6 Şubat 2011 Pazar

Biraz da Müzik

Arada müzik dinlemek lazım değil mi? Kaset zamanlarında karışık kasetler hazırlar, bunları dinler unutur, aylar seneler sonra bulduğumda yine dinlerdim. Şarkılar birbir ile uyumlu seçildiyse severdim kendi yaptığım karmayı. Sonra karışık CDler hazırlar oldum, kenara koyup sonra yine dinlediklerim oldu. Bazen cidden güzel şeyler çıkıyordu.

Kafayı remixlere taktığım bir dönem hazırlamışım aşağıdaki karmayı. Sırf Finley Quaye & Beth Orton & William Orbit'i bir araya getiren "Dice"ın tuhaf bir versiyonu için ya da Cary Broyhers - Ride içim bile değer. Ben sevdim dinleyince tüm karmaşıklığı.

Biraz da müzik.. İyi pazarlar herkese.





5 Şubat 2011 Cumartesi

Yalan

Yalana karşı tuhaf bir duyarlılığım var.

İyi kötü tanıdığım, birkaç kez görüştüğüm, yani vücut dilini okuyabildiğim ve sesinin tınısını tanıdığım bir insan yalan söylediğinde hemen anlıyorum. Yalan söylendiğini bilmek gizlenen doğrunun ne olduğunu bana öğretmiyor elbette. Farketmek ve çoğunlukla atılan yalanı yiyormuş gibi bakmaya deavm etmek zor oluyor elbette. Yalan söylediğini bile bile karşındakinin yalanına devam etmesini seyretmek ayrıyeten rahatsızlık verici bir seyir. Sanki bir insanı ondan habersiz çıplak izlemek gibi, müstehcen bir şey.

İlk farkettiğimde çok ufak bir çocuktum, daha okula başlamamıştım. Hazin bir yalandı. Ama büyüklerin ses tonundaki değişiklikleri izlemeye uyandırdı beni. Minik bir yalan da olsa çocukların camdan fanusa benzeyen masum dünyasında yalana yer yok. Yalanla tanışınca büyümeye başlıyor insan. Göze görünenler ve gözden uzakta tutulmaya çalışanların farkına vardınmı masumiyet fanusunda ilk çatlak beliriyor.

Yalan ne kadar dürüstlük dışıysa benim bunu farkettiğimi gizlemem de dürüstçe değil farkındayım. Ama Her yalana ağız açanla çata çat yüzleşecek de değilim. Yüzleşmeleri zaman yaymak en iyisi. Yalan sayısını, dozajını arttırana ayağımı denk almam yeterli oluyor.

Bu özellik tanrının bana verdiği bir hediye mi, yoksa ceza mı?

4 Şubat 2011 Cuma

Nefretengiz Ecnebi Şarkılar

Epeydir blogda liste yapmayı boşladığımın farkındayım. Öyle ki liste yoksunluğum içimde bir koca boşluk gibi büyüyordu. Artık buna dur demememin zamanı gelip de geçmişti bile. Hep en sevdiklerim olacak değil ya benim için en berbat yabancı şarkılar, hatta bir daha asla duyma tahammülü gösteremeyeceğim, çalan cisme en yakınımda bulduğum elime geçirdiğim yabancı cismi anında yeşerip Hulklaşarak atacağım, susturamazsam o ortamdan naralar atıp kaçacağım şarkılardan aklımdan çıkmayanları listeliyorum.

İşte bir daha duymak istemediğim şarkılar, bu arada listem subjektif mi subjektiftir sadece kendimi bağlar:

- Hotel California - Eagles: Adamlar best of albümlerine bile almıyorlar şarkıyı, Eagles için düzenlenen tribute albümünde bile yok bu şarkı. O denli itici. Ülkemizde baş tacı nedense.

- Believe - Cher: Bu şarkı yapılalı 10 yıldan fazla olmuştur herhalde, duymayan da kalmamıştır, herkes duyduğuna gçre neden hala çalıyorsunuz bunu? Başka şarkı mı kalmadı? CD mi yok? Verelim CD onu çalın.

- I Wanna Dance With Somebody - Whitney Houston: Tiz vokal, aşırı pür neşe hali, neye seviniyoruz noluyoruz çığlık çığlığa? Bir şarkıda olmasını istemediğim hemen hemen herşey bu şarkıda toplaşmış, "kalk gidelim" diye de bayrak açmış.

- Ice Ice Baby - Vanilla Ice: Hitin en önde gideni bu işte, onlarca yılı devirdiğine inanamıyorum.

- Mambo #5 - Lou Bega: Yaz gecelerinin vazgeçilemeyen kabusu

- Barbie Girl - Aqua: Sayfiye yerlerinde hala dönmesinin hikmetini anlamadım, itici ötesi sevimsiz şarkı.

- The Final Countdown - Europe: Dramatizasyonun bu denli yüksek olduğu diğer şarkı Eye of the Tiger'dır, Ama yok ondan bu denli nefret etmedim, edebilirim.

- Wake Me Up Before You Go-Go - Wham!: Bu oğlanlar dağılalı onlarca yıl oldu, George oldu Michael oldu, öbür üyesinin adını anımsayan kalmadı. Şarkıyı nerden bulup çıkartıp uluorta çalıyorlar hala, ne gereği var?

-Who Let The Dogs Out? - Baha Men: Köpek vokalli şarkı, beğenen dinlesin ben dinlemem. Kedi vokalli olursa belki. "Who Let The Cats Out?" yani.

- Sussudio - Phil Collins: Adamın tiz sesinin tizlik sınırlarını zorlamasına aşıksanız ideal parça yok bu ses tonuna kılsanız başından sonuna dinlemek sizi sinir krizinin eşiğine getirir.

- All That She Wants - Ace of Base: Ucu bucağı belirsiz şarkı ama sanki her notası aynı. Belki de bu yüzden uçsuz bucaksı z ve bitmeyecekmiş hissi veriyor dinleyicisine.

- Everthing I do I do It For You - Bryan Adams: Romantizm öldürür mü adamı? Öldürür hele bu şarkının Kevin Kostner'lı Robin Hood fecaatinin soundtrackinden çıkan hit olduğunu düşünürsek, ölümlerden ölüm beğendirtir. O derece planlı projeli bir şarkı.

- Baby Come To Me - Patti Austin: Geçen yüzyılın da bu yüzyılında hiti mübarek.

- How am I Supposed to Live Without You - Michael Bolton: Adamın saçı bir dönem markası oldu, dikkatinizi çekerim sesi değil saçı meşhurdu. Kenny G. görünümlü bir herif, müzikalitesi de aynı seviyede, üstelik Kenny Rogers gibi kelimeleri ortadan çatlattırarak manalandırıyor. Özgünlük sıfır yani. Geçin bu formülleri allaşkına, müziği rahat bırakın kardeşim.

- Still Got the Blues - Gary Moore: Böyle bir şarkının olmasını da, içinde bitmek tükenmek bilmeyen bayık bir gitar solosu olmasını da, tüm bunlar yetmiyormuş gibi türkçe versiyonunun yapılmışlığını nefretle kınıyorum.

- From A distance - Bette Middler: Bundan o kadar çok gına geldi ki.

- My Heart Will Go On - Celine Dion: Yettin artık Celine, bıktık bıktık bıktık!!! Bilmem anlatabildim mi? O buzdağının görünmeyen kısmı kafana düşseydi de altında kalsaydın demeye zorladın beni en sonunda. Bitsin bu eziyet.

- One of Us - Joan Osborne: Ya evet!! Ya eğer Tanrı aramızda olsaydı, ilkokul ikinci sınıf kompozisyon ödevi gibi sözler, afferim otur aşaRı, sıfır!!

- One of Us - Prince: Şarkıdan nefret ederken gitti kavırladı adam, iyi mi? Hem de Emancipation adını verdiği 3 CDlik albümün içinde. Albüm satmamış zaten. Sebebi bu şarkıdır ben söyleyeyim.

- You're Beautiful - James Blunt: Şarkının sözlerine ayrı, herifin sesine apayrı bir gıcığım.

- Hero - Enrique Iglesias: Ağlar kıvamda yırtınarak genç kızlığa ilk adımlarını atanların kalplerinde aşk tomurcukları açtıran şarkı. Bir sübyancının iç dünyası lezzetinde sözler.

- The Lady in Red - Chris de Burgh: Filmi olmasaydı şarkısı da olmazdı belki. Ama ikisi de var. Ama neden hala var?

- Informer - Snow: Bunun gibi üç aylık ömrü olması gereken şarkının yıllarca ayakta kalması haksızlık.

- Vaya Con Dios - Ne Na Na Na: Ne diyeyim madem ki belçikalısın bari ana dilinizde söyleseydiniz. Şarkıya mı yoksa mahsustan neşeden kudurmuş misali çağlayan vokale mi daha kılım karar verecek kadar dinleyemiyorum.

- U Can't Touch This - Mc Hammer: Bu şarkıyı dilimize Ercan Saatçi ve saz arkadaşları bir çırpıda sokmuştu. Zaten sırf bu bile şarkıdan başlı başına tiskinme sebebi.

- Life is Life - Opus: İlk duyduğumdaki nefret hissini hala dipdiri tutmayı başaran yegane şarkı diğerlerine olan nefretim azalıp çoğalıyor ama bu hep aynı hep aynı, remixine de aynı kılım. Hatta niye remixi var?

Oh be yazdım rahatladım.

Darısı nefretlik türkçe eserlerin başına.

3 Şubat 2011 Perşembe

Uykusu Gelen Kedi

Kedilerle bir miktar olan herkes onların uykuyu ne kadar çok sevdiklerini, günün onsekiz saat kadarını uykuda geçirdiklerini bilir. Uyanıkken çeviklikliği ile insanı şaşırtan, hatta kendi boyunun kaç katı mesafeye zıplayabilen, oyunculuğu ile kedi dostlarını kahkahlara boğan bu hayvanı uykuda izlemek de keyif vericidir.

Kedi besleyenlerin onların uyurkenki hallerini gözlemleme şansını yüksektir. Güvenli ortamda uyuyan kediler, sokaktaki kediler gibi yattıkları yerde kıvrılıp kalmazlar, yayıldıkça yayılırlar, gerindikçe gerinirler. Rüya gördükleri zaman kulakları, bıyıkları, patileri her biri ayrı bir yönde ve biçimde oynar. Rüyasında muhtemelen koltuktan koltuğa atlayıyor, tırmanmasının ebediyyen yasak olduğunu bildiği perdelere tırmanıp, oradan abajurlara atlıyordur ya da gözünüzün bebeği difenbahyalara tırmanıp oradan yemek masasına pike yapıyordur yaramaz.

Benim siyah kedi TV karşısına geçip film izlemeye niyetlendiğimi anladığında, yani filmin ilk dakikaları başlayıp da benim bir müddet oradan kalkmayacağımı anladığında kardeşi ile uyukladığı kendi koltuğunu birakıp benim oturduğum koltuğun kenarına gelir ve gözlerini bana diker bakar. Bu "kucağına çıkabilir miyim?" demektir. "Gel" dediğimde hemen kucağıma zıplar. Hırıldaya hırıldaya patileri ile karnımı ezip, kıvrılır ve film bitinceye kadar orada kalır. Uykuya dalmadan çenesini okşamayı bıraktıysam eğer kafasını kaldırıp gözlerimin içine bakar. Ne kadar okşasan az gelir ona. Durmamı istemez. Uykusunda sıkıldıkça pozisyon değiştirir. İlk başta iri bir tüylü top gibi yuvarlanmışken dakikalar ilerledikçe, uzar uzar karnının açık renkli tüylerini yayar da yayar. Rüya gördüğü zamanı bilirim kedimin. Bir yerlerde hoplayıp zıpladığını bilirim rüyasında.

Kedi kucağımda değilse bazen filmlerin ortasında uyuklama ihtimalim oluyor, ama o uyurken ben uyumuyorum. İyi de oluyor hani.

Sokaklarda gezerken uyuyan kedi görmek zor. Ama aşağıdaki güzeller güzeli miniği uyuklarken yakaladım. Ait olduğu bahçenin duvarına kurulmuş, dışarıdan gelebilecek tehlikelerden bihaber, uyku ülkesinin bahçesinden içeriye düşmek üzereyken yarı aralık gözleri ile bana belli belirsiz bakar vaziyette yakaladım onu. O andaki hali artık fotoğraf makinemin içinde. Bir kaç ay oldu, kediler hızla büyür ilk aylarında. Şimdi kimbilir nerededir?

Fotoğraf: Uykusu Gelen Kedi - D.M.

Zimmer & Reznor

Lafa dalmadan önce bir şey sormak istiyorum ilk olarak. Lütfen aşağıdaki soruda verilen linki izleyerek açılan sayfada karşınıza çıkacak olan kırmızı butona bir defa dokunun ve çıkan sesi duyduktam sonra eğer hala benden nefret etmediyseniz geri gelin lütfen. Size anlatacaklarım var.


Duydunuz ve hala buradasınız.

Teşekkür ederim.

Böyle bir başlangıç yapmak istemezdim ama geçen yıl izlediğim en güzel filmler listemin en tepesine gelip kurulmuş ve bir daha 2010 yılında geri dönüp de film izleme imkanım olmadığı için hep o tepedeki yerinde kalacak olan film hakkında elim erip de yazmamıştım vaktinde. Inception güzel film, ama filmde beni en çok etkileyen unsur daha filmin başlaması ile birlikte duıymaya başladığımız görkemli müzik oldu. Inception filmi Hans Zimmer'in yazdığı o müziği olmasa, zekice yazılmış senaryoaun görsel gücüne rağmen ihtiyacı olan görkemli etkiyi asla yakalayamazdı. Bakar bakar uykumuz gelirdi, ama aniden yükselen müzik en ilgisiz insanın bile uyumasına fırsat tanımıyor, öte yandan bu müzik olmazsa izlerken izlerken bir an gelir; Leo Di Cap'in aksan değiştirme takıntısına takılabilirdiniz. Blood Diamond filminden beri aksan taklit edebilme hünerine sahip olduğunu zanneden ve her sahnede bunu sergileme peşine düşen oyuncu ne yazık ki aynı film boyunca aynı aksanı devam ettirmeyi başaramıyor. Leo tam aksan değiştirecek gibi oluyor müzik alıyor başını zaaaannnnk diye yükseliyor. Şaka bir yana, filmin müziği güzel, albümünü hemen edinip bir kaç kez dinledim.

Hans Zimmer ilgimi ilk kez The Millenium isimli bir belgeseli izlerken çekti. Ben öyle bir belgesel kanalı programını başından sonuna kadar izleyebilmeye muktedir olmuş bir insan değilim. Ama dizinin müziği beni etkiledi, müziğe takılı kaldım. Hemen albümünü edindim. O zamanlar New Age dalgası henüz yeniydi, baymamıştı daha. Hoş Zimmer'in o diziye yaptığı müzik tam New Age de sayılmaz. Otantik sesleri bir çok müzik projesinden önce kullanmakla bir ilki başarmış ve doğru bir seçim yapmıştı müzisyen. Daha sonra Gladiator'un müziği ile adını tanımayan kalmadı diyelim.. Besteci olarak çalıştığı filmlerden bazıları şunlar; Rainman, Driving Miss Daisy, Green Card, Days of Thunder, Bird on a Wire, Thelma & Louise, True Romance, As Good As It Gets, Hannibal, The Ring, The Last Samurai, Matchstick Men, The Pirates of the Caribbean 2-3, The Da Vinci Code, Angels & Demons, Batman Begins ve The Dark Knight. Nasıl bir tür popüler sinema tarihi gibi adamın kariyeri.

"Inception"da müzik bence filmdeki önemli karakterlerden birisi. Zimmer'a olan saygım ise film gösterime çıktıktan ve müziği beğeni toplayıp üzerine konuşulur hale geldikten sonra fazlasıyla arttı. Adam "Anlamıyorum hala nasıl olur da hiç kimse filmdeki en önemli temayı Edith Piaf ile özdeşleşmiş non je ne regrette rien şarkısından aldığımı anlamadı" dedi. Hakikaten de her iki müziği ardarada dinlediğinizde benzerlik şaşırtıcı ama asıl şarşırtıdı olan açıklama gelmeden önce kimsenin bu alıntıyı anlamamış olması.

Uzun süredir bir film müziğinden bu kadar etkilenmemiştim. Artık böyle bir film müziği seneler sonra karşımıza çıkar diye düşünüyordum ki, fazla beklemeden güzel bir film müziği yakaladım.

The Social Network, filmi izledim ama pek sevmedim. Kötü film diyemem ama David Fincher'ın son üç filmini fazla etkileyici bulmadım, hoş şıklıklar peşinde koşuyor ama yaratıcılık anlamında bir tıkanma yaşadığını düşünüyorum. Filmi oflaya puflaya izlerken aniden müziği kulağıma takıldı o andan itibaren filmi değil de müziği takip etmeye başladım. Kimin müziği olduğunu anlamak için finali bekledim. Tabi ya, Trent Reznor. Atticus Ross ile bir işbirliği içinde film müziğini yapmış. Bu filmin albümünü henüz edinemedim ama Nine Inch Nails albümlerimi dinlemeye sardırdım bir müddettir. The Fragile'ın en sevdiğim NIN albümü olduğunu hatırladım, rafından indirdiğim günden beri ara ara dinler vaziyetteyim.

Trent Reznor'un ritm duygusunu severim. Şaşırtıcı ses denemeleri yapar müziğinin olmadık yerinden olmadık bir ses çıkar, sürprizlidir. Müzikte sürprizi seviyormuşum demek ki.

Bir daha ne zaman çıkar böyle film müzikleri inşallah çok beklemeyiz.


Resim: "Inception" filminden;
Leo Di Cap tedirgin bir anında,
elin rüyasında,
elini kolunu sallaya sallaya başıboş gezinirken.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Yazıldı Ve Söylendi

TV ekranlarında şahit olduğumuz neşeli halini severdim, lisede çılgın genç kızlar vardır ya hani nerede olursa olsunlar her daim etraflarında bir kahkaha bulutu ile gezerler. Neşeleri bulaşıcıdır. Üniversite aşamasında liseli çılgın kız kalmaz. Çünkü liseli çılgın genç kızın ömrü bir kaç yıldır. Lise bitti mi biter o neşenin hükmü. Defne benim için hep liseli çılgın genç kız kalma mucizesini gerçekleştirmiş bir insandı. Hayranlığım ya da yaptıklarını takip etmişliğim olmadı. TV ekranında denk geldiğimde bakardım öyle. Yerinde duramayan bir hali vardı. Bir sonra yapacağı esprinin kahkahalı ışıltısının gözlerine yayılışını izlemek hoşuma giderdi. Neşesi sahici insanları seviyorum. Bu devirde hala; aşırı neşenin aslında çok derinlerdeki bir kederi örttüğünü düşenen romantiklerindenim.

Öldü. Şimdi 32, 33, 36'sında öldüğü yazılıp söyleniyor. Ben kırklarından önce ölen herkes için ayrı bir üzüntü duyuyorum. "Evinde ölü bulundu" diye başlık atılıyor, bir başka yerde evinde değil Ahmet Altan'ın oğlunun evinde ölü bulundu deniliyor. Bir başka gazete ise "İşte ölmeden önceki son twittleri" diyor, son yazdığı mesajları yayınlıyor.

Ölmeden önceki son twitlerini bulup çıkartan gazetecilik eforu yani bunun için kıçını yumuşak koltuğundan oynatmadan tıkır tıkır çıkartan gazeteci de, o satırları yayınlatmaya kendinde hak gören, uygun bulan gazete yönetimi de kadıncağızın ölmeden önceki son nefesini duymak isterler miydi acaba? Paraya dönüştürülebilecek bir şeyse isterlerdi elbette.

Herşeyin karşılığı paraya dönüştürülüp bedeli hesap ediliyor. Medyanın tüm derdi kaç paralık haber yakalandığı, bu haberin başlarına dert olmaması ve ileride patron beyin iş bağlantısı ihtimallerine halel getirmemesi kaydı ile herşey mübah. Artık öyle böyle değil tiraj kaygısı.

Neşeli, alabildiğine neşeli genç bir insan öldü. O neşenin neyi örttüğünü bilmiyoruz elbette.

İşte olan biten bundan ibaret.

Defne Joy Foster

1 Şubat 2011 Salı

Elmalı Biftek

Yemek yapma konusunda bir kaç sene öncesine kadar tamamen bir kara cahildim ancak zorunlu haller mutfakta başımın çaresine bakabilecek duruma getirdi beni. Çalıştığım dönemlerde az malzeme ile çabuk hazırlanabilecek öğünler daha pratik gelse de el yatkınlığı kazandıkça farklı deneylere girmekten kaçınmadım. Benim güzel yemekten anladığım, güzel bir sunum, hoş bir lezzet ve en önemlisi sofradan kalktıktan sonra mideyi yormayan ve yemek saatinden saatler sonra bile ağızda hoş bir lezzet bırakan yemeklerdir.

Her tarif harfiyen uygulansa dahi her hazırlayanın eli ona farklı bir lezzet katıyor bunu öğrendim. Yemek pişirmek aslında kimya formüllerini uygulayarak deneyler yapmak gibi bir şey. Cesur olmak, gerektiğinde gözü karartmak, dur şunu da ekleyeyim deme konusunda kendini özgür bırakmak çoğu zaman hoş sonuçlar verebilir. Ama malzemeleri iyi tanımak, ne ile ne birleştiğinde kötü ya da iyi tadlar ortaya çıkarabilir onu az çok kestirebilmek gerekir.

Şimdi gelelim başlıktaki elmalı bifteğimize, dört kişiye sunulabilecek bu yemeği hazırlamak için gereken malzemeler şunlar:

- Arzu ettiğiniz biçimde hazırlatacağınız dört dilim biftek.
- Küçük 1 beyaz lahananın yarısı,
- 1 adet büyük havuç, ya da 2 adet orta boy havuç
- 1 adet iri yeşil elma (Granny Smith)
- 2 çorba kaşığı elma sirkesi
- 2 çorba kaşığı sıvı yağ
- 2,5 su bardağı et suyu (Kasaptan alacağınız iri bir kemik parçası ile hazırlayabilirsiniz, ya da 1 adet et suyu kübü ile hazırlanabilir, tavsiyem kemik ile hazırlamanız yönünde)
- 1 orta boy soğan.

Bu yemeği hazırlarken arzuya göre kullanılabilecek malzemelerimiz ise şunlar; (Kullanmamak yemeğin lezzetinde önemli değişiklik yapmıyor çünkü baskın lezzeti az miktarına rağmen elma olacak)

- Tuz kullanıp kullanmamak ya da miktarını belirlemek tamamen yemeği pişirenin keyfine kalmış.
- 1 avuç tavada kavurup pembeleştirilmiş kaju, .
- Yemeği yeşil rengi ile görsel bakımdan zenginleştirmesi için çok az miktarda maydanozun yaprağı.

Bu yemeğin tüm malzemeleri eş zamanlı olarak iki tava ve bir tencere kullanılarak hazırlanıyor.

Öncelikle et suyumuzu hazır ediyor ve kaynar durumda tutuyoruz. Ben suyun yağlı bölümü kullanmıyorum yoksa ağır olabilir. Lahanayı ince ince kıyıyoruz. Havucumuzu rendeliyoruz. Yemeğin pişeceği iri tavamıza yağı koyarak kızdırıyor, üzerine piyazlık doğradığımız soğanı atıyoruz. Yalnız dikkat, soğanlar pembeleşmeyecekler. Bu aşamada malzemelerimiz seri biçimde atacağız. Soğanlar tam ölür gibi olduklarında ortadan ikiye bölüp çekirdeklerini çıkardığımız ancak yeşil kabuğu duran aynı piyazlık soğan gibi dilimlemiş olduğumuz elmaları tavaya ilave ediyor ve bir iki karıştırıp, derhal havuç rendemizi üzerine atıyoruz. Havucun ardından lahanamızı atıp hiç karıştırmıyoruz. Üzerine elma sirkemizi döküyor, tuzumuzu atacaksak bu aşamada atıyor, kapağı kapatıp sebzeler suyunu bırakıncaya kadar kadar bekliyoruz.

Bu arada biftek dilimlerimizi diğer tavada mühürlüyoruz. Bu işlem esnasında yağ kullanmak ya da miktarını belirlemek tamamen arzuya kalmış. Mühürlemenin tam olması ve etin suyunun muhafaza edebilmesi için iki yüzünün de ikişer dakika kızgın tavada pişirilmesi yeterli. Daha fazla ateşte tutmak lezzetinden alır.

Etlerin işlemi bitince sebze tavasındaki malzemeleri çok hafif alt üst ediyor fazla karışmamasına dikkat ediyoruz. Etlerimizi sebzelerin en üstüne yatırıyor, hazırladığımız et suyunu usulca karışımın içine döküyoruz. Kapağını kapatıp kısık ateşte su seviyesi azalıncaya kadar pişiriyoruz. Yaklaşık 30 dakika sonra mükemmel bir şekilde pişmiş etlerimiz hazır olacak. Çok iyi pişmiş sebzelerimiz de yemeğimizin sosu vazifesini görecek. Servis yaparken tabaklara gelişigüzel atacağınız kaju ve maydanoz ile süsleyebilirsiniz.

Elmanın tadı diğer sebzelerin tadınıı örtüyor, ve hoş bir buruk lezzet ortaya çıkıyor. Yemekte meyva kullanılması fikri sakın ola itici gelmesin, ön yargılarınızı silip kış ayları bitmeden mutlaka deneyin. Afiyet olsun.