10 Şubat 2011 Perşembe

Kedi İnadı

Kediler alışkanlıkları olan ve alışkanlıklarını kolay terketmeyen hayvanlar. Onların ritüellere olan tutkusunun benzerine sahip olan birinsan tanımadım bu güne kadar.

Benim kedilerin evde özel bir mama kabı var bir kez doldurdunuz mu günlerce kuru mama sıkıntısı çekilmiyor. Benim açımdan da gayet mantıklı. Ama gelin görün ki mantık kediye işlemiyor. Beyaz kedim sabah uykudankalkar kalkmaz mutlaka mam kabuna dökülen kuru mama tıkırtısı sesi duymak istiyor. Ben o sesi üretinceye kadar da evin içinde miyavlaya miyavlaya, yani yana yakıla yakınma turları. Adeta ağıt düzüyor. Onun bu haline kayıtsız kalmak mümkün değil, iki üç adet bile kuru mama düşse plastik bir kabın içinde keyfinden yerlerde yuvarlanmaya başlıyor. Bunu yapınca o günlük kedi ile ilgili işimiz de bitiyor. Hayvan doğru kuşluk vakti uykusuna çekiliyor. Kahvaltıdan sonra kuru mama tıkırtısı duymazsa gözüne uyku girmiyor gündüzleri. Gördünüz mü şımarığı.

Sokakta yürüyordum her gün önünden geötiğim bir evin bahçesinde yağmurlardan sonra bir çöküntü olmuş. Bu seferki sokak kedisi değildi tasması vardı çünkü. Her gün o saatlerde belliki orada geçiyor. Yine geçmek isterken tesadüf ben de oradaydım. Duvardan atladı. Akan suyu gördü ve tökezledi. Doğru suya havada takla atıp yıkıntının kenarına tutundu. Benim izlediğimi görünce profilden poz verdi. Yakalamışım pozu dudurmuyum. Hem düşmekten kurtuluşunu hem de yan duruşunu çektim. Kedi inadı tabi, ne yaptı ne etti ıslanmadan o suyun üzerinden her zamanki yolundan geçti gitti.

Fotoğraf: Alışkanlıkları Olan Kedi - D.M.

9 Şubat 2011 Çarşamba

Bütün Düşler Nazlı'dır

Huzur Apartmanının önüne ulaştığımda her yanım karla kaplanmıştı. Merdivenlerine serilmiş kırmızı halılarıyla, konuttan çok bir Uzak Doğu oteline benzeyen apartmana girerken una bulanmış bir hamsi hissettim kendimi.

Asansöre binip en üst kata çıktım.

Kapının ziline basarken, saatim tam onikiyi gösteriyordu.

Kapı açılır açılmaz alev rengi saçlar hoş bir parfüm kokusuyla birlikte dalga dalga merdiven boşluğuna yayıldı. Türk edebiyatının düş ustası Nazlı Eray, televizyon programlarından bildiğim ışıl ışıl gülümseyişi ile karşımda duruyordu işte.

Birlikte salona geçtik.

Benim gibi düzenli birisi için başdöndürücü bir karışıklığı vardı salonun. Duvarları boydan boya kaplayan kitaplıklar, binlerce kitap ve video kasetiyle doluydu. Masa ve sehpaların, hatta koltukların üzerlerine bile dergiler, açık kitaplar, gazete kesikleri yığılmıştı.

Kanepede duran kitapları iteleyip oturmam için bana yer açtıktan sonra, kendisi de televizyonun karşısına yerleştirilmiş deri koltuğa oturdu. Aramızdaki sehpaya konmuş bir gümüş çerçeveden Marilyn Monroe hınzır hınzır gülümsüyordu bana. Onun İlbank bloklarındaki çalışma evinde özel bir Marilyn odası bile olduğunu duyduğumdan baş köşedeki bu resime fazla şaşırmadım.

Çantamdan çıkardığım "Her gün perşembe olsa"yı uzattım ona. Teşekkür ederek aldı. Merakla sayfalarını karıştırmaya başladı. Kitabın, ilk dostum anneanneme adanmış olması, birbirimize çabucak yakınlaşmamızı sağlayan ortak noktalarımızdan yalnızca biriydi.

Bir süre garip bir tutkuyla bağlı olduğumuz Ankara'dan konuştuk. Yaşamlarımıza sokak sokak sokularak, bir tür bağımlılık yaratmıştı. İkimiz için de çok derin anlamlar taşıyordu bu kent.

Annesi, babası, kardeşi, bütün ailesi İstanbul'da yaşıyordu. İlk, orta ve lise eğitimini de yine orada tamamlamıştı. Sonra ani bir kararla, üstelik Hukuk Fakültesini de yarım bırakarak anneannesinin yanına gelip Ankara'ya yerleşmesinin nedenini merak ediyordum. Sanki kırk yıllık dostmuşuz gibi koyulaşan sohbetten cesaret alıp sordum,

"İstanbul'dan neden ayrıldınız?"

"İlk aşk" dedi. "İlk düş kırıklığı. Anlatmamı ister misin?"

"Sizi üzmeyecekse dinlemek isterim"

"O zamanlar çok etkilemişti beni. Yıllar geçti üzerinden. Artık üzmez."

Bir sigara yakıp anlatmaya başladı.

Ege!ymiş adı......


* * * * *

Bilkent Konser Salonundan çıkıp arabaya bindik.

Usul usul kar atıştırıyordu. Kulaklarımızda Hector Berlioz'un Fantastik Senfonisi ile hiç konuşmadan kente doğru ilerlemeye koyulduk.

"Bundan sonra ne yazmayı düşünüyorsun?" diyerek sessizliği bozdu.

"Yine yeni öyküler var tezgahta. Ama henüz benimle dolaşan, demlenme aşamasındaki bu öyküler ne zaman kağıda dökülürler bilemem" dedim.

"Bu arada farklı bir tür deneyip renkli, şaşırtıcı bir yaşam öyküsü yazmaya ne dersin?" diye sordu ansızın.

Anlamıştım.

Hızla gaza bastım yanıt yerine.

Önümde uzun, sorumluluk ve sabır isteyen, hem çok zor, hem de çok keyifli bir yol olduğunu biliyordum. Coşkuyla biraz daha yüklendim gaz pedalına.

Bizim beyaz Renault Spring, üstü açık toz pembe bir Cadillac Coupe'a dönüşüp gökyüzüne doğru kanatlandı.

Geceyi yırtarak birlikte anıların içine daldık.

23 Ocak 1995 - 30 Ocak 1998




1998 - Can Yayınları


Meraklısına Linkler:

Uçurtma Bayramları

Ölümsüz özgür çocukluğuna
Yeniden yol ver
Haydi koş haydi gel

Fotoğraf: Paul Russell
Söz & Müzik: Sezen Aksu,
Söyleyen: Hem kendisi, hem Levent Yüksel

8 Şubat 2011 Salı

Nazlı Eray, Yeniden

Nazlı Eray ile bir okur olarak tanışmam edebiyat öğretmenimizin biz öğrencilerine türk yazarlarını sevdirme çalışmaların sayesinde oldu. Ah Bayım Ah'ı okumak inanılmaz bir deneyimdi benim için. O güne kadar okuduğum diğer türk yazarlarına hiç mi hiç benzemiyordu. Sayfaları çevirdikçe gözlerimin önünden dizginlerinden boşanmışçasına akan hayal gücüne o zamanki aklımla hayran kalmıştım. Kitabın içindeki dünyanın kurucusu olarak o dünyayı canının istediği gibi eğip bükmesi aklımı başımdan almıştı.

Üniversite sonrasında yeniden keşfettim, o güne dek yayınlanmış nesi var nesi yoksa okudum. Kız Öpme Kuyruğu, Pasifik Günleri, Eski Gece Parçaları, Orphee, Geceyi Tanıdım kitaplarını Cağaloğlu'nda bir yayınevinde bulunca ne kadar mutlu olduğumu hatırlıyorum. Bir çırpıda okudum bunları. Seneler sonra dönüp tekrar okuduğumda ilk okuduğum zamankine benzer haz aldığım ender kitaplardan oldular. Daha sonraları; Uyku İstasyonu, Arzu Sapağında İnecek Var, Aşk Artık Burada Oturmuyor, Ay Falcısı, Kuş Kafesindeki Tenor, Düş İşleri Bülteni, Örümceğin Kitabı, Aşkı Giyinen Adam, Aşık Papağan Barı, Yıldızlar Mektup Yazar okuduğumu anımsadığım kitapları. 2000'li yıllarda biraz ihmal ettim onu okumayı bir kaç kitabını satın alsam da araya sürekli başka kitapları koyduğum için okuyamadım. Öykülerinden Fantastik Sebfoni'deki yazarın eleştirmenler ile ölümcül ilişkisini hatırlarım zaman zaman, ne onlarla ne de onlarsız olabilen bir yazarı anlatır.

Nazlı Eray'ın sınır tanımayan anlatımını seviyorum, gerçekleşmesi imkansız olayları sıradan, basit bir hadiseymişcesine anlatıp, inanılır kılmakla imkansızı başarıyor. Oysa gülünüp gayri ciddi bulunmak gibi bir riski taşıyor içinde. Samimi bir anlatımı var. Okuyucusu için seçtiği kelimeler hiç seçilmiş gibi durmuyor sanki bir çırpıda anlatırmış gibi, zahmetsizce yazılmış gibi. Kitapları mucizeler ve tesadüfler ile dolu oysa.

Geçtiğimiz günlerde yaşamından kesitleri aktardığı kitabı bir kitapçı dükkanında okumaya başladım: Tozlu Altın Kafes. O gün Yeşil Peri Gecesi'ni okumaya başlamıştım. Kitapta çay bahçesinde geçen tanışma bölümünü bitirdikten sonra biraz hava almak için dolaşmaya çıkmıştım. Sayfaları şöyle bir çevirince karşıma çıkan ilk sayfa orta yaşı geçmiş bir kadın hayranı ile bir çay bahçesinde karşılaşmasını anlatıyordu. Kitabımın sayfalarını bir çay bahçesinde kapatıp sonra başka bir kitabın sayfalarını açınca karşıma yeni bir çay bahçsi çıkmıştı, iyi mi?Kadın, Ege'yi hatırlamak üzerine aralarında bir konuşma başlatınca, yazar hem onunla konuşuyor hem de hatırladıkları üzerine bir iç konuşmaya girişiyordu. Çok zekice kurgulanmış bir bölümden başlamıştım okumaya. Nazlı Eray iki farklı yaştaki kendisini bir araya getiriyor, bunu, çaktırmadan yapıyordu. Onu okumaya alışık olmayan birisi kolaylıkla bunu bir okur ve sevdiği yazarın konuşması olarak algılayabilirdi. Nazlı Eray'ın kitapları okurken kendinizi ne kadar verdiğinize göre size bir şeyler verir. O kısacık okumadan sonra kitabı satın aldım ve bir solukta bitirdim. Ardından da seneler önce Nazlı Eray için yazılmış, kitaplığımın bir köşesinde unuttuğun bir başka kitabı yeniden okudum. Şimdi de okumayı ihmal ettiğim kitapları sırada.
;



Fotoğrafı Kurcalayan - D.M.

Adını Bilmediğim Ağaç

Practice beni mimlemiş, ağaç olsan hangi ağaç olurdun diye soruyor.

Ben ağaçları severim ama isimlerini pek bilmem, meyve ağacı ise, meyve verdiği zaman ne ağacı olduğunu bilirim. Bir de kavak ağacını, selviyi bilirim ama onlar hüzünlü ağaçlar. Çınar ağacını bilirim az çok ama bazen de emin olamam, çınar mıd eğil mi bilemem. Kestane ağaçlarını bilirim, tabi o da dikenli dikenli kestanelendiğinde. Cinsini bilmiyorum ama ben illaki şu resimdeki ağaç olmak isterdim. Resimde çok ağaç var hangisi diye soran olursa en ortadaki, en kocamanı derdim.


Bir ağaç. olsam, etrafımda çiçekler olsa - belli ki bir park işte - çiçekler arasında, karşımda boğaz manzarası. Dallarımın altında bir masa, bir de sandalye.

İşte o zaman şunları derdim:

Ben Hidiv Kasrı'nın orta yerindeki parkın içindeki kocaman ağaç. Ne çok yazlar, kışlar, baharlar geçirdim burada bilemezsiniz. Zamanın hızlı geçtiğini söylüyor parkta gezen ziyaretçiler kendi aralarında. Bunu derken birbirlerine bilmiş bilmiş bakıyorlar. Oysa bilmiyorlar burada zaman ne kadar yavaş geçiyor.

Ben Hidiv Kasrı'nın yüzlerce ağacından biri, isimsiz olanı. Birisi gelsin, otursun gölgemde, derin düşüncelere dalsın isterdim. Sonra dayanamasın, başlasın düşündüklerini yazmaya isterdim. Uzun zaman sonra bir kitap sever gelsin aynı yerde otursun ve seneler önce oradan geçen yazarın dallarımın altında yazdığı kitabı okusun isterdim. Yazarın benim gölgemde kaleme aldığı yere geldiğinde başını okuduklarından kaldırıp derin bir nefes çekip etrafına bakmasını isterdim.

Derin bir nefes, serin boğaz havası, kuş sesleri. Başını kaldırıp derin nefes çektiğinde ve etrafında olan biten dinginliğin farkına vardığında, yazan da, okuyan da "hayat ne düzel" diye düşünsün isterdim Tıpkı benim gibi, adı belli olmayan ağaç gibi.

Çok mu şey mi istemek olurdu bunlara özenseydim?. Son isteğimdi diye düşünün, belki gerçekleşir dileklerim o zaman.

İşte ağaç olsam olsam bu ağaç olurdum.

Bu mimi kimseye göndermiyorum, ama içinden bu konuyu yazmayı geçiren herkesi davet ediyorum yazmaya. Bir ağaç olsanız, hangi ağaç olmak isterdiniz?

7 Şubat 2011 Pazartesi

Konuşan Kafalar

Aptal kutusu diyorum televizyona, fazlası zarar. Aptallaştırıyor adamı. Ülkemizde televizyonculuk diye bir şey yok. Çünkü herhangi bir konuda planlama yapan bir tane TV kanalı yok. Ülkemizde planlama yapan bir kurum kuruluş varsa onu bilemem, bana denk gelmedi. Böylesine plansızlık ve projesizliği ilke edinmiş bir ülkede TV kanallarında plan, program ve ilke görmeyi beklemek abes ile haşır neşir olmak olur. Öyle olmaktansa oturur iki blog bakarım daha evla. Patates bu sene iyi sattı mantığı ile ertesi sene cümlesi papates yetiştiren köylüden hiç farkları yok TV kanallarının. Biri çok izlenen bir program mı yaptı; hurrra, hepsi peşinden. Kılavuzu karga olanın sonunu bilirsiniz. Burnu boktan kurtulmazz böylelerinin.

Program dediğin saatinde başlar saatinde biter. Vaktinde başlayan program yok bir kere. Eh nerden baksan yirmi yıldan fazla oldu özel kanallar çıkalı. Yirmi yılda gelinen nokta: Ne zaman başlayıp ne zaman biteceği belli olmayan programlar. Özet adı altında bir saate yakın gösterilen diziler. Bu plansızlık seyirciye şunu demek: "Siz aptalsınız, biz önünüze ne koysak izleyeceksiniz. Neyi izlemek istediğinizi bile bilemezsiniz siz". Bunun aksi olduğunu söylemeyin bana. Seyirciye saygı yoksa, seyirci adam yerine konmuyorsa mesaj aynıyle bu demektir.

Saçma sapan yarışma programları var, yabancı kanallarda orijinallerini yıllardır izliyoruz. Yarışma programlarının süresi 20 dakikadan başlar ve 1 saati geçmez. Bizimkiler dandik bir kutuyu açıncaya, bir kapağı kaldırıncaya kadar geçiyor o yirmi dakika. Kalitesiz yayınlar üretmek yayıncılık değil, televizyonculuk değil. Kısa sürede yapılabilecek bir işi üç saate yaymak marifet değil. Amaç geceyi doldurmaksa eğer. aferin size doğru yoldasınız. Ama amaç televizyonculuk yapmaksa kıyısından geçmiyorsunuz. Arap kanalları sizden başarılı.

Haberlere bakmak ise akıllı işi değil, haber bültenleri kamera şakası döndü çoktan. Haberde olması gülünç kaçan hadiseler geçidi var bu şaka programlarında, ya da salya sümük ağladı ağlayacak ses tonlarında debelenen ankırmenler var. Sonra ankırmenlerin jokey pozisyonunda göründüğü kasetler var. Ama onlardan bahsetmiyoruz şarkıcıların seks skandalları çıktı, ankırmenlerin çıkmış çokmu?

Bir kaç zamandır türk kanallarında tartışma programlarını izliyorum. Şöyle izliyorum. Sesi kapatıyorum, öyle bakıyorum kıpırdana kellelere. Tavsiye ederim en azından beş dakika sesi kapatıp izleyin kimin ne mal olduğu, kimin diyecek lafı olduğu kimin boş konuştuğunu sesi kapanmış TV ekranına bakarak anlıyorusunuz. Bir süre öyle bakıp programın izlemeye değip değmeyeceğine böyle karar verin. Saatlerce bir şey duyacağınızı zannederek boş geyiklere kulak vermekten daha iyi.

Bir de sesi kapanmış TV ekranında konuşan kafalara bakarak o anda konuşmakta olan kimsenin karakterini cukkkadanak okumanız mümkün. Atışlarınız yüzde yüz isabetli oluyor. Denemesi bedava.

6 Şubat 2011 Pazar

Yalancı Şahit

Yirmili yaşlarının sonlarındaydı kadın. Suskun insan kalabalığı ile beraber koridorda bekliyordu. Şanslıydı oturabilecek bir yer bulmuştu. Dudakları biraz sonra söyleyeceklerinin provasını yapar gibi sessizce açılıp kapanıyordu. Beraber beklediği kadın ve üç adam kıza arada telaşla fısıldayarak bir şeyler hatırlatıyorlardı.

Kadın beyaz tenli, siyah uzun saçlıydı, önceleri sakin oturuken zaman geçtikçe siyah çizmeli ayakları asabi biçimde hareketlenmeye başlamıştı. Çizmelerinin tabanı eskiydi, topuğunun arka kısmı yürümekten aşınmıştı. Ayağa kalktığında gri pardösüsünün arkasında hafif ibir sökülme gözüküyordu. Kız beyaz tenliydi ama belli ki havasızlıktan, biraz sararmaya başlamıştı.

Tekrar oturduğunda koridorda bekleyenleri tek tek incelemeye başladı kadın. O sırada beraber beklediği kadın kulağına bir şey fısıldadı. O andan itibaren gözleri koridorda dolaşmasına devam etti ama sanık olduğunu öğrendiği kişilere geldiğinde onlara atlayıp, diğer insanların yüzüne bakmaya başladı. Artık ayaklarının sarsılarak titrediğini kendisi de farketmişti. Avuçları terliyordu.

Mahkeme kapısı açıldı. Önce müştekinin, sonra sanıkların adı okundu. Kadının beraber beklediği ellili yaşlardaki kadın ile oğlu olan müşteki beraber salona geçerken kendi avukatları, sanıklar ve sanıkların avukatı da katıldı onlara. Kapı üzerlerinden kapanınca telaşı iyice arttı kızın. "Şimdi çıkıp gitsem" diye düşündü.

Kapı açıldı, mübaşir "tanık.." diye seslendi ve ardından kendi ismini okudu. Çıkıp gitmekte geç kalmıştı istemeye istemeye mahkeme salonundan içeriye girdi.

İçerisi dar bir oda gibiydi. Yüksekçe bir kürsüde korkutucu görünümlü, cübbeli, orta yaşlı bir adam oturuyordu. Hakim dedikleri bu olmalıydı. İsmini sordu ona. Sesini kontrol edemedi, yarı çatlak bir sesle adını söyledi. İçeride Hakimin önündeki bir masada denilen her şeyi yazan bir kız vardı. Hakimin sağ tarafında müştekinin avukatı ayakta duruyordu. Onunla göz göze gelince içi biraz sakinledi kadının. İki gün önce bürosunda ne diyeceğini o adam iyice öğretmişti.

Tanıklık edeceği bölmede ayakta yüzü hakime dönük duruyordu. Arkasında müşteki ve iki sanık oturmuş vaziyette bekliyor, hakimin sol tarafında sanıkların avukatı duruyordu. Avukatla gözgöze gelmekten kaçındı.

Hakim: "Doğruyu söyleyeceğine namusun ve vicdanın üzerine yemin et" diyerek ayağa kalktı.

Bu sözle birlikte salonda bekleyen herkes, avukatlar, sanıklar, duruşmayı izleyenler aniden ayağa kalktı. Namusu ve vicdanı üzerine yemin edeceğini kimse söylememişti ona. Yani bu yemini edip de sahit olmadığı olayı anlatırsa namussuz ve vicdansız mı olacaktı? Ya inandığı kişiler ona yalan söyledilerse. Yemin ederken kadının dizleri titremeye başladı.

Yeminden sonra hakimin sorularına göre anlatmaya başladı. İlk bir kaç cümleden sonra açılmıştı. Aynı avukatın söylediği gibi konuşmuştu. Ne olduysa sözlerini bitirdikten sonra oldu. Hakim sanıklara söz verdi: Sözü alan adam yüksek sesle "Bu hanımefendinin olay günü orada değildi" dedi, "Çünkü elimizde kamera kayıtları var" dedi.

Kimse kadına kamera kayıtlarından söz etmemişti. Ağzı kurudu. Elleri zaten en başından beri terliyordu.

Sanığın avukatı "Hakim Bey yanınıza gelebilirmiyim?" diyerek izin istedi. Hakime yaklaşırken elinde koskocaman bir rulo vardı. Rulo açıldı koskocaman bir fotoğraf oldu. Avukat ile hakim fısıldaştılar.

Avukat: "Tanık az önce bir buçuk yıl önce olduğuna şahitlik ettiği bir olayı son derece teferruatlı biçimde bizlerle paylaştı. Simdi soracağım soruya yanıt vermekte güçlük çekmeyecektir" dedi. Hakim "Yaklaş kızım" dedi.

Kadın kürsüye yaklaştı. Yarım saniye sürmeyecek yürüyüş dakikalar gibi gelmişti. Resmi o zaman yakından gördü. Olay yerini, olay anını gösteren bir kamera kaydından alınmıştı. Köşede tarihi ve saati yazılıydı. Az önce saniyesine kadar söylediği olay anının resmini karşısında görünce titremesi arttı kadının.

Avukat sordu: "Hafızanızdan ötürü tebrik ediyorum sizi" dedi. "Şimdi bize söyleyin bakalım olay anını gösteren bu resimde, orada bekleyenlerden hangisi sizsiniz?"dedi. Kız resme bir an baktı.. Orada olmadığını biliyordu zaten. O baktığı bir an bile lehine şahitlik yaptığı adamın ona en başından beri yalan söylediğini anlamasına yetmişti. "İnsanlar ne kadar kötü" diye düşündü. Yaptığı eylemin de iki insana kötülük yapmak olduğunun farkına varmamış ama bu duruma düşürülmesini kötülük olarak düşünmeye başlamıştı. "N'apacaksın şimdi yandın, hakime yalan söylerken yakalandın" diye içinden tekrar ediyordu.

"Cevap ve kızım" dedi hakim.

Kadın ağzını güçlükle açarak "Hatırlamıyorum hangisi benim?" dedi.

Avukat "teşekkür ediyorum Hakim Bey" dedi.

Bu şahıs için "Yalancı şahitlik etmekten, yargıyı aldatmaktan dolayı suç duyurusunda bulunacağız" dedi.

Kız arkasını dönerek kaçamak bir bakış attı önce müştekiye, sonra annesine.

"Kamera kaydını biliyor muydunuz?" diye sordu.

Hakim sinirlendi. "Aranızda konuşmayın" diye öfke ile bağırdı. "Sen de kızım çık dışarı!! Git ayıl bayıl kendine gel" diyerek tanığı dışarıya çıkardı. Çıkarken sanıklardan bir tanesi ile gözgöze geldi yalancı tanık, gözlerini gözlerinin içine dikmiş tiksintiyle bakıyordu ona.

Başı önde çıkarken gözyaşlarını bıraktı, yalan yere şahitliğin nasıl bir kötülük olduğunu, adaleti yanıltmaya çalışmakla aslında bir suçluya yardım ettiğini anlamaya başlamıştı. Sabıka kaydına igirecek bir suç işlediğini ve bu suçu birilerine asılsız yere iftira atılmasına yardımcı olmak için yalan söyleyerek işlediğini ise daha sonra öğrendi.