8 Mayıs 2013 Çarşamba

Yalnızlık Çoğaldığında...

Kimi insanların kedilere düşkünlüğü çok fazla. Birden fazla kediye yer var yaşamlarında. Öyle iki, üç filan da değil. Çok sayıda kedi. Evime giden yolda bir kadın mevsimmler değişse de her akşam aynı satte elinde bir tencere ile iniyor sokağa. Ağacın dibinde onlarca kedi bekliyor onu. Kadının saati hiç şaşmıyor. Kediler biliyor: saat tam sekizde ciğerci kadın gelecek.

Amerika'da polis 84 yaşındaki bir kadının evine komşularından gelen şikayet üzerine giriyor. Kış olmasına rağömen berbat bir koku sarmış her yanı. İçeride 50 kedi, 20 ördek ve farklı cinslerden bir çok hayvan var; mesela hindi, mesela köpek. Kadına soruyorlar neden bu kadar çok hayvan diye.

Kadın yanıt veriyor: "Bir tek kedilerim üzerime yattıklarında soğuğu hissetmiyorum."

Evin içi hayvan sidiği kokuyor. Derin dondurucuda iki ölü kedi bedeni var.

Doğru soru hangisi?
Bu ne dinmeyen soğuk?
Bu ne çok yalnızlık?



7 Mayıs 2013 Salı

Zalim Bulut

Üzerimizde zalim bir bulut var ve biz çorak bir diyarda yaşıyoruz. Her gün dualar ediyoruz yağmur yağsın diye. Bulut bir görünüyor, göğümüzü kaplıyor. Sonra bir rüzgar çıkıyor, bulut bizi bırakıyor. Çorak bir yer burası. Aylardır bir damla yağmur yağmadı. Tepemizdeki bulut tıpkı bir balığa benziyor.






6 Mayıs 2013 Pazartesi

Sekizinci

Kaçmamışken yapraklara
İşin öncesinde pazarlama okulunda
Bahtsız, talihsiz, riskliydi bedevi
biteviyeydi hançer izi
kalp kapısı örümcek
Suskun imge... kraliçe

Sana nohut verdim
Okyanus oldu kitap
Öğüt nedir sor
Yapmak
defalarca vefa borcu
Unutmak
Simge hande ve püskül
Sen
Kötücül beton
Hani bitti mi bilgelik?

Çok çocuktu
Sustu



Dadaist üretimlerde bulunmak bazen hoşuma gidiyor. Ortada o kadar çok şiir ürettiğini sanan ancak tumturaklı ifadeleri ard arda dizen dolu ki... Üstelik bunların bir bölümü şair olarak itibar görmüş kimseler. Her hangi bir insanın sözlük ruleti oynayarak şiir üretebileceğine inanıyorum. Üstteki tutmturaklı "şeyi" yazarken izlediğim yöntem şu oldu. Kendi blogumdaki son gönderiden başladım. "Sonraki Blog" tuşuna basarak karşıma çıkan bloglardaki son gönderinin en başından sayıp sekizinci kelimeyi aldım. Kelimelere hiç dokunmadım bulundukları sayfalardaki hallerini aynen korudum. O arada facebooktan bir arkadaşımla konuşuyordum, o da pazarlama ve yapmak kelimelerini vererek katkıda bulunda. Alın size şiir. Kasmaya, kasıntılı olmaya, ağza pipo, çeneye keçi sakal, tepeye kasket takmaya, fular kuşanmaya gerek kalmadan da uydurup uydurup söylenebilir.

5 Mayıs 2013 Pazar

Hıdrellez Gelmiş


Seneler evvel henüz Kordon Boyu'nda deniz uzaklara kaçmamışken ve bu satırların yazarı daha üniversitede bir öğrenci iken; içine merak olur düşer, hıdrellez akşamının ertesinde kordondaki dilek kağıtlarında neler yazılı olduğu. Alır yanına bir kaç arkadaşını. Saat henüz sabahın körüdür, deniz minik çırpıntıları ile akşamdan suyun üzerine salınmış dilek kağıtlarını kenara kenara ittirmektedir. Uzanır eli denize. Bir avuca ne kadar sığarsa o kadar dilek kağıdını çeker alır denizden. Pasaport'ta çay içerken okurlar dilekleri; hüzünlü dilekler, naif dilekler. Açar, okur denize atarlar, gerisin geriye. Ama son bir dilek vardır ki o takılı kalır onun ve arkadaşlarının zihinlerine, hem de yıllarca. Şuna benzer bir şeyler yazmaktadır tuzlu ve ıslanmış kağıtta: "Sevgili Hızır; Mutluluk, bol para, sağlık, ev, araba, iki tane de sağlıklı çocuk ver bana. Her şeyim olsun. Görümceme hiçbir şey verme o beni hep kıskansın, çatlasın." Naif mi naif ama bir o kadar da haset gizli bu dileği kim unutabilir. Umarım Hızır görmeden evvel bizler görmüşüzdür de bir başkasının mutsuzluğuna bir kıyısından mani olabilmişizdir. 


Hıdrelez’iniz kutlu olsun, salıncakta sallanmayı, ateşlerden atlamayı ve bu akşam gün batarken gül ağaçlarını ziyaret etmeyi sakın unutmayın.




Resim: Yiqi Li - Wishing Tree 8

4 Mayıs 2013 Cumartesi

Editörün Geyiği

Kentimizin noksanlıkları birer birer gideriliyor. 

Artık editörlük seminerimiz de var.

Arkadaşlarımızdan bir tanesi böyle bir seminerde hangi konuların aktarılabileceği hususuna kafayı takıp, seminere katılmayı aklına koyunca geyiğin ortasına düştü. Aslında bir seminere katılıp da editör olmaya yetecek alt yapıya konacağını sanmak sanırım saflık olmalı. Bir yerde saf varsa orada açık göz de olur. Açık gözün niyetini çözmeye çalışmak en doğrusu olur kanısındayım. Editörlük yoğun çalışmayı gerektiren meşakkatli bir iş, ayrıca okumayı sevmek ve bilinçli okumayı bilmek de gerekir diye düşünüyorum. Ayrıca kişilik sahibi olup, yazılardaki kişilikleri de okumayı becermek lazım. Bunların hiç birisi kursun verebileceği şeylerden değil. 

Biz dönelim geyiğimize.

Artık editör oldun bizi beğenmezsin...
Bizimle gezmez, bizimle tozmasın, bizimle selamı da kesersin sen.
Editörlerin en sevdiği renk, şarkı, şiir, yazar, çizer, bozar, dahası araba modeli nedir?
Editörün tuttuğu futbol takımı hangisisidir?
E peki siz editörler nasıl diyorsunuz?...
Editörlerin yazar aday adaylarıyla birlikte görülmesi caiz midir?
Yumurtadan çıkmış, editör olmuş, kabuğunu beğenmemiş. 

Sanırım bu en sonuncuyu dememeliydik. Bu kadar çabuk pes edeceğini hesaba katmamış olmalıyız ki, arkadaş seminere katılmaktan vaz geçti. Ama emin olun, niyetimiz onu caydırmak değildi. Biz azıcık makara yapalım dediydik. 




3 Mayıs 2013 Cuma

Bu Filmin Kötü Adamı Vatanseverlik

Bazen günümüzde olan biteni seneler önce çekilmiş bir filmi ya da tiyatro eserini izlediğimizde daha iyi anlayabiliriz. Kısa bir süreliğine dahi olsa olağan kabul ettiklerimizden gözlerimizi ayırıp farklı bir atmosferi solumamız etrafımızı çeviren kabuğu ve onun dışında cereyan edenleri daha net biçimde görmemize yardımcı olur. Nüremberg Duruşması isimli filmi izlerken bunu bir kez daha anladım. 

Nüremberg Duruşması, Stanley Kramer tarafından yönetilmiş 1961 yapımı bir film. Kramer çalışma hayatı boyunca "günümüzde ve yakın geçmişte olanları gelecek nesillere tarafsız biçimde aktarmalıyız" mantığı ile filmler üretmiş bir prodüktör ve yönetmen. Hal böyle olunca elini attığı film ülkesinde ses getirmiş. Bir çok Holywood stüdyosunun yapmaya çekindiği senaryo onun elinde beyaz perdeye yansımış. Seçtiği konular; nükleer tehlike, ırkçılık, faşizmin sonuçları ve etkileri, hırs, evrim teorisi, yaratıcılık etrafında şekillenmekte.  

Nüremberg Duruşması bol yıldızlı bir film ancak yıldızlı filmlerin düştüğü tuzaklara sağlam senaryosu nedeni ile düşmüyor, filmde boşa harcanmış bir tek an yok. Dış çekimler Nuremberg'de iç çekimler Holywood'da gerçekleştirilmiş. 1948 yılında savaş suçluları yargılanmaktadır. Nazi yönetiminin üst kademesindekiler yargılanmış, sıra bir alt kademeye gelmiştir. Film 1935 - 1945 yılları arasında hakimlik görevinde bulunmuş kişilerin yargılanma sürecini anlatmaktadır. Kanunları uygulamış bu kişilerin geçmişleri ortaya serilir. Amerika Birleşik Devletleri tarafından göreve getirilen Baş Hakim Dan Haywood (Spencer Tracy) kendi ülkesinde nüfuzunu kaybetmiş, emekliye ayrılmıştır. Bir yandan ülkenin savaş zamanındaki dinamiklerini anlamaya çalışmakta diğer yandan vereceği kararın adil olabilmesi için  o güne kadar inandığı değerleri günün koşulları ile kıyaslamaktadır. Almanya'da halk artık amerikalıları istememekte, mahkeme salonuna tanıklık yapmak üzere çıkanların evleri geceleri taşlanmakta, duruşmanın seyrine önemli katkıları bulunacak insanlar şahitlik etmeye çekinmektedir. Öte yandan Rusya'nın Çekoslovakya'yı işgali Amerikalıların Almanya'nın yakın geçmişi ile yüzleşmesi konusundaki sıkı tutumunun gevşemesine neden olur. Artık rüzgar farklı yünden esmekte ve aylar süren duruşmanın sonucunda hafif cezalar çıkması beklenmektedir. Kirli geçmişte olanlar Nazi döneminin kanunlarına göre olmuş bitmiştir kurcalamanın alemi yoktur. 


Nazi Almanya'sında masum insanları suçlar icad ederek ard arda yargılayan bu adamların yargıladıkları insanları bekleyen akıbetten haberi yok mudur? Milyonlarca insanın mahkemelerden geçirilip ölüm kamplarına gönderildiğinde haberleri nasıl olmaz? Öte yandan Churchill'in 1935 yılında verdiği demeçlerde Almanya'nın yükselişini gıpta ile işaret edişi yargılamaların yapıldığı gün bakıldığı zaman suç değil midir? Şimdi ülkeye çeki düzen vermeye çalışan ancak zamanında Alman iş adamları ile ortaklık kuran Amerikalılar olan bitene seyirci kalmakla suç işlememişler midir? Nazi dönemindeki mahkemeler suçlu yaratmayı hedeflemiş birer sirk ise nazi hakimlerini, yargıçlarını yargılayan Amerikan bayraklı mahkemenin o sirkten ne farkı vardır? Film ilerledikçe suç, suç ortaklığı kavramları birbirine karışır. Öyle bir noktaya gelinir ki filmin kötü kahramanı "vatanseverlik" olur. Körü körüne bir vatan sevgisi ile önüne geleni sınıflandıran, kendinden olmayanı yok eden kitleler yaratmış bir vatan sevgisidir bu.  

Filmin asıl hedefi izleyicinin kendisine sorular sormasıdır.İzleyici sorar ve yanıtlar arar. Film yanıtları vermez. Finalde seyirci kendi yarattığı sorular ile hesaplaşacaktır çünkü. Film bitip yazılar geçmeye başladığında naif, dürüst, adalet diye bir şeyin varlığına inanan her insan ufak bir şok yaşar. Filmin en vurucu anı finalde ekrana düşen minicik bir cümledir. 

Filmin büyük bölümü daracık bir mahkeme salonunda geçiyor. Böylelikle izleyici şahitlerin ve sanıkların yaşadığı ruhsal  sıkıntıyı birebir, yakında gözlemleyebiliyor. Nazi döneminde Adalet Bakanlığı da yapmış Emile Janning karakterini canlandıran Burt Lancaster bulunduğu her sahnede arka planda otururken dahi, diğer oyunculardan rol çalıyor. Canlandırdığı karakter konuşmamayı seçmiş bir kişi, gözleri ile oynuyor: etrafı süzüyor inceliyor, abartısız ve sade oyunculuk filmin üçüncü çeyreğinde yaptığı tek konuşma ile, suskunluğuna kısa süreliğine ara verdiğinde bile bozulmuyor. Susan bir karakterin aniden ve sakin konuşması filmin en önemli anı oluyor. Marlene Dietrich, Bayan Betholt rolünde çok başarılı. Üst düzey bir nazi subayı ile evlenmiş, tipik nazi bir kadın, ilk mahkemelerden birisin eşinin idamına karar vermiş, yeni yönetim kadının elinden ailesinden uzun seneler önce kalmış mülklerine kadar herşeyini elinden almış. Böyle bir insanın duygularını bir kaç sade mimikle verebilmek usta oyunculuk olsa gerek. Özellikle kahve ikram ettiği sahnede oyunculuk dersi verir gibi. "Senden ve senin temsil ettiğin herşeyden nefret ediyorum" bakışları ile son derece kibar biçimde "Bir kahve daha alır mıydınız?" diye soruşu inanılmaz. Maximillian Schell mahkeme salonundaki tansiyonu belirleyen karakter. Duruşmanın başındaki atak ve heyecan dolu genç avukat, filmin finaline doğru inandığı değerlerin içlerinde yatanları gördükçe neye inanacağını bilmez bir adama dönüşmüş oluyor. Karakterdeki değişimin adım adım abaratısızca gelimesi çok başarılı. Seneler sonra Marlene Dietrich, inzivaya çekildiği yıllarda bir filmde oynamayı sadece yönetmeni Maximillian Schell olacağı için kabul ediyor. İki oyuncu bir kez daha aynı filmde buluşuyor. Ancak Dietrich söz konusu filmde saçının tlini bile göstermiyor, sadece sesi ile var.   


Judgement at Nuremberg - 1961 - ABD
Senaryo: Abby Mann ile 
ismi filmin künyesinde yer almamakla birlikte Montgomery Clift
Yönetmen: Stanley Kramer

Oyuncular:
Spencer Tracy
Burt Lancaster
Maximillian Schell
Richard Widmark
Werner Klemperer
Marlene Dietrich
Judy Garland
Montgomery Clift
William Shatner

Meraklısına Linkler: 

2 Mayıs 2013 Perşembe

Yine Fuar Mevzuu

Kitap fuarlarının güzel yanları yazarları okurları ile buluşturması, okurlara daha ucuza kitap satın alma imkanı sağlaması ve bir de maraton halinde süregiden söyleşileri, panelleri. 

Keyifle dinlediğim söyleşiler de oldu, sıkıcı olanları da. 

En eğlendiğim anları ise özgürlük ve edebiyata dair bir söyleşide yaşadım. Aykırı bir duruşa sahip olduğunu ve genç bir düşünce yapısına sahip olduğunu habire dikte eden, Paris'te yaşayan bir beyefendi konuşmacı, söyleşisinin en başında kızının ve oğlunun konuk oldukları ülkede yaptıkları sevimli yardımseverlik örneklerini ardıardına sıraladı. Konuşmasına başladığı sırada içeriye girmiş olan bir grubun on dakika kadar sonra salonu terkediyor olmalarına gözü takıldı ve onları öfke ile süzdü. Konuşmasının sonuna doğru salonu terkedenleri saygısız olmak ile suçladı. Adamlar salondan çıkıp gitmiş oldukları için bu sözü duymadılar. Hemen akabinde söz isteyen bir hanımefendi, kendisini aykırı bir sanatçı değil de tuzukuru varsıl bir insan olarak nitelendirebileceğini çünkü şu anda ülkemizde yaşayan bir çok aydının kendisi ile benzer imkanlara sahip olmadıklarını ha deyince Paris'e yatay geçişte bulunmayacaklarını,  böyle olunca da özgürlüklerini tehlikeye sokmamamak için sözcüklerine oto sansür uygulamalarının hayli anlaşılır olduğunu söyledi. Adamcağız bu sözlere o denli sinirlendi ki, özgürkük ve edebiyat konusunda söyleşmekte olduğunu aklından çıkararak kendisi ile aynı yaşlarda en arkada oturan hanımefendiye haddini bildirmeye kalkıştı. Kadın kendisine söylenen hiçbir lafın altında kalmayınca söyleşi sayın yazar ile sayın izleyen arasındaki atışmaya dönüştü. Durum uzayınca moderatör o anda orada olma nedenini anımsadı ve saçma sapan hal almış gidişata noktayı koydu. İşte tam o sırada ön sırada oturan bir yazar söz istedi ve az evvel dışarı çıkan gurubun sivil toplum örgütlerinin standında görevli kişiler olduklarını ve en az yazarın Paris'teki evlatları kadar sevimli hayır işlerine imza attıklarını ve on beş dakika çay molası verdiklerinde bir ucundan da olsa söyleşileri dinleyip sonra görevlerinin başına döndüklerini; öte yandan özgürlük ve edebiyat başlıklı bir söyleşi için oldukça hafif bir içerikte konuşmanın yapıldığı da dikkate alınırsa insanları saygısızlıkla itham etmeden evvel onların beğenmedikleri söyleşilerden çıkma özgürlüklerinin olduğunun da akılda tutulmasının yerinde olabileceğini bir çırpıda söyledi. Ardından uzun uzadıya konu üzerine kendisinin yazmış olduğu iki metninde paragraflar saçtı her tarafa. Bunun üzerine yazar bey çok surat astı.  Bazı seyirciler eğlendi, bazıları çok sıkıldı. 


Kitap fuarından önce her ne kadar kendime yasaklar koysam, sadece bir iki kitap alacağım desem kendime mani olamadım. Okunacak kitaplara aşağıdakiler de ilave oldu. 



Türk Dil Kurumu'ndan;
Atasözleri ve Deyimler sözlüğü I-II
Gezi yazıları
Ropörtajlar
Denemeler

Baba Oğul ve Kutsal Roman - Murat Gülsoy
Alemlerin Sürekliliği - Murat Gülsoy
Ağula - Sİbel K. Türker
Okumanın Tarihi - Alberto Manguel
Mostari - Gündüz Vassaf
Tokyo Sene Sıfır - David Peace
Kayıp Kentin Radyosu - Daniel Alarcon
Mekan Hikayeleri - Emel Kayın
Sessiz Saatler -Gaelle Josse
Rüştü Onur - Salah Birsel
Modern İstanbul'un Doğuşu - Murat Gül
Sıradan Kadınla Düşü - Samuel Beckett