15 Şubat 2011 Salı

Anıları Kurgulamak

Başımdan geçen komik olayları yazmıştım uzun yıllar boyunca. Başımdan geçen yahut gözümün önünde vuku bulmuş garip, güldüren anları seneler sonra okumak için depolamıştım. Bu anıların ortak özelliği hepsinin iş ortamında başımdan geçen olaylar olmasıydı. Geçen sonbahar, bunları hale yola koymaya uğraştım. Bir kenarda dinlendirdikten sonra okudum geçen gün. Olmamış. Malesef son derece bayıyor bir çırpıda okuduğumda. Hepsini birbirinden ayrı okuduğumda enteresan anlar yakalıyorum ama bir iskeletin üzerine oturtup, kurgulamadıkça en komik yazılar bile üstüste okunduğunda sıkıcı olabiliyormuş bunu farkettim.

Kurgulandıklarında anı olmayacak da başka bir şey olacak gibi geliyor. Olsun zaten ben kimim ki anılarımın kime ne faydası olacak? Varsın anı olmasın. Şu insan müzesini bir güzel hayata geçirmenin zamanı geldi artık. Bir alay insan tanımışım onları yazar, benim başımdan geçen olayları da üç ana karakterin başından geçecek şekilde ayarlarsam. Anı olmaz da başka bir şey olur. Belki bir okuyan bile olur en sonunda.

14 Şubat 2011 Pazartesi

Silikonda Kampanya

İzmir’den İstanbul’a doğru yola çıktığım sırada kentin her yanı sevgililer gününe dair sözümona özendirici konser tanıtımları ile doluydu. Malumunuz bugün sevgililer günü, Yani Aziz Valentin Günü. Toprağı bol olsun aziz olmasından beş yüzyıl sonra Vatikan’daki papalardan birinin…

Vladimir’in iç seslerinden biri: ” Lafa bak Papa elbette Vatikan’da olacak”

Vladimir’in iç seslerinden diğeri: “İşten kaytarıyordur belki, ne biliyon?”

Vladimir’in ta kendisi: ”Sinir oluyorum böyle laf ortasına edilen muhabbetten. Ne diyeceğimi unutuyorum ya. Az bi susun lan Daatırım!!!”

Diyeceğim o ki bu Aziz Valentin artık aziz değil. Artık sıradan ölünün biri. Papa onun azizliğini kaldırmış. Bizdeki bildiğin cadde, sokak, park, bahçe, çıkmaz sokak isimlerinin kafalar bozuldukça darmadağın edilmesi gibi yani. Adam aziz değil ama cümle gavur yavuklu her yıl bugün gelip de Şubat ayının ondördü olduğunda birbirlerine kartpostal, çikolata, şekerleme gönderme adedine kaptırınce kendilerini bu ticari uygulamaya bizim işadamları da özenmiş. Karpostal, şekerleme değiştokuşu almış yürümüş. Türk yavuklularının dünyada olan biten bilimum lüzumlu çılgınlıktan geri kalması asla düşünülemeyeceği için biz işin şaşaasının suyunu çıkartmışız elbette.

İzmir’deki sevgililer ayın 12 sinde sevgililer gününü kutlasın isteniyordu gördüğüm koca koca ilanlarda. Sabredemedik iki gün erkene aldık demek ki bu derin anlamlar barındıran günü nasıl kutlaması isteniyordu İzmir’li gönül dostlarının bu özel günü? Bir alay popçu dallama eşliğinde eller havaya şeklinde. Oldu mu? Dallama dinlemeye katlanamayanlara irice bir alternatif: Şimdinin arabesque kraliçesi Işın Karaca resitali. Bu hanımefendinin üç şarkısını üst üste dinlersem asabileşiyorum ben bir keresinde Sezen Aksu konserini işgal edip aradarda beş şarkı söylemesine katlanmıştım. Yaşadığım en can sıkıcı deneyimlerden biriydi. Kelimelere sığmaz. Sevgililer Gününün ortalık yerine bağıtan bir Işın Karaca. Yok kalsın.

İzmir şöyle dursun bir kenarda.

Dün 4. Levent Metro merdivenlerinden havalara baka baka iniyorum, tepedeki ilanlardan birine ilişti gözüm (ikisi birden). Kalakaldım diyemem. Merdivenler yürüdükçe bende ilerliyordum ilerlemesine ama gözlerim reklama sabitlendiği için boynum tehlikeli biçimde gerisin geriye kaykıldı o şaşkınlıkla. Reklam diyordu ki; “Sevgiliye tektaş yerine silikon”.

Bu reklamı hazırlayanlar türk erkeğini biliyor olamaz. Adam terk ettiği sevgilinin elinden tektaşını söküp alıyor üzerine de bir alay rezalet çıkartıyor. Ne emellerle aldığı, soğuk kış gecelerine dair türlü ısınma hayali kurduğu silikonları eski sevgilide bırakıp da onları başka bir erkeğin fantezilerine terk edecek göz yok benim bildiğim türk erkeğinde. (Ben dahil). Kıskancız ya, öyle böyle değil hani. “Hah” dedim “Bu kampanya olmaz arkadaş”.

Bir tespit: Korkarım ki ikibinli yıllar, kadının da erkeğin de

kendilerine dair görsel eğilimlerinde doğallıkları ile anımsandığı yıllar olmayacak.

Cak, cak, cak, cak, cak..... !!!!

"Hakikaten de demişti" dersiniz

Kanzuk

Çocukluğumuzda boğaz ağrısı çektiğimizde aldığımız ilaçların yanında bir de ağrımızı hafifletmek için iki tür pastil vardı. Birisi nepanthene diğeri Kanzuk. Ben kanzukları çok severdim. Sarı metal bir kutuda satılırdı üzerinde: pastil, müsekkin, antiseptik yazardı. Minicik lokuma benzerlerdi. İçi yeşil bir jelibon gibiydi, dışı bildiğimizden daha minik türde toz şekerle kaplıydı. Dışında hoş bir tad varken ağızda dolaştırılıp emildikçe içi bölmedeki ferahlatıcı mentollü lezzet ağzıda dağılırdı. Şahane bir tadı yoktu, alternatifi olan ilaç da hiç lezzeti olmayan bir pastil olunca Kanzuk'a dadanmamak mümkün değildi. Ben tiryakisi değildim ama hasta olmadığım zamanlarda hasta numarası yapıp annemi kandırarak bir iki tane şekerleme yutmanın hesaplarını yapardım. Yutmazdı numaramı sanırım ama fazla kafasını ütülemeyeyim diye olsa gerek arada bir tane çıkarır verirdi.

Kutuların içindekiler bittiğinde bunlarla oynardık. Salaklık işte. Ben bunların içine değerli eşyalarımı koyardım. Resimdeki seneler seneler sonra annemin evindeki çekmecelerden bir tanesinden çıktı. Yıllardır unuttuğum bu kutuyu görür görmez içindekileri anımsadım. Mıknatıslarımı bunun içinde saklardım. İrili ufaklı bir sürü mıknatıs. Oynanmaktan bozulmuş yarış arabalarım çöpe atılmadan önce onları söker içlerinden motorlarını çıkarırdım. Motorları da açar içindeki mıknatısları söküp alırdım. Mıknatıs sahibi olmak benim çocukluğumda erkek çocuklar arasında çok ciddiye alınan bir işti. Ne kadar mıknatısınız varsa okulda da o kadar yüksek prestijiniz olurdu. O yaşta prestij? Hoş kelime değil mi?

Mıknatıslarımı depoladığım kanzuk kutusunu açınca içinde minik minik farklı ebatlarda mıknatıs çıktı. Bir de kolye olacaktı içinde ucunda iki iç içe geçmiş halka hızla çevirince birbirini öpen iki sevgili. Evet o da işte orada. Böyle mıknatıs kutularının içinden çıkan kolyelerin elbette öyküleri de vardır değil mi? Bununkinin de var merak etmeyin.



Ve... Aziz Valentin gününüz kutlu, mutlu olsun. Nur içinde yatsın, toprağı bol olsun.

13 Şubat 2011 Pazar

Demek Doğruymuş

Çok eskiden kafama yazdığım bir bilgi var. İlk olarak anneannemden duymuştum. Okuldur, işti, güçtür derken bu zamana kadar test etmemiştim. Rahmetli anneannem derdi ki;

"Kavak ağaçları yapraklarını üstten dökmeye başlarsa o sene kış soğuk geçer. Ama ne zamanki önce gövdeden döker en üstteki yapraklar uzun süre kalır. O sene kış pek soğuk geçmez"

Kasım ayının sonlarında Haydarpaşa tren istasyonundan trene bindim. İstasyından hareket eder etmez, akşamüstü güneşinde kavak ağaçları çıktı karşıma. Yaprakları dökülmüş, sadece en tepelerinde rüzgarda sallana yapraklar. Bu sene kış o kadar soğuk olmayacak galiba dedim.

Bu ğratik bilgileri duydukça bir kenara yazmak lazımmış galiba. Geçmiş olsun.

12 Şubat 2011 Cumartesi

Hiç Yolunun Yolcuları

Hiç için savaşlarımız, hiç için kazançlarımız. Hiç uğruna bir alay rövanşımız ve birilerinin burnunu sürttüğünü görebilmek için telaşımız. Hiç uğruna yaşayıp hiç uğruna ölüyoruz. Mekanımız bir hiçlikler ülkesi. İşte o ülkede bazen memnun mesut olduğumuzu zannederek kısa menzilli hayallere dalarak o hayallerden kendimize bir pay çıkarmaya çalışıyoruz. Farkında değiliz ama, hiç uğruna hiç yoluna gidiyoruz. Sonra ne yapsan kabahat. Azarlanır olmayı o denli kanıksamış ki insanlar. azarlayan olmaya mecali kalmamış kimsenin.

Alın işte gerçekleşme olasılığı yüksek olduğu kadar hayli hayasız hayal:

Gün gelsin, birilerinin cebi yedi ceddine yetecek kadar, yedi sülalesini tıksırtacak kadar para ile dolsun. O kadar zengin olsunlar ki hep beraber otursalar kimsenin sayamayacağı büyüklükte bir talana eş değer olsun. O kadar zengin olsunlar ki, hayatı zindan etsinler bize, biz hep hiç olalım, hiç kalalım.

Bugün bir yazı gördüm... Okudum ya, işte benim halim bugün aynen yukarıdaki gibidir.

Değişen Bir Şey Yok: Hep Aynı

Bildiğin kapitalizm işte. altta isen canın çıkacak, ya da sınıf atlayacaksın.

11 Şubat 2011 Cuma

Kötülük

Kötülük nedir diye düşündüm geçen gün. Çünkü bir daha hiç kimseye iyilik yapmama kararı almıştım. Yapmak istemediğim şeyin zıddı nedir diye kafa patlatmak istedim.

Adam öldürmek, çalmak, tecavüz etmek, birisini yaralamak, birisini sakatlamak bunlar kasıtlı olduğunda kötülük. Kasıt olmasa da kötülük. İstemeden çalmayacağına göre benim ki de laf işte.

Üçüncü sayfa haberlerinde duyduğumuz, insanların birbirinin hayatını karartacak eylemlere kalkışması kötülük.

Kötülük olması için eylem olması şart değil, bence eylemsiz de kötülükler var, hem de en büyük kötülükler eylemsiz kalarak yapılıyor. Gördüğün bir olaya gözlerini kapatmak. Sanki olmuyormuş gibi davranmak öesela. Birisinin kötü muameleye maruz kaldığını bile bile duruma sessiz kalmak, ne mağdur insana yardım etmek, teselli etmek ne de ona bir çıkış yolu bulmakta yardımcı olmayıp eylemsiz kalmak. Bunu yapabilecek kapasitedeyken kılını kıpırdatmamak. Düpediz suç ortağı olmak bu. Büyük bir suçtan mağdur olmuş insan ile ilgili gidip güvenlik güçlerine haber vermemek kötülük. Biliyorsunuz koskoca bir şehir suçu şehrin yüzelli kadar önde geleni küçücük kız çocuklarına tecavüz edildiğini bile bile. Sonra da olayı açığa çıkardığı için medya suçlandı. Düşünebiliyor musunuz? Büyük bir bölümü hiç bir konuda suya sabuna dokunmayarak halkı afyonlayan gazeteler suçlandı. Gazetelerin sayısı ile 77 milyon insandan oluşan nüfusu saymıyorum bile. Nüfusun yüzde kaçı kadar gazete basılıyor günlük? Haber vermemek kötülük olabilir mi? Neyse oralara kadar uzanmayalım.

Vergisini ödememek kötülük, diğer insanlar son kuruşuna kadar vergisini öderken adamın tekinin vergi kaçırması, kendi yükünü başkasının sırtına yüklemesi kötülük.

Yalan söylemek kötülük, yalancı şahitlik yapıp yargıyı yanıltmak kötülük.

Başkasının kötülüğünü istemek onun için büyüler yaptırmak kötülük.

Asılsız dedikodu çıkarmak, dedikoduyu yaymak, iftira etmek kötülük.

Kayıtsız kalmak kötülük. Umursamamak kötülük. Vallahi de kötülük.

Deprem bölgesinde suyu on katı yirmi katı gfiyatla satmak kötülük. Deprem bölgesinde sağlam insanları kaçırıp organ mafyasının eline teslim etmek de kötülük.

Trafik kazası geçirmiş adama yardım ediyor gibi sokulup cebinden cüzdanını çalmak kötülük.

Başkası hakkında yalan bilgi vermek kötülük. Başkası hakkında yanlış düşünen bir kişiye yanıldığını söylemeyip suskun kalmak da kötülük. Onun dediklerine çanak tutum ha babam kafa sallamak daha da büyük kötülük.

Bir iş yerinde bir başkası terfi etmesin diye onunla uğraşmak kötülük. Sadece kıskandığı için insanların önünü kesmek kötülük. Bir iş yerinde sırf tanıdık torpili ile girmek kötülük. Bir işyerinde kurallar belirleyip o kuralları canının istemediğine uygulamamak kötülük. Bir işyerinde torpili olanı terfi ettirip daha verimli olabilecek başka birini yerinde saydırtmak da kötülük.

Trafik kazası yapıp ortada nasılsa şahit yok diye çarpıp kaçmak kötülük. Arabasının içi kan ile kirlenmesin diye yaralıyı sokakta bırakır vaziyette gazlamak kötülük.

Başkasının durumu kötüye gitsin diye çaba sarfetmek kötülük.

Komşusuna yardım edebilecekken etmemek kötülük.

Çok sevimli gecekondular bile kötülük. Sen bir ev sahibi olabilmek için yıllarca didineceksin adam cümbür cemaat gelecek senin yıllardır dişinden tırnağından arttırıp ev almak için didindiğin ömrünü çürüttüğün şehre senin bir ömürde sahip olamadığını bir gecede dikecek. Sonra acıklı yoksul edebiyatı. Oy uğruna tapusu verilecek adama. Adam derme çatma görünen evini kat karşılığı müteahite verecek. Sen bir ev sahibi olamadan adam olacak birden fazla apartman dairesi sahibi.

Başkasının hakkını çalmak kötülük. Kendinin olmayanı başkasına vermek kötülük.

Satılık adam olmak kötülük. Onursuz olmak. Korkmak kötülük.

Karışık iş şu kötülük vesselam. O kadar kötü kalpli olmaya herek yok birilerinin hayatını karartmak için. Bir saniyenin kısa bir bölümünde izi ömür boyu kalacak bir kötülük yapmak mümkün o kişiye. Nasıl mı? Sadece suskun kalarak, sadece ilgisiz görünerek, sadece meselelere müdahale etmeyip akışına bırakarak.

Siz hiç kötülük yaptınız mı? Siz hiç farketmeden birisine kötülük yapmış olabilir misiniz? Sahi siz ne kadar kötüsünüz? Hiç düşündünüz mü?

Bana bir daha iyilik yapmama kararı aldırtan sebeplerim var. Öte yandan kimseye kötülük yapmışlığım yok. Belki de ben kötü biriyimdir bilmem, hatırlamıyorum işte. Kim ben kötülük yaptım diye ortada geziniyor ki. Hiç kötüyüm diyenini duymadığım gibi ülkemizdeki nüfusun yüzde yüzünden fazlasının kendilerine soracak olsanız iyilik timsali ve her yönleri ile tepeden tırnağa örnek insan olduklarını ispatlamaya kalkışarak içinizi dışınızı baymaktan geri kalmayacaklardır. Peki her kes iyilik perisi ise bu kötülükler ve kokuşmuşluk nereden geliyor? Yukarıda yazdığım minik kötülükler kötülük sayılmıyor bir kere. Onlar


Bir kaç kere susmuşluğum, bir kaç sineye çekmişliğim, bir kaç defa da boğazıma kadar gelmesine rağmen yutkunmuşluğuö var. Ama yine de onların bedelini ben ödedim sonunda. Öte yandan sıklıkla başıma geleceği bile bile doğrucu davutluk etmişliğim, şimşekleri üstüme çekmişliğim var. Bir daha iyilik yapmamaya karar verdirten olayları anlatırım belki bir ara. İyilik yapmama kararımın arkasındayım, ama bundan sonra da kötülük yapmamaya devam etmekte kararlıyım.

Kahrolsun Kötülük!!