7 Eylül 2010 Salı

Aman da Amanda'nın Halleri

Herkes ile abartılı biçimde iyi geçinen balım güllüm olan insanlarla aramdan soru işaretlerini asla eksik etmem. Çünkü bunların canım cicim halleri kendileri ile ilgili bir çok şeyi gizleme telaşının janjanlı, fırfırlı, fistolu örtüsünden başka bir şey değildir. Bu tipleri tam olarak örtülerinden sıyrılmış olarak gerçek yüzleri ile görebilmek için, bir de işler yolunda gitmediği vakit bayramlık ağızları açıkken izlemek yerinde olur. O zaman terazinin iki kefesini de dolu olarak görebilirseniz. Geçmişinizde bu insanlardan bir kazık yemediyseniz o dehşetengiz gözlem anında mutlaka o ilk kazığı yiyorsunuzdur. Zira bu "a benim arzu kızım", "mertliğin kitabını hem gözü kapalı okudum hem de kıçımın tostoparlak kenarı ile yazdım" görüntü ve iddiasındaki dişi ya da erkek kişiler bayramlık ağızlarının açıldığını etrafın görmesini pek istemezler. Sizden alabileceği bir şey kalmadıysa eser, gürler ya da bir gece boyusitte-i sevirde kalmış kör eşek misali ter ter tepinirek gürültü çıkartırlar.

Bu konudaki ihtisasımı güzide türk insanları ile yaptıktan sonra o soru işaretlerinden çiti bunların etrafına döşemeye karar verip ördüğüm engelin kendimden tarafına onları pek sokmadığım için de ilgilerini üzerimden eksik etmezler sağlıcakla kalsınlar. Türklerin sevgi pötürcükleri ile başka milletten olan sevgi pötürcükleri araında pek fark yokmuş bunu da geçen yıl bu vakiterde tam olarak anlamış bulunmaktayım.

Şimdi portresini çızıktırmaya çalışacağım sevgi pötürcüğümüz Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı 25 yaşında bir dilber. Geçen yıl mayıs ayı gibi tanıştık. O zamanlar 35'lik kocası ile birlikte İstanbulda oturuyorlardı. İzmir'e taşınma kararı almışlardı. Bir kaç kez İzmir'i tanıtım turu yaptım endilerine. Tanıdılar, kocası iş buldu, ev tutuldu ve Ağustos 2009'da olanca güzidelikleri ile ilimize taşındılar. Taşınmaları ile Kentimizin kedi nüfusu da bir hayli adet artmış bulundu, çünkü Amerika'dan buraya kadar sürükleyip işkence ettmeyi uygun gördükleri kedi ler kendilerine sayıca az gelmiş olmalı ki İstanbul'da yakalayıp eve tıktıkları kediler ile birlikte hane halkı sayısını da minik bir çiftlik nüfusuna yükseltmeyi başarı ile başarmış bulundular. Kedi dediğiniz hayvanlar yaşadıklara yere çok bağlıdırlar onları bir kilometre öteye götürmeyi denerseniz nasıl perişan olduklarını görebilirsiniz. Amerika'dan, kalkıp, Avrupa'dan aşıp Asya'daki bir kente gelişlerinde çıkardıkları miyavlamadan sonra günlerce ses telleri ve sinirleri kendilerine gelememiştir bunların eminim.

Gerçek isimlerini gerçekten arıza çıkmaması için saklayarak kızımızın adını Amanda, eşinin adının ise İngiliz Edebiyatı'na duyduğu heves sebebi ile Alistair olarak eğretilemeyi uygun bulduğumu belirteyim. Bunlarla görüşüyoruz, arkadaş çevresi edindiriyoruz kendilerine Amanda'cık herkese sevgi böceği gibi yanaşıyor. Üçüncü rastlaşmamızda asıl niyetinin kendileri gezerken kedilerine bakıcılık etme fikrini kendi kendine kurbanlık koyun gibi bunların önüne boynu eğik biçimde sunacak bir zavallı kedi kölesi aramakta olduğunu anladım. "Amanda yalvarsam siz gezerken, orada burada fink atarken kedilerinize bakmama, beslememe yoruldukları vakit karınlarını kaşımama izin verir misiniz?" sözlerini söyleyecek gönüllü enayi adayı olarak da listenin en tepesinde olduğumu bir kez daha düşününce anlayıp iyice irkildim.

Neyse efendim, bunlar bir Cuma akşamı oturup laflarken beni ve iki arkadaşlarını ertesi akşam, Cumartesi akşamı evlerine yemeğe davet ettiler. Laf lafı açtığı sıradadaha önceki tespitimden ve irkilmelerimden hareketle benim başkalarının kedilerine bakma sorumluluğunu almaya niyetimin olmadığını açıkça aıklama fırsatını yakaladım. Amanda ekşitti hafif, kocası masanın altında elini sıktı.

Ertesi akşam davet ettiği diğer iki kişi olan yakın arkadaşlarım, amerikalı erkek ve türk eşi ile akşamüstü buluştuk. Bunlara ne alalım diye düşündük. 06 Pastanesi ilk ev ziyaretlerinde iyi kurtarıcıdır benim için. Ora yakın parkederek, ben krokanlı pasta arkadaşlarım dondurma aldılar. Oradan ver elini Amanda ve Alistair'in kedileri ile yaşadıkları evleri.

Aşağıdaki zili çaldık, diyafondan sahte cıvıltılı bir Amanda içtenliği süzüldü kulaklarımıza. Bizim de aynı sahte cıvıltımız aynı yoldan Amanda ve Alistair ve onların kedilerinin kulaklarına süzülünce beklediğimiz kapı açılma sesini duyduk hemencecik. Asansöre bindik, katlarında indik. Kapı açıldı, yemek kokuları burnumuza geldi. Alistair bizi içeriye aldı. Amanda içerideydi. Yüzünü boydan boya kaplayan bir gülücük vardı. Yirmibeş yaşın tazeliği ile ışıl ışıl bakıyordu ki, elimizdeki kutuları gördü. "Ne bunlar?" diye sordu. Amanda'nın ışıl ışıl gözleri dövecek gibi bakıyordu. Pasta ve dondurma lafını duyunca arkasını dönüp mutfağa girdi. Alistair'in yüzüne aptalca bir ifade geldi yerleşti. N'oldu ki? diye sordu amerikalı arkadaşım. Alistair "Amanda şeftalili tatlı yapmıştı pastayı görünce üzüldü" gibi bir şeyler geveledi. Kadın pastayı dondurmayı mutfakta bir kenara bıraktı Ağustos sıcağında.

Yemeğimizi yedik kedilerin rahat verdiği ölçüde. Kediler de meraklı ve sıcak kanlı bizi üzerimize çıkarak incelediler yemek süresince. Arada salonda çıkmalarını sağlamak için hole oyuncak attık. Oyuncağın peşinden olanca kedi kaygan zeminli hole koşunca izlemesi çok komik oluyor. Bunlar çılgınca koşrken oyuncak düşünce durmak istiyorlar, arkaları bize dönükken aniden fren yapınca tırnaklar tutunacak yer arıyor ama tutunamıyor. Merkez kaç kuvvati ile bir anda kafaları bizden yana dönüyor ama bunlar aksi istikamette uzaklaşmaya devam ediyor. Bu hali görüpte "Bu evde yerleri silmek kolay olur" deyince Amanda sinirlendi nedense. Genelde olarak güzel bir sohbet ettik masada. Alistair'in aklının pastada olduğunu anamak kolaydı. Pazar sabahı kahvaltıda pasta yemenin ne güzel bir şey olduğundan dem vuruyordu çünkü. Yemeğin sonunda şeftalili tatlımız geldi, yanmıştı biraz. Yaptığı yemekleri için eline sağlık dedik Amanda'ya ve sofradan kalktık,. Oturmuş sohbet ederken, Alistair "Hadi pasta ve dondurma yiyelim" dedi. Karısı "Sen servis yap ben yorgunum" dedi.

Pastlara geldi, sıcaktan yumuşamış olmakla beraber o pastanenin krokanlı pastası güzeldir. Dondurmaların ise mutfakta maruz kaldıkları ilgisizlikten ötürü yenilebilecek tarafları kalmamıştı, içmeyi ise benim gönlüm almadı.

Sohbetimiz bitince kalktık ayak üstü sohbetinde bile adamcağız hala sabah o pastayı yiyeceği için ağzının suyunun aktığını anlatıyordu. Kapıdan tam çıkıyoruz kadın bir saniye deyip mutfağa girdi, elinde tuttuğu pasta kutusu ile geri geldi. Ve kutuyu bana verdi. Hepimiz sustuk kaldık. Ben "Amerikalıların çok ilginç adetleri var ama en ilginci de bu" dedim ve aldım kutuyu. Asansörde türk arkadaşım pastayı atmaya kararlı olduğumu görünce "Deli misin eşek eşeklik eti diye canım pasta atılır mı yenilir o yazık" dedi.

Arabada giderken arkadaşım bunun büyük kabalık olduğunu söyledi. Amerikalı arkadaşım da kendi ülkelerinde yapılsa da bunun kabalık olduğunu söyledi. Kısa arabayolculuğumuz boyunca o tatlı yapmışken tatlı götürmemize mi, yoksa Alistair'in pasayı kahvaltıda yeme hevesine mi daha çok sinirlendiği arasında kararsız kaldık. İlk seçenek doğruysa benim kedilerine bakma kapısını örtmemin cezasını vermişti, ikinci seçenek doğruya Alistair'in çekeceği daha çok ceza vardı. Sonuç olarak Amanda'nın bir eşek olduğuna karar verdik.

Daha sonra bununla yine bazı komik ve saçma anılarımız oldu, hala da olmaya devam ediyor. En komik yanı ise bu kişinin iki yıl ülkemizde yaşadı diye kendisini ülkemiz ile ilgili her konuda uzman sanmaya başlaması hatta bununla da yetinmeyip kendi blogunda "uzmanına sor" başlığı altında ülkemize gelmek isteyen yabancılara kendi deneyimlerinden hareket ederek akıl vermesi. Bir çok olayı yanlış algılamış ya da yorumlamış Amanda'mız verdiği akıllar ile başkalarının da kendine benzer anılardan edinmesine olanak tanıyor.

Amanda'nın halleri anlatmakla bitmez.



Post İt Karalamaları - Pastam Düştü Yerlere - D.M.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Ne Yazık ki Çerçeve Değil - Peki Ya Ne?

"Epeydir yazamadım", "Kaç gündür buralara uğrayamadım", "yemedim, içmedim, uyumadım, aklımdan çıkartamadım" geyiklerini daha önce de kullanmıştım. Tekrar kullanmak niyetinde değilim, kimse korkmasın. Mamafih buralara dönme zaman ve zemini bir aydır elime geçmekle birlikte elim de epeydir pcye varmaz oldu. Vardığında da uzun müddet klavyede duramaz oldu. Biliyordum özlediğim bu yere bir şekilde geri döneceğimi ama buralara dönme motivasyonunu bana böcekler aleminin verebileceğini asla hayal edemiyordum.

Ruha takık insanlardan bahsettiğim geçmişimin bir bölümünü kenara kaldırdıktan daha doğrusu kaydırdıktan sonra hastahanede geçen günler ile ilgili notlarımı paylaşmak için dönmek istedim bir ara ama olaylar da hava da henüz çok sıcak olduğu için elimin varmamazlığı bir yandan onu ötelemek hala en iyisi galiba. Hastanede refakatçi olarak geçen günlerim; adını ilk kez orada duyduğum ilginç ve farklı bir ressam, hasta insan beklentileri, komik olan ile iç içe geçmiş üzücü durumlar, geleceğe dair korkunç kehanetler, kapkara kocaman bir kuş, kedi ölümleri, başhekim aldırmazlıkları, estetik bölümündeki hastaların gizlenme tutkuları gibi ilginç kişi ve olaylarla beraberliğimi getiren koskoca bir kırkbeş gün yazılmayacak gibi değil aslında. Benim hatam illa ki o ressamı anlatmakla balayacağım diye takılıp kalmamdan oldu biliyorum. O yüzden ressam kusura bakmasın, onu daha sonra anlatacağım. Kapkara kocaman kuşu da, kedi ölümlerini de.

Biraz serbest dolanmak istiyorum bugün kelimelerin arasında.

Hastane dönemine bir e mail bile kontrol edesim gelmedi, e maile zaman zaman baktığımda tıka basa dolmuş bir kutu üzerime zerime geldi, ve ben hiç birini okumadan koydum kenara. Bir gün belki de bugün bilmiyorum beşyüz küsure maile tek tek bakılacak; ıvır zıvır reklamlar doğru çöpe, okunacaklar "arkadaşlar" kutusuna.

Blog alemine bir kaç kez girdim, sevdiğim arkadaşların yazılarını okudum. Özlemişim burayı.

Cumartesi günü Sayısal Loto oynamak için avare avare dolaşıyordum ki, yolumun erindeki çöp kutularından birisinin üzerine yapıştırılmış bir yazı gözüme ilişti. Yazı bir vaadde bulunuyordu. İstemediğimiz böceklerden bizleri kurtaracaklardı. Kim mi? "HKM" Haşere Konrtol Merkezi. "Benim buradan geçeceğimi bilen biri mi koydu bunu buraya acaba?" kuşkusu ilk anda aklımdan geçmedi değil. Ama oradan geçeceğimi kendim bile bilmediğime göre bir başkası nasıl bilebilir diye şahane bir mantık yürütüp derhal kendimi toparladım. Yürümeye devam ettim. Yürüken attığım her adımda çöp kutusunu ve üzerindeki yazıyı bir adım daha arkamda bıraktım. Ama HKM baş harfleri ve harflerin gubidik açılımı beni bırakmadı. Ne garip, haşere kontrol. Bu dünyada haşereleri kontrol edebileceğini düşünen biri hala var mı? Varsa neden hala kontrol edilemiyorlar? Kontrol ediliyorsa kimler kontrol ediyor,? Kim bu H.K.M.? Acaba yalan mı söylüyorlar? Yoksa sahiden kontrol edebiliyorlar mı ?diye türlü düşünce geçti zihnimden. Hem de çok kısa bir zaman dilimi içinde.

"Dur şunları yaziym uçup gitmesinler" dedim.

Zorlama bir yazı oldu be!!!

Bir de bir yıldan beridir, hala ve hala daha şu lafa kılım, Ajda'nın canhıraş biçimde çığrıştırdığı serdarortaçlamadan ne demek ya bu, bu asıl bir zevksizliktir; "neyazıkkiçerçevedeYYYiiiğğğllllresiğğğğmharıyoruuuğuuummmmm"

İyisi mi siz şu aşağıdaki resime bakın.


Post İt Karalamaları - İstanbul'da yağmur - D.M.

13 Haziran 2010 Pazar

"Kurtuldum!!!" Ya Da, "Ruhlarını Bir Ruha Teslim Edenler"

Hiç bu kadar uzun süre yazmamazlık etmemiştim. Ama elim varmadı bir müddet. Vardığında da PC yoktu etrafımda. Bir kaç gündür evdeyim. "Artık yazabilirim" dediğimden bu yana bir kaç gün geçti. Anlatacak o kadarçok şey var ki, bir ucundan başlasam...

Son beş yılımı çalıştığım yerdeki insanların yenilemeyen yutulamayan sahtekarlıklarından nefret ederek tükettim.

Çalıştığım yer fena halde ruhu olanların bir araya geldiği bir kurumdu. Bir kurumda bir tür ekip ruhundan mı söz ediyorlar bu kifayetsiz muhterislerin bir menfaat uğruna bir araya gelip sonra bu menfaati gizli tutmak üzere beceriksizce örtmek için oluşturduğu ekip ruhudur. Bir şeyi ne kadar örtersen o kadar kokusu yayılır etrafa, bir menfaati ne kadar fazla insan bilirse onu da bir zahmet kat kat katlayın matematik usullerine uygun biçimde. Menfaat birliği oluşturanların örtme amaçlı kolektif ruhları öyle bir ruhtur ki; biri bu ruhilerin yanlarında acısından ölse tırnaklarını oynatıp yardım etmezler. Kendileri gibi menfaatçi değildirler, menfaat birliğinin kapısını el ayak öpüp tıngırdatmamışlardır çünkü. Gururlu, zeki, eli çabuk, pratk çözümler üreten ufak meselelere takılmayıp sonuca gidenleri pek zevmezler bu tip insanlar yanlarında gezerse kendi hantallıkları ve hödüklükleri göze batar hale gelir. Bir bunu çok iyi bilirler. Bunların ruhu en tepede oturup aynı kaba sıçmakta olanlarla eşit seviyeye gelip onların sıçtığı kaba katkıda bulunma hırsından ibarettir. Ortada koskoca bir bok kovası, etrafına sıralanmış orta zekalı haris insan götlerinden "flok, flok, lak" sesleri ile düşen pisliklerle sıvanmakta, kovanın etrafını rezilce bir koku kaplamaktadır. Kovadan şahsi götleri için beş santim yer kapmış olanlar bu ruhun etkisi ile sıçtıkları kokunun duyulmamasını emrederek çevresindekilere ultimatom yağdırırlar. Bir gün gelip de bok kovasında kendi şahsına ait götüne yer kapma hevesi ve de hırsını içinde barındıranlar sanki ortalığı bok götürmüyormuş, etrafı ufunetli bir koku sarmamış gibi rol yaparlar. Efendilerinin sıçtığı boktan çıkan koku bok kokusu değil de vernelli, yumoşlu bir bahar demeti esintisi gibi davranırlar beklentili müsamerelerinin orta yerinde.

Onu bunu bilmem iş yerinde ruhtan bahsediliyorsa o ruh ekip ruhu değil herkesin bildiği ama bilmezlikten geldiği pisliği görme ruhudur.

Yıllarımı verdiğim, son beş yıldır da tahammül sınırlarımı sonuna kadar zorladığım yerde, bir de; yüzü sivilce bozuğu, yarım akıllı, durgun zihinli, orta yaşlı içi de dışı kadar çirkin kart tilki görünümlü orta yaşlı bir kadın ile, yüzünde sahte olduğu beşyüz metre teden belli olan gülücükler açan, hakkıda "Miss Piggy'ye benziyor" sözünden daha iyi bir laf edemeyeceğim orta zekalı bir başka durgun, donuk orta yaşlı kadının beraber ve solo kulisleri sebebiyle 30 Nisan 2010 tarihinde son derece yavşakça haksızlığa uğratıldım. İstifa ettim. İstifa eder etmez içimi bir huzur kapladı. Ait olmadığım yerden ayrılmanın içimi bu denli mutluluk ile dolduracağını bir tüy gibi hafifleyeceğimi yıllardır hesap edememişim.

Tilki ile Domuzcuk niyetimi öğrenince düşman kazanmamak için bir gayret telefona sarılıp bana beceriksizce sevgi sözcükleri ettiler. Söyledikleri yaptıkları ile çelişen insanlara karşı içidekileri tutmam için hiç bir sebep kalmamıştı, bayramlık ağzımı açmak bana çok iyi geldi.

Orta ve ortanın altındaki zeka seviyesindekilerinin kurnazlık ettiklerini sanmaları çok zavallıca aslında. Bunlar ağzını açmadan yirmi gün kadar önce ben ne bok yiyip bok kabına neyin ruhunu sıçtıklarını zaten sezmiştim, hafiften hazırlıklıydım. Bu sebeple kararımı vermek zor olmadı.

Dilekçemi verdiğim sırada bu şıracıların göbeğine rağmen perişen görünümlü, kıvırcık saçları yüzünün etrafında cılızca sallanan, belermiş gözlerinin sinsince attığı turların yüzüne bakanların gözünden kaçtığını sanan, zeka ve tecrübe donanımı kendinden üstün olanlara kıçı kırık iki ezberi ile akıl verme suniliğini etmemeyi akıl etmekten aciz müstahdemi ile karşı karşıya geldik. Sanırım kişiliğinin zayıflığı, korkaklığı ve hilekarlığı kalın görünümüne rağmen bunu zayıf gösteriyor her daim. Beni gördüğü anda korkarak bildiklerini de emrine amade olduğu domuzcuğunu da kaknem tilkisini de ele verdi. Korktu zavallı desem iltiftat yerine geçtiği gibi bütün zaallılara hakaret yerine geçecek olan şahsiyet perişanı zevzek yaratık. Döveceğimi fian zannetti her halde, yok canım kaba kuvvet kullanmıyorum ben, öksürtüyor, dövdüğün kişi de arsızlığı erdem sayangiller familyasında mensup ise enerjin boşa gidiyor. Laflarımı salıyorum üzerine. Buna da öyle yaptım; "atılın" dedim kelimelere. Oturduğu koltukta kıvranması için ağzıma geleni ileride de kafasında yankılanacak biçimde söyledim. Övünmek gibi olmasın kelime haznem katmerlidir, yanyana öyle bir koyarım ki ilk anda anlamaz yavşakça sırıtırlar, tek numara ezberleyebilmiş sirk köpeği gibi tek marifetlerini sergilerler. Sonradan kor benim kelimelerim, seçiyorum en irilerinden hazmı zor olsun diye. Yok öyle insanların arkasından kulis çevirip sonra da vicdanen bir halt olmamış gibi pir-ü pak kalabilmek.

Neyse efendim, yürüdüm gittim. Çok sayıda çalışanı olan kurumda saygı duyabileceğim, dostluklarına ve öngörülerine güvenebileceğim kişi sayısı iki elin parmağını geçmiyordu zaten. Onlara Allah dayanma gücü versin. O ruh orada oldukça, kendisinin üçte biri çalışana sahip rakipleri ile eşit sonuçları almayı başarmaya devam ederler artık. Ben orada emeğimin geçtiği hiç bir kimseye hakkımı helal etmiyorum, haram ediyorum. Kul hakkımı ise asla helal etmiyorum, haram olsun, benden aldıkları kul hakkının hesabını son milimne kadar versinler verebiliyorlarsa.

Çiftli yıllar bana iyi gelmiyor. 2009 Eylül ayı gibi 2010 da başıma iyi olmayan şeylerin geleceğini biliyordum. İstisnasız her bir çiftli yıl beni üzdü, yordu. Bu seneki onların hepsinin üzerine tüy dikti. Yılbaşından beri bazı sağlık sorunları, ailede sağlık sorunları uğraşıyorduk. İşten ayrılınca yaşadığım hafifleme uzun sürmedi. İki gün sonra annem bir kaza geçirdi. Şimdi onun iyi olması için üzerime düşen ve kendi yapabileceklerimi yapıyorum.

Yılın yarısı bitmek üzere, 2010 bitsin istiyorum. Bitsin ki güvenli ve sağlam topraklara adım atabileyim tekrar.

26 Nisan 2010 Pazartesi

Siz Yaşayanlar

Du Levande 2007 yılında gösterime girdiğinde bir çok olumlu eleştiri almış bir film. Ancak filmi izlerken kahkahalarla gülenler olduğu kadar, filmdeki melankolik havaya kapılıp mutsuzluğa kapılanlar da var. Bir çok insan sonuna kadar izleyemeyip sıkıntıdan patlayabiliyor. Benim için ilk kareden başlayarak sonuna kadar soluksuz izlediğim bir film oldu.

Film tamamen amatör oyuncularla çekilmiş, yerinden kımıldamayan bir kameranın önünden geçen durumlar, insanın tadabileceği türlü duygular üzerine. Sanki bir odanın kenarına bırakılmış bir kamera gizlice kaydediyor ve önünde insana dair türlü duygu sel halinde akıp gidiyor. Dikkatli bir film izleyicinin bu sele kapılmaması, kendinden bir şeyler bulup bir biçimde filmin içine dahil olmaması çok zor. Kameranın önünde yer alan insanlar o kadar gerçekçi oynuyorlar ki, bunu yakalayabilmek için defalarca prova edilmiş olması, en ince detaya kadar önceden milimi milimine hesaplanması gerektiğini filmi bitirdiğinizde anlıyorsunuz. Filmin tamamına yakını hareketsiz bir kamera ile çekilmiş. Yalnızca iki sahnede kamera hareketleniyor, bir toplantı sahnesi sonunda iki saniye kadar ve çok sayıda bombardıman uçağı şehrin üzerinde gökyüzünde sessizce süzülürken. Bu haliyle film dergi köşelerindeki tüm diyeceğini bir karede anlatmaya çalışan karikatürlerin verdiği duyguyu izleyicisine geçiriyor. Abartılmamış, rafine ve özet.

Roy Andersson isveçli bir yönetmen. 1969 yılında sinema okulundan mezuniyeti sonrasında artık 40 yılı aşan meslek hayatına dört film sığdırmış. İlk filmi “A Swedish Love Story” onsekiz yaşından küçük iki sevgiliyi anlatan bir dram ve İsveç de olduğu kadar çok sayıda ülkede seyirciye ulaşabilmiş. İkinci filmi “Giliap” döküntü bir otelin lokantasında garson olarak işe başlayan bir adamın öyküsüne odaklananıyor, 1975 yılında yayınlanan bu film hem maddi anlamda hem de seyirci nezdinde fiyaskoya dönüşmüş bir çalışma. Bu başarısızlıktan sonra Andersson sinemaya yirmi küsur yıl ara vererek reklamcılığa odaklanıyor.

1996 yılında yeniden bir film projesi üzerinde çalışıyor. Film 2000 yılında “Songs from the Second Floor” adı ile Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yapıyor ve festivalin üçüncü prestijli ödülü olan Jüri Özel Ödülünü kazanıyor. Yönetmenin 2007 yılında tamamlanan dördüncü filminin İsveççe adı “Du Levande” ancak çoğunlukla “You, the Living”.ismi ile tanınıyor. “Siz yaşayanlar” anlamına gelen bu ifade filmin başında da yer alan Goethe’nin bir sözünden esinlenilmiş: “Siz yaşayanlar; sıcacık ısıtılmış yatağınızda mutlu yatın, ta ki dışarıya çıkıveren ayağınızı Lehte Nehri’nin buz gibi soğuk dalgası yalayıncaya kadar” (Lehte nehri, unutamamanın, gizleyememenin nehri)

Film finansal problemlerden ötürü üç yılda çekilebilmiş. Amatör oyunculardan istenen performans elde edilinceye kadar defalarca prova yapılmış ve tüm sahneler en az on defa kaydedilmiş.

İnsan duygularını en saf hali ile anlatmaya çalışan filmin en ilginç yanı ise belli başlı bir konusunun olmayışı. Filmde aktarılmak istenen bir olay örgüsü yok. 50 küsur farklı mizansende önümüzde duygusal patlamalar yaşayan insanları izliyoruz. İsveç’in soğuk havasını yansıtacak bir görüntü yaratabilmek amacıyla gri yeşil arası pastel tonlar hakim. İsveç’e bakarken sanki yanı başımızdaki evde yaşanan olayları izliyoruz. Çok az diyalog ancak çokça vücud dili ile anlatılan birbiri ile bazen kesişen olayları izliyor, bir sahnede gördüğümüz kişiyi diğer sahnede kıyıdan köşeden görüp tanıyoruz. Başlangıçta izleyenin “absürd görünümlü, sürreal” diye tanımlayabileceği film giderek daha gerçeklik kazanıp, ardından tekrar uçuşa geçiyor.




Konusu olmayan bu filmde neler mi anlatılıyor? Her şey neredeyse çıplak diyebileceğimiz bir odada başlıyor. Tüm eşyası bir masa, bir kanepe, bir de Picasso’nun “Don Kişot” resminin siyah beyaz röprodüksiyonundan ibaret. Kanepede şehrin bombalanmasından korkan adam uyuyor. Bir lokantanın mutfak bölümündeki pencereden aşçı başlığı giymiş kafalar uzanıyor, sadece gözleri ve şapkaları görünüyor merakla dışarıdaki sesin nereden geldiğini izliyorlar aniden sıkılıp işlerinin başına dönüyorlar. Sesin kaynağını yavaş yavaş görüyoruz, dört tekerlekli bir örümceğe tutunarak ağır ağır ilerleyen yaşlı bir adam var. Yürümesine yardımcı olan düzeneğe kayışından bağlı bir köpek var. Kayışa dolanan köpek ayağa kalkamıyor, sırt üstü, havlaya havlaya yaşlı, sağır adam tarafından çekiliyor. Az konuşan sevgilisi ile sürekli tartışan, yani hep kendisi konuşan kilolu bir kadın var, bir motosikleti olmasını hayal ediyor, motosikleti olsa binip gidecek “pislik” dediği bu hayatı yaşamaktan kurtulacak. Nefesli çalgı ağırlıklı bir orkestranın elemanları evlerinde kendi bölümlerini prova ediyorlar, provalar çalmalarını geliştiriyor olsa da komşuları ya da eşleri ile ilişkilerine olumlu katkıda bulunmuyorlar. Tuba çalan adamın karısı çığlık atarak kapıyı çarpıp çıkıyor, duvardaki resimler akvaryuma giriyor. Alt kattaki komşu gürültüye sinirlenip süpürge ile tavana saldırıyor, duvardan parçalar kopuyor. Karşı apartmanda ki sigarasını balkonda içebilen adam istifini bozmayan tuba çalan adamı ve sinir krizi geçtiren adamı aynı anda dikizliyor. Halı satıcısı adam halı satarken aniden sinir krizi geçiriyor. İlk okul öğretmeni kadın zil çaldıktan sonra sınıfa girmek için kendisini toparlamaya çalışıyor, halı satıcısı kocası kavga ederken kendisine cadı dendiği için gözyaşlarını zor tutabiliyor. Sınıfa girmesi ile katıla katıla ağlamaya başlayıp sınıfı terk etmesi bir oluyor. Öğretmenlerini yatıştırmak için dışarıya onun peşinden çıkan ortalama yedi yaş grubundaki çocuklar ne diyeceklerini bilmeden şaşırmış onu seyrediyorlar. Kafeteryadaki bir adam gayet sakin yan masada oturan iş adamlarının ceplerini karıştırıp, bulduğu cüzdanı alıp gidiyor, bir terzide ölçü aldırıp kendisine takım elbise diktiriyor. Pembe çizmeli bir kız sevdiği rock yıldızı ile evlenmenin hayallerini kurarken gittiği barda onu görünce cesaretini toplayıp onunla konuşuyor. Barda herkes sakin oturuken çan çalıyor ve herkes son siparişini vermek için bara koşturuyor. Sinirleri bozuk bir berber ırkçılık yapan müşterisinden hırsını alıyor. Önemli bir toplantıya gitmek üzere olan finansal danışmanın alnından girip ensesinden çıkarıyor traş makinesını. Adamın tek kurtuluşu kafasını kazıtmak. Toplantıda kimse adamdaki değişikliği fark etmiyor, sordukları sorulara verdiği sevabı bile dinlemiyorlar, adam adeta görünmez oluyor.

Tramvay Lethe durağında duruyor, yolcular araçtan gayet ağır inip caddenin öbür yanına geçmeye çalışırken tramvayın hareket etme ikazını yapan çanı duyunca koşmaya başlıyorlar. Karamsar bir psikiyatrist eşi ile sevişirken dertlerini sıralıyor. Marangoz aile yemeği için toplanılmışken guru duyacağı bir el marifeti sergilemek isterken 200 yıllık porselen takımını kırıyor, bu zarar sebebi ile elektrikli sandalyeye mahkum edileceğini hayal ediyor. Ölümünü izlemeye gelen aile fertleri patlamış mısır yiyerek vakit geçiriyorlar. Orkestranın elemanları bir araya gelmeye başladığında korkutucu bir yağmur başlıyor. Herkes durup yağmuru izlemeye başlıyor. Pembe çizmeli kız hayalinde rock yıldızı ile evleniyor. İlk gecelerinde adam gitarında son şarkısından sololar geçmeye başlıyor, kadın yatağa oturup solonun bitmesini beklerken ev sıkıntıdan alıp başını gidiyor, ev raylarda ilerliyor, pencereden İsveç’i izliyoruz. Bir durakta durduklarında istasyondakiler rock yıldızını tanıyor ve evliliğini kutluyorlar, adam solo yapmaya devam ederken ev tekrar yürüyüp gidiyor.


Bütün bu hengame devam ederken filme çok dinamik bir melodiyi seslendiren nefesli çalgılar eşlik ediyor. Görüntüler hüzne meylettikçe melodiler neşeleniyor. Biraz Woody Allen, biraz Fellini, biraz Amelie’deki naif havayı andıran muhteşem bir 86 dakika geçiriyorsunuz.








22 Nisan 2010 Perşembe

Ayıptır Söylemesi: Köprüleri Unutmak !!!

Hafif raylı sistem üzerinden hizmet verecek olan İzmir Metro’sunun Karşıyaka hattı inşaatı başladığında takvim 2004 yılı Nisan ayının ilk gününü gösteriyordu. Şaka gibi gelmişti bize, başlamak bitirmenin yarısı denen bir klişemiz de var üstelik. Şaka gibi olduğu doğruymuş, başlamak bitirmenin henüz uzaklarındaki bir durakta.

Evimizin 20 metre kadar yakınında bir durak olduğu için gelişmeleri/gelişmemeleri evimizin balkonunda seyretmek mümkün. Tam dört yıl oldu, nihayet birkaç aydır bir şeyler şekil almaya başladı. Ama şekilden gözükenler yine bir vurdumduymazlık, farkında olmazlık, unutmuşlum eseri ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Karşıyaka tarafında yaşayanlar iyi bilirler, bu hafif raylı sistem yeni yapılan bir şey değil, eski demiryolu hattının yerine yeni bir hat oluşturulmaya çalışılıyor. İzmir’in en uzun sokağı olan 1671 sokaktan geçiyor demiryolu. Alaybey’den Bostanlı’ya kadar uzanan çok uzun bir hat bu. Yolun iki yanındaki evlerde yaşayanlar, 2004 yılında İzmir’linin kısaca metro inşaatı deyip geçtiği bu uygulama başlayıncaya kadar caddenin iki yanı arasında demiryollarının üzerinden birkaç adım aşarak karşı tarafa geçer, bakkaldan ekmeğini alır evine geri dönerdi faraza. Ya da otobüsten iner, demiryolundan karşı tarafa rahatlıkla geçerdi. İnşaat sürerken demiryolunun iki yanında demir duvarların yükselmesi ile, yolun iki yanı arasındaki geçişi bir takım geçici demir köprüler ile çözümlemişlerdi. Vatandaş da kırk elli metre fazladan yürüyor olsa da köprüler vasıtası ile karşı tarafla ilişkisini sürdürebiliyordu. Taa ki iki hafta öncesine kadar. İki hafta önce bütün köprüler kaldırıldı. Bu sokağın sakinlerinin beş metrelik bir mesafeyi aşmak için kilometrelerce yol katetmesi gerekiyor artık. Böyle uzun bir yol üzerine köprü yapılmasının atlanması, 1 Nisan 2004 tarihinde yapılmış olan kötü şakanın devamı adeta. İzmir’linin uçmasını mı bekliyorlar karşı tarafa, uçacaksak madem bu kadar para niye yollara gömüldü.

İki haftalık eziyetten sonra birkaç gün önce metro duraklarının altındaki geçitlerden geçilmesine izin verildi. Şimdi yerin altına girip medivenlerden iniyor çıkıyor, karşıdan karşıya geçiyoruz. Ne kadar lüzümsuz yer altı geçitleri yapıldığını görüyoruz. Yer üstünden giden metro hattı için yayalar yer altına inip bilet alıp yukarıya çıkacak. Çok zekice. Süper. Biletler yukarıda da çözümlenebilirdi, insanlar da üst geçitlerden öbür tarafa geçebilirdi ve eminim ki böyle yapılsa idi çok daha ucuza mal olurdu.

Yerin altına iniyoruz karşıdan karşıya geçmek için birkaç gündür ya, ilk basit, munis yağmur da yerin altının ne bastı, duvarlardaki ayanslar arasından ne süzüldü bilin bakalım. Cevap veriyorum; yağmur suyu. Madem yerin altına indirdiniz, turnikeyi, yürüyen merdiveni, insanları, buraları su basmasın maazallah deyip biraz izolasyona ağırlık verseydiniz keşki.

Neyse göreceğiz, göreceğiz bakalım şaka sonunda tam olarak neye benzeyecek. Hayatımızı güya kolaylaştıracak bu ulaşım biçimi yer üstünden metro geçen yerlerdeki halkın yaşamını zorlaştırdı onu söyleyeyim. Bu arada başlamak bitirmenin yarısı değilmiş, onu da iyice öğrendim.


19 Nisan 2010 Pazartesi

Bir İllet Olarak İllüzyon

Sahne, ekran gibi teşhir alanlarından izlendiğinde hoştur illüzyon oyunları. Bakanı aldatır, hoş bir hoşluk olarak hafızalarda on beş dakika kadar yer eder.


İllüzyon lafını dilime doladığım anların bazısında, bir defasında hürriyet heykelini yerinden silmeye kalkışmış David Copperfield geliyor aklıma. Ne de olsa başarılı bir silişti, David’in girişimi. Bir roman kahramanından isim tutmuş, mesleğinin doruğundaki adama da yakışırdı, ışık geçirmez bir gecede ses çıkarmadan hareket eden bir platforma oturttuğu seyirci kitlesinin yerini değiştirip, onları heykeli yerinden ettiğine inandırmak.

Sahne illüzyonları iyidir, diyelim, en azından hoşça vakit geçirmemize yardımcı olur.

İlk okul yıllarımdan bir tanesinde, okul okul gezip öğrencilerden para toplayarak marifet sergileyen illüzyonistler de vardı, sihirbaz derdik onlara. Ben nedense o tipleri ürkütücü bulurdum. Sağlıksız görünürlerdi gözlerime, kuşku ile bakardım. Diğer çocuklar sevinç çığlıkları ile kuşların çiçeğe dönüşmesini izlerken ben gözlerimi koskocaman açar, dudaklarımı minicik büzer, işin sırrını gizlice merak ederdim. Sonra bir gün okula lastik adam geldi. Bu diğerleri gibi değildi, zayıf, sağlıksız bir bedeni, sarı rengi vardı. Dudaklarını selam verirken gülmek üzere açtığında benim o yaşımdaki tespitime göre hiç de güven uyandırmayan, sarı ve noksan dişlerini gösteren siyah bir delik açıldı yüzünün ortasında. Korkarak elimle gözlerimi kapattığımı hatırlıyorum. Geri kalanını parmaklarımın arasından izledim. Zayıf bedenini kemiklerini zor gizleyen sarımsı renkte bir deri tabakası kaplıyordu. Vücuduna giydiği atletimsi giysi ile bana o dönemlerdeki resimli roman anti-kahramanı Killink’i çağrıştıran bu adam birkaç zaman kabus olarak bana geri döndü.

İlkokuldan sonra illüzyonistlerin ziyaretinden uzak kaldım. Buna üzülmedim. Gördüğüm illüzyonistlere hep TV ekranında rastladım.

İllüzyonistlerden uzak kalsam da kendilerini bir illüzyona kaptırmış insanlar eksik olmadı hayatımdan. Kendilerini olmayacak bir hayale kaptırıp peşinden gitti hepsi de. Olmayan bir aşkın varolduğuna inananları mı ararsınız, başkasının yaptıkları ile ilgili yanlış bir kanıya kapılanları mı, hayatının bir bölümünü başkası ile ilgili saçma sapan ve gerçek dışı bir kanıyı güçlendirecek kanıt arayanlarını mı. Çoğunlukla gitti bunlar. Hepsinin ortak yanları dramatik bir çıkış ile oldu. Kapıyı çekip gitmek hayatını illüzyonlar üzerine kurmuş olanlara asla kısmet olmadı hepsi kapıyı muazzam şangırtılar ile çarparak gittiler. Çıktıkları kapıyı kırıp da gittiler. Kapılardan onarılamaya fırsat bırakmayacak biçimde çıkıp gittikleri için geriye dönmeye çalıştıklarında kapıdan ziyade kapının yerine örülmüş sağlam bir duvar ile karşılaştılar.

Çıktığı kapıdan geriye dönmek mümkün olmadı hayallerinin seline kapılmış olanlar için. İllüzyon içinde yaşayanlar, giderken çarparak çıktıkları kapıları da kırmış olsalar, arkalarında atom bombasının külünü andıran koskocaman mantar bulutları da bıraksalar, lavların püskürttüğüne benzeyen toz dumanla da gitseler, hatalarından ders alamadı illüzyon severler. Geriye dönmeye çalıştıklarında hep kafalarının içindeki o desteksiz hayale tutunarak adım atmaya çalıştılar. Şarkılara tutundular mesela, kulaktan dolma masalların içinde kayboldular, okuduklarına benzeyen dünyaların içinde kayboldular. Öyle ki, kendi dünyalarının dışındaki hayatların gerçeklerine kulakları tıkandı, gözleri kapandı. Uydurma bir dünyanın içinde yaşayıp kendi uydurduklarına inandılar. Gerçeklerden kaçarak, gerçek zannettikleri yakıştırmalara tutundular. Yüzsüzlük etmenin erdem olduğu sanrısına kapılıp, yaptıklarının yüzsüzlük olduğunu bile anlamadılar, illüzyona kapılmanın bir lanet olduğunu fark edemediler. Şarkıymış, dizeymiş, roman ismiymiş bunların çağrıştırdığı her şey palavra uzun lafın kısası.


7 Nisan 2010 Çarşamba

Soğanın Cücüğü

Soğanın cücüğü kuru soğanın en ortasında yer alan bölümü. Soğanın katları merkezinden dışına doğru açıldıkça ne kadar acılaşırsa ve yemek sonrası ağızda koku bırakırsa, soğanın cücüğü de bütün bunların aksine hem soğanın tadına sahip olup, hem de ağızda kuvvetli koku bırakmayan bölümüdür. Hal böyle olunca soğanın bu leziz bölümü her türk evinin vazgeçilmezidir. Dahası kurufasulye – pilav kardeşliğinin ayrılmaz bir parçasıdır, Üç Silahşörler için D’artagnan ne ise soğanın cücüğü de bu milli ikili için odur.

Soğanın cücüğüne bıçakla keserek ulaşırsanız tadı pek biri yavandır, o cücüğe tadını veren asıl püf noktası soğanın kırılarak açılmasıdır. Soğanı masanın üzerine koyup yumruğunuzla ezerek kırdınız mı, o soğanın göbeğine denk düşen bölümde gizli cevhere ulaşabilirsiniz ancak. Sonra alın size değme ziyafet tadıyla aşık atan bir sofra.

Biz kuzenler yaşça pek bir yakınız birbirimize. Yaşlar yakın oldu mu bayram sofraları nasıl eğlenceli geçerdi anneanne evinde varın siz hayal edin. Selanik dolaylarından kalkıp buralara gelmiş anneannemize oranın diliyle nine derdik. Ninemiz biz torunları için sevgi ile pişirirdi bayram yemeklerini. Sevgi ne kadar çok olursa olsun, o kadar çocuk bir araya doluştu mu muhtelif sebepten, büyükler bakmazken saçlar çekilir, tekmeler savrulurdu masa altlarından. Ninem torunlarının hiç birisi üzülmesin diye hepimize yetecek kadar kuru soğanı kırar, cücüklerini torunlarının tabaklarının yanına koyardı. Saçlar çekilmez, kollar çimcirilmez, iştahla gülünür, yenilirdi yemekler.

Her soğanın içinde en az bir tane cücük var, soğanın pazardaki yolculuğu da hayli telaşlı geçmişe benzer son beş yıl içinde. Soğanın kilo başına fiyatını 2005 ve 2010 yılları için kıyasladığınızda yüzde 1583 arttığını görebilirsiniz. Aklını finans konusunda bozmuş olanlara tavsiyem kafalarını daha fazla yorup “acaba Avro mu, Dolar mı, altın mı, hisse senedi mi yoksa gayrimenkule mi yatırım yapsam?” şeklinde sonu gelmeyen düşüncelere ara verip soğana, mümkünse cücüğüne yatırım yapmalarını öneriyorum. Hem bakın şair ne güzel yazmış;


Cücüklü Soğan

Mudurnu'nun
Alagöz Nahiyesi’nden
Durmuş’a Büyük ikramiye vurmuş
“Paranı nideceksin?” demişler.
“Bundan böyle” demiş
“Her Allah”ın günü
Soğanın cücüğünü yicem
Cücüğünü.”
Bedri Rahmi Eyüboğlu