8 Şubat 2011 Salı

Nazlı Eray, Yeniden

Nazlı Eray ile bir okur olarak tanışmam edebiyat öğretmenimizin biz öğrencilerine türk yazarlarını sevdirme çalışmaların sayesinde oldu. Ah Bayım Ah'ı okumak inanılmaz bir deneyimdi benim için. O güne kadar okuduğum diğer türk yazarlarına hiç mi hiç benzemiyordu. Sayfaları çevirdikçe gözlerimin önünden dizginlerinden boşanmışçasına akan hayal gücüne o zamanki aklımla hayran kalmıştım. Kitabın içindeki dünyanın kurucusu olarak o dünyayı canının istediği gibi eğip bükmesi aklımı başımdan almıştı.

Üniversite sonrasında yeniden keşfettim, o güne dek yayınlanmış nesi var nesi yoksa okudum. Kız Öpme Kuyruğu, Pasifik Günleri, Eski Gece Parçaları, Orphee, Geceyi Tanıdım kitaplarını Cağaloğlu'nda bir yayınevinde bulunca ne kadar mutlu olduğumu hatırlıyorum. Bir çırpıda okudum bunları. Seneler sonra dönüp tekrar okuduğumda ilk okuduğum zamankine benzer haz aldığım ender kitaplardan oldular. Daha sonraları; Uyku İstasyonu, Arzu Sapağında İnecek Var, Aşk Artık Burada Oturmuyor, Ay Falcısı, Kuş Kafesindeki Tenor, Düş İşleri Bülteni, Örümceğin Kitabı, Aşkı Giyinen Adam, Aşık Papağan Barı, Yıldızlar Mektup Yazar okuduğumu anımsadığım kitapları. 2000'li yıllarda biraz ihmal ettim onu okumayı bir kaç kitabını satın alsam da araya sürekli başka kitapları koyduğum için okuyamadım. Öykülerinden Fantastik Sebfoni'deki yazarın eleştirmenler ile ölümcül ilişkisini hatırlarım zaman zaman, ne onlarla ne de onlarsız olabilen bir yazarı anlatır.

Nazlı Eray'ın sınır tanımayan anlatımını seviyorum, gerçekleşmesi imkansız olayları sıradan, basit bir hadiseymişcesine anlatıp, inanılır kılmakla imkansızı başarıyor. Oysa gülünüp gayri ciddi bulunmak gibi bir riski taşıyor içinde. Samimi bir anlatımı var. Okuyucusu için seçtiği kelimeler hiç seçilmiş gibi durmuyor sanki bir çırpıda anlatırmış gibi, zahmetsizce yazılmış gibi. Kitapları mucizeler ve tesadüfler ile dolu oysa.

Geçtiğimiz günlerde yaşamından kesitleri aktardığı kitabı bir kitapçı dükkanında okumaya başladım: Tozlu Altın Kafes. O gün Yeşil Peri Gecesi'ni okumaya başlamıştım. Kitapta çay bahçesinde geçen tanışma bölümünü bitirdikten sonra biraz hava almak için dolaşmaya çıkmıştım. Sayfaları şöyle bir çevirince karşıma çıkan ilk sayfa orta yaşı geçmiş bir kadın hayranı ile bir çay bahçesinde karşılaşmasını anlatıyordu. Kitabımın sayfalarını bir çay bahçesinde kapatıp sonra başka bir kitabın sayfalarını açınca karşıma yeni bir çay bahçsi çıkmıştı, iyi mi?Kadın, Ege'yi hatırlamak üzerine aralarında bir konuşma başlatınca, yazar hem onunla konuşuyor hem de hatırladıkları üzerine bir iç konuşmaya girişiyordu. Çok zekice kurgulanmış bir bölümden başlamıştım okumaya. Nazlı Eray iki farklı yaştaki kendisini bir araya getiriyor, bunu, çaktırmadan yapıyordu. Onu okumaya alışık olmayan birisi kolaylıkla bunu bir okur ve sevdiği yazarın konuşması olarak algılayabilirdi. Nazlı Eray'ın kitapları okurken kendinizi ne kadar verdiğinize göre size bir şeyler verir. O kısacık okumadan sonra kitabı satın aldım ve bir solukta bitirdim. Ardından da seneler önce Nazlı Eray için yazılmış, kitaplığımın bir köşesinde unuttuğun bir başka kitabı yeniden okudum. Şimdi de okumayı ihmal ettiğim kitapları sırada.
;



Fotoğrafı Kurcalayan - D.M.

Adını Bilmediğim Ağaç

Practice beni mimlemiş, ağaç olsan hangi ağaç olurdun diye soruyor.

Ben ağaçları severim ama isimlerini pek bilmem, meyve ağacı ise, meyve verdiği zaman ne ağacı olduğunu bilirim. Bir de kavak ağacını, selviyi bilirim ama onlar hüzünlü ağaçlar. Çınar ağacını bilirim az çok ama bazen de emin olamam, çınar mıd eğil mi bilemem. Kestane ağaçlarını bilirim, tabi o da dikenli dikenli kestanelendiğinde. Cinsini bilmiyorum ama ben illaki şu resimdeki ağaç olmak isterdim. Resimde çok ağaç var hangisi diye soran olursa en ortadaki, en kocamanı derdim.


Bir ağaç. olsam, etrafımda çiçekler olsa - belli ki bir park işte - çiçekler arasında, karşımda boğaz manzarası. Dallarımın altında bir masa, bir de sandalye.

İşte o zaman şunları derdim:

Ben Hidiv Kasrı'nın orta yerindeki parkın içindeki kocaman ağaç. Ne çok yazlar, kışlar, baharlar geçirdim burada bilemezsiniz. Zamanın hızlı geçtiğini söylüyor parkta gezen ziyaretçiler kendi aralarında. Bunu derken birbirlerine bilmiş bilmiş bakıyorlar. Oysa bilmiyorlar burada zaman ne kadar yavaş geçiyor.

Ben Hidiv Kasrı'nın yüzlerce ağacından biri, isimsiz olanı. Birisi gelsin, otursun gölgemde, derin düşüncelere dalsın isterdim. Sonra dayanamasın, başlasın düşündüklerini yazmaya isterdim. Uzun zaman sonra bir kitap sever gelsin aynı yerde otursun ve seneler önce oradan geçen yazarın dallarımın altında yazdığı kitabı okusun isterdim. Yazarın benim gölgemde kaleme aldığı yere geldiğinde başını okuduklarından kaldırıp derin bir nefes çekip etrafına bakmasını isterdim.

Derin bir nefes, serin boğaz havası, kuş sesleri. Başını kaldırıp derin nefes çektiğinde ve etrafında olan biten dinginliğin farkına vardığında, yazan da, okuyan da "hayat ne düzel" diye düşünsün isterdim Tıpkı benim gibi, adı belli olmayan ağaç gibi.

Çok mu şey mi istemek olurdu bunlara özenseydim?. Son isteğimdi diye düşünün, belki gerçekleşir dileklerim o zaman.

İşte ağaç olsam olsam bu ağaç olurdum.

Bu mimi kimseye göndermiyorum, ama içinden bu konuyu yazmayı geçiren herkesi davet ediyorum yazmaya. Bir ağaç olsanız, hangi ağaç olmak isterdiniz?

7 Şubat 2011 Pazartesi

Konuşan Kafalar

Aptal kutusu diyorum televizyona, fazlası zarar. Aptallaştırıyor adamı. Ülkemizde televizyonculuk diye bir şey yok. Çünkü herhangi bir konuda planlama yapan bir tane TV kanalı yok. Ülkemizde planlama yapan bir kurum kuruluş varsa onu bilemem, bana denk gelmedi. Böylesine plansızlık ve projesizliği ilke edinmiş bir ülkede TV kanallarında plan, program ve ilke görmeyi beklemek abes ile haşır neşir olmak olur. Öyle olmaktansa oturur iki blog bakarım daha evla. Patates bu sene iyi sattı mantığı ile ertesi sene cümlesi papates yetiştiren köylüden hiç farkları yok TV kanallarının. Biri çok izlenen bir program mı yaptı; hurrra, hepsi peşinden. Kılavuzu karga olanın sonunu bilirsiniz. Burnu boktan kurtulmazz böylelerinin.

Program dediğin saatinde başlar saatinde biter. Vaktinde başlayan program yok bir kere. Eh nerden baksan yirmi yıldan fazla oldu özel kanallar çıkalı. Yirmi yılda gelinen nokta: Ne zaman başlayıp ne zaman biteceği belli olmayan programlar. Özet adı altında bir saate yakın gösterilen diziler. Bu plansızlık seyirciye şunu demek: "Siz aptalsınız, biz önünüze ne koysak izleyeceksiniz. Neyi izlemek istediğinizi bile bilemezsiniz siz". Bunun aksi olduğunu söylemeyin bana. Seyirciye saygı yoksa, seyirci adam yerine konmuyorsa mesaj aynıyle bu demektir.

Saçma sapan yarışma programları var, yabancı kanallarda orijinallerini yıllardır izliyoruz. Yarışma programlarının süresi 20 dakikadan başlar ve 1 saati geçmez. Bizimkiler dandik bir kutuyu açıncaya, bir kapağı kaldırıncaya kadar geçiyor o yirmi dakika. Kalitesiz yayınlar üretmek yayıncılık değil, televizyonculuk değil. Kısa sürede yapılabilecek bir işi üç saate yaymak marifet değil. Amaç geceyi doldurmaksa eğer. aferin size doğru yoldasınız. Ama amaç televizyonculuk yapmaksa kıyısından geçmiyorsunuz. Arap kanalları sizden başarılı.

Haberlere bakmak ise akıllı işi değil, haber bültenleri kamera şakası döndü çoktan. Haberde olması gülünç kaçan hadiseler geçidi var bu şaka programlarında, ya da salya sümük ağladı ağlayacak ses tonlarında debelenen ankırmenler var. Sonra ankırmenlerin jokey pozisyonunda göründüğü kasetler var. Ama onlardan bahsetmiyoruz şarkıcıların seks skandalları çıktı, ankırmenlerin çıkmış çokmu?

Bir kaç zamandır türk kanallarında tartışma programlarını izliyorum. Şöyle izliyorum. Sesi kapatıyorum, öyle bakıyorum kıpırdana kellelere. Tavsiye ederim en azından beş dakika sesi kapatıp izleyin kimin ne mal olduğu, kimin diyecek lafı olduğu kimin boş konuştuğunu sesi kapanmış TV ekranına bakarak anlıyorusunuz. Bir süre öyle bakıp programın izlemeye değip değmeyeceğine böyle karar verin. Saatlerce bir şey duyacağınızı zannederek boş geyiklere kulak vermekten daha iyi.

Bir de sesi kapanmış TV ekranında konuşan kafalara bakarak o anda konuşmakta olan kimsenin karakterini cukkkadanak okumanız mümkün. Atışlarınız yüzde yüz isabetli oluyor. Denemesi bedava.

6 Şubat 2011 Pazar

Yalancı Şahit

Yirmili yaşlarının sonlarındaydı kadın. Suskun insan kalabalığı ile beraber koridorda bekliyordu. Şanslıydı oturabilecek bir yer bulmuştu. Dudakları biraz sonra söyleyeceklerinin provasını yapar gibi sessizce açılıp kapanıyordu. Beraber beklediği kadın ve üç adam kıza arada telaşla fısıldayarak bir şeyler hatırlatıyorlardı.

Kadın beyaz tenli, siyah uzun saçlıydı, önceleri sakin oturuken zaman geçtikçe siyah çizmeli ayakları asabi biçimde hareketlenmeye başlamıştı. Çizmelerinin tabanı eskiydi, topuğunun arka kısmı yürümekten aşınmıştı. Ayağa kalktığında gri pardösüsünün arkasında hafif ibir sökülme gözüküyordu. Kız beyaz tenliydi ama belli ki havasızlıktan, biraz sararmaya başlamıştı.

Tekrar oturduğunda koridorda bekleyenleri tek tek incelemeye başladı kadın. O sırada beraber beklediği kadın kulağına bir şey fısıldadı. O andan itibaren gözleri koridorda dolaşmasına devam etti ama sanık olduğunu öğrendiği kişilere geldiğinde onlara atlayıp, diğer insanların yüzüne bakmaya başladı. Artık ayaklarının sarsılarak titrediğini kendisi de farketmişti. Avuçları terliyordu.

Mahkeme kapısı açıldı. Önce müştekinin, sonra sanıkların adı okundu. Kadının beraber beklediği ellili yaşlardaki kadın ile oğlu olan müşteki beraber salona geçerken kendi avukatları, sanıklar ve sanıkların avukatı da katıldı onlara. Kapı üzerlerinden kapanınca telaşı iyice arttı kızın. "Şimdi çıkıp gitsem" diye düşündü.

Kapı açıldı, mübaşir "tanık.." diye seslendi ve ardından kendi ismini okudu. Çıkıp gitmekte geç kalmıştı istemeye istemeye mahkeme salonundan içeriye girdi.

İçerisi dar bir oda gibiydi. Yüksekçe bir kürsüde korkutucu görünümlü, cübbeli, orta yaşlı bir adam oturuyordu. Hakim dedikleri bu olmalıydı. İsmini sordu ona. Sesini kontrol edemedi, yarı çatlak bir sesle adını söyledi. İçeride Hakimin önündeki bir masada denilen her şeyi yazan bir kız vardı. Hakimin sağ tarafında müştekinin avukatı ayakta duruyordu. Onunla göz göze gelince içi biraz sakinledi kadının. İki gün önce bürosunda ne diyeceğini o adam iyice öğretmişti.

Tanıklık edeceği bölmede ayakta yüzü hakime dönük duruyordu. Arkasında müşteki ve iki sanık oturmuş vaziyette bekliyor, hakimin sol tarafında sanıkların avukatı duruyordu. Avukatla gözgöze gelmekten kaçındı.

Hakim: "Doğruyu söyleyeceğine namusun ve vicdanın üzerine yemin et" diyerek ayağa kalktı.

Bu sözle birlikte salonda bekleyen herkes, avukatlar, sanıklar, duruşmayı izleyenler aniden ayağa kalktı. Namusu ve vicdanı üzerine yemin edeceğini kimse söylememişti ona. Yani bu yemini edip de sahit olmadığı olayı anlatırsa namussuz ve vicdansız mı olacaktı? Ya inandığı kişiler ona yalan söyledilerse. Yemin ederken kadının dizleri titremeye başladı.

Yeminden sonra hakimin sorularına göre anlatmaya başladı. İlk bir kaç cümleden sonra açılmıştı. Aynı avukatın söylediği gibi konuşmuştu. Ne olduysa sözlerini bitirdikten sonra oldu. Hakim sanıklara söz verdi: Sözü alan adam yüksek sesle "Bu hanımefendinin olay günü orada değildi" dedi, "Çünkü elimizde kamera kayıtları var" dedi.

Kimse kadına kamera kayıtlarından söz etmemişti. Ağzı kurudu. Elleri zaten en başından beri terliyordu.

Sanığın avukatı "Hakim Bey yanınıza gelebilirmiyim?" diyerek izin istedi. Hakime yaklaşırken elinde koskocaman bir rulo vardı. Rulo açıldı koskocaman bir fotoğraf oldu. Avukat ile hakim fısıldaştılar.

Avukat: "Tanık az önce bir buçuk yıl önce olduğuna şahitlik ettiği bir olayı son derece teferruatlı biçimde bizlerle paylaştı. Simdi soracağım soruya yanıt vermekte güçlük çekmeyecektir" dedi. Hakim "Yaklaş kızım" dedi.

Kadın kürsüye yaklaştı. Yarım saniye sürmeyecek yürüyüş dakikalar gibi gelmişti. Resmi o zaman yakından gördü. Olay yerini, olay anını gösteren bir kamera kaydından alınmıştı. Köşede tarihi ve saati yazılıydı. Az önce saniyesine kadar söylediği olay anının resmini karşısında görünce titremesi arttı kadının.

Avukat sordu: "Hafızanızdan ötürü tebrik ediyorum sizi" dedi. "Şimdi bize söyleyin bakalım olay anını gösteren bu resimde, orada bekleyenlerden hangisi sizsiniz?"dedi. Kız resme bir an baktı.. Orada olmadığını biliyordu zaten. O baktığı bir an bile lehine şahitlik yaptığı adamın ona en başından beri yalan söylediğini anlamasına yetmişti. "İnsanlar ne kadar kötü" diye düşündü. Yaptığı eylemin de iki insana kötülük yapmak olduğunun farkına varmamış ama bu duruma düşürülmesini kötülük olarak düşünmeye başlamıştı. "N'apacaksın şimdi yandın, hakime yalan söylerken yakalandın" diye içinden tekrar ediyordu.

"Cevap ve kızım" dedi hakim.

Kadın ağzını güçlükle açarak "Hatırlamıyorum hangisi benim?" dedi.

Avukat "teşekkür ediyorum Hakim Bey" dedi.

Bu şahıs için "Yalancı şahitlik etmekten, yargıyı aldatmaktan dolayı suç duyurusunda bulunacağız" dedi.

Kız arkasını dönerek kaçamak bir bakış attı önce müştekiye, sonra annesine.

"Kamera kaydını biliyor muydunuz?" diye sordu.

Hakim sinirlendi. "Aranızda konuşmayın" diye öfke ile bağırdı. "Sen de kızım çık dışarı!! Git ayıl bayıl kendine gel" diyerek tanığı dışarıya çıkardı. Çıkarken sanıklardan bir tanesi ile gözgöze geldi yalancı tanık, gözlerini gözlerinin içine dikmiş tiksintiyle bakıyordu ona.

Başı önde çıkarken gözyaşlarını bıraktı, yalan yere şahitliğin nasıl bir kötülük olduğunu, adaleti yanıltmaya çalışmakla aslında bir suçluya yardım ettiğini anlamaya başlamıştı. Sabıka kaydına igirecek bir suç işlediğini ve bu suçu birilerine asılsız yere iftira atılmasına yardımcı olmak için yalan söyleyerek işlediğini ise daha sonra öğrendi.






Biraz da Müzik

Arada müzik dinlemek lazım değil mi? Kaset zamanlarında karışık kasetler hazırlar, bunları dinler unutur, aylar seneler sonra bulduğumda yine dinlerdim. Şarkılar birbir ile uyumlu seçildiyse severdim kendi yaptığım karmayı. Sonra karışık CDler hazırlar oldum, kenara koyup sonra yine dinlediklerim oldu. Bazen cidden güzel şeyler çıkıyordu.

Kafayı remixlere taktığım bir dönem hazırlamışım aşağıdaki karmayı. Sırf Finley Quaye & Beth Orton & William Orbit'i bir araya getiren "Dice"ın tuhaf bir versiyonu için ya da Cary Broyhers - Ride içim bile değer. Ben sevdim dinleyince tüm karmaşıklığı.

Biraz da müzik.. İyi pazarlar herkese.





5 Şubat 2011 Cumartesi

Yalan

Yalana karşı tuhaf bir duyarlılığım var.

İyi kötü tanıdığım, birkaç kez görüştüğüm, yani vücut dilini okuyabildiğim ve sesinin tınısını tanıdığım bir insan yalan söylediğinde hemen anlıyorum. Yalan söylendiğini bilmek gizlenen doğrunun ne olduğunu bana öğretmiyor elbette. Farketmek ve çoğunlukla atılan yalanı yiyormuş gibi bakmaya deavm etmek zor oluyor elbette. Yalan söylediğini bile bile karşındakinin yalanına devam etmesini seyretmek ayrıyeten rahatsızlık verici bir seyir. Sanki bir insanı ondan habersiz çıplak izlemek gibi, müstehcen bir şey.

İlk farkettiğimde çok ufak bir çocuktum, daha okula başlamamıştım. Hazin bir yalandı. Ama büyüklerin ses tonundaki değişiklikleri izlemeye uyandırdı beni. Minik bir yalan da olsa çocukların camdan fanusa benzeyen masum dünyasında yalana yer yok. Yalanla tanışınca büyümeye başlıyor insan. Göze görünenler ve gözden uzakta tutulmaya çalışanların farkına vardınmı masumiyet fanusunda ilk çatlak beliriyor.

Yalan ne kadar dürüstlük dışıysa benim bunu farkettiğimi gizlemem de dürüstçe değil farkındayım. Ama Her yalana ağız açanla çata çat yüzleşecek de değilim. Yüzleşmeleri zaman yaymak en iyisi. Yalan sayısını, dozajını arttırana ayağımı denk almam yeterli oluyor.

Bu özellik tanrının bana verdiği bir hediye mi, yoksa ceza mı?

4 Şubat 2011 Cuma

Nefretengiz Ecnebi Şarkılar

Epeydir blogda liste yapmayı boşladığımın farkındayım. Öyle ki liste yoksunluğum içimde bir koca boşluk gibi büyüyordu. Artık buna dur demememin zamanı gelip de geçmişti bile. Hep en sevdiklerim olacak değil ya benim için en berbat yabancı şarkılar, hatta bir daha asla duyma tahammülü gösteremeyeceğim, çalan cisme en yakınımda bulduğum elime geçirdiğim yabancı cismi anında yeşerip Hulklaşarak atacağım, susturamazsam o ortamdan naralar atıp kaçacağım şarkılardan aklımdan çıkmayanları listeliyorum.

İşte bir daha duymak istemediğim şarkılar, bu arada listem subjektif mi subjektiftir sadece kendimi bağlar:

- Hotel California - Eagles: Adamlar best of albümlerine bile almıyorlar şarkıyı, Eagles için düzenlenen tribute albümünde bile yok bu şarkı. O denli itici. Ülkemizde baş tacı nedense.

- Believe - Cher: Bu şarkı yapılalı 10 yıldan fazla olmuştur herhalde, duymayan da kalmamıştır, herkes duyduğuna gçre neden hala çalıyorsunuz bunu? Başka şarkı mı kalmadı? CD mi yok? Verelim CD onu çalın.

- I Wanna Dance With Somebody - Whitney Houston: Tiz vokal, aşırı pür neşe hali, neye seviniyoruz noluyoruz çığlık çığlığa? Bir şarkıda olmasını istemediğim hemen hemen herşey bu şarkıda toplaşmış, "kalk gidelim" diye de bayrak açmış.

- Ice Ice Baby - Vanilla Ice: Hitin en önde gideni bu işte, onlarca yılı devirdiğine inanamıyorum.

- Mambo #5 - Lou Bega: Yaz gecelerinin vazgeçilemeyen kabusu

- Barbie Girl - Aqua: Sayfiye yerlerinde hala dönmesinin hikmetini anlamadım, itici ötesi sevimsiz şarkı.

- The Final Countdown - Europe: Dramatizasyonun bu denli yüksek olduğu diğer şarkı Eye of the Tiger'dır, Ama yok ondan bu denli nefret etmedim, edebilirim.

- Wake Me Up Before You Go-Go - Wham!: Bu oğlanlar dağılalı onlarca yıl oldu, George oldu Michael oldu, öbür üyesinin adını anımsayan kalmadı. Şarkıyı nerden bulup çıkartıp uluorta çalıyorlar hala, ne gereği var?

-Who Let The Dogs Out? - Baha Men: Köpek vokalli şarkı, beğenen dinlesin ben dinlemem. Kedi vokalli olursa belki. "Who Let The Cats Out?" yani.

- Sussudio - Phil Collins: Adamın tiz sesinin tizlik sınırlarını zorlamasına aşıksanız ideal parça yok bu ses tonuna kılsanız başından sonuna dinlemek sizi sinir krizinin eşiğine getirir.

- All That She Wants - Ace of Base: Ucu bucağı belirsiz şarkı ama sanki her notası aynı. Belki de bu yüzden uçsuz bucaksı z ve bitmeyecekmiş hissi veriyor dinleyicisine.

- Everthing I do I do It For You - Bryan Adams: Romantizm öldürür mü adamı? Öldürür hele bu şarkının Kevin Kostner'lı Robin Hood fecaatinin soundtrackinden çıkan hit olduğunu düşünürsek, ölümlerden ölüm beğendirtir. O derece planlı projeli bir şarkı.

- Baby Come To Me - Patti Austin: Geçen yüzyılın da bu yüzyılında hiti mübarek.

- How am I Supposed to Live Without You - Michael Bolton: Adamın saçı bir dönem markası oldu, dikkatinizi çekerim sesi değil saçı meşhurdu. Kenny G. görünümlü bir herif, müzikalitesi de aynı seviyede, üstelik Kenny Rogers gibi kelimeleri ortadan çatlattırarak manalandırıyor. Özgünlük sıfır yani. Geçin bu formülleri allaşkına, müziği rahat bırakın kardeşim.

- Still Got the Blues - Gary Moore: Böyle bir şarkının olmasını da, içinde bitmek tükenmek bilmeyen bayık bir gitar solosu olmasını da, tüm bunlar yetmiyormuş gibi türkçe versiyonunun yapılmışlığını nefretle kınıyorum.

- From A distance - Bette Middler: Bundan o kadar çok gına geldi ki.

- My Heart Will Go On - Celine Dion: Yettin artık Celine, bıktık bıktık bıktık!!! Bilmem anlatabildim mi? O buzdağının görünmeyen kısmı kafana düşseydi de altında kalsaydın demeye zorladın beni en sonunda. Bitsin bu eziyet.

- One of Us - Joan Osborne: Ya evet!! Ya eğer Tanrı aramızda olsaydı, ilkokul ikinci sınıf kompozisyon ödevi gibi sözler, afferim otur aşaRı, sıfır!!

- One of Us - Prince: Şarkıdan nefret ederken gitti kavırladı adam, iyi mi? Hem de Emancipation adını verdiği 3 CDlik albümün içinde. Albüm satmamış zaten. Sebebi bu şarkıdır ben söyleyeyim.

- You're Beautiful - James Blunt: Şarkının sözlerine ayrı, herifin sesine apayrı bir gıcığım.

- Hero - Enrique Iglesias: Ağlar kıvamda yırtınarak genç kızlığa ilk adımlarını atanların kalplerinde aşk tomurcukları açtıran şarkı. Bir sübyancının iç dünyası lezzetinde sözler.

- The Lady in Red - Chris de Burgh: Filmi olmasaydı şarkısı da olmazdı belki. Ama ikisi de var. Ama neden hala var?

- Informer - Snow: Bunun gibi üç aylık ömrü olması gereken şarkının yıllarca ayakta kalması haksızlık.

- Vaya Con Dios - Ne Na Na Na: Ne diyeyim madem ki belçikalısın bari ana dilinizde söyleseydiniz. Şarkıya mı yoksa mahsustan neşeden kudurmuş misali çağlayan vokale mi daha kılım karar verecek kadar dinleyemiyorum.

- U Can't Touch This - Mc Hammer: Bu şarkıyı dilimize Ercan Saatçi ve saz arkadaşları bir çırpıda sokmuştu. Zaten sırf bu bile şarkıdan başlı başına tiskinme sebebi.

- Life is Life - Opus: İlk duyduğumdaki nefret hissini hala dipdiri tutmayı başaran yegane şarkı diğerlerine olan nefretim azalıp çoğalıyor ama bu hep aynı hep aynı, remixine de aynı kılım. Hatta niye remixi var?

Oh be yazdım rahatladım.

Darısı nefretlik türkçe eserlerin başına.