5 Ağustos 2013 Pazartesi

Rüyalar, Bay Badalamenti ve Psikojenik Füg

Rüyalar: Rüyalardaki mantığa ve zamanın akışına bayılırım. Ama rüyalarım pek işime yaramaz, ben fikirlerimi genellikle müzik dinlerken ya da yürüyüş yaparken yakalarım. Ama Blue Velvet‘in senaryosu üzerinde çalışırken, dört farklı taslak yazmıştım ve hepsinin finalinde problem vardı. Derken bir gün kendi ofisimden çıktım, yandaki ofisteki biri ile görüşmem vardı. İçeriye adım attığım anda bir gece önceki rüyamı anımsadım, sekreterden bir kağır rica ettim. Yazmaya koyuldum, rüyamda üç minik detay vardı ve her şeyi çözmüştü. Rüyalarım şimdiye kadar bir kez zişime yaradı.

Angelo Badalamenti: Blue Velvet‘i yaparken tanıştık ve o günden beri bütün filmlerimin müziğini o yazdı. Artık kardeş gibiyiz. Onunla çalışma biçimiz şöyle: beraberce piyanonun önünde otururuz, ben konuşurum Angelo bir şeyler tıngırdatır. Sözcüklerimi müziğe tercüme eder. Bazen, dediklerimi özümseyemediğinde, çaldığı da bir şeye benzemez. O zaman “Yok Angelo, olmadı” derim. Sözcüklerimi biraz değiştiririm, sonra biraz daha değiştiririm. O da notalarını değiştirir. “Yok” derim “hayır, olmuyor Angelo”. O daha farklı çalmaya başlar ve böyle, böyle bir şeyler yakalar. “Tamam” derim “işte bu!” Sonra yakaladığı doğrultuda sihirini devam ettirir. Onunla çalışmak çok eğlenceli. Eğer birbirimize yakın oturuyor olsaydık, her gün böyle çalışalım isterdim. Ama o New Jersey’de oturuyor; ben Los Angeles’da.


Kayıp Otoban: Barry Gifford’la beraber Lost Highway (Kayıp Otoban) filminin senaryosunu yazarken kafamı O. J. Simpson duruşmasına takmıştım. Barry ile bu konuda konuşmuşluğumuz olmadı ama sanırım film bir biçimde, bu dava süreci ile ilgili oldu. O.J. Simpson ile ilgili olarak aklımın almadığı, adamın hala gülebiliyor, dahası kahkahalar atıyor olmasıydı. Olan biteni, yaşadıklarını kafaya takmaksızın gidip golf oynuyordu. Bir insan bir şey olmamışcasına rutinini nasıl devam ettitir, nasıl normal yaşantısını sürdürebilir diye düşünüyordum. Sonra bazı insanların kendilerini korkutan şeylerden kaçmak için zihinlerinin onları aldatmasını ifade eden şu güzel psikoloji terimini buldum “psikojenik füg”. Yani, Lost Highway bir anlamda bununla ve hiçbir şeyin ilelebet gizli kalamayacağı ile ilgilidir diyebilirim. 



3 Ağustos 2013 Cumartesi

Fiske

Bu karikatürü seneler evvel beğenip blogda kullanabileceğim resimlerin arasında "Fiske" ismi ile kaydetmişim. Ama ne yazıktır ki bunu yaparken karikatürü yapanın ismini not etmemişim. Fiske'nin yaratıcısı benim için meçhul. 

Ancak karikatüre tekrar rastlayınca pek bir sevdim. 

Kim yaptı ise helal olsun..



2 Ağustos 2013 Cuma

Kırmızı Dudaklar, Yeşil Bahçeler ve Blue Velvet Şarkısı...

Müzik: 
The Elephant Man (Fil Adam) filmi üzerinde çalıştığım günlerden birinde radyo dinliyordum. Birden Samuel Barber’ın Yaylılar için Adagio isimli eseri çalınmaya başladı. Hiçbir müzik filmin son sahnesi ile bundan daha iyi örtüşemezdi. Prodüktörümüz Jonathan Sanger’dan bu müziği bulmasını rica ettim. Geldiğinde yanında parçanın dokuz farklı kaydı vardı. Hepsini dinledim, hiçbiri radyoda dinlediğim gibi değildi. Dokuzu da aradığım hissi vermiyordu. Jonathan gitti ve bir sürü kayıt ile geri döndü. Dinledim, dinledim. Nihayet André Previn’in versiyonuna denk geldim. “İşte bu!” dedim. Diğer dinlediklerim de bu da aynı notlardan oluşmakla birlikte bu öyle bir çalınmıştı ki, sonuç muhteşemdi.

Müzik film ile iç içe geçmeli, onu daha da geliştirmeli. Elinizin altındaki bir müzik kaydını filminize katıp da işe yaramasını bekleyemezsiniz. Bu en sevdiğiniz şarkı bile olsa çoğu zaman işe yaramaz. Müzik o sahneye hizmet etmelidir. Sahne ile müzik iç içe geçtiğinde bunu hissedersiniz. Sahne büyür, büyür. 

Sinema: Sinema aslında bir dildir. O dili konuşarak çok şey anlatabilirsiniz: büyük şeyler, saçma şeyler… İşte bu yüzden sinemayı seviyorum.

Kelimelerle aramın pek iyi olduğunu söyleyemem. Öyle insanlar var ki sanki doğuştan şairler, kelimeleri olağanüstü güzel bir biçimde kullanıyorlar. Sinemanın kendi dili var. Bu dili kullanarak kelimeler ile anlatılabilecek olanlardan fazlasını anlatabilirsiniz. Bu dilin içinde zamanın akışı var, zaman bölümleri var, diyaloglar, müzik, ses efektleri ve daha bir sürür enstrüman var. Bu sayede başka hiçbir biçimde ifade edemeyeceğiniz duygu ve düşünceyi izleyicinize geçirebilirsiniz. Sinema büyülü bir araçtır.
Aklıma bir film fikri geldiğinde bunu sinema dilinde nasıl ifade edebileceğimi düşünmek benim için, aşka benzeyen bir duygu. Soyutlamalara izin veren öykü fikirlerine bayılıyorum. 
Fikirler: Fikir bir düşünce biçimdir. Öyle bir düşüncedir ki aklınıza ilk geldiğindeki hali düşünebildiğinizden daha fazlası ile doludur. Bir kıvılcım gibi belirir. Çizgi romanlarda biri bir fikir yakaladığında tepesinde bri ampul yanar. Gerçek hayatta da böyledir, bir anda gelir fikir.

Eğer bütün bir film tek seferde akla gelseydi bu harika bir şey olurdu. Ancak bana parçalar halinde geliyor. İlk parça sanki Rosetta Taşı (*) gibidir. Sanki bir bulmacanın gizemini ele veren parçasına benzer. .

Blue Velvet, (Mavi Kadife) filmine dair ilk fikir şuydu: kırmızı dudaklar, yeşil bahçeler ve Blue Velvet şarkısının Bobby Vinton versiyonu. İkinci fikir ise çimenlerin üzerinde atılı bir kulaktı. Geri kalanı bunlardan çıktı.

Küçücük fikir parçalarına aşka benzer bir duygu ile tutunursunuz. Gerisi zamanla gelir.


(*)Rosetta Taşı: M.Ö. 196 yılında yazılmış bir taştır. Üzerinde aynı bilginin üç farklı dilde yer almaktadır. Hiyeroglif, Demotic ve Yunanca. M.S.1799 yılında Nil Deltası’ndaki köylerden biri iolan Rosetta (Raşit) Köyü’nde bulunmuştur. 

30 Temmuz 2013 Salı

Tamam, Kabul Yapalım. Ama Önce...

"Önce Bir Elvan İçelim."

Gerisi hep teferruat, hep fasa fiso....

Nerde o eski gazozlar?


29 Temmuz 2013 Pazartesi

Görünen Kaza

Sürücü ehliyeti alabilmek için bir kursa yazılmıştım. Sınıfımızda 25 yaşında delifişek, ağzı burnu mütemadiyen darbe almış vaziyette gezen genç bir adam vardı. Öfkeliydi biraz, vara yoğa parlıyordu. Aynı sınıfta olduğumuzdan bzileri benimsemişti. Komşu kentin bir kasabasından geliyordu akşamları kursa. Kamyon şoförlüğü yapıyordu ve ehliyet almak an itibariyle en büyük hevesi idi. Kursun ilk haftası bitmek üzereydi, ders arasında, kantinde çay içiyorduk, her kafadan bir ses çıkıyordu. Derken birimiz buna sordu: 

"Kardeşim sen neden oturduğun yerden ehliyet almıyorsun da, akşam akşam bu kadar yolu gidip geliyorsun?

Yanıtı ile birlikte kantinde ufak bir sessizlik oldu.

"Bana oradan ehliyet vermezler artık. Direksiyon sınavında sinirlendirdiler beni. İndim aşağı sınav heyetini dövdüm. Ölsem alamam oradan ehliyet mehliyet."

Bu da böyle bir anımdır. 

Siniri bozuk, öfkeli o kadar çok insan var; patlamaya hazır öfke bombası olarak aramızda dolanıyorlar. Ortalık görünen kazadan geçilmiyor. 



25 Temmuz 2013 Perşembe

Havaalanlarımız Ne Kadar Güvenli?

Seyahatlerim sırasında kemerime, kış ise bağcıkları geçtiği delikler metal olduğu için botlarıma kadar, yaz ise kolumdaki bilekliğe kadar soyunmamdan; ceplerimdeki bozuk para - kolonyalı medil - anahtarlık dolusu anahtar üçlüsüne kadar kutucuklara boca etmeksizin güvenlik noktalarından geçemediğime; hatta bir seferinde valizimin içindeki tırnak makasını, bir başka seferinde bilgisayarımı temizlemek için aldığım "hava" kutusuna kadar görevliye teslim etmek zorunda bırakılışıma bakılırsa çok güvenli. 

Güvenlik noktalarından geçmeye kalkışan tepeden tırnağa simsiyah örtüler altına girmiş hanımefendilerin bir tanesinin bile kontrol edilmeyişinin güvenlik zaafı yaratabileceği endişesi ile polise yakınan bir arkadaşımın - saf işte sen kimi kime yakınıyorsun? - seri biçimde, emir komura zincirine uygun bir sırada azarlanışına bakılırsa biraz kuşkulu. 

Geçtiğimiz günlerde, Amerika Birleşik Devletlerine ülkemizden kalkacak bir uçağın havalanmasından çok kısa bir süre önce; uçuş görevlilerinden bir tanesinin uçağın tamamen dolu olmasına rağmen tuvalette birinin olmasından kuşku duyup, kuşkularının boş çıkmaması neticesinde malum yerde bir kaçak yolcunun yakalanması olayına ve

Ülkemizden kalkarak İngiltere'ye konmuş olan bir uçağın iniş takımlarında kendinden geçmiş bir türk vatandaşının bulunabiliyor olmasına

- ki her iki ülke de kendi ülkelerine dönecek kendi ülkelerinin havayollarına ait uçaklarında uçuş öncesinde ekstra güvenlik hizmeti almaktadır - 

- ki üstelik daha Reyhanlı'da bomba patlayalı bir mevsim olmuştur, güvenlik konusundaki hassasiyetlerimiz rafa kaldırmamızın zamanı değildir - 

bakacak olurdak güvenlik diye bir şey sadece kelime olarak var, gerisi hikaye.

Yani bu konuda vereceğim cevaplar konuya dair endişeye kapılmış normal bir insanın vereceği yanıtlardır.

Aynı suali haddimiz olmayarak konudan mesul bir süper üst düzey yetkilerle donatılmış insanın birisine yöneltecek olursak alacağımız cevap aşağı yukarı şöyle olacaktır: 

"Hava alanlarımız güvenlidir. Aksini iddia eden vatan hainidir, kemirgendir. Hava alanlarımızı yedirtmem kimselere. Biliyorum kim sordurtuyor bu soruları. Bunun ardında Lufthansa'dan gelen reenkarnatik güçler var. Tekrar ediyorum hava alanlarımız güvenlidir, sağlıkları yerindedir. Asıl sorun hava almayanlarımızda. Kuvak vak vak, kuvak vak vak.... "

Böyle devam eder...

Gider...



24 Temmuz 2013 Çarşamba

Birisi

Ciddiye alınacak tarafı yok. 

Önüne hangi kağıdı dayadılarsa onu, dellenmiş vaziyette okuyor. 

Kendi okuduklarını başkasından duyunca zırvalıktan ibaret olduğunu anlayıyor - delleniyor - o zırvaların sahibi kendisi değilmiş gibi bir daha - delleniyor - kendi dediklerine karşı tezler uyduruyor. Olmuyor hadi bir daha delleniyor. 

Sonra gelsin "öyle" demedi "böyle" demek istediler.  

Sonra, önüne başka bir kağıt veriyorlar. Onu okuyor - elbette dellenerek.  

Bu kısır fırdöngüye binen bir daha inemez aşağıya, hele düşen bir daha çıkamaz dışarı-ya.

Böyle bir kurgulanmış/kurulmuş bir karakter yazarına illallah dedirtir mi? 
Okuyan ne der? 
Okumaya devam mı eder? 
Yarıda mı bırakır? 

Bilemedim.