kere artık Twitter'e girdim, epeydir kayıtlıydım orada bir kenarda durup duruyordu, daha aktif bir kullanımım olacak. "Hakikivladimir" ismi ile beni arayan orada bulabilir. Her dakika bir vecize twittliyorum. Kuş gibi cik cik cik ne güzel, bir de bilumum dedikodu elimin altında bu da büyük bir kolaylık. Evdeki PC bana aylardır oyun ediyor blogspot’a doğru dürüst giremiyorum, main sayfada şifre gireceğim yer açılmadığı için anonim anonim bakınıyorum. yazılarımı evden iş yerine elekronik postalayıp yapıştırıyorum. Elim varıp da bu durumu çözesim bile gelmiyor, wordpress’e geçmem an meselesi. Neyse bu Twitlemece beni bir müddet evde meşgul tutar.

Ekim ayının sonlarında filmi çok sevip benimseyip Paranormal Activity ile ilgili bir yazı yazmıştım. O günden beri en çok ziyaret edilen yazım o olmakta. “Katie ile Micah gerçekten yaşadı mı?”, “Katie ile Micah’ın gerçek sonları bu mu oldu?” dallarında sorgu sual yapana blogumun kapılarının açılıyor olması, Googlle’ın Türkçe sayfalarında paranormal aktivite arayanların beni buluyor olması bir süredir beni kışkırtıp duruyor çok eskiden izlediğim başka bir paranormal aktivite filmini internet üzerinde arıyor bir türlü bulamıyordum. Amazon’a da bu film için para vermeye kıyamıyordum. Geçtiğimiz Pazar çalışma odasında bir sebeple gözümü raflarda gezdirirken aylardır aradığım “The Entity” filmini karşımda görünce sevindim. Benim satın alıp da izlemediğim filmler efsane olur, efsane.

The Entity şu aralar moda olan filmin konusunu biraz daha Holywood kalıpları içinde ele alan bir film. Bizde “Karabasan” adı ile gösterilmiş, Amerika’da yaşanmış gerçek bir olaydan hareketle senaryosu oluşturulmuş bir film. Yönetmeni Sidney J. Furie, Başrolleri Barbara Hershey’in dudakları silikonsuz hali Ron Silver’ı nher zamanki hali paylaşıyor. Carla Moran adlı otuzlu yaşlarında, üç çocuklu dul kadın gözle görülemeyen bir varlığın cinsel tacizlerine maruz kalmaya çalışıyor. İkinci saldırıdan sonra yenilgisini kabul edip boyun eğmeye razı gelmiş görünse de bu varlıktan kurtulmak için bütün kozlarını oynamaya çalışıyor. 1981 yapımı bu filmi 2010 yılında izlerken zamana karşı iyi dayanmış bir film olduğunu görüyorum. Aynı dönemlerde çekilmiş Poltergeist serisi gibi gülünecek tarafı yok çünkü Gerilim birden kucağınıza düşüyor ve bilinçli olarak seyirciye arada soluk aldırıp, arada germeye devam ediyor. Barbara Hershey hayatının oyununu çıkarmış. Mekanik efektler arasında oyunculuğundan taviz vermeden Carla’nın başına gelenleri inanılır kılabiliyor.

Filmin sinir bozucu yanı finalden sonra geçen yazılarda anlatılanlar. Çaresizlik duygusu yazılar akarken büyüyor.

Filmi izledikten sonra geçenlerde satın aldığım bir kitabı okumak için yatağa kuruldum. 125 dakika boyunca ful paranormal aktivite izlemiş bir Vladimir’in başına beklediğiniz şey gelmedi, korkmayın. Guillaume Musso’nun “Çünkü Seni Seviyorum” isimli romanına o günden beri her gece yeniden başlıyorum. Kitabın arka kapağında yazanlar şunlar “Beş yaşındaki Layla, Los Angeles'ta büyük bir alışveriş merkezinde kaybolur. Anne ve babası bu acıyla başa çıkamazlar; hayatları tamamen değişmiş, ilişkileri tükenmiştir. Tam beş yıl sonra, aynı tarihte ve tam kaybolduğu yerde ortaya çıkar küçük kız. Ancak konuşamamaktadır. Anne ve babası kızlarının bulunmasına sevinmiştir, fakat bu sevinç cevaplanması zor soruları da beraberinde getirir. Layla bu beş yılı nerede, kiminle geçirmiştir? Ve asıl önemlisi, neden dönmüştür?” Merakla geçecek saatle vadeden bu kitabı daha ilk sayfada takılıp kalıp ilerleyememek de tamamen benim sinamekiliğim olsa gerek.

Kitaba başlıyorum yılın en soğuk günlerini tasvire başlıyor yazar, çevirmen de bu çabaya ortak oluyor dilimize kazandırırken. Hava o kadar soğuk ki her şeyi ağır çekimde izler gibi oluyorsunuz ki işte benim takıldığım o “ağır çekim” lafı üzerine kitabı alıp kenara koyuyorum. Slow motion söz konusu olduğunda ağır hareket eden görüntüler önümüze serilir sinemada ya da televizyon ekranlarında. Ama bu görüntüyü elde etmek için ağır ağır çekmezsiniz, çünkü filmlerin gösterim hızı aynıdır. Eğer ağır çekerseniz 100 yıl öncekiler gibi hızla yürüyen insanlar, hızla giden trenler görürsünüz. Ağır ilerleyen görüntü elde etmek için normalden daha hızlı biçimde çekmeniz lazım ki bir ana birden daha fazla anın görüntüsünü sığdırabilesiniz ve bunları her zamanki hızda gösterdiğinizde şekiller ağır ağır hareket ediyormuş gibi gözüksün. Uzun lafın kısası slow motion lafını hangi hızlı düşünen cevval çevirmen dilimize ağır çekim diye kattıysa o hata o gün bu gündür dilimizde. Gelelim soruya. “Nasıl Çekelim?” Sorusuna. Nasıl çekerseniz çekin, lütfen ağır çekmeyin.







21 Ocak 2010 Perşembe

Kapat Gözlerimi

Böyle soğuk havalarda bir koltuğa kurulup, yumuşacık bir battaniyenin altına girip uyuyasım geliyor. Akşamları yatarken kulağımda müzik olsun istediğim için yatağa girdim mi kulaklarıma önceden kaydedilmiş seslerden başkası erişemiyor. Şimdi canım, koltuğuma elimde bir kitapla oturup içim usulca ısınırken kitabın içindeki dünyaya akmak istiyor. Biraz okuduktan sonra kitabı sehpanın üzerine bırakıp uyku ile gerçek arasında gezer gibi olmayı özledim. Başucumda son okuduğum sayfayı ayraçlayıp, gözlerim kapalı uzanırken, uyku ülkesine girmeden önce bu taraftaki sesleri dinlemek istiyorum.

Dün gece kanallar arasında zaplarken TRT1’de birkaç adet konuşan kafanın yaptığı bir al takke ver külâhlamaya denk geldim. Sanırım internet erişimi ile ilgili bir çorap örülmek üzere başımıza. Son derece yetkili, yetkisi kadar ağır mı ağır şiveli, düşünceleri ağzından tavukların boğazlanırken çıkardığına benzeyen bir ses olup heyecanından kabına sığmamış tükürükler ile çıkan kırklı yaşlarda, kır saçlı bir adam, internet müptelası olmayı en adi uyuşturucu bağımlısı kadar sapıkça bir emele yenik düşmek olarak tasvir ediyordu. Bu betimlemeyi yaparken de elleri ve kollarını iki yana açmış hem ses hem görüntü kirliliği yaratıyordu. Bu tarz ses ve görüntü kirliliğinden ibaret kişiler bizim düşünce özgürlüğümüzü içine tıkışlayacakları cendereyi yaratma peşindeler. Hararetlerinden bu konuda hayli mesai harcamış oldukları anlaşılıyor ve maalesef bu halleri 302 model Mercedes Benz’lerin su kaynatmadan önceki dakikalarını çok andırıyordu. Bu kızışmanın bedelini vergisini günü gününe ödeyen bizler ödeyeceğiz. Zira tavuk sesli adamlardan asla hayırlı bir iş çıkmaz.

Bir insan öğretmen olur da öğrencisinin hassasiyetinden bu denli mi habersiz olur? Bu denli habersiz insan hangi kategorideki insan sınıfına girer, dangalak mı? Masum bir tehdit değildi o yaptığınız hocam. O çocuğun eline aldığı silahın tetiğini çekenlerden birisi de sizdiniz. Değil miydiniz?

Ağca yine serbest. Bir önceki yanlışlıkla olmuştu şimdikine dair, şimdilik yanlışlık açıklaması yapılmadı. Papayı yaralamanın cezası 19 yıl, birkaç gasp yapıp bir gazeteciyi öldürüp hapisten kaçmanın cezası 10 yıl. Bu denklemde bir eşitsizlik var. Adaletsizlik var demek istemiyorum. Katilin üç avukatının yaptığı açık hava açıklaması esnasında avukatlarından birinin 4 yıl önce onu hatalı biçimde salan savcı olduğu ortaya çıktı ya bir vatandaş Ağca’dan hesap sorulmasını isteyecek gibi oldu. Ne altına alındı? Cevap veriyorum: Göz – Altı. (Gözaltlarında torba olması hoş bir görüntü değil. Hoş ben de kendimde hoş görüntüyü önceliklerim arasına almasam da göz altımda torba olsa onları aldırtırım. Yeri geldi de söylemek istedim, yoksa hemen yazmasam unutulup gidiyor).

Büyük elçimizi görevli olduğu ülkedeki resmi bir herif aşağılarsa, sadece büyük elçimizi değil ülkemizi de aşağılamış olur. Hemen ardından bizi aşağılamaya kalkışmış adamın özür dilemesi yeterli midir? Özür yazısının altında o ülkenin imzasının olması bu işin olmazsa olmazlarından değil midir? Şimdi o ülke bizim ülkemizden özür diledi mi?

Bir blogda okumuş olabilirim emin değilim. Tecavüz artık ikiye ayrılmış. Birincisi normal tecavüz. Bir erkeğin bir kadına tecavüz etmesi “normal tecavüz” olarak anılıyor konuşmalarda. İkincisi, normal olmayan tecavüz türü. Aile içi aksiyonlar ile daha çok erkek dergisi türü fantazilerde hayat bulan kadının erkeğe tecavüz etmesine şimdilik normal gözü ile bakılmıyor. Normal sıfatının hemen ardından tecavüz sıfatının edilmesi sizce normal mi? Tecavüz sayısı çok belki de duya duya kanıksadık, kayıtsız kalma kaşarlığına erişmek normal mi peki? O kadar çok suç var ki çoğu normal karşılanır oldu. Neden böyle oldu?

İki gün önce bir arkadaşım kendi blogunda sormuştu şu soruyu, okuduğumdan beri kafamda yankılanıyor: “Uğruna gözümüz kapalı cinayetler işlediğimiz, kendi kızlarımızı, çocuklarımızı hiç düşünmeden kurban ettiğimiz, her şeyin üstünde ve ötesinde tuttuğumuz ahlak ve namus konusuna bu kadar bağlıyken, bu derece önem verirken ahlaksızlığın ve namussuzluğun diz boyu olmasını, bu derece fazla olmasını neye bağlıyorsunuz?” Epeyden beri kafamda çevirdiğim muazzam bir tutarsızlığı böyle harfe, kelimeye bürünüp cümleye dönüşmüş biçimde karşımda görünce afalladım.

Şimdi uyumak istemiyorum ama gözlerimi de açmak istemiyorum. Bir duyu kaybolunca diğer bir duyu güçlenirmiş derler. Göremediklerimizi duyma ihtimalimiz var yani. Biraz daha gözlerimizi kapatıp çıkan sesleri beraber dinleyebilir miyiz?


20 Ocak 2010 Çarşamba

Bunlar Hayatî Sollamalar

Epey zaman önce dertlenmiştim yakınan tonlarda, şu İzmir’de derdini dinlemediğim ve beni görünce çenesi düşmeyen taksici kalmamıştır diye söylenerek. O zamandan beri akıllandım. Zannedilmesin ki akıllanmakla artık taksicileri dikkate almıyorum, aynı arabada otururken daracık mekanda onları görmezlikten geliyorum, ya da aynı çatı altında onlarla iki yabancıymış gibi seyahat ediyorum. Hayır bunların hiç birisini yapmıyorum. Zaten o kadarcık alanda tanımazlık falan inandırıcı olmaz. En çok inandırıcı olmamaktan korkarım ben, bir de fareden. Ola ki şu satırları yazarken kazara odada bir fare belirdiğini görsem, o fare beni bir daha göremez, görse de ayak izlerimi görür ancak. Bu sebeple kedileri her gün tembihliyorum “Bakın fare görürseniz yaşatmıycaksınız onu!!” diye söylev çekiyorum. Boş gözlerle bakıyorlar bana, onlara Whiskas açacağımı sanıyorlar muhtemelen. Ama yok böyle bir tatlı hayat.

Taksi şoförleri ile diyaloglarımın eskisinden farklı olan tarafı konuşmalara kendimin yön veriyor olması. Yani madem o kadar dinleyeceğim istediğim bilgiyi alır, istemediğim konu oldu mu konuyu öyle bir değiştiririm ki ne anlatmakta olduklarını kendileri bile anlamazlar. Hah, şimdi hatırladım korkulara dair bir sırrımı vereyim: Bir de Kayahan’ın her hangi bir albümünü baştan sona dinlemekten korkarım ki o korkunun artık en üst mertebesine çıkmış mantık sınırlarından şuursuzluğa taşmış bir formudur ki düpedüz fobidir. Bildiğin fobi işte, gün gelip de bir Kayahan’ın bir tane albümünü başından sonuna değin dinlemek zorunda kalma endişesi taşıyorum sabahtan akşama kadar. Allah’tan bu güne kadar hiç Kayahan dinleyen taksiciye denk gelmemiştim. Mutlu sayılmalıydım eni konu ama endişe mutluluğuma gölge düşürüyordu. "Ya çalarsa" diyordum, şansım yaver gittiği için denk gelemiyordum. Ta ki bugüne kadar.

Zaman: Bugün sabah.
Yer: İzmir.
Hava: Açık sayılır, ama sayılmaz da (çelişkiye bakın) sadece tam körfezin üzerinde parça parça bulutlar aslı durmakta. Ortası parçalı bulutlu kenarlar güneşli olsa da gözüme çarpan bulutlara bakacak olursak; al sana parçalı bulutlu sopsoğuk bir gün daha.

Evden çıktım, asansöre bindim. Birkaç kat boyunca aynada kendi aksimi seyrettim. Düzeltilebilecek çok şey vardı ama zamanım yoktu. İner inmez cümle kapısından geçip kendimi yola attım. Karşıdan geliyordu; sarıydı, 35 plakalıydı. Taksiyi durdurdum. Kapıyı açtım, bütün bunlar çok doğal çok sıradan şeylerdi. “Günaydın” deyip koltuğa kuruldum ve o an protoplazmama kadar sarsıldım: İçeride bir Kayahan şarkısı çalıyordu, hangisiydi bilemiyorum ve bilmek de istemiyorum. Zaten hepsi aynı. Hep aynı hükmetmeye çalıştıkça komik düşen ses tonunun üzerine oturtulmuş benzeri formüller. Ve hep aynı, hayatı suçlayan adam. İlk okuldaki başöğretmenim beni tahtaya dikmiş, tedrisat tam günmüş ve bütün gün sadece beni azarlıyor da azarlıyormuş gibi oldum. Bütün bunların hepsini saliselerle ölçülebilecek bir zaman dilimi içinde oldum. “Kapatın lütfen şu müziği” dedim. Dememle birlikte “Şu taksiciye ne sevimsiz nemrut herif dedirtmiyeyim kendim için” düşüncesi de geçti aklımdan.

Girdim Altınyol’dan.

30’lu yaşlarının başında bir şofördü. “Siz hangi durakta çalışıyorsunuz” diye sorunca başladı anlatmaya. Patronu bir gün onu, bir gün diğer şoförü çalıştırıyormuş. Annesi Almanya’dan emekli olmuş parası varmış ama ona para vermiyormuş, kız kardeşine veriyormuş. Kendisi kayınpederinin kredi kartı borcunu ödemek için kredi almış.

“Siz taksi şoförlerinin başından amma da ilginç olaylar geçiyordur” dedim. Geçen gün Girne’nin girişinde genç bir kadın araba kullanıyormuş arkadan izlemiş sürekli hatalı sollamalar yapıyormuş. Yalpalamasından hükmetmiş, “sarhoş bu” demiş, punduna getirip öne geçmiş. Kırmızı ışıkta durunca bizimkine arkadan dokunmuş, yanında erkek arkadaşı varmış kadının, çirkeflik yapmışlar bizimkine, o da sarhoş olduklarından başlamış tanıdık bir polis arkadaşına telefon açmış. Polis geliyor diye ürküp şoföre biraz para verip ikilemişler.

“Yatırıyor mu patron SSK’nı senin? Dedim; yarısını o yatırıyormuş yarısını kendisi tamamını yatırması için uğraşıyormuş.

“Aynı araçta iki şoför, olmuyor mu karışıklı peki?” diye sorunca başladı anlatmaya. Geçen gün bir trafik cezası gitmiş patronun ev adresine. Adam küplere binmiş telefona sarılmış. Bizim şoförden hesap sormaya başlamış. Şoför sora sora ağzından cezanın tarihini almış. Tarih ortaya çıkınca sevinmiş. Kendi çalıştığı gün değil, diğer şoförün çalıştığı günmüş.

“Biraz yavaş gitmiyor muyuz sence de?” diye sorunca, “Ben de tam oraya gelecektim” şimdi dedi. Geçen gün bir yolcuyu almış aynı soruyu o da sormuş. Diğer şoför cezayı yediğinde araştırmışlar gündüzleri sabah 10 ile 12 arasında ve 14 ile 16 arasında gezici radar Altnyol’da turluyormuş. Hız limitini aşan araçları kayıt edip peşlerinden cezayı postalıyorlarmış. Bunu anlatınca adama ona hak vermiş. “Vay be neler öğrendim sayende” dedim. “O abi de öyle demişti” dedi.

Altınyol çabuk bitti, çıktım Alsancak’tan.

Gideceğim yere varınca durduk, indim parçalı bulutlu İzmir sokaklarına.

Umarım taksi şoförü beni Kayahan sanmamıştır.



19 Ocak 2010 Salı

Haiti'de "Türk Mucizesi"

Önce gazetede gördüm başlığı tuhafıma gitti, daha sonra akşam eve gittiğimde gözümün içine kaçtı slogan, gece yarısına varmadan da içimi kemirmeye başladı, bu ahmak adam tavlama başlıklarına hala takılakalabildiğim için ayna karşısında kendimi azarladım. Süt dökmüş kedi gibi baktım kendi aksime.

Haiti’de çok büyük bir deprem oldu. Arada kıtalarca ve okyanus dolusu mesafe var ya, tsunami olsa dalgası değmez ya günler geçti bizim cici basınımızın her bir kanadı “köpeğini kaybeden kadın”, “birbirinin gözünü oyan hayvan ruhlu insanlar”, “hönküren devlet büyükleri”, “kaldırıma çıktı çok ayıp etti”ler, “polis karakolunun önünde eşŞek sudan gelinceye kadar benzettiler polis kılını kıpırdatmadı”lar gibi bir alay mucizeye benzemeyen sayıklamaya öncelik verdi. Bu incir çekirdeği kökenli teferruatların arasında bir ya da iki dakikayı aşmayan görüntü üzerine küçük harflerle “hayitide deypreym olmuğş” diye tıngırdadı tivi çığırtkanları, “azz sonra” sonrasında gösterilen haber bile olamadı Haiti günlerce. Pek kale almadılar faciayı. Oysa dünyanın bir çok ülkesi kaale aldı. Dünyanın en fakir ülkelerinden birisinde yaşanan insanlık dramına yardım eli çok ülkeden uzandı. Haber bültenlerinde uzun uzun anlattılar yaşananları. Biz sadece farkında değilmiş gibi yaptık, ya da fark edemedik hepsi aynı kapıya çıkar nasılsa. Günler sonra bir Türk ekibi Haiti’de Amerikan ekibinin göçükten çıkaramadığı üç kişiyi kurtarmış ya; al sana “Haiti’de Türk Mucizesi”ni dayadılar gözümüze. Allah’ım bu ne büyük, bu ne bitmek tükenmek bilmeyen aşağılık kompleksidir. Bir alay beceriksiz attık mı mangalda kül bırakmıyoruz, kendimize dair her biri birbirinden daha tozpembe tonlardaki mucizeden mucizeye koşuyoruz. Sanki topluca Demet Akalın haleti ruhiyesine büründük, Serdar Ortaç yazar biz söyler olduk. Kavuşmamız mucize, hayallerimiz tozpembe olup olup önümüzde dağlar gibi dikeliyor, hemen ardından herkes bizi kıskanıyor, kimse bizi çekemiyor.

Haiti kendi halinde, geri kalmış bir ülke, prim toplayacağımız coğrafya da değil ya acıyıp da ruhumuzu üzersek yüzümüz kırışır. Hem üzüntümüz henüz Osmanlı askerini kıyımdan geçirip özgürlüğünü elde etmiş, ardından özgürleştirdiği topraklarını Yahudilere sata sata bitirmiş şimdi bir güzel geriye isteyen Filistin’e yetiyor ancak. Başka üzüntüye ne gerek var? Sonra üzül üzül helak oluyoruz. Filistin’deki insan kıyımına insan olarak elbette çok üzülüyorum, Yahudilerin bu saldırgan tavrına asla katılmıyorum. Ancak dostu düşmanı bilmek adına birinci dünya savaşı esnasında Osmanlı’nın her cepheden kıstırıldığı esnada onların da bizi arkadan vurduğunu iki üzülüyorsam bir defa hatırlıyorum. Çağrışım yapınca benzeri bir arkadan vurma, ermeni milis hadisesi hatırlar gibi oluyorum bir müddetliğine. Ermeniye sinirlen, Filistinliye üzül. Hislerimize kimler ne amaçla yön veriyor bilesim var. Arada üzülsem de Filistinlilere nötr kalıyorum, bir Ermenistan, bir Bulgaristan, bir Yunanistan’a eş değer görüyorum. Müslümana üzül, hristiyanı görmezden gel, voodoo yapanı görme, görme, görme.

Haiti bizim vicdanımızın gözünden kaçtı ama gider gitmez gösterdik türk mucizesini. Amerikan ekibi geriye kalan çok kıymetli altı saatinde göçmüş alışveriş merkezinden çok sayıda insan kurtardıktan sonra zayıf ihtimal peşinde zaman harcamak yerine, hiç el atılmadık başka göçükten çok daha fazla sayıda canı kurtarmanın hesabını yapmayı elbette türk olmadıkları için akıl etmemiştir. Sonradan çıkagelmiş Türk ekibine “biz diğer sokaktaki şu binaya gireceğiz siz de bizim ilk etapta girip çok sayıda can kurtardığımız şu binada devam edin geride kalan varsa ulaşmaya bakın“ dememiştir. Biz yapamadık Türk ekibi siz gelin beceriksizliğimizi düzeltin demişler biz de ne yapmışızdır? Cevap veriyorum “Mucize”. Ne kadar mucizelerle doluyuz, bir can pazarından mucize çıkardık. Günlerce fark etmedik önemli falan olmasın sakın diye düşünen yazı işleri memuru - ah çok pardon - yazı işleri müdürü de çıkmadı tabii.

Maalesef hepimiz biliyoruz kurtarma ekiplerimizin mucize dolu olmadığını. En büyük, en gelişmiş, en güzel, en mükemmel, en mucize dolu şehrimizde olan sıradan bir trafik kazasına el atsak kazazedelerin kurtulacağı varsa ilk yardım konusunda uzman Türk halkı sayesinde hayatı kayıp en ucuzundan kötürüm kalıyor. Arabaya el verip omuz atıp içerideki yarı canlı yarı ölü adamların son nefesini vermesine neden oluyoruz çoğunlukla. Yani geçin mucizeden asla ve asla bir organizasyon ya da ilkyardım timsali olacak iç dinamiklerden yoksunuz.

Gerçek olaylara suskun ama gereken gündemi gözünden, kolundan, bacağından yani sarkan bir tarafından şıp diye yakalayan güzide basınımızın çevirin kazı fazla yanmasın timsali başlıklarına bakacak olsak her anımız yeni bir icad, her elimizi attığımız ayrı bir devrim niteliğinde buluş, her bir yanımız özveri, çalışkanlık ve başarı dolu. Tepki gösterilmesi gereken olaylar karşısında ilgisiz, büyütülmeye gerek olmayan konularda bir bardak suda keskin sirke küpüne zarar misali fırtına üstüne frtına.

12 Ocak 2010 Salı

Bu Kadın Ne Yapıyor?

Ülkemizde kadın veya erkek olsun mankenlerin envai çeşit mal teşhirinde sergilenmesi bana tuhaf geliyor. Giyime ilişkin ürünlerin tanıtımında insan vücudu kullanılması gayet doğal tabi de, otomobil, bilgisayar, televizyon, mobilya, otomobil lastiği tanıtımında ya da kebap salonu açılışında manken kullanılmasının tanıtılması hedeflenen ürüne katkısı minimum düzeyde.

Birkaç sene önce İzmir’deki ayakkabı fuarında stand açmış bir arkadaşımı ziyaret ettiğimde ayakkabı defilesi saatine denk gelmiştim. Ülkemizin en tanınmış mankenleri, yılın en soğuk günlerinden bir tanesinde üzerlerine giydikleri yok denecek kadar az giysi ile ayakkabı tanıtıyorlardı. Podyumda bir gidip bir geliyor, podyumun en ucunda durup uzaklarda tepelerdeki bir yerlere bakıyorlardı. Giydikleri ayakkabılar kasıklarına kadar çıkan model bile olsalar en ön sıradaki kafa kalabalığı dışında görülme imkanı olmamasına rağmen kasıktan yukarıya kadar olan bölüm için içeride inanılmaz bir izdiham yaşanıyordu. Ön sıra haricinde kimsenin bir tane olsun ayakkabı göremeyeceği bir ayakkabı defilesinde alkış kıyamet gırla gidiyordu. Bu tezahürat ayakkabı modellerine değildi.

Şimdi gelelim aşağıdaki resime. Sizce bu kadın ne yapıyor?


A – Kalçasında sivilce çıkmış. Sonra da bir güzel patlamış kadın da hem sivilceyi hem de acıyı gizleyebilecek en iyi pozisyonu almış, acısını gizliyor. İyi gizleyememiş.
B – Otomobil fuarına katılmış ben bu modeli gerekirse elimi kullanmadan kullanırım demeye getiriyor.
C – Otomobil fuarına katılmış kendini değil de otomobili sergiliyor.
D – Fuarda mal teşhir ederken yorulmuş, otomobilin oturmak için en uygun yerine ilişmiş dinleniyor.
E - Kendine frikik vermeyi istemezmiş süsü vermiş, frikik vermek için uygun zamanı bekleyerek prim yapıyor.
F - "Zenginin biri gelse beni görse hayatına dahil etse, beni hayatına dahil etmenin ücretini ödese de otomobil tepesinde dikilmekten kurtulsam" diye stratejik hesaplamalara takılmış sanki.
G - "Bu sergi alanındaki en zengin adam kim acaba?" diye düşünmekten yorulmuş yazık.

Şıklar çoğaltılabilir ama kadının orada otomobil tanıtımından başka her türlü işe meze olduğu kesin. İsteyen manken bir diğeri için atıp tutsun, asıl manken benim, öbürleri mankenliğin yüz karası desin görünen köy kılavuz istemez.

Bir zamanlar bir de kıpırdamadan duran bir erkek manken vardı, kıpırdamaması ile meşhurdu. Sonra kıpırdamamaktan emekli olunca zıplamaya başladı. Yapmayın yahu! Zıplamayın böyle.