31 Aralık 2016 Cumartesi

Temenni

İyi dileklerin bin bir acabadan sonra dillerden döküldüğü günlerden geçiyoruz. Söylerken, bin bir acıdan geçmiş insanların yarasını acıtır mı diye düşünmemek ne mümkün. Bir yıl bitiyor ve bir diğeri başlıyor, malumunuz. Gökten düşen üç elma misali masallardakine döndü temennilerimiz.
 İnanmak istiyoruz hala, inanılacak bir masal daha kaldıysa.
 Dilerim Yılların iyisinden düşsün payımıza, payınıza...

25 Aralık 2016 Pazar

Blue Jay

Son yıllarda izlediğim en iyi filmler bağımsız sinemadan çıkıyor, bu sene de kural bozulmadı. İzlediğim en iyi filmler az kadro ile hazırlanmış, hatta kimisi de amatör denilebilecek kadrosu olan filmlerden çıktı. Blue Jay de minik kadrolu, siyah beyaz bir indie film. Filmin yönetmeni ve görüntü yönetmeni Alex Lehman, senaryo yazarı ve başrol oyuncusu Mark Duplass, diğer başrol oyuncusu ise son yılların en başarılı oyuncularından Sarah Paulson. Sinema izleyicileri bu olağanüstü kadın oyuncuyu; son yılların ödül adaylıklarından ismi sıkı geçen 12 Years a Slave ile Carol adlı filmlerindeki minik ama rol çalan güçlü rollerinden, TV izleyicileri ise Studio 60 on the Sunset Strip, American Gothic, People vs O.J. Simpson ile, sanatçının altı sezondur her sene farklı bir karakteri canlandırdığı, kimi sezonlarda birden fazla karakteri canlandırdığı American Horror Story'den anımsayacaklardır. Bu kadar dizi film ve sinemadaki minik rollerinden yakaladığı boşluklarda Broadway sahnelerinde ses getiren roller alıyor. Paulson bu filmin öyküsünü inanılır kılan müthiş, aynı zamanda doğal bir oyunculuk sergiliyor. Ancak bu filmi de, Paulson'un bu filmdeki oyunculuğunu da 2016'ya dair hiçbir ödül listesinde göremeyeceğimizi söylemek için kahin olmaya gerek yok. Paulson filmde Amanda karakterini canlandırıyor. 


Filmin diğer oyuncusu Mark Duplass, Paulson'inki kadar başarılı bir oyunculuk sergilediği gibi aynı zamanda filmin yaratıcısı. Duplass 15 sene evlilikten sonra, 40 yaşına merdiven dayadığında lise yıllarını ve o zamanki kız arkadaşını düşünerek bu günü le geçmişini kıyaslamaya giriştiğinde filme dair ilk fikirler aklına geliyor ve oyunculuğunu beğendiği Sarah Paulson'a kafasında az çok ne tasarladığını anlatarak rolü teklif ediyor, bu filme dek hep yazılı metin üzerinden çalışmış Paulson böyle bir denemeye kalkışmayı kabul ediyor. Şubat ayında yedi günde tamamlanmış filmin çekimlerine başladığında elde yazılmış bir senaryo yok. Her gün çekimlerden önce Duplass'ın getirdiği metinler şöyle bir okunduktan sonra çekimlere geçilirek çok büyük bir bölümü doğaçlama oyunculuklarla tamamlanıyor. 


Filmin içinde Jay kelimesinin Amerikan İngilizcesi'ndeki anlamlarının hemen hepsi kullanılıyor. Blue Jay karga türünde sırtı ve kanatlarının ucu mavi, çok öten bir kuş. Filmde Blue Jay adlı bir dükkan da görüyoruz. Jay İngilizce'de burnunun önündekini göremeyen dikkatsiz kişi; her söylenene inanacak denli cahil insan; espriler yaparak kız arkadaşını güldüren iri yapılı adam anlamlarına geliyor. Filmde, kısacık da olsa konuşmalı rolü olan diğer kişi Clu Gulager da adını ötücü bir kuştan alıyor. 

Amanda ve Jim lise yıllarında çok iyi anlaşan iki sevgilidir: yollar ayrılıp şehirler değiştikten, birbirlerini görmeden geçen 24 yıl sonra; doğuma gün sayan kız kardeşinin yanına gelmiş Amanda süpermarkette alışveriş yaparken karşılaşırlar. Amanda sürekli gülmekte ve espriler yapmaktadır. Jim'in birlikte kahve içme teklifine ufak bir tereddütten sonra, evet, der. Laf lafı açar, ayrılamazlar, 24 sene ara verilmemiş gibi eğlenceli bir sohbeti koyulturlar. Jim'in annesinden miras kalmış darmadağınık evine giderler. Hatıra defterleri, aşk romanları, eski tişörtler, gönderilmemiş mektuplar derken, lise yıllarında doldurdukları kasetleri dinlemeye koyulurlar. Kayıtların bir tanesinde evliliklerinin yirminci yılını canlandırmışlardır.Evli olsak ve yirmi yıl geçmiş olsa ne yapacak olduklarını yeni yorumlarıyla oynamaya karar verirler. Amanda hep gülmektedir. Eve yayılmış bazı anıların üzerine hiç konuşulmuyor olması o gülüşün kocaman bir maske olduğunu izleyiciye söylemektedir aslında. 


Film başından sonuna kadar "Who is Afraid of Virginia Woolf?" filminin zıt kardeşini andıran bir yapıda ilerliyor. Söz konusu filmdeki çift yalnız değil: eve davet ettikleri gen ç bir çiftin önünde birbirlerini sürekli küçük düşürmek için gayret ediyorlar. Birbirlerine olan hain tavırları aslında bir maske ve neyi gizlediğini film ilerledikçe anlıyorsunuz, üstelik Edward Albee'nin yazdığı bir tiyatro oyunundan uyarlanmış, emprovizasyona yer yok. Blue Jay'deki çift ise yalnız, sürekli espriler yapıyor, gülüyor ve dansediyorlar, film doğaçlama oyunculuklardan oluşuyor. Başından sonuna dek izleyicinin kendini mutlu hissedeceği filmlerden, arada şöyle bir hüzün gelip yokluyor o kadar. 

Günden geceye ve geceden sabaha doğru, gölgeler yer değiştirdikçe izleyicinin önüne bırakılan minik ipuçları ekranda sahnelenen kocaman bulmacanın parçalarını bir araya getirmenize yarıyor. 


Alex Lehman'ın bu sene yönettiği otistik gençlerin kurdukları grubun dağılmalarından evvel son bir gösteriye hazırlanışlarını anlattığı "Aspergers are Us" bir belgesel film var, Blue Jay Lehman'ın kurgusal bir öykü anlattığı ilk filmi. Ancak görüntü yönetmeni olarak kısa filmler dahil yirmi yedi çalışmada imzası var. Başbaşa vermiş oyuncunun burunlarını dibine kadar kamerasıyla giriyor ve birinci sınıf oyuncluklar ile seyircinin arasındaki bütün dengelleri kaldırııyor. Filmin bütününe sirayet etmiş samimiyet havasının nedeni oyuncular kadar Lehman'ın yönetiminden kaynaklanıyor. 

İzlenilmezse arada kaybolup gidecek, izleyenlere sinemanın aslında ne olduğunu anımsattığı gibi, seneler sonra akıllarına geldiğinde dudaklarının kenarına tatlı bir gülümseme iliştirecek nadir filmlerden Blue Jay. 



Blue Jay - 2016 

Yönetmen: 
Alex Lehman

Senaryo:
Mark Duplass

Oyuncular:
Mark Duplass,
Sarah Paulson,
Clu Gulager

Görüntü Yönetmeni:
Alex Lehman

Kurgu: 
Christopher Donlan

Müzik:
Julian Wass

Meraklısına Linkler:

10 Aralık 2016 Cumartesi

Tetro

Francis Ford Coppola'nın Cannes Film Festivali esnasında Tetro hakkında sarfetmiş olduğu "bu filmdeki hiçbir şey yaşanmadı, ancak hepsi gerçek" cümlesine bakılırsa bu film Francis Ford Coppola'nın otobiyografik izlerini en fazla barındıran çalışması. Elbetteki birebir yaşam öyküsü değil filmde anlatılan: bir yazarın eserlerinde bıraktığı izler kadar şifreli ve iplerin uçlarının nerede birleşip, nerede ayrıldığı ya da düğüm olduğunu artık sadece eser sahibinin bilebileceği kadar kurgusal detaylarla da harmanlanmış, hal böyle olunca da; gerçeklerle paralelliklerin artık öneminin olmadığı izler bunlar. Zira, ortaya çıkan özgün bir eser ve orada anlatılanlar da artık başka kahramanların yaşam öyküleri.



Siyah beyaz çekilen bu film yönetmenin Siyam Balığı filmini andıran özelliklere sahip, her iki filmde de zaman zaman renkler belirerek içinde yer aldıkları sahnelerin dramatik dokusunu güçlendiriyor. Aradaki benzerliğin altını çizmek istemeyen Coppola, başrol için düşündüğü Matt Dillon'u Siyam Balığı'nda da rol almış olduğu gerekçesi ile değiştirmiş. Vincent Gallo çok başarılı bir oyunculukla Tetro karakterini canlandırıyor, oyunculuktaki ufak bir nüansın bile tüm dengeyi altüst edeceği büyük bir film var karşımızda. Tetro'nun küçük kardeşi Bennie'yi ise ilk kez bir büyük rol üstlenmiş yetenekli oyuncu Alden Ehrenreich canlandırmakta.



Tetro, büyük operaları andıran ağdalı bir öyküye sahip, nesillerin taşıdığı aile sırları, aile dramı, melodram katmanları, oedipus kompleksleri, savaşın izleri; aşk ve şiddet öyküleri filmin tamamına yayılmış.

Tetro önemli bir orkestra şefinin oğludur, geçmişte yaşadıkları ruhunda büyük yaralar açmıştır, o yüzden her daim öfkelidir ve çevresindekilere takındığı tutum düşmancadır; kuntlaşmış tabiatına göğüs germeyi öğrenmiş Miranda adlı bir sevgilisi, bir daha asla görmek istemediği Bennie adında bir erkek kardeşi vardır. Bennie hiç ummadığı anda Tetro'nun hayatına yeniden girer. Garson olarak çalışmakta olduğu geminin tamir edilebilmesi için bir kaç günü zorunlu olarak Buenos Aires'de geçirmesi gerekmektedir. Miranda bu fırsatı değerlendirerek kendisi için büyük bir gizem olan Tetro'nun ailesine dair bilgileri edinmeye çalışır: böylelikle sevgilisinin taşıdığı büyük mutsuzluğun nedenini öğrenebilecek ve belki de ona yardım edebilecektir. Bennie, evde abisinin yazmakta olduğu bir oyun bulur, eser tam değildir, metnin üzerinde bir kaç düzeltme yaparak bir yarışmaya gönderir. Bu, Arjantin'in en önemli edebiyat eleştirmeni Alone tarafından organize edilen ve ülkenin en prestijli yarışmasıdır. Tetro'nun yazar olarak bir anda yakaladığı ün, ailenin geçmişle tekrar yüzleşmesinin kapılarını açacak ve kardeşlerin içlerinden atamadıkları güçlü baba karakterinin izleri ve Tetro'nun bilip Bennie'nin bilmediği büyük sır tıpkı operalara yakışan bir görkemle ortaya çıkacaktır. 



Coppola'nın "Apocalyose Now" filminden beri yakasını bırakmayan aksilikle bur filmde de yakasını bırakmamış, önce Arjantin'de çekim süreci esnasında Coppola'nın filme dair bütün notlarının yer aldığı diz üstü bilgisayarı çalınmış, daha sonra sinema sendikalarının Tetro ekibinde yeterli miktarda Arjantinli sinema işçisi çalıştırılmıyor olması sebebiyle çekimleri durdurmuş. 

("The Red Shoes - 1948" final dansını anımsatan sahne)

Zirvelerini açık etmek için acele etmeyen film, süresi ve siyah beyaz rengin hakimiyeti sebepleriyle sıradan izleyiciyi kolay kaybedebilecek bir eser olarak algılanma riski taşısa da; sabır göstermesini bilen sinema sevdalılarına, müthiş oyunculuklar, üzerinde düşünülmüş kurgunun kıvraklığı, katman bakımından zengin öyküsü ve "On the Waterfront" ve "The Red Shoes" gibi sinema tarihine damgalarını vurmuş filmlerden izler taşıyan anları ile bir ödül gibi gelecektir. 



Tetro - 2009

Yönetmen: 
Francis Ford Coppola

Senaryo: 
Maurico Kartun, 
Francis Ford Coppola

Oyuncular: 
Vincent Gallo, 
Alden Ehrenheich, 
Maribel Verdú, 
Klaus Maria Brandauer, 
Carmen Maura

Görüntü Yönetmeni: 
Mihai Malaimare, Jr.

Kurgu: 
Walter Murch

Müzik:
Osvaldo Golijov

Meraklısına Linkler:

24 Kasım 2016 Perşembe

Hazret

Meraklanmaya hacet kalmamakla birlikte eğer ediyorsanız, yediği hurmalar çoktan hazreti yeniden tırmalamaya başlamıştır ve "geçiyordum, tuzağa düştüm, haksızlığa uğradım" maskesini bir kez daha takmasına yarayacak olan reva makamından dokuz tilkisini beyninin içine salmış "allem etsem, kallem etsem, ne eylesem de şu insanların rahatını kaçırsam" diyerek şakşakçılarının huzurunda toplantı odalarını arşınlamaya başlamıştır bile.

16 Kasım 2016 Çarşamba

Industrial Symphony No. 1: The Dream of the Broken Hearted

Lynch Pennsylvania Güzel Sanatlar Akademisi'nde okurken "Endüstriyel Senfoniler" adını verdiği geometrik şekillerin bir araya gelmesinden oluşan bir dizi karmaşık mozaik çalışması yapmıştır. 

David Lynch Wild at Heart filminin çekimlerini yeni bitirmiş ve çekimsonrası çalışmaları sürerken ve aynı zamanda Twin Peaks dizisinin hazırlık çalışmaları hız almışken Brooklyn Muzik Akademisi her yıl düzenlediği "New Wave Müzik Festivali"ne Lynch ile Ble Velvet'den beri filmlerinin müziklerini yapan Angelo Badalamenti'yi 1989 festivaline resmen davet eder. İkili 10 Kasım 1989 tarihinde 45 dakikalık bir performans sergileyecektir. Gösteri iki hafta sonra yapılacaktır elde olan ne varsa bir araya gelmesi en akla yakın hazırlanma biçimi olacaktır. Öncelikle ismin bir bölümü Lynch'in öğrencilik yıllarındaki çalışmalarından gelir: "Ensdüstriyel Senfoni No:1 - Kırık Kalplinin Rüyası" İkilinin Twin Peaks projesi için bir araya geldikleri Julee Cruise ile sözlerini Lynch'in yazdığı ve Badalamenti'nin bestelediği şarkılar ile hali hazırda bir albüm çalışması sürmektedir. Gösteri boyunca şarkıları söyleyecek kişi hazırdır. Yönetmenin son film projesinde yer alan Nicholas Cage "Kalp Kıran"ı, Laura Dern ise "Kırık Kapli"yi canladıracaktır. Twin Peak'de kırmızı perdeli odadaki cüce yani "The Man from Another Place" rolünde izleyeceğimiz Michael J. Anderson da kadroya alınır. 

Lynch bu çalışmasını şu sözlerle tarif ediyor: "Sahne üzerinde ses efektleri ve müzik eşliğinde bir ilişkinin sona erişi ile ilgili bir doğaçlama". İki kez sahnelenmiş gösteri Kırık Kalpli ile Kalp Kıran'ın telefon görüşmesi ile açılır. Bu kısım Cage ile Dern'ün önceden çekilmiş video kaydından oluşur. Adam kadından ayrılmaktadır. Kadın gözyaşları içindedir. Yıkılır. Yok olur ve ardından "Kırık Kalpli" Julee Cruise'un bedeninde yeniden vücuda gelir. Kadın gelinliği andıran beyaz tülden kabarık etekli bir elbise içinde sahne üzerinde süzülürken ayrılık, aşk acısı, kalp kırgınlıkları üzerine şarkılar söylerken farklı mizansenler içinde yer alır. O yukarıda şarkılar söylerken sahnede bir biri ardına endüstriyel efektler altında garip olaylar gerçekleşir; insanlar arabalara saldırır, arabalar yanar, lise mezuniyet kraliçeleri, fotoğraf çeken insanlar, nutuk atan yaratıklar, koro kızları sahnede kaos içinde bir dünya yaratırlar. Çok az prova ile gerçekleştirilen gösterinin ilk sahnelenişinde aksilikler birbirini kovalar. Geyik başlı adamı canlandıran oyuncu orkestra çukuruna düşer. Lynch daha sonra aksaklıklar için şunu söyler "ilk canlı gösterimde hiçbir şeyin planlandığı gibi yürümeyeceğini öğrendim o kadar çok ve kadar fazla şey yolunda gitmedi ki neredeyse her şey hatalıydı"

Her iki gösteri de seyircinin ve eleştirmenlerin ilgisini fazlası ile çeker ve Lynch'in bu iki gösteriden montajladığı video kaydı az sayıda basılır ve uzun yıllar boyunca sanatçının hayranları bu kayıtları el altından paylaşmaya devam ederler.


Meraklısına Linkler:

Çevirmenin Sinema ile İmtihanı


15 Kasım 2016 Salı

The Cowboy and the Frenchman

Blue Velvet filminin getirdiği uluslararası başarıdan sonra David Lynch yapımcılardan enteresan teklifler almaya başlar ancak çoğunu fazla düşünmeden red eder. "Le Figaro" dergisi 1988 yılında beş ünlü yönetmen ile "Les Français vus par..."(...'in gözüyle fransızlar) adlı bir televizyon dizisi çekme kararı almışlardır. David Lynch kendisine gelen teklife ilk başta sıcak bakmasa da, aklı kısa sürede çelinir ve "The Cowboy & the Frenchman" adlı filmin senaryosunu kısa sürede yazar ve Mavi Kadife'de beraber çalıştığı görüntü yönetmeni Frederick Elmes ile çekimleri tamamlayarak 26 dakikalık bölümü hazırlar. Bu serinin içindeki her bir bölüm birbirinden bağımsız kısa film olarak değerlendirelebilir. 

Filmin konusuna gelince: Slim on üç buçuk yaşında çok yakınında patlamış bir dinamit yüzünden tek kulağı ağır işiten bir kovboydur: Günlerden bir gün arkadaşları Dusty ve Pete ile beraber çiftliğin olağan işleri ile haşır neşir oldukları esnada uzaktaki tepeden, bir adamın yuvarlanarak geldiğini görürler. Başında beresi ve tuhaf çantası olan bu yabancı, normal olduğunu düşündükleri hiçbir şeye benzememektedir. Hele ki ağzını açıp konuşmaya başladığında olan olur ve üç kafadar onun uzaylıların gönderdiği bir casus olduğuna hükmeder. O sırada Kırık Tüy adlı bir yerli arkadaşları da onlara katılır. O da böyle bir adamı daha evvel görmemiştir. Ağırbaş hayvanları yakalamak için kullandıkları kementle hareketsiz kıldıkları adamı öldürmeden, çantasını açıp içinde ne olduğuna bakmak isterler. Çantadan çıkan şişelerce şarap, baton ekmekler, Eyfel Kulesi fotoğrafı ve biblosu, Birgitte Bardot kartpostalı, salyangoz vb gibi daha önce hiç görmedikleri nesneler karşısında iyice öfkelenirler. Bu arada Pierre Fransızca olarak derdini anlatmaya çalışmaktadır. Çantanın içinde kalan son nesnenin bir tabak patates kızartması olduğunu görünce nihayet adamın bir Fransız olduğunu anlarlar. (Amerikalılar patates kızartmasına french fries - fransz kızartması der). O sırada kadillak ile ellerinde biraları ile kız arkadaşları gelir ve gece boyunca bir güzel eğlenirler. 


Öyküsünü düz biçimde anlatsa da yer yer konuya şarkıları ile dahil olan ve bu halleri ile yunan tragedyalarındaki koroları andıran kızlar grubunun anlatıma Lynchvari bir lezzet katttığı bu çalışmayı fransız ve amerikalıları tanımlamak için kullanılan bir çok klişenin ekrandaki komikleştirilmiş resmigeçidi olarak tanımlamak mümkün..

"...Gözüyle Fransızlar" adlı 5 bölümlük dizi filmin Lybch haricindeki yönetmen kadrosuna baktığımızda projenin değeri daha net biçimde ortaya çıkacaktır: Jean-Luc Godard, Andrej Wajda, Werner Herzog, Luigi Comencini.

Bu çalışmanın Lynch'in kariyeri için iki önemli boyutu olduğunu söyleyebiliriz: öncelikle televizyon dünyasının kapıları bu filmle ona da açılmıştır. Bundan sonra farklı dizi projeleri üretmiş, hüsranla sonuçlanan dizi çalışmalarından bile sinema dünyasına "Twin Peaks: Fire Walk with Me" ve "Mulholland Dr." gibi başyapıtlar armağan etmiştir. Son sinema filmini çekmesinin üzerinden 10 yıl geçmişliğine ve sinemayı bırakmış görünmesine rağmen Lynch'in TV dünyasına sadakati hâlâ tamdır. Şu günlerde, izleyicisini 25 sene önce tanıştırdığı "Twin Peaks" dünyasına geri dönmüştür ve dizinin yeni bölümlerini 2017 sezonuna yetiştirmeye çalışmaktadır. Geçtiğimiz aylarda web sitesinden dünyanın her yerinden hayranlarına (ulaşımm ve konaklama masrafları Lynch tarafından karşılanmak üzere) kendisi ile tanışarak dizi setinde bir kahve içme şansını yakalamalarını sağlamak üzere bir çekiliş planlamıştır. İkinci olarak ise; Le Figaro'nun projesi içinde yer alan Werner Herzog ile ahbaplığı bu vesile ile başlamış ve Lynch'in söz sahibi olduğu yapımcılığında geçtiğimiz yıllarda "My Son My Son, What Have You Done? isimli film Herzog tarafından yönetilmiştir. David Lynch hayranları söz konusu filmde sanatçının izlerini, izdüşümlerini fazlası ile bulabilirler. 



The Cowboy and the Frenchman - 1988

Yönetmen: 
David Lynch

Oyuncular
Harry Dean Stanton, 
Frederic Golchan, 
Jak Nance, 
Tracey Walter, 
Michael Horse.

Görüntü Yönetmeni: 
Frederick Elmes

Kurgu: 
Scott Chestnut

Müzik: 
Manuel Rosenthal


Meraklısına Linkler:

12 Kasım 2016 Cumartesi

İzban'ın Günlük Kaybı, İşçinin Bir Yılda İstediğinin Kat Kat Üzerinde

İlginç olan bir de şu var ki, 304 çalışanın 1900.- TL civarında gezinen maaşlarından söz ediliyor. Bu kişilerin talebi %16,5'luk artış, İzban'ın verdiği % 15. Üzerinde anlaşılamayan artış oranı % 1.5. İzban yöneticleri sonuçta fazla üzülmesin diye bol keseden hesap yapacak olur ve çalışanların ortalama maaşını 3.000 TL'den denkleme koyacak olursak: 304 çalışan için verilmeyen yüzde 1.5 TL lık artış talebi ayda toplam 13.680.- TL ediyor, Bu ise 12 ayda 164.160.- TL eder. 

İlginçtir işçiye bu rakamı vermeyen İzban yönetiminin greve yol açacak aymazlığı ile göze aldığı kayıp inanılmaz boyutlarda. 

Bildiğimize göre İzban ile günde 300.000 kişi taşınmakta. Hadi bunların yarısı para vermiyor diyelim (İzban'da ahkam kesenlerin yüzü hesap sonucunda fazla kızarmasın diye bol keseden hesaplıyorum ya). Bu durumda bile grev süresince İzban'ın kaydbı günde 720.000.- TL. Yani bu iş bilmez tutum sayesinde anlaşmazlığa konu % 1.5'luk artışın bir yılda maaşlara yansıtacağı tutarın 4 katından fazlasını bir günde kaybediyor. 

Öğrenci veya tam ayrımına girmeyip bir kalemde yolcu sayısının yarısının ücret ödemeden geçtiği varsayımına rağmen ve işçi ortalama maaşını gerçeğinden yüksek göstermeme rağmen durum budur. 

İzban yönetiminde olan kafaların bu kentin hayrına ya da işçisinin hayrına işlediğini söylemek yersiz bir iddia olur. 

Bilhassa böylesi günlerde kilit noktadaki insanların halkın apzuına saçma gerekçelerle malzeme vermemeleri çok doğru olacaktır.


11 Kasım 2016 Cuma

Toplu Taşınamıyorsanız Taksi Tutun Mantığı

İzban 304 çalışanının maaşlarına yapılacak artış oranlarını görüşmeyi 1,5 puan engeline takarak durumu krize dönüştürmeyi başardı. Çalışanlar grevde. Daha önce otobüs hatlarına el atmak suretiyle otobüsle ulaşımı kent halkına zehir eden İzmir Büyük Şehir Belediye Reisi yaptığı açıklamalarda halkın ulaşım hakkını bu kez de İzban ile sekteye uğratmış olmaktan dolayı sorumluluk, endişe ve üzüntüye benzeyen herhangi bir duyguya sahip olmadığını gayet güzel belli etmekte. İzmir'de yaşayanların yaşam kalitesinin beyefendinin öncelikleri arasında ne kadar geri planda olduğunu bir kez daha görmüş olduk. Merak ediyorum şimdi, 304 işçiye yapılacak zam önüne bahaneler sıralayanlar, istasyonlardaki kapıları ve İzban hattı üzerindeki tel örgü çitleri alüminyum doğramalar ile değiştirmek gibi gereksiz olduğu kadar yüksek maliyete sahip yatırım kararını alırken nasıl bir maliyet hesaplaması yaptı acaba?


Meraklısına Linkler:

9 Kasım 2016 Çarşamba

Beğeni

Yeteri sayıda insan bir şeyi beğendiğini söylerse, beğenen sayısı hızla artıyor. Çok kişinin beğendiği şeylere kıymet vermeyenler de var, bir de uzak olduğu konulara dahi beğeni göstermek zorunda olanlar. Komşunun bıraktığı tabağın boş iade edilmeme garantisine denk beklentileri olanlar...  
Beğeninin taşıyabileceği mesaj çeşitliliği artarken, manası azaldı.

8 Kasım 2016 Salı

5 Kasım 2016 Cumartesi

Uğultu

Yer altından her tren geçişinde; önce derinlerden bir ses duyuluyor. ardından oturduğumuz kafeteryanın zemini titremeye başlıyor.

4 Kasım 2016 Cuma

On Beş Kitap

Hatırlıyorum eskiden mimler olurdu, sorulanların yanıtlaması bitince aynı soru bir diğer blog yazarına pas edilirdi, zincir uzar giderdi. Yorum Atölyesi'nde gördüm, üzerime aldım. Topa kendiliğimden girdiğim için ben başkasına pas atmıyorum. 

Aklımda en uzun süre yer tutan on beş kitap şöyleymiş: 

  1 - Geniş Geniş Bir Deniz - Jean Rhys
  2 - Büyücü - John Fowles
  3 - Lolita - Vladimir Nabokov
  4 - Vahşi Dedektifler - Roberto Bolaño
  5 - Düzeltmeler - Jonathan Franzen
  6 - Kan Zirvesi ya da Batıda Gecenin Kızıllığı - Cormac McCarthy
  7 - Zemberek Kuşunun Güncesi - Haruki Murakami
  8 - San Luis Rey Köprüsü - Thorton Wilder
  9 - Beş NUmaralı Mezbaha - Kurt Vonnegut
10 - Tanrı'ya Bakıyorlardı - Zora Neale Hurston
11 - Madde 22 - Joseph Heller
12 - Terazi - Don De Lillo
13 - Çelik Bilye - Jerzy Kosinski
14 - Yalnız Bir Avcıdır Yürek - Carson McCullers
15 - Anna Karenina - L. Tolstoy




Çakıl Taşları

Kayalıkların çevrelediği kuytu bir koydaydık. Arkamızda kayalıklar, kayalıkların önünde kumlu bir alan, kumların denize kavuştuğu noktada irili ufaklı, rengarenk çakıl taşları. Denize girmek isteyenlerin önce minik taşları aşmaları gerekiyordu. Çıplak ayakla bu taşların üzerinde yürümek bazıları için acı verici olabiliyordu. Taşlar, taşlar. Sonra suyun içindeki kayalar ve kayaların diplerinde adeta tedbirsizlerin ayaklarına batmak maksadıyla gizlenmiş; deniz kestaneleri. Onlar ki en çok ayak parmaklarını ve topuklarını severler insanların. Boya yakın yerlerde gezenlerin arada attıkları çığlıkların nedeni çakıl taşları değil bu deniz canlılarıydı.

3 Kasım 2016 Perşembe

Mommie Dearest: Faye Dunaway Joan Crawford rolünde

Joan Crawford Holywood'un nevi şahsına münhasır aktristlerinden biriydi. Kendi yoktan var etmeyi başarmış, dahası inişe geçtiği dönemleri her seferinde, küllerinden doğduğu dönemler izlemiştir. 

Bette Davis ile süregelen rekabetinde her atağı en gürültülü golleri atarak sonuçlandırmayı başaran taraf hep kendisi olmuştur. Mürekkep yalamış Davis, alaylı rakibesinin oyunculuğunu da, geldiği sınıfı da hor gördüğünü her daim belli etmiş ve bir türlü alt edemediği Crawford'a diş bilemekten asla vazgeçmemiştir. 

Her ikisinin de artık orta yaşlı birer kadın oyuncu olarak yeniden, beraberce küllerinden doğdukları, iki kız kardeş rolünü canlandırdıkları "Bebek Jane'e n'oldu?" filminin çekimlerinde ve sonrasında birbirlerine tahammül etmekte zorlandıklarını ele güne ayan beyan göstermişlerdir. Crawford ile çalışan yönetmenler ve teknik ekip onun çalışmalar esnasında asla kapris yapmadığı, Hollywood hiyerarşisinin en alt kademesinde yer alan görevlilere dahi asla sesini yükseltmemiş, her daim nazik davranıp, güleryüz göstermiş (bir nevi Türkân Şoray), bu haliyle de beraber çalışması kolay bir yıldız olmuştur. 

Crawford'un Bette Davis ile imtihanı bir ömür sürmüştür. İkinci imtihanı ise ölümünden sonradır asıl sanatçının. Zira kariyerine odaklanan sanatçı çocuk sahibi olabileceği yaşları geçirince bu arzusunu evlatlar edinerek tatmin etmeye çalışmış ve nüfusuna aldığı Christina, 1977 yılında kaybettiği ünlü analığına olan duygularını 1978 yılında "Mommie Dearest" adlı kitapta cümle aleme haykırmıştır. Amerikan tarihinin bugüne kadar en çok satan biyografi kitabı olması kaçınılmaz olarak Holywood'un iştihasını kabartmış ve Joan Crawford ölümünden sonra, 1981 yılında, Fay Dunaway'in suretinde beyaz perdeye düşmüştür. Kitapta anlatılan Joan Crawford çocuklardan nefret eden, onlara eziyet eden, dengesiz, sürekli aklını yitirmenin sınırlarında gezen, fettan, fitne fücur, hatta bir nevi şartefelânın tekidir. 


Franco Zeffirelli kendisine yapılan filmi yönetme teklifini Crawford'a bakışı Christina ile zıt olduğu için red eder. Başrolde oynamak üzere Crawford'un yakın arkadaşı Anne Bancroft seçilse de senaryonun arkadaşının anısına saygısızlık içeren öğelerle dolu olması sebebiyle o da oyuncu kadrodan ayrılır. Başrolü alan Dunaway Joan Crawford hakkında yazılmış ger kitabı okur ve çevirdiği bütün filmleri izleyerek rolüne hazırlanır sonrasında ise sete sabaha karşı dörtte gelerek, üç saat süren makyaj sonrasında çekimlere geçer. Faye Dunaway kitapta ne yazıldıysa aynen kamera önünde Frank Perry yönetiminde sergiler.Faye Dunaway'in geçirdiği transformasyon inanılmazdır. Crawford'a benzerliği dudak uçuklatacak türdendir. Ancak filmin çekim aşamasında canlandırdığı kişinin aksine kaba, huysuz, saygısız, sürekli başkalarını suçlayan tutum ve davranışlarıyla sette görevi olan herkesi aylar boyunca yıldırmıştır. Bir ropöstajında onunla beraber geçirdiği zamanlar hakkında filmin kostüm tasarımcısı Irene Sharaff şu ifadeyi kulanmıştır "Elbette Bayan Dunaway'in soyunma odasına girmek mümkündü, ama evvela dikkatini dağıtmak için odanın uzak bir köşesine çiğ biftek atmanız kaydıyla." 

"Tel Askılar" sahnesi sayesinde film kült statüsüne ulaşır.

Bu rolüyle Oscar Ödülü alacağına inanan Dunaway filmin beğenilmemesi üzerine dahası Paramount Stüdyosunun film "Camp Filmi" (abartılı oyunculuk sebebiyle gülünç algısı yaratan film) olarak lanse etmesi üzerine çılgına dönmüştür. Hayatı boyunca, söz konusu film hakkında iki kez ve sadece ikibinli yıllardan itibaren konuşmuş, otobiyografisinde "filmin yönetmeni keşke daha deneyimli olsaydı" cümlesi ile geçiştirmiştir. Kendisi ile yapılacak ropörtajlara bu film hakkında soru sorulmaması kısıtlamasını getirmiş, bu filme dair minik bir ima bile olsa görüşmeyi anında keserek oradan uzaklaşmıştır. 

Ne tuhaftır ki 1971 yılında yayımlanan otobiyografisinde Joan Crawford "yüzlerce yıldız adayı arasında yükselebilmek için gereken yetenek, klas ve cesareti bir tek Faye Dunaway'de görüyorum" yazmıştır. 

Diğer evlatlık Cathy Crawford kitapta yazılan anne figürünün kalbini kırdığını, annesinin öyle biri olmadığını ve kitap ile film hakkında konuşarak annesini hatırasını karalamak niyetinde olmadığını söylemiştir. 

Tel askılara gelince.... 2006 yılında yapılan Mommie Dearest: Joan Lives On" adlı belgeselde fakir bir aileden gelen yıldızın ailesinin sefaletin dibine vurduğu dönemde annesinin tel askılarla dolu bir kuru temizlemecide çalıştığı ve kendisini de annesine yardım ettiği, tel askı sesinden ömrünün sonuna dek nefret ettiği anlatılmaktadır.


Meraklısına Linkler

2 Kasım 2016 Çarşamba

Pırıltı

Güzel bir günün olmazsa olmazları, tatlı bir meltem ve denizin üzerinde yükselen Güneş.





1 Kasım 2016 Salı

Robotlar

Gerçekten ne anlatmakta olduklarına kulak verdiğimden beri insan olmadıklarını düşünüyorum. Çünkü tek yaptıkları kendileri hakkında konuşmak. Durup bir kez olsun dinlemedikleri gibi, sanki hayatlarını devam ettirebilmeleri en doğru biçimde kurulmalarına bağlıymış gibi etraflarında bulunanları mütemadiyen kullanma kılavuzlarına dair bilgi bombardımanına tutuyorlar.


30 Ekim 2016 Pazar

Sahip

Bu kitabın ilk sahibi nasıl biriydi acaba? Şu cümlenin altını neden çizdi? Madem çizdi, neden elden çıkardı?


29 Ekim 2016 Cumartesi

Gibi

"Başkası gibi olma, kendin ol" diyen herkes aslında, "benim istediğim gibi ol" demek istiyor.

D.M.


28 Ekim 2016 Cuma

Hapis

Özenilerek yazılmış bir özgeçmişin deli gömleğinden farkı nedir?